Demokratik Müzik, Arabesk Referandum

St.Louis’e dönerken Müslüm Gürses dinliyordum uçakta. Altımda serili uçsuz bucaksız Kuzey Amerika kıtası, Müslüm babanın dertli nameleri ile inledi yeminlen. Savulun lan hostes tayfası, dünya tersine dönse vazgeçmem anladın mı diyesim geldi çok feci, ama bir kültür şoku durumuna mahal vermemek için sesimi kıstım. Rakı da servis etmiyorlar bu gavur uçaklarında. Halbu ki Seattle’a giderken Fikret Kızılok nameleri eşlik etmişti de Rocky dağlarını bizim Toroslara benzetip memleket hasreti depreştirmiştim. Geçen gün 5N1K programında Fazıl Say‘a denk gelince aklıma ilk bu geldi. Klasik Müziği severek sıklıkla dinlememe karşı, Müslüm babanın damardaki yeri ve zamanı başka, Bethoven’in Bach’in yeri ve zamanı başka.

Ama arabesk tartışması ve yozlaşma diyince aklıma gelen ikinci şey Muhsin Bey filmi oldu. Köyden kente göç etmiş Ali Nazik’in, şehir de müzisyen olup kolay yoldan para ün kadın arayışına karşılık, Muhsin Bey iyi bir müzisyen olmak için notasıyla şöfejiyle çalışmayı, emeği, hakketmeyi, değerleri savunur. Filmin tüm olayının özeti çatıdaki intihar sahnesindedir. Ölmekten başka seçeneği kalmadığını düşünen Ali Nazik, çatıdan kendini atmak ister, ama korkusuna yenik düşer. Muhsin Bey gelir yanına, ikisi de yüksekten korkuyor, ikisinin de gözleri kapalı. “Sesime gel” der Ali Nazik, ve bu çağrıya kulak verir Muhsin Bey. İkisi de birbirine sarılmış, dans eder gibi, bir iki bir iki adımları sayarak çekilirler yüksekten: “Şimdi ben geri gidiyorum, sen ileri adım atıyorsun” diye diye değerleri temsil eden Muhsin Bey, kurtulmakdan başka hiç bir şeyi umursamayan Ali Nazik’i çeker alır ölümün eşiğinden. Bir kültür geriye giderken, başka bir kültür ileriye gider. Ve işte tam da orda, Ali Nazik’in, arabeskin, göçün getirdiklerinin yükselişi başlar bir ülkenin semalarında. Muhsin Bey’in ve önün taşıdığı değerlerin, kentli insanın, dürüstlük, erdem gibi değerlerin de düşüşü… Devamı »

Digg This
Reddit This
Stumble Now!
Buzz This
Share on Facebook
Bookmark this on Delicious
Kick It on DotNetKicks.com
Shout it
Share on LinkedIn
Bookmark this on Technorati
Post on Twitter
Google Buzz (aka. Google Reader)

Parazitler, Aşkı Uğruna Ölen Sıçanlar ve Biz

Sevgili Prenses,

Bu mektubu, sana geçenlerde öğrendiğim ve birçok şeyin kafamda şöyle bir yer değiştirmesine vesile olan bir hadiseden bahsetmek gayesi ile kaleme alıyorum, bağlamın hatırına, biraz da başından alıyorum.

Her şey çalıştığım enstitüde vereceğim seminer için destekleyici görsel ögeler aramaya başlamamla başladı. İçerik itibarı ile çeşitli mikroorganizma resimlerine ihtiyacım vardı. Her 21. yüzyıl genci gibi mevzuyu evvela Google ile istişare ettim. Kendisi her zamanki cömertliği ile binlerce mikroorganizma resmi döndürdü. Lâkin bir türlü hayal ettiğim gibi bir şey bulamıyor, sunum sayfalarımın çirkin clip-art resimleri ile, ya da birbiri ile uyumsuz mikroorganizma çizimleri ile dolacağını düşündükçe fena oluyordum. Çare olarak hemen yan laboratuvarda çalışan ve amatör ressam olan arkadaşıma koştum, kendisine “böyle böyle bir seminer vereceğim, bana o eşsiz şahanelikteki kara kalemin ile birkaç mikroorganizma çizer misin Kevin üstatçığım?” dedim (mikroorganizma gelecek yerden iltifat esirgemem). Proje çok hoşuna gitti ve birkaç gün sonra bana 4 adet çizim gönderdi, ben de bu çizimleri seminerim içerisine münasip bir şekilde serpiştirdim.

Elbette çizdiği canlılar üzerine yazılmış külliyata ilişkin bilgilerimi tazelemem icap ediyordu. Çizimler altı üstü görsel materyaldi, fakat birisi tutup resimlerden sorarsa yanıtsız bırakmak da olmazdı. Bu mikroorganizmalardan üçünü az çok tanıyordum, dördüncüsü ise parazitik bir protozoa olan Toxoplasma gondii isimli canlı idi (protozoalar tek hücreli canlıların bir sınıfı, parazitik protozoalar da protozoaların yaşamak için başka canlılara ihtiyaç duyanları). Yüzeysel bir bakış bu canlının dünyasına ziyadesiyle bigâne olduğumu gösterdi bana. Hemen ciddiyetle araştırıp neyin nesi olduğunu öğrendim, öğrendiklerimi de az sonra paylaşacağım. Fakat öncelikle -bu kadar bahsettikten sonra- Kevin’ın şaşırtıcı derecede isabetli Toxoplasma gondii çizimine yer vermek isterim:

Toxoplasma gondii, by Kevin Simpson

Devamı »

Digg This
Reddit This
Stumble Now!
Buzz This
Share on Facebook
Bookmark this on Delicious
Kick It on DotNetKicks.com
Shout it
Share on LinkedIn
Bookmark this on Technorati
Post on Twitter
Google Buzz (aka. Google Reader)

[Haftanın Videosu] Unicef – Temiz Su Projesi

unicef, afrika’da ve dünyanın bir çok yerinde yaşanan su sorunu, kirli suların daha da çoğalması ve kaynaların giderek azalması üzerine bir proje başlatmış. bu haftanın videosunu buna ayıralım dedik.

http://www.tapproject.org/ “sadece 1 dolar bağış yaparak bir çocuğun 40 günlük temiz su ihtiyacını karşılayabilirsiniz.” sloganıyla 2007′de yola çıkmışlar. şu anda internet üzerinde ve kampanyayı başlattıkları yer olan new york’ta daha yaygınlar.

buralara ulaşır mı bilinmez bu kampanya tabii, ama biz yine de musluğu açtığımızda ne kadar şanslı olduğumuzu tekrar takrar hatırlarsak ve mümkün olduğu kadar gereksiz su tüketimimizi azaltırsak yakın gelecekte başlayacak olan su savaşlarını önleyebiliriz/erteleyebiliriz belki..

buyrun bu güzel çalışmaya alalım sizi.

Digg This
Reddit This
Stumble Now!
Buzz This
Share on Facebook
Bookmark this on Delicious
Kick It on DotNetKicks.com
Shout it
Share on LinkedIn
Bookmark this on Technorati
Post on Twitter
Google Buzz (aka. Google Reader)

Manzara-i Beşer

sevgili yazarımız tuna, yazının sonundan da anlayacağınız üzere şu anda buralara çok uzak bir yerlerde mecburi ve vatani görevini icra etmekte. daha önce askerliğe dair çok yazı yazdık fakat bu yazı tamamen ordaki insanlardan ve içlerinden geliyor. bir çok teknik aşırtmayla prensesimizin önce kulaklarına, şimdi de gözlerine ulaşan bu sosyal gözlem yazısını biraz içimiz burkularak, biraz da merakla sizlere sunarız efendim..



mehmet; mazot pompasının başında duruyor. sayaç attıkça okumasını istiyorum ama sayıları birbirine karıştırıyor. okuma yazma bilmemenin yanı sıra sayıları da bilmiyor. inanmaz gözlerle dalga geçmediğini anlayınca, oturup biraz öğretmeye çalışıyorum. ama onun artık pek hevesi kalmamış 20′sinden sonra okumayı öğrenmek için. paraları renklerinden ayırtedebildiğine göre pek bir sorun sayılmaz. çaycılık ve ırgatlık mesleği bu tür karmaşık teknik beceriler gerektirmiyor neyse ki.

mustafa; hazırcevap, gerektiğinde kavgacı bir arkadaşımız. açıkgözlülüğü ve fırsatçılığının ardında yumuşak bir kalp olduğunu bazen belli ediyor. benim gördüğüm zamanının çoğunluğunu o kırılgan ruhu saklama çabasında agresif nöbetlerle geçiriyor. üniversite mezunlarına çok kötü davranıyor, elinden gelse bir kaşık suda boğar hepsini. sonra laf dönüp dolaşıp ne iş yaptığına geliyor; pazarcıymış mustafa. evin ekmeğini çıkartmak için okurken bile 5 kuruş paraya herşeyi satmış semt pazarlarında. sonra üniversiteyi kazanmış, 1 ay 2 ay geçmiş, evden azimle, binbir zorlukla boğazlardan arttırılarak gönderilen para bile zor yetiyor. yurtta kalıyor, herkes ilk yılında sosyalleşip grup halinde oraya buraya takılıyor birlikte. insan canlısı mustafa da bu insanlara hemen karışıyor. ama kafeye gidilirken, evlerde içmek için toplanılırken mustafa’nın hep bir mazereti var. param yok demek ar geliyor adama. genç adamın içine taş gibi oturmaz parasızlık diyen varsa beri gelsin zaten.. evdekilerin durumu da iyice kötüye bağlayınca atlayıp dönüyor memlekete. elim ayağım tutuyor, alnımın teriyle kazanırım paramı, kimseye de ne yük olurum, ne minnet ederim diyor kendi kendine. abisiyle beraber işi büyütmeyi bile düşünüyormuş şimdilerde. zor günler geride kalsa da bizim antep’li mustafa’nın böğründe bir ömürlük taş olup kalmış üniversite sevdası. ha böyle desen mustafa’ya, hayatta da kabul etmez. Devamı »

Digg This
Reddit This
Stumble Now!
Buzz This
Share on Facebook
Bookmark this on Delicious
Kick It on DotNetKicks.com
Shout it
Share on LinkedIn
Bookmark this on Technorati
Post on Twitter
Google Buzz (aka. Google Reader)

Yerel Grup Eylemine Giriş

Yerel. Türk Dil Kurumu sözlüğünden kelime anlamı: 1- Yöresel. 2- Gözlem yerine veya gözlemcinin bulunduğu yere göre tanımlanan. 3- Lokal.

Grup. Türk Dil Kurumu sözlüğünden kelime anlamı: 1- Ortak özellikleri olan varlıklar, nesneler bütünü. 2- Görüşleri, çıkarları bir olan kimseler bütünü, ekip.

Şimdi grup kelimesinin birinci anlamını al, yerel kelimesinin ikinci anlamına yerleştir. O zaman şöyle diyebilir miyiz?

Yerel Grup: Ortak özellikleri olan varlıklar, nesneler bütününün bulunduğu yere göre tanımlanması.

Mesela mahalle ortamında yaşamış olanlar bilir. Mahalle çocukları bir trip içindedirler adeta, kendi geyiklerini yaratırlar, takma isimler olsun, yeni oyunlar olsun, ne bileyim moda akımlarına özenme filan. Büyüklere yönelik grup halinde bir tutumları da vardır. Mahallede kendilerine iyi davranmayan bi bakkal amca varsa gidip ondan sakız çalarlar cezalandırmak olsun hesabı, sonra gidip daha iyi, tonton bakkal amcadan cips kola alırlar. İşte, Prenses, esasında bu çocuklar  planlı, programlı, işbölümlü filan yerel grup eylemleri içinde yaşarlar. Mesela biz, 8-9 yaşlarındayken, bir yılbaşı akşamı büyüklerin keyfini bozmayalım diye onların eğlendikleri mekana mesafeli bir yerde oyalandırılırken cıngar çıkartıp, bir takım uyduruktan dramalar yaratıp bir şekilde büyüklerin olduğu yere kabul edilmeyi başarmıştık. Sanırım yalan uydurmaya ortaklık etme suçundan annemden sağlam çimdik yemiştim masa altından, ama tüm mahalle çocuklarıyla birlikte büyüklerin eğlence dünyasına çocuk olarak kabul edililip, onların da ona göre davranmayı kabul etmelerini sağlamıştık. Süper organize bir eylemdi. Gruptan bir kişi tüm dramı yaratan olacaktı, hani mızmızcı çocuk rolü. O mızmızlanınca diğer çocuklar ayaklanıp onlar da mızmızlanacaklardı ve iki ikişi de iletişim kişisi olarak gidip büyüklerden birini (mümkünse en hassas, sevgi dolu anne veya babayı) yakalayıp ayaklanmayı korkunç dramatik bir felaket olmuşcasına, doğaçlama yalan yöntemini kullanarak anlatacaktı ki birilerinin dikkatini çeksin mevzu, rakı masasında gündeme otursun, kulaktan kulağa gezsin ve dayanamayan ana baba yüreği olaya müdahale etsin. Tabi bu sözcüler grubun bilinen yaramazları değil de ya çokbilmişleri ya da inekleriydi. Çünkü inekleri büyükler daha çok dinler. Devamı »

Digg This
Reddit This
Stumble Now!
Buzz This
Share on Facebook
Bookmark this on Delicious
Kick It on DotNetKicks.com
Shout it
Share on LinkedIn
Bookmark this on Technorati
Post on Twitter
Google Buzz (aka. Google Reader)

[Haftanın Videosu] Parson Brown – Mexican Standoff

gönüllerin güzel prensesi, bak sana hollanda’lı parson brown’ın güzel mi güzel parçasını veriyorum bu hafta. şahsen ben saatlerdir dinliyorum. videonun yönetmeni de bill plympton, tüm kareler tek tek elle çizilmiş ve sonra birleştirilmiş, çok da güzel olmuş.


Digg This
Reddit This
Stumble Now!
Buzz This
Share on Facebook
Bookmark this on Delicious
Kick It on DotNetKicks.com
Shout it
Share on LinkedIn
Bookmark this on Technorati
Post on Twitter
Google Buzz (aka. Google Reader)

Bir Zen Tapınağında 18 Ay

Çok okuyan mı bilir çok gezen mi? İnsanlık tarihinin, cevabı en meçhul sorularından birisi bu herhalde. Her iki ekolün de çok başarılı karakterlerini tanıyorsundur mutlaka. Külliyatı yemiş bitirmiş, hikayesini anlatabileceğiniz her kitabı okumuş karakterler vardır. Bir de onların yanında, kitaplarda anlatılan hayatları yaşayan, nehrin kenarında sakin sakin takılan karakterler vardır. Umurunda değildir yazılanlar. Olur da denk gelip, üstadın biri şöyle demiş derseniz, sarma sigarasını nehre atar ve akışını izler. Sen de gömülürsün kitaplara, nehirdeki dumanın anlamını çözmek için.

E ilgi alanımız uzak doğu olunca o malum bardak hikayesini anmadan geçmek olmaz. (Klişeyi bilen okur bir sonraki paragrafa atlasın lütfen) Zen konusunda yazılı tüm kaynakları incelemiş, kitaplar yazmış, dersler vermiş bir profesör sonunda hızını alamayıp bir zen tapınağına gider. Ustadan bu işin sırrını öğrenmek ister. Sorar ama hemen arkasından anlatmaya başlar. Şu şöyle demiş, bu böyle demiş diye. Zen ustası bu arada profesörün bardağına çay doldurmaya başlar. Bardak dolar ama usta doldurmaya devam eder. Çay taşar, hasıra dökülür. Sonunda prof, durun n’apıyosunuz diye müdahele eder. Usta cevaplar; sen işte bu bardak gibisin. Ağzına kadar bilgiyle dolmuşsun, ben sana hiçbirşey öğretemem. Öğrenmek istiyorsan, önce bardağını boşaltmalısın ki ben doldurabileyim.

Şimdi usta haklı tabi ki. Diyecek birşey yok ama prof ne yapsın ki? İlkokulun ilk dakikasında sıraya girmeyi öğrenen, arkasından her şeyi ezberleyen, daha sonraki yıllarda da insanların isimlerinin başındaki ünvanlarla değerlendirildiği, sesi yüksek çıkanın pastadan büyük dilimi aldığı bir toplumda hayatta kalmakla uğraşan bir insandan farklı birşey beklemek zor elbette. Ne demişler bilmemek ayıp değil öğrenmemek ayıp. Bilmediği, bilemediği anlarda hemen açığı kapatmak için sarılmış kitaplara, öğrenmiş ne varsa ne yoksa. Devamı »

Digg This
Reddit This
Stumble Now!
Buzz This
Share on Facebook
Bookmark this on Delicious
Kick It on DotNetKicks.com
Shout it
Share on LinkedIn
Bookmark this on Technorati
Post on Twitter
Google Buzz (aka. Google Reader)

Sansürden daha kötü bir şey…

Prenses, Türkiye’de sansür aldı başını gidiyor biliyorsun. Yasaklı site sayısı 6000′in üzerinde, Youtube iki yıldır yasaklı. Önce Emniyet Müdürlüğüne sonra da Diyanet İşleri Başkanlığına içerik denetleme yetkisi verildi. Gelişmelerin kısa bir özetini şurada okuyabilirsin. Bu trend devam ederse yakında bütün bakanlıklara, valiliklere, belediye başkanlarına, muhtarlara vs. bilimum erk sahibi kurum ve kişiye insanların neleri okuyup neleri okuyamayacaklarına, yani neleri dünüşüp neleri düşünemeyeceklerine karar verme yetkisi verilecek. Ancak baskıcı rejimlerde görülebilecek bir düzeyde yetkiler devletin kurumlarına veriliyor, ve böyle bir yetkinin yanlış kullanılmayacağının da hiçbir garantisi yok. Bugün Atatürk’e hakaret, çocuk pornosu en popüler sebepler, ama bunun altında islami örf ve adetlere uygun olmadığı gerekçesiyle başka dinlerin ve düşünüş biçimlerinin yasaklanması, devlet düzenini tehdit ettiği gerekçesiyle başta siyasi parti ve oluşumların yasaklanması, daha ilerde haddini aşıp kendi düşüncelerine aykırı bulduğu şeyleri de yasaklayacaktır.

Ama sansürden daha kötü bir şey varsa prenses, o da sansürün bir toplumda normalleşmesi, haklı görülmesi ve ona ses çıkarılmaması. Sansür uygulayan zihniyet, kendi iktidarı ve gücüne zarar gelmemesi için insanları bilgiden mahrum ederek uyutmak amacı güder. Sansürün normalleştiği bir toplum ise bu zihniyettin başarıya ulaştığını tesciller. İktidarından bir korkusu olmayanın sansüre ihtiyacı da yoktur. Eğer ki kafan karışıksa prenses ben söyleyeyim: Devletin insanların neleri okuyup okuyamayacağına karışmak gibi bir yetkisi yoktur. Demokrasilerde devletin varoluş amacı insanların mutlu ve huzurlu bir şekilde yaşayıp üretebileceği koşulları sağlamaktır ve bu da iç ve dış güvenlik, altyapı, enerji kaynaklarının yönetimi ve vatandaşlar arası anlaşmazlıkları düzenleyen hukuksal yapıdır. Avrupa, Kuzey Amerika ve bilimum başka daha sağlıklı işleyen demokrasilerde devletin bunun ötesinde vatandaşının hayatına ve beynine müdehale hakkı yoktur. Çocukların zihinsel ve fiziksel gelişimini kollamak devletin işi değildir, bu anne ve babalarının, okulda öğretmenlerinin görevidir. Belli sembollere başka insanların nasıl davrandığını denetlemek devletin işi değildir, o semboller eğer bir ülke için önemliyse o sembollerin temsil ettiği değerleri kollamak bütün vatandaşların görevidir. Voddoo bebeklerini kollar gibi sadece sembollü kollamak o değerleri ne yaşatır ne de yüceltir.

Giderek artan miktarda insanlar internette devlet sansürüne karşı seslerini yükseltmeye çalışıyorlar ve sen yoksan bir kişi eksikler prenses. Sansüre ve sansürün normalleştirilmesine karşı ses çıkarmak asıl bir vatandaşlık görevidir. Yarın öbür gün prensese mektuplar’ın veya sevdiğin takip ettiğin bir çok başka blogun, sitenin de kapatılmasını istemiyorsan bugün daha fazla geç olmadan sesini çıkartmaya başla, ses çıkaranların çalışmalarını yılmadan üşenmeden paylaş, çevrendeki insanlara sansüre neden ses çıkarılması gerektiğini anlat. Hemen şimdi yapabileceklerin:

  • 17 Temmuz Cumartesi günü saat 17.00′de İstanbul Taksim Meydanındaki yürüyüşe katılın: http://www.sansurekarsiyuruyus.com/ (bu haftasonu!)
  • Sansüre Karşı Ortak Platform Deklarasyonuna imza atın: http://www.sansursuzinternet.org.tr/
  • “Sansür: Elim Sende!” projesine katılın: http://elimsende.info/
  • Bu girişimleri Facebook’ta, Twitter’da, İnternet günlüğünüzde ve/veya diğer sosyal platformlarda duyurarak arkadaş çevrenizin aydınlanmasında rol oynayın.
Digg This
Reddit This
Stumble Now!
Buzz This
Share on Facebook
Bookmark this on Delicious
Kick It on DotNetKicks.com
Shout it
Share on LinkedIn
Bookmark this on Technorati
Post on Twitter
Google Buzz (aka. Google Reader)

[Haftanın Videosu] Big Bang Big Boom

prensesler, sabırlı insanların ellerinden öperken sunar:

daha fazla bilgi ve video için: http://blublu.org/sito/video/video.htm

Related Posts with Thumbnails
Digg This
Reddit This
Stumble Now!
Buzz This
Share on Facebook
Bookmark this on Delicious
Kick It on DotNetKicks.com
Shout it
Share on LinkedIn
Bookmark this on Technorati
Post on Twitter
Google Buzz (aka. Google Reader)
Kral Büyük Frederick Euler'den 16 yaşındaki yeğeni Anhalt-Dessau prensesine mektupla hocalık etmesini istedi ve Euler felsefe, bilim, matematik gibi değişik konular üzerine iki yıl boyunca haftada iki mektup yazıp prensese gönderdi. Prensesden hiç bir zaman bir cevap gelmedi, ama bu dahi matemetikçi sıkılmadan bilgilerini bu onaltı yaşındaki prensesin anlayabileceği bir yalınlıkta ona sunmaya devam etti. 1768'de Euler arkadaşlarının tavsiyesi üzerine bu mektupları üç cilt halinde " Lettres à une princesse d'Allemagne" ismiyle yayınladı, bir alman prensesine mektuplar. Bu blog Euler'in Anhalt-Dessau prensesiyle yaptığı karşılıksız mektuplaşmaya öykünmeyle başlayan bir serüvende yazılan mektuplarda karşımiza çıkan güzellikler üzerine düşülen dipnotlardır...
Kategoriler
Arşiv