Pis Moruk Bukowski
Prenses sana Bukowski’yi tanıştırmakta tereddüt ettim ne yalan söyleyeyim, daha genç yaşta bu alkolik bu berduş bu serseri bu kadın düşkünü bu ahlaksız bu pis morukla tanışıp ne yapıcaksın dedim? Ama sonra dayanamadım, tanışman lazım prenses, tanışman lazım, iki kadeh içki, bir kacç küfür, biraz kadınla bozulacaksan bozul o zaman, senden bi cacık olmazmış zaten.
Ben Bukowski ile lise yıllarımda tanışmıştım. Babam birgün “Büyük Zen Düğünü” isimli kitabıyla çıkagelip son zamanlarda okuduğum en yürekli en harbi yazar diye bana vermişti. Ben o zamanlar daha Victor Hugo’nun etkisindeyim, Sefiller’i okumuşum, hayata o eksantrik Fransız gözlükleri ile bakıyorum, hani böyle aşkı, kadınları acayip yüceltmişim, kadınlarla erkekler arasındaki ilişkilerin viktoryen kalıplarla yürümesi gerektiği hissindeyim, hani ilk alt ay sade bakışalım, sonraki altı ay el ele tutuşalım, böyle mücadele diyince aklıma Paris komünü falan geliyor, ama o da idealize, böyle bayrağı kapıp Bastille’e yürüyelim tadında, ya da doğal olmaya kassan bile olup olabileceğin doğallık Zola’nun Germinal‘i, hani böyle için kor kor alevlerle yansa da düşüncelerinden vazgeçmeyen, duygularını kendine bile açamayan mağdur ama gururlu bir nesli düşlüyordum, şiir desen Rimbaud diyorum, derin sembolik bağlantılar içinde imgelemini kaybetmek diyorum, bi tek absent ile coşarım diyorum, anlatabilyor muyum prenses hani böyle hayatında en derin ve en anlamlı şeyleri aradığın bir devrede, onları görkemli ideallerin içinde bulduğunu sandığın ve de kendini şekilden şekile saldığın bir devre.
Sonra ben bu Bukowski denen adamı okuyorum işte babamın tavsiyesiyle, ya prenses olucak şey değil okuduklarım bir görsen, insan yazar için utanır mı ya okuduklarından? Devami »
Sınırlar dışı/sınırlar içi
Ya içindesindir sınırların, Prenses, ya da dışında. Birileri böyle uygun görüyor, geri kalanlar da bunu kabulleniyor da o yüzden bu böyle. Peki ya kendin içindeyken kafan dışındaysa?
İnsan Hakları Evrensel Bildirisi’nin 13. maddesi der ki:
1. herkes, her bir devletin sınırları içerisinde hareket etme ve yerleşme özgürlüğü hakkına sahiptir.
2. herkes, kendi ülkesi de dahil, herhangi bir ülkeyi terk etme ve ülkesine geri dönme hakkına sahiptir.
Benim bunu şimdi yazmamın nedeni, yaşadığım
memlekette yavaş işleyen bürokrasi sebebiyle hareketimin kısıtlanıyor olması ve her gün bu, herkesin bir norm olarak kabullendiği “bir ülke vatandaşı olma ve fakat başka ülkelerde yaşamak istediğinde binbir türlü dereden su getirtilmesi sebebiyle rahat verilmeme” halini aklımda tutuyor olmamdır. Hani benim şikayet etmem bile aslında biraz ayıp, Avrupa’da yaşayan o kadar kaçak göçmen hayatından bezdirilirken ama ucundan da olsa bu ait olmama hissi bana bürokratik organlarla her gün hatırlatıldığından bu histen tiksinmeye başladım. Durumum şöyle Prenses… Esasında yasal yöntemlerle başvurulmuş ve aylarca bekleme (tabi her gün telefonla takip, arama, sorma vesaire) sonrasında edindiğim, Belçika’da yaşamak ve çalışmak için bir çalışma iznim var elimde. Avrupa vatandaşı olmayan sen ve ben gibi kişilerin (hmm… belki sen değil de ben, hani Prenses’sen sanmıyorum vizeye filan başvurman gereksin, direk yeşil pasaport di mi?) başvurduğu çalışma izni konsolosluğa başvurduktan sonra Belçika çalışma bakanlığı ve yabancılar dairesi de dahil bir ton elden ele dolaşıp, damgalar kaşeler yiyor. Sonra sana izin veriyorlar ama pasaportundaki bu izin sadece memlekete bir kerelik giriş yapabilmek için. Neden mi? Güzel soru… Devami »
Balmorhea
bazı insanlar gerçekten “iyi ki varlar” bu dünyada. balmorhea’nın insanları da bu sınıftakilerden. son zamanlarda yazdığım gruplardan anladığım ben pek öyle cımbırcımbırlı müzikleri sevmiyorum(birkaç grup dışında), sakin, cümlesi olan müzikler daha çok kulağımda kalıyor sanki.
balmorhea dünyanın en iyi gruplarından biri değil, olmaları da gerekmiyor elbet… ben kendilerini internetten dinlediğim karışık bir playlistin içinde birden çalmaya başladıklarında remembrance isimli şarkılarıyla tanıdım. parça çalmaya başladığı an bilgisayarın başına koşup neymiş bu diyip o gün başka birşey dinleyemedim. bir nevi ilk görüşte aşk.. explosions in the sky’ın distorsionsız hali gibiler. gitar çello piano melodika ve bas gitarın yanına biraz çay koy al sana balmorhea. çaydan başka bişey olmaz ama, kahvelik değiller -kahverengi değiller bi kere- düpedüz çaylar bu adamlar.
birçok parçaları için bundan bir filme soundtrack olurmuş diyorum içimden. bazı parçalar vardır görsellerini kendileri seçer, bazı parçalara da görselleri yedirmeye çalışırsın. balmorhea’nın bir çok parçası sanki kendisine filmini seçebilmek ister gibi dizilmiş.. amerika teksas’lı oldukları okuduğumda ilk başta şaşırdım, sonra sevindim. evet dedim, müzik yer, zaman, memleket tanımaz. etkilendikleri müzisyenler arasında ludvig van beethoven, arvo part ve john cage gibi isimleri görünce de içimi bir sevinç kapladı. şimdilik üç tane albümleri var, ilki kendi isimleriyle 2007′de çıkmış. ikincisi river arms ve sonuncusu da 2009′da çıkan all is wild, all is silent..
aşağıdaki parça benim onları keşfettiğim remembrance isimli parçanın bir sanat galerisinde çekilmiş videosu. kulaklarından öperim prenses.
Balmorhea “Untitled 2″ from Retread Sessions on Vimeo.
Uyumun Yolu
Prensese birşeyler karalamaya başladığımdan beri, yaşamımın en geniş dilimi olan Aikido üzerine yazmayı istiyordum. Ama düşündükçe derya deniz olan bir konunun neresinden tutsam başka bir yerinden çıktığım için bir türlü toparlayamıyordum. Özünde hayatın her anında varolan bir gerçek olan “Aiki” yi açıklamak çok zor. Anlatılmaz yaşanır deyimi başka hiç birşeye bu kadar tam oturmamıştır herhalde. Ama en azından ona giden yolu kendi penceremden biraz anlatabilirim sanırım.
Nedir bu Aikido? Bu soruyu çok severim. Çünkü bu soru tuzaktaki yemdir aslında. Başına geleceklerden
habersiz, öğrenmeye aç arkadaşım sakince yanıma yaklaşır ve bunu sorar. Neden aikido? İşte o anda avını bekleyen bir kaplan gibi, yıllarca eğitilmiş reflekslerimle atılır ve anlatmaya başlarım. Köşeye sıkışan avım, kaçamak sorularla dikkatimi dağıtmaya çalışır. “Greenpeace’cisin, şiddet karşıtısın, ama kılıç diyon savaş sanatı diyon nasıl iş bu? Savaşın sanatı mı olur kardeşim? Hem bu adamlar kendi kendilerini yerden yere atıyolar. Bu aikido kandırmaca şov falan olmasın. Sokakta işe yarar mı ki acaba?” gibi ataklar tarafımca başarıyla savuşturulur ve kişi artık mindere adım atmaya hazırdır. O yüzden ey okur sorunu seç ve gerçekle yüzleşmeye hazır ol, çünkü kalem kılıçtan keskindir.
Öncelikle 3 kelimeden bahsediyoruz aslında. Ai (uyum, birleşme), Ki (ruh, yaşam gücü ya da evrensel enerji) ve Do (yol, sanat, çince tao). Bunlardan başka bir kelime türetiyoruz ve Aiki (yaşamla ya da enerjiyle uyum) diyoruz. Peki bu uyum nasıl oluyor dediğinde ise Aikido (yaşamla uyumun yolu / sanatı) diyoruz. Sadece şu üç kelimenin anlamlarını ve Japonca yazılımları olan kanjilerini incelemeye kalksak apayrı bir yazı çıkar. En basit anlamıyla Aikido, enerjiyi merkezsel ve dairesel hareketler kullanarak yönlendirmeyi, rakibin gücünü kendine karşı kullanmayı sağlayan bir savaş sanatıdır. Aikido teknikleri güce güçle, öfkeye öfkeyle karşılık vermek yerine, çatışmanın içine girerek onu yönlendirmeyi ve çözümlemeyi öğretir. 1900lerin başlarında O’Sensei Morihei Ueshiba tarafından kurulmuş olsa da kökleri yüzyıllar öncesine, samuray okullarına ve Daito Ryu Aikijutsu gibi eski sanatlara dayanır. Devami »
Lomography
dedim ki cebine bir lomo koysak, sarayının her yerini çekip bize göndersen, nasıl olur?
ben oldum olası tam olmayan, hatalı, çirkin, birilerine rahatsızlık verebilecek işleri sevdim. orasında burasında kusur olan, yarım kalan, genel estetik kurallarına uymayan işleri.. lomo bunu isteyerek yapmak için harika bir fırsat. eline aldığında bırakmak istemeyeceğin seni sokağa çıkmak için zorlayacak eskilerden kalma bir fotoğraf makinası. bir çeşit alt-kültür aslında. fotoğraf makinelerinin converse’i bile diyebiliriz belki. hafif, ucuz(?!), basit ve kullanışlı.
lomo ilk olarak rusya’da ajanların kullanması için üretilmiş. küçük olması, hafif olması ve pratikliği nedeniyle sokakta, yolda olan insana hitap etmeye başlamış bir süre sonra. 80lerde prag’a tatile giden üç gençten bir tanesi ikinci el bir dükkanda lomo compact automat (lc-a) bulmuş. seyahatinin tüm anlarını bu makina ile kaydetmiş ve negatifi bastırdığında ortaya çıkanlardan çok etkilenmiş. renkler, açılar derken makina kulaktan kulağa bir şekilde yayılmaya başlamış. gencin çektiği fotoğrafların diğerlerinden farklı olmasının sebebi lc-a’nın üstündeki 32mm.lik merceğin yapısı.. mercek üretim şekli sayesinde görüntüde bozulmalara, renklerde sapmalara ve aslında bir çok kişiye “hata” gibi gelebilecek kareler çıkmasına sebep oluyor. Devami »
Sokak Cilginlari
Simdi saray bahcesinde sezlonglara uzanip uzum yemek guzel de prenses, sokaklarda serserilik yapmanin tadi da ayri be…. ne biliyim daha bi canli, daha bi heyecanli… Sokagi kafamda ne zaman romantize etmeye kalksam aklima hep Fatih Akin’in filmi Sound of Istanbul’da, sokak muzisyenleri Siya siyabend’in yorumu geliyor: “Tas tastir, kafani koyunca anlarsin”. Hemen uyaniyorum ruyalarimdan bu dusunceyle, harbiden kaldirim tasinin nesi romantik? Ama bir yanda da o tasin uzerinde, o sertligin, o soguklugun uzerinde kaynasan insanlar, yeseren capcanli rengarenk kulturler. Nasil romantize etmeyelim? Garland Jeffrey’s Wild in the Street adli sarkisi ile karsilasinca dilime dusunceme tercuman olan bu keyifli klibi paylasmadan edemedim, 70′lerde New York sokaklarindan goruntuler esliginde 70′lerde sokaklardaki cilgin serseriler:
NazIm
Dedikodu dedikodu yaptirma…
Sisst, duydun mu bak ne olmus ile baslayan cumlelerin azili suclusu dedikodu. Ne kadar kizsak, elestirsek, kotulesek de, tanidigimiz biri hakkinda konusmadan da duramiyoruz. Kim, kiminle, nerede, ne yapmis, kim ne demis, o ona ne cevap vermis, ben olsam ne yapardim, sen olsan yapmaz miydin, tabi canimmm. Dedikodu. Insanin insana ettigi, insanin insandan cektigi, ve simdilerde artik kabullendigimiz insani insan yapan dogasi geregi sergiledigi bir davranis. Yakin zamanda sinif, ekonomik durum, egitim farki gozetmeyen bu davranis bicimi incelenmeye baslandi.
Bir kere en sasirtici sonuc dilin ana amacinin dedikodu yapmak oldugu aci gercegi. Hayirrr olamaz dediginizi duyar gibiyim
Normalde ne zaman diller hakkinda dusunsek, dunya hakkinda edinilen bilgileri aktarmanin dilin birincil amaci oldugu yanilgisina kapiliriz. Ama, gercek dil kullanim istatistiklerine baktigimizda sosyal baglar kurma ve sosyal bilgileri degis tokus etmek cok daha yaygin. Mesela, antropolog Robin Dunbar ve arkadaslarinin yaptigi bir calisma genel konusma zamaninin %65′nin kabaca dedikodu diye adlandirabilecegimiz sosyal muhabbetlere ayrildigini gosteriyor. Meksika’daki Zinacatan yerlileri arasinda yurutulen bir baska calismada ise kaydedilen 1754 konusmadan %78′i sosyal konularla ilgili cikmis. Dunbar, bir baska calismada universite ortaminda yapilan konusmalarin iceriklerini daha detayli incelediginde, kisisel iliskiler (ya ortamdaki veya o an orada olmayan ucuncu sahislar hakkinda) konusma iceriginin yaklasik olarak %38′ini kapsarken, %24′luk bir baska kismi da daha genel kapsamli kisisel tecrubeler ile ilgili cikmis, ki sonucta ikisi de sosyal bilgiyle ilgili. Universite ortamindaki diger potansiyel akademik veya entellektuel konusmalari da hesaba katinca, bunlar oldukca yuksek rakamlar. Devami »
Madrid`den sesler
Evde bos bos otururken en cok muzik dinleyerek kalbi neselendirmeyi tercih ediyorum. Madrid’de yasadigim zamanlardan da elimde bir tek müzik grupları ve onlari dinlerken gozumun onune gelen tanisiklik hatiralari kaldi. Bu irili ufakli ama cok guzel sesler cikaran gruplarla tanisma firsatini yakalayabildigim icin kendimi cok sansli hissediyorum. Simdi bu hatiralarimdan yola cikarak gozlerinizin onunde biseyler canlandirirken kulaklariniza da hitap etmeyi istiyorum. Yolculuga hazir misiniz?
Bu karsilasma ve tanismalari mumkun kilan yer, Madrid´in Lavapies mahallesindeki “Escenas” yani Sahneler isimli, kapisindaki zili kullanarak iceriye girebildiginiz ve Madrid’li bir cok grubu tanima ve ayakustu dinleme sansi bulabildiginiz mekan. Bu kenarda kosede kalmis, isgal evini andiran mekani da kimse bilmez haa… Onunden binlerce kisi gelip gecer ama pek bilinmez. Oyle tabelasi filan da yoktur zaten. Kulturel merkez filan gibi bi unvani da olmadigi icin aslinda hersey polisin gozunden kacacak sekilde tasarlanmis. Disardan siradan bir ev kapisi gibi gorunuyor yani. Icerisi ise zamanin nasil gectigini anlamadiginiz bir zaman gemisi gibi. Bir kurtarilmis bolge sanki. Zamandan, mekandan otede bir yer. O kadar otede ki size gosterecek bir fotografini bile bulamiyorum internetten. Sakli lokal diyor ispanyollar boyle yerlere. Madrid in bohem tayfasinin takildigi Escenas´a neyse ki benim de yolum dustu ve bir daha da alamadim kendimi ortamdan.
Neyse efendim, neredeyse her gece yaptigimiz jam session lardan birinde, sagimda solumda oturanlarin kim oldugunun farkina varmadan sarki soylerken arkada oturan elemanlardan birinin yanima gelip El Bicho adli gruptan oldugunu ve onlarin grupta sarki soylememi istemesiyle daha bir icine girdigim Madrid’in kucuk bohem muzisyen dunyasiyla biraz daha yakindan tanima imkani buldugum Madrid li muzik gruplariyla tanisalim hadi! Devami »



