Kürt Kızı

Yine memleket semalarında çıldır geldi bana. Devleti bir yandan, ordusu bir yandan, islamcısı kemalisti başka bir yandan dumurdan dumura koşturuyor beni. Eşcinsel düşmanı bir bakan, kürt düşmanı başka bir bakan şeklinde uzayan bir listede herkesin herkese düşman edildiği, ayrıştırıldığı ve yalnız bırakıldığı bir paradigmanın bayraktarlığına soyunmuş herkes. Piyasa ekonomisinin ve paranın tek geçerli akçe olduğu ortamda, kürdün de eşcinselin de islamcının da solcunun da parası olanı makbul. Hak istiyorsan, hoşgörü istiyorsan sen de çalış özgürlüğünü, hakkını, adaletini, saygını satın al. Siyasetçiler için ise durum tam tersi. Siyaset sermayelerini, herkese bol keseden kapış kapış satabilecekleri toplumsal önyargıları kaşıyarak kat be kat arttırabileceklerini çok iyi anlamışlar anlaşılan. O yüzden gündem denen saçmalık tam da bu karşılıklı kaşıma ve kaşınma reflekslerinden oluşuyor. Bu safsatanın çok üstünde ise asıl güç savaşı sessiz sedasız geleceğimizi şekillendiredursun.

Ben bugün kendi kişisel deneyimimden yola çıkarak birazcık kürt meselesinden bahsetmek istiyorum. Ülkedeki kürt siyasetini anladığımdan değil, anlamadığım birçok nokta olduğundan aslında. Ben de dahil herkes klişelerin arkasına saklanıp konuştuğundan. Neyse hikayemiz şöyle başlıyor. Geçen ay 90 yaşındaki anneannemi ziyaret ettim. Kendisi hem asker kızı hem de asker karısı olarak hayatındaki erkeklerin ve genç cumhuriyetin sessiz ve sabırlı tanığı olmuş hep. Yeni düzenlediği bir fotoğraf albümünü gösterirken 1938 Elazığ yazan bir fotoğrafta kim kimdir diye anlatıyordu. Bu kim diye fotoğrafta işaret ettiğim 12 yaşlarında bir kızı sorduğumda isim vermeden o “kürt kızı”, bi süre bizimle kaldı besleme olarak, sonra da kocaya kaçtı dedi sakince. Biraz daha sorunca anladım ki Dersim isyanı sırasında öksüz kalan veya ailelerinden koparılan kız çocukları asker ailelerine dağıtılmış. Tabi o bu işe hayır işlediği gözüyle bakıyordu. O dönemde jandarma olarak görev yapan kocası ve babasının uygulamalarından pek bahsetmezken, “isyan ettiler, Atatürk de cezalandırılmalarını emretti, cezalandırıldılar” şeklinde özetledi. Atatürk’ün yanlış bir şey yapma ihtimali bile birçoğumuz gibi onun da kafasının ucundan geçmemiş anlaşılan. 90 yaşında bir cumhuriyet kadınından başka türlüsünü beklemek de gerçekten haksızlık olur.

Bu hikaye anlatılmaya bile gerek olmayan küçük bir anekdot olarak kalacaktı ki 2 hafta önce Yıldırım Türker’in Radikal’deki yazısını gördüm. Devamı »

Abartılmış Çizgi

© Pawel Kuczynski / Polonya

Gökkuşakları ve Cinsellik

Sevgili Prenses,

Pek öyle gündeme dair yazılar, yorumlar yapmıyorum biliyosun fakat şimdi bahsedeceğim konuda kendimi tutamadım açıkçası.

Aklıma iğneleme, hakaret -işin aslı küfür dolu milyon tane cümle gelmesine rağmen kendimi tutmaya çalışarak sevgili aileden sorumlu bakan Selma Aliye Kavaf’ın son günlerde yaptığı homofobik açıklamayı seninle paylaşmak isterim.

Kendileri gazeteciliğin, basının yüzkarası Hürriyet Gazetesi’ne verdiği demeçte: “Ben eşcinselliğin biyolojik bir bozukluk, bir hastalık olduğuna inanıyorum. Tedavi edilmesi gereken bir şey bence. Dolayısıyla eşcinsel evliliklere de olumlu bakmıyorum. Bakanlığımızda onlarla ilgili bir çalışma yok. Zaten bize iletilmiş bir talep de yok. Türkiye’de eşcinseller yok demiyoruz, bu vaka var” buyurmuşlar..

Bu muhteşem açıklamayla kendisinin nasıl ayrımcı bir bakış açışına sahip olduğunu gözümüze sokmaktan çekinmeyen bakan, belki de millet olarak hala ne kadar atgözlüklü olduğumuzun da canlı ispatı. Cinsel eğilimleri/seçimleri sebebiyle hedef gösterdiği insanların hayatlarına ne hakla müdahale etmeye kalktığını sormak ise muhtemelen bizim eşşekliğimiz..

Kendisine öncelikle eşcinselliğin ne olduğunu açıklamak gerekir belki de.. Burada wikipedia’dan yardım alıyoruz hemen:

“Eşcinsellik, kişinin cinsel, duygusal ilgi ve isteğinin (cinsel yöneliminin) kendisiyle aynı cinsten kişilere dönük olmasıdır. Sadece kendi cinsine yönelenlere homoseksüel, hem karşı cinsine, hem kendi cinsine yönelenlere de biseksüel denir.” Buraya kadar anlaşılması kolay değil mi sevgili prenses? Devam edelim..

“Amerikan Psikiyatri Kurumu, 1973 yılında eşcinselliği, “Akıl Hastalıkları Teşhis ve İstatistikleri Klavuzu”ndan çıkarmıştır. 1 Ocak 1993 tarihinde dünya sağlık örgütü (WHO) eşcinselliği “Uluslararası Hastalıklar Sınıflandırması”ndan çıkarmıştır. ICD-10 maddesi “cinsel yönelim, tek başına, bir rahatsızlık/hastalık olarak kabul edilemez” şeklindedir.” Sanırım bakanın takıldığı yer burası. Eşcinsellik genetik bir bozukluk mudur, çocukluktan kalan bir travma mıdır ya da bir tercih midir? Devamı »

ARANIYOR!

Evet, nükleer silahların sırf Amerika’ya yaranmak için memlekette tutulmasına karşı bir şeyler söyleyecek birileri acilen ARANIYOR.

Ne? Hangi nükleer silahlar Devamı »

JR: Fotoğraf sokak sanatı ile buluştuğunda

JR dünyadaki en büyük sanat galerisinin sahibi. Sanatını serbestçe dünyanın dört bir yanındaki sokaklarda sergiliyor, müze gezmesinde olmayan insanların dikkatini çekerek. Çalışmaları sanatla hareketi bir birleri ile iç içe geçiriyor, sadakat, özgürlük, kimlik ve limiti gibi kavramları sorgulayarak.

Paris metrosunda bir fotoğraf makinesi bulduktan sonra, Avrupa sokak sanatı çevrelerini turlar ve mesajlarını duvarları kullanarak ileten insanları takip eder. Sonra, dikey limitler üzerine çalışmaya başlar, gelip geçen insanları ve hayatın akışını kimi zaman yasak yeraltından kimi zaman da başkentin çatılarından izleyerek.

2006 yılında bir jenerasyonun portresini kotardı, Paris’in bir burjuva mahallesine dev boyutlarda postaladığı sehir serserilerin portreleri ile. Bu illegal proje Paris belediye sarayının binalarını JR’in fotoğrafları ile kaplaması ile “legal” oldu.

2007 yılında, Marco ile birlikte, yüz yüze projesini, dünyanın en büyük illegal fotoğraf sergisini gerçekleştirdi. JR, devasa boyutlardaki İsrailli ve Filistinlilerin yüz yüze portrelerini sekiz Filistin ve İsrail şehrinde, Güvenlik Kordonu/Ayrılık Duvarının iki yüzüne yapıstırdı. Devamı »

Teşbihte Hata Olmaz

Prensese Mektuplar yayın hayatına başlayalı yaklaşık bir yıl oldu. Geçen bir yılda Guacomole tarifinden Sokak Müzisyenlerine, Dutch Provolarından Emily Wells‘e, Greenpeace eylem kritiklerinden Afrika müziklerine, Vipassana meditasyon kurslarına, gerçekleşen rüyalara kadar birbirinden alakasız yaklaşık 135 mektup yayınladık. Yeri geldi irandaki protesto gösterilerini yorumladık, yeri geldi Hondurastan canlı darbe haberleri geçtik, yeri geldi Madrid‘de, Vancouver‘da bisikletle kritik kütle olduk, çok hoşumuza gitti Saul Alinsky çevirisi yayınladık, bilmek lazım dedik 350‘den GDO‘dan bahsettik, çok etkilendik şehir tarımcılığından, sehirde ekolojik yasamdan, doğayla birlikte güçlenmekten bahsettik, bizi düşündüren filmlerden, hoşumuza giden müziklerden veya müzisyenlerden bahsettik, yol güncesi tuttuk, yolda olma üzerine veya yoldan dönme üzerine konuştuk, başka estetik değerleri, sanal veya gerçek protestoları tartıştık, yeni kültürel akımları inceledik, aktivizmi değişik perspektiflerden anlatmaya çalıştık. Biz çok şey öğrendik bu serüvende ve çok keyif aldık. Umarız sizleri de yer yer gülümsetebilmiş, umut verebilmiş, biraz da düşündürebilmişizdir kimi yerde. Rastlantı bu ya geçenlerde bir okuyucumuz tarafından yapılan blogosferdeki ilk kritiğimizi de aldık. Bunu fırsat bilerek şöyle sizlerle nerden geliyoruz nereye gidiyoruz değerlendirmesi yapalım dedik, okuyucularımızdan biraz geri dönüş alalım, prensesi nasıl buluyorsunuz, prensesde neleri görmek istersiniz, eksik kalan yanlar sizce atlanan konular neler öğrenelim istedik. Aşağıya ilk kritiğimiz üzerine prenses yazarlarının düşüncelerini ekledik tartışmayı bir yerinden başlatmak için. Devamı »

Once – Müzikli Dostluk Filmi

yazının başlığını böyle mp3 ismi koyar gibi araya çizgi çekerek koydum prenses çünkü şimdi sana uzun bir şarkı filmi anlatıcam.

hani bazı filmler vardır, o kadar güzellerdir ki “yine izlerim” diyip bilgisayardan silinmezler. ya da ben öyle yaparım. yedeklesem de bırakırım oldukları yerde onları. canım sıkıldıkça, kendimi bi arkadaşımla sohbet eder gibi hissetmek istediğimde basarım playe, kahvemle birlikte filmi izlerim, dinlerim, bazen bakmam bile filme sadece orda oynadığını bilmek iyi gelir.. once da o filmlerden biri oldu benim için.

birçok kişinin başına gelmiştir. bir yerlerde birisiyle tanışırsın, o sihir vardır, o’dur. doğru kişidir ama yanlış zamandır bazen. aklında günlerce, haftalarca belki aylarca takılı kalarak, içinde sıkışmış bir şekilde unutursun sonra zamanla.. hayata devam edersin. hayatın sana getirdiklerini, peşinden gitmediklerini belki bir gece evde içerken düşünürsün ama o da sabaha gitmiş olur. üstüne düşündüğün için kendini “hayatını sorgulayan” biri olarak görüp içten içe gurur duyar, yeni karar dönemeçlerinde içindeki o sen’e selam vermek üzere yürümeye devam edersin.

bir yandan babasının dükkanında elektrik süpürgesi tamir ederken diğer taraftan da sokakta müzik yapan bir adamla bir şekilde çek cumhuriyeti’nden dublin’e gelmiş bir kızın arkadaşlık hikayesini izliyoruz once’da. bol müzikle hem de. yanında da güzel irlanda aksanı cabası.
müzikler o kadar güzel ki film yerine soundtracki koyup gözleri kapatıp kendi filmini bile çekebilirsin. başroldeki iki oyuncu da kendileri söyleyip çalmışlar. tanıdığımız birileri olmaması, kızın gözlerinden akan doğallık sanki yanlarındaymışız hissi veriyor. son zamanlarda izlediğim en güzel, en samimi film o yüzden. hatta o kadar samimi ki 30 sene sonra bir devam filmi çekilse de karakterlerin yaşlanmış hallerini görsek dedirtiyor.

filmin afişinde yazan “How often do you find the right person? ” sorusu filmin çıkış noktası aslında. “ne sıklıkla doğru insanı bulabilirsin ki?” sorusuyla başlayıp cevabımızı da güzel bi şekilde alıyoruz. “once”.. Devamı »

Sanal Dünyada Gerçek Dans

Avoidantconsumer takmaisimli youtube kullanıcısı, Phoenix grubunun Listztomania adlı yeni çıkardıkları şarkısını dinlediğinde 80′lerde Brat Pack filmleri diye anılan, düşük bütçeli klişe gençlik filmleri aklına gelir. Amerika’da bir nesil bu filmlerle büyümüştür, avoidantconsumer da dahil olmak üzere.. Şarkının kendisi Ken Russell’in 1975 yılı yapımı dahi besteci ve  pianist Franz List’in hayatını anlatan Listztomania isimli filminden esinlenmiştir, yani seksenler çağrışımı boşa değildir. Avoidantconsumer “The Breakfast Club”, “Pretty in Pink”, “Man” gibi Brat Pack filmlerine bi göz atar ve şarkının bu filmlerle ne kadar uyumlu olduğuna tekrar hayran olur, neredeyse bu filmlerde başrolü oynayan Duckie Dale şarkının sözlerini biliyor gibidir, ya da oyuncular bu müzikle dans ediyordur. Dayanamaz ve şarkıya Brat Pack filmlerinden sahneleri editleyerek aşığıdaki videoyu hazırlar:

Avoidantconsumer’in Listztomania klibi youtube’un yerlisi olan kitle arasında oldukça popüler olur. Yaklaşık bir ay kadar sonra New York, Brooklyn’de yaşayan thepinkbismuth adlı youtube kullanıcısı Avoidantconsumer’in klibini youtube’da izler ve çok hoşuna gider. Seksenler o kendine has rüküşlüğü ve abzurdlükleri ile halihazırda Brooklyn sokak kültüründe oldukça popüler zaten. Devamı »

Woody Allen

1 Aralık 1935 günü Allen Stewart Konigsberg, halk arasında bilinen adıyla Woody Allen Brooklyn’de  dünyaya  geldiğinde,  ne hiçbir işte doğru düzgün tutunamayan babası ne de bir kitapçıda çiçeklerden sorumlu olmak gibi epik bir işi olan annesi dünyaya gerçekten ne getirdikleri ile ilgili bir fikir sahibiydi. Daha sonraları çok fazla Wagner dinleyince Polonya’yı fethetmek isteğiyle dolup taştığını söyleyecek olan genç Allen okuldaki başarısızlığı ve uyumsuzluğu üzerine götürüldüğü doktorun kendisine ne sorunu olduğunu sormasına karşılık “evren genişliyor, bir gün çökecek ve hepimizde onunla birlikte çökeceğiz” yanıtını verince , annesi  tarafından“ evrenden sana ne sen Brooklyn’desin ev ödevlerini yapsana!” şeklinde azarlanınca kadınların anlaşılması mümkünsüz canlılar olduğuna kanaat getirmiştir. Bu getirdiği kanaati ömrü boyunca yanında taşıyacak olan  Allen dünyanın 1/3’ i karalarla, insan vücudunun % 70 ‘ i suyla ve erkek tahayyülünün %252,68’ i kadın düşüncesi ile dolu olduğu bilimsel gerçeğinden hareketle “kadınların anlaşılmazlığı anlamak üzerine” bir manzume olarak okunabilecek eserlerini üretmeye başlamıştır.

Erken dönem eserlerinde sorunu kendisinde ve içine doğduğu Yahudi inancında arasa da sonraları Yahudi olmanın getirdiği tarihsel “öteki” konumunun tamamen “beriki”nin dayattığı sadist bir tanrı inancından kaynaklandığına karar vermiş, zira diğer hiçbir inanca mensup kadının anlaşılamadığı gibi hiçbir inanca mensup olmayan kadınların hiç anlaşılamadığını pratik edince meseleye entelektüel açıdan yaklaşmayı uygun görmüştür. Devamı »

Related Posts with Thumbnails
Kral Büyük Frederick Euler'den 16 yaşındaki yeğeni Anhalt-Dessau prensesine mektupla hocalık etmesini istedi ve Euler felsefe, bilim, matematik gibi değişik konular üzerine iki yıl boyunca haftada iki mektup yazıp prensese gönderdi. Prensesden hiç bir zaman bir cevap gelmedi, ama bu dahi matemetikçi sıkılmadan bilgilerini bu onaltı yaşındaki prensesin anlayabileceği bir yalınlıkta ona sunmaya devam etti. 1768'de Euler arkadaşlarının tavsiyesi üzerine bu mektupları üç cilt halinde " Lettres à une princesse d'Allemagne" ismiyle yayınladı, bir alman prensesine mektuplar. Bu blog Euler'in Anhalt-Dessau prensesiyle yaptığı karşılıksız mektuplaşmaya öykünmeyle başlayan bir serüvende yazılan mektuplarda karşımiza çıkan güzellikler üzerine düşülen dipnotlardır...
Kategoriler
Arşiv