Drake Denklemi, Fermi Paradoksu ve Applewhite’ın Çözümü

1997 yılının 26 Mart günü San Diego polisi Santa Fe ilçesi yakınlarında bir çiftlik evinde 39 ceset buldu. Yepisyeni Nike marka tenis ayakkabıları ve siyah eşorfmanlarıyla yanyana yataklarında uzanmış bulununan şahıslar, bir gün önce elma pürelerine kattıkları votka ve barbiturat türevi olan fenobarbital karışımını mideye indirmek suretiyle zehirlenmişlerdi. Toplu halde intihar ettiği anlaşılan grup kendilerini Heaven’s Gate olarak isimlendiren kült tarikatın mensuplarıydı.

Evangelist kökenli ve bizdeki Nurcularla organik samimiyeti kanıtlanmış Moon tarikatıyla eskiden bağlantılı, ülkemizde de politika ve türlü cemiyet ortamında benzerlerine sıkça rastladığımız türden karizmatik ruhani lider Marshall Herf Applewhite önderliğinde bu yola kendilerini vakfetmiş grubun motivasyonu, olaydan bir hafta önce kaydedilmiş video kasette Applewhite’ın kendisi tarafından açıklanıyordu. Son derece talihsiz bir isim kombinasyonuyla nüfusa geçirilmiş sevgili Herf amcamızın sırf bu nedenle dahi ailesi ve topluma karşı bir miktar öfkeyi biriktirmesi anlaşılabilir bir durum olsa da, kaydettiği etkileyici konuşmasında kişisel konulara girmemek için özen göstermişti. Applewhite’ın düşüncesine göre o yıl dünya yakınından geçmekte olan Hele-Bopp kuyruklu yıldızı seyirlik bir astronomi olayından çok daha fazlasıydı. Kuyrukluyıldız diğer kuzenleri gibi güneş sisteminin dış halkası Cupier kuşağından gelen sıradan bir gök cismi değil de çok daha uzaklardan gelen, yüksek bilgelik ve aşkınlık seviyesine ulaşmış bir uzaylı uygarlığa ait geminin örtüsüydü. Videoda bu konuda gerçekten kendinden emin görünüyordu çünkü uzaylılardan sinyal almıştı. Müritlerine hep birlikte bu uzay gemisine binebileceklerini, ancak bunun için ölümlü ve yetersiz insan bedenlerini terketmeleri gerektiğini telkin ediyordu…

Richard Feynman uçandaire gözlemlerinin, dünyasal zekanın irrasyonel karakteristiklerinden kaynaklanıyor olmasının, dünya dışı zekanın rasyonel karakterinden kaynaklanıyor olmasından çok daha olası olduğunu söylemişti. Feynman Applewhite ile hiç tanışmış mıdır bilemeyiz ama evrendeki dünya dışı akıllı yaşamla temas girişimlerimizin son 40 – 50 yıla kadar Haven’s Gate tarikatının girişiminden daha az duygusal olduğunu söylemek de zor.

Dünyanın dışında bir tür yaşamın var olma olasılığı çok uzun zamandır kafamızı kurcalayan bir soru olsa gerek. İnsanoğlunun kafasına takılıp da bir türlü çözemediği bütün sorular gibi başlarda mitolojinin yani dinin konusu olmuş. Sanskritçe yazılmış çok eski Hindu metinlerinde, İbrani yazıtlarında hatta Kur’an-ı Kerim kitabında bile bu hassas duruma değinildiği söylenegelir. Bilimin ilgi alanına ciddi anlamda girmesi ise 1950’li yıllara yakın bir dömeme rastlıyor. 20. yüzyılın ortasına dek fantezi, bilim kurgu, ufoloji, kült tarikatlar derken Eric Von Daniken tarzı tescilli bilim sahtekarlarının hatta yüksek teknoloji ürünü casusluk cihazlarının gizliliğini örtmeye çalışan sivri zekalı askeri bürokratların çabalarına alet olmuş bir konu. Belki de insan nüfusunun büyük bir bölümü için bugün bile böyle.

Astronom Frank Drake 1960’lı yıllarda basit bir sayısal önerme ortaya atarak bugünlere değin süren araştırmalara bilimsel katılık içinde yol göstermeyi amaçlamıştı. Bugün ”Drake Denklemi” olarak isimlendirilen önerme bize E.T. avlamak veya mümkünse canlı ele geçirmek için dikkat etmemiz gereken bazı temel sayısal değerler veriyor. Drake bunu matematiksel bir denklem şeklinde sunarak yalnızca bu araştırmaların önünde sonunda bir sonuca varması için bir motivasyon yaratmak istemiştir. Sonuçta her problemin kesin sonucu olmalı öyle değil mi? Ama Drake Denklemi gerçek matematik denklemlerden farklı, çünkü içinde çok büyük bilinmezleri barındırıyor.

Bu galakside radyo sinyalleri alıp gönderebilecek uygarlıkların, dünyadaki yaşamın evrilerek bu düzeye gelmesinin iki buçuk milyar yıl sürdüğü göz önüne alınarak öngörülen sayıya N demiş Drake amca ve eşitliğin başlıbaşına bir tarafı temel bilinmeyeni. Yani bütün mesele R* yani galaksinin, bir yılda oluşturduğu yıldız sayısı,fp sisteminde gezegen bulunan yıldız sayısı, ne gezegene sahip yıldızların her tür yaşamı destekleyen gezegenlerin ortalama sayısı, fl bu gezegenlerin arasında herhangi bir şekilde yaşama uygun bir ortamın oluştuğu gezegen sayısı, fi bu yaşama elverişli gezegenlerin kaçında akıllı hayata geçildiği, fc bu tür uygarlıklardan uzayda varlıklarına dair tespit edilebilir sinyal bırakabilecek bölümü, L bu tür bir uygarlık tarafından uzayda yayınlanan tespit edilebilir sinyalin süresi gibi değerleri alıp birbirlerine çarparak N’ye eşitliyoruz.

Son yıllarda yapılan keşiflerin bazı bilinmezleri hafifletmesi sonucu denklemin ilk üç değişkeniyle ilgili azımsanmayacak miktarda bilgi sahibi olduğumuz söylenebilir. Galaksimizde 250 milyara yakın yıldız olduğunu ve bunun en az yüzde on’unun güneşimizle aynı nükleer yapıda ve benzer kütlede olduğunu biliyoruz.

Şu ara NASA tarafından Kepler Uzay Aracı marifetiyle sürdürülen keşif misyonundan bahsetmek gerekiyor bu noktada. Galaksimizin belirli bir bölgesinde yani Şilyak ve Kuğu takım yıldızlarının civarında bulunan 100.000’in üzerinde yıldızın ışık değerleri değişimlerinin incelenmesi ve bu yıldızların etrafında dolanan dünya boyutlarındaki karasal gezegenler ve üzerlerinde buradaki türlere benzer canlı yaşam oluşmasına olanak verebilecek sıcaklık, atmosfer ve sıvı halde suya sahip olanlarının saptanması amacıyla 2009’da yörüngesine oturtulan Kepler sondası, üzerinde çok hassas algılayıcılar bulunan bir tür teleskop. Uzaydan herhangi bir şehirdeki herhangi bir apartmanın balkonunda yanan sıradan bir ampülün önünden geçen bir insanı ve onun yaklaşık boyutlarını rahatlıkla algılama becerisine sahip. Zaten görevi de tam olarak bu; tabii astronomik boyutlarda. Gözlemlediği alanda gördüğü yıldızların önünden geçmekte olan gezegenleri saptıyor ve bunu binlerce yıldızı aynı anda izleyerek yapıyor. Bu basit olarak geçenlerde gerçekleşen Venüs geçişini gözlemlemeye benzetilebilir. Geçen yılın Şubat ayından beri Kepler’in belirlediği gezegen sayısı 3500’ü geçti. Bunların yüzden fazlası yaklaşık dünya büyüklüğünde ve yıldızlarına olan uzaklıkları aşağı yukarı bizimki kadar. Bunlar haricinde yıldızından belli bir mesafede bulunan dünyanın iki ile yirmi katı arasında büyüklüğe sahip süper kütleli kayalık gezegenler de var. Ayrıca bu istatiğe henüz eklenemeyen gaz devlerinin muhtemel kayalık uyduları da göz ardı edilemez.

Kepler alan taraması bahçende kaç tane çim bulunduğunu hesaplamaya kalkışmak gibi birşey temelde. Kalkıp bahçedeki çimleri tek tek saymak istemeyeceğine göre rastgele bir onar santimlik karesel alandaki çimleri sayabilir ve bunu bahçenin yüz ölçümüne oranlayarak çim yoğunluğu saptayabilirsin. Böylece en fazla on dakikalık bir iş için bütün hayatını adamamış olursun ve komşuların da senin keçileri kaçırdığını düşünmez Prenses.

Kepler araştırmacılarının eldeki veriler ışığında yaptıkları tahminlere göre galakside her yıldıza yaklaşık 1,6 gezegen düşmekte. Bunların yaklaşık iyimser elli milyar, daha ayakları yere basan tahminlerle bile en az 2 milyarının dünya benzeri boyut ve yıldız mesafesine sahip olduğu sanılıyor. SETI araştırmacılarına göre sırf bize bin ışık yılı mesafede otuz bin dünya benzeri gezegen bulunuyor olması gerek. Ayrıca güneş sistemi dışında ilk gezegenin 1995 yılında keşfedildiğini ve Kepler’e kadar kadar yapılan keşiflerin 500’ü geçmediğini göz önüne alırsak Kepler’in gezegen bilimine katkısı daha kolay anlaşılabilir.

Yıllardır sürdürülen astrobiyoloji araştırmaları da bu tarz gezegenlerdeki olası yaşam ortam ve biçimleri hakkında bize çeşitli ipuçları veriyor. Mars yüzeyinde dünyadakilere benzer mikrobiyolojik düzeyde, Jüpiter’in uydusu Europa’nın kalın buz tabakası altındaki okyanusta veya Titan’ın likid hidro-karbon yüzeyindeki yaşam biçimleri veya kalıntılarının saptanması astrobiyolojinin ana uğraş alanı. Ama bu gezegenlere insanlı araştırma gezisi düzenlemek şu aralar pek mümkün olmadığından ve robotların da sınırlı yeteneklere sahip olması nedeniyle bu araştırmalar yeryüzünde çok aşırı şartlarda yaşayabilen ve üreyebilen ekstramofil denen canlılara yoğunlaşmış durumda. Bunlar arasında Death Valley gibi yerlerde yüksek sıcaklık altında çok yoğun tuzluluk oranına sahip topraklarda yaşayan halofiller, Yellowstone’un 80’C lik sularında takılan termofiller ve -benim favorim Hawaii açıklarındaki okyanusun derinlerindeki bacaların kenarında 350’C de bol bol metan, karbon ve bilimum zehirli kimyasalı keyifle tüttürmeyi seven Metanogenler gibi dünyamızın has yerlisi olan organizmaların güneş sisteminde Mars, Europa, Titan gibi ortamlarda yaşamlarını sürdürebilecekleri çeşitli deneylerle kanıtlanmış durumda. Antartika’da bulunan Vostok Gölü’yse astrabiyolijinin kutsal kasesi sayılmakta. Zira bu göl yaklaşık 25 milyon yıldır 4000 metre kalınlığında buz tabakasıyla mühürelenmiş durumda. Ve Rus araştırmacıların keşfettiği üzere bu göl halen sıvı. Bu tam da Europa ve Ensaladus’da karşılaşabileceğimiz türden bir ortam.

Özetle Prenses buraya kadar denklemin ilk üç değişkeni hakkında epey fikir sahibi olmuşuz gibi ama geri kalan değerler bizim için hala gerçek birer bilinmez.

Bir grup astronom araştırmalarını dünya dışında “herhangi” bir yerden kaynaklanan, “herhangi” bir şekilde varoluşunu sürdüren, “herhangi” bir seviyedeki akıllı yaşam formlarının kasıtlı veya kasıtsız olarak neden oldukları sinyalleri saptamaya adamıştır. Kozmik ölçeklerde çalışıyorsan “herhangi” deyip geçemiyorsun haliyle illa ki tırnak içine almak gerekiyor. Çünkü araştırma alanı 13,7 milyarcık ışık yıllarının yarıçapı içinde.

Dünya Dışı Akıllı Yaşam Arayışı veya orjinaliyle kısaca SETI olarak isimlendirilen projenin kökeni tee 1890’larda Nicolai Tesla’nın fikir babalığına dek uzansa da projenin resmen başlangıcı 1960 yılında astronom Frank Drake’in West Virginia’da 26 metre çaplı çanak antene sahip radyo teleskobunu kurmasıyla gerçekleşir. Project Ozmo olarak adlandırılan araştırma 12 ışık yılı civarımızda bulunan Tatu Ceti ve Epsilon Eridani yıldızlarına gönderilen 1450 gigaherzlik sinyalle yapılan bir taramadır ve ana frekans çevresindeki 400 kilohertzlik bir bant, 100 hertz dalgaboyundaki tek kanallı bir alıcı kullanılarak yapılır. Toplanan bilgi daha sonra incelenmek üzere bir teyp kaseti üzerine kaydedilmiş, 4 ay süren çalışmayla yaklaşık 150 saat süren kesintisiz bilgi toplanmış, ancak işe yarar bir sinyal belirlenememişti. Alıcısı, yıldızlararası hidrojen tarafından doğal biçimde yayımlanan radyasyonun dalgaboyu olan 21 cm civarındaki dalgaboylarını algılamak üzere ayarlanmıştı. Bu dalgaboyunun tanıdık olabileceği, yıldızlararası radyo iletişimine geçmek isteyen herkes için bir çeşit evrensel standart olarak düşünülebileceği sanılmıştır. 8 Nisan 1960´ta bir sinyal belirlenmiş ancak bunun da yüksekte uçan bir hava aracından kaynaklandığı anlaşılmış. Hiçbirşey bulunamamış sonuçta ama bu araştırmalar için kullanılacak bilimsel yol ve yöntem saptanmış olmuş.

Ayrıca ertesi yıl yapılan ilk SETI konferansı sonraları tamamen bağımsızlaşıp bir enstütü kimliği kazanacak projenin resmen doğumu anlamına gelir. Frank Drake’le birlikte Carl Sagan projenin en tutkulu önderine dönüşecek ve kurucusu olduğu Planetary Society ile gerçek anlamda gezegen biliminin babası olacaktır. Carl Sagan başta o güne dek yüzey yapıları hakkında hiçbirşey bilinmeyen yakın gezegenlere gönderilen Venüs kaşifi Mariner I – II, Mars öncüleri Viking robotlarının görevlerini organize eder ve tasarımılarına katkıda bulunur. Bugün hepsi de güneş sisteminin dış sınırlarına ulaşan Pioneer ve Voyoger ikiz uzay araçlarının arkasındaki beyin olur. Bu sondalara evrensel nitelikte mesajlar, müzik ve ses kayıtlarını barındıran diskler konulmasını önerir. Bu diskler sondaların çok uzak bir gelecekte yabancı bir uygarlıkla teması olasılığına yönelik okyanusa atılan bir şişedeki mesaj babında sayılabilir.

SETI kapsamında inşa edilen radyo vericilerinden en ünlüsü Costa Rica’da bulunan Arecibo gözlem evi olsa gerek. 305 metrelik çapı ve 73 bin metrekarelik alanıyla devasa boyutlarda bir çanakla uzayı dinlemekte olan radyo teleskobu, 1974 yılında bugün için klasikleşmiş bir SETI girişimine sahne olur. Drake ve Sagan teleskobu 1973’te 25 bin ışık yılı yakındaki Messiser 13 yıldız kümesine yönlendirip ikilik sayı sisteminden oluşan bir mesaj gönderirler. 1679 bite uzunluğundaki mesaj 23 sütun ve 73 satır olacak şekilde ardarda sıralandığında basit şekillerden oluşan bir dikdörtgen ortaya çıkar. Tabii mesajı alacak uzaylıların disleksik filan olmadığını ummalıyız çünkü bitelar 73 sütun ve 23 satır olarak yazılınca ortaya tamamen anlamsız şekiller çıkıyor. Peki ne var bu mesajda bu kadar mühim olan? Kullandığımız rakamlar, DNA’mızı oluşturan elementlerin atom numaraları, DNA’daki şeker ve bazların formülleri, DNA’nın ta kendisi, Cin Ali tipinde çok yakışıklı bir insan şekli, güneş sisteminin ve Arecibo gözlem evinin görsel ifadesi. Mesajın insan unsuruna neden bu kadar takıldığı da sorgulanabilir. Antropik Sapma denen fenomene göre; var olabilecek dünya benzeri yaşam şartlarına sahip bütün gezegenler evrim yasalarının evrenselliği nedeniyle mutlaka insan benzeri canlıları barındırır. Yada başka bir deyişle süper zekalı böcek, sünger veya mantarlarlarla nasıl konuşabileceğimize ilişkin hiçbir fikrimiz yok ve bizim gibi olduklarını düşünmek işimize geliyor.

Takip eden yıllarda özellikle Sovyet bilim adamlarının konuya artan ilgisi sonucu dünya çapında çeşitli noktalarda mantar gibi yeni radyo teleskopları bitmeye başlar. Ama doksanlı yıllara gelindiğinde belki de ancak binlerce yıl içinde sonuç alınabilecek araştırmaya kamouyunun ilgisi azalmaya başlamıştı bile. Aman Prenses, için rahat olsun kamouyunun astroloji ve UFO gözlemlerine olan ilgisi hiç azalmamıştır ve bugün için milyarlarca dolarlık cirosuyla toplumun yarı cahil ve elinden başka iş gelmeyen bireylerinin aileleri ve küresel ekonomi için yük olmasının önüne geçen dört başı marur bir sektör durumundadır.

Ama bu süreçte devlet SETI projesinin fişini çekmiştir. NASA’dan kovulan SETI’ciler San Francisco yakınlarındaki Mountain View ilçesinde bugün tamamen özel bağışlarla yaşamaya çalışan kendi enstitülerini kurarlar.

Peki yıllar içinde toplumun ve devletlerin konuya olan ilgisinin bu kadar azalmasında haklı sebepler olabilir mi? Herf amca ve yoldaşlarından bile henüz hiçbir haber alamadığımız gerçeğini hatırlayınca insan biraz karamsarlaşıyor doğal olarak.

Enrico Fermi 1950 yılında bir öğle yemeği sırasında arkadaşlarının o yıllarda zirve yapan UFO gözlemleri hakkındaki hararetli tartışmasına kulak misafiri olur. Arkadaşlarını yemek boyunca dikkatle dinledikten sonra onlara şu ünlü soruyu yöneltir: “Peki o zaman neredeler?” Nasıl yani?! Fermi’nin süratle kaleme aldığı bir dizi hesaplamalar bugün ”Fermi Paradoksu” olarak bilinen önermeyi doğurur ve Drake Denklemi karşısında kapı gibi durmaktadır. Fermi’nin hesaplarına göre eğer galakside akıllı uygarlıklar olsaydı bugüne dek dünyayı delarca ziyaret etmiş olmaları gerekirdi ve ortalıkta uzaylılara dair pek çok fiziksel kanıt bulunurdu. Eğer Samanyolu’nda çok sayıda dünya dışı ileri uygarlık varsa, neden bunlara ait uzay araçları ya da sondalar gibi kanıtlara rastlamıyoruz?

Fermi Parodoksu evrende akıllı yaşam için yeterli büyüklük ve olasılığa rağmen, gerekli kanıtların bulunamamasından kaynaklanan tutarsızlıklara dikkat çeker. Aslında Drake Denkleminin karşıtı değil tam aksine onun gibi akıllı yaşam arayışlarının bilimsel perspektiften ayrılmaması için kullanılabilecek bir yol gösterici olarak düşünülmelidir.

Paradoks tıpkı Drake Denklemi gibi kozmolojinin bugüne dek elde ettiği sayısal verileri kullanır. Galaksimizde tahmini 250 milyar, bilinen evrende de 70 trilyon milyar yıldız varsayılmaktadır. Akıllı yaşamın bu yıldızların civarındaki gezegenlerin çok küçük bir kısmında ortaya çıktığı varsayılsa bile, sadece Samanyolu galaksisi içinde bile hala varlığını koruyan birçok uygarlık bulunması gerekirdi. Buna sıradanlık ilkesi de dahildir. Buna göre Dünya, sıradışı bir gezegen değil, mevcut bütün gezegenlerle aynı doğa yasalarından etkilenen fizksel ve canlı evrimin aynı yoldan yürüdüğü sıradan bir gezegen işte. Douglas Adams’ın dediği gibi kesinlikle önemsiz(!).

Eğer yıldızlar ötesine yolculuk mümkünse, günümüz teknolojisiyle yapabileceğimiz en yavaş uzay araçlarıyla dahi galaksiyi kolonize etmemiz en fazla 50 milyon yıl sürerdi. Kozmolojik çapta oldukça kısa bir zaman aralığı olan bu süre jeolojik süreçte bile uzun sayılmaz. Bundan 50 milyon yıl önce dinozorların soylarının tükenmesi üzerinden rahat 10 milyon yıl geçmişti bile. Bu da bizi neden galaksinin halen kolonileştirilmediği sorusuna götürür. Hadi ileri uygarlıklar için kolonizasyonun gereksiz hatta son derece ayıp bir durum olduğunu varsayalım, o halde en azından çok geniş çaplı keşif faaliyetlerine girişmiş olmaları gerekirdi. En azından çok güçlü vericilerle galaksiyi tarayıp bizim Arecibo sinyaline benzer sinyaller gönderebilirlerdi. O zaman neden hiçbirşey duyamuyoruz, dünya çapındaki bütün radyo teleskopları neden ölüm sessizliğine gömülmüş durumda? Yoksa uzaylılar çok mu asosyal?

13,7 milyar yıllık tarihi dikkate alınınca bilinen evrenin herhangi bir yerinde kolonileşmeye dair hiç kanıt bulunmadığına göre, ya zeki yaşam oldukça nadirdir, ya da akıllı türlerin genel davranışına ilişkin iyimser varsayımlar yanlıştır. İnsan uygarlığının şu an sürdürdüğü, gezegenini ve kendi türünü yok etmeye yatkın davranışlarının evrensel ölçekte de yaygın olduğu düşünülebilir. Buna kainatın aslında ortalığa dehşet verici kozmik felaketler fışkırtan ölümcül bir vakum olduğu gerçeği de eklenmelidir.

Frank Drake denkleminin, Fermi paradoksunu çözmeye yaramadığını, bunun yerine konu hakkındaki cehaletimizi organize etmenin bir yolu olduğunu söylemişti. Drake Denkleminin de Fermi Paradoksunun da kesinlikle tek çözüm yöntemi vardır; o da dünya dışı zeki yaşam formlarıyla ilgili reddedilemez kanıtlar bulmaktır.

SETI araştırmaları bugüne kadar dünya dışı akıllı bir yaşama ait olabileceği düşünülen yalnızca tek bir sinyal saptandı. 15 Ağustos 1977′de sadece 72 saniye süren ve yapay gözüken bir radyo sinyalinin bütün özelliklerini barındıran bu sinyal, Ohio Üniversite’sinin Big Ear radyo teleskobunda çalışan Dr. Jerry Ehman tarafından tesbit edilip kayıt altına alınmıştır. Sinyalin bilgisayar çıktısında radyo dalgasındaki yoğunluk değişimini gösteren “6 E Q U J 5” verisi, Ehman tarafından daire içine alınmış, bir anda sevindirik olan bilim adamı kağıt çıktı üzerine kırmızı tükenmez kalemiyle ünlü “WOW!” (Vay canına!) notunu düşmüştü. O günden beri bu sinyal WOW! Sinyali olarak anılır oldu. Ancak bilimsel veriler için mutlak şart olan tekrar edilebilirlik ilkesi Wow! sinyalinin de başını yakmıştır, zira radyo yayını bir daha duyulamadığından ötürü dünya ötesi aklıllı yaşam adına kanıt sayılamaz. Tabii aksini kanıtlamak da mümkün değil.

Peki bütün bunların ne anlamı var ve SETI araştırmaları sonucu elimize yarım asırlık hayal kırıklığından başka ne geçti? Fermi’nin karamsarlığı bir yana, sonuçta bırakın gözlenebilir evreni, sırf 100 – 120bin ışık yılı çapındaki Samanyolunun büyüklüğü ve boşluğu dikkate alındığında anlamlı en ufak yaşam kanıtının bulunması öyle aman da hop hop deyince oluverecek iş değil doğal olarak. Milyonlarca yıllık insanımsı tarihimizin uygarlık olarak isimlendirilen bölümü beş bin yılı bile geçmezken ve dış uzaya radyo izimizi bırakmaya başlamamızın üzerinden daha bir asır bile ancak geçmişken depresyona girmek için fazla neden yok aslında. SETI tarzı araştırmaları uzak geçmiş ve çok ama çok uzak bir geleceği kapsayan arkeojik bir çalışmaya benzetebiliriz. Bu çalışma homo-sapiens daha ortaya bile çıkmadan kendini yok etmiş uygarlıklar ve bizim neslimiz tükendikten sonra kendilerince tekerleği icat edecek kabilelerle ilgili olabilir. Veya en kötü olasılığı düşünelim; bütün kibiriyle, yaratıcılığı ve yok ediciliğiyle insan türünün evrende tamamen yalnız, dolayısıyla eşsiz olması. Eğer bunu kanıtlamak mümkün olsaydı herhalde tarihteki en büyük keşif sayılırdı.

Bu konularda kesin bir yargıya vardığını düşünürsen Prenses, Polonya asıllı biyolog ve matematikçi Jacob Bronowski’nin şu sözlerini de bir hatırla derim:

“Kesin bilgi diye bir şey yoktur ve kesin bilginin var olduğunu iddia eden herhangi biri ister bilim adamı olsun ister dogmatist, trajediye kapı aralamış olur. Edindiğimiz her tür bilgi eksiktir ve bu konuda alçak gönüllü davranmalıyız.”

Ama sen günlük horoskopunu okumaktan mutlu, tarikat ve envai çeşit ruhani gruplara demokrasi ve özgürlükler penceresinden sempatiyle bakıyorsan Heaven’s Gate’in internet sitesine de bir bak istersen sevgili Prenses, belki bir sonraki kuyruklu yıldıza bir bilet de sen edinebilirsin…

Efe Türkmen

Yorumlar
3 Yorum to “Drake Denklemi, Fermi Paradoksu ve Applewhite’ın Çözümü”
  1. Emrehan says:

    Guzel bir yazi olmus.

    Bastaki videonun ait oldugu filmin ismini yorum olarak yazarsaniz cok sevinirim. Kucukken izledigim ve unutamadigim bir filmdi ve zaman zaman alakasiz yerlerde aklima takilmasina ve adini aramama ragmen basarisiz oldum.

    Tesekkurler.

  2. Caglar says:

    Emrehan merhabalar. Teşekkür ederiz yorumun için. Filmin ismi Contact.

  3. güzel bir yazı olmuş. her ne kadar fermi paradoksuna katılmak istemesem de küçük de olsa bir haklılık payı olabileceği görüşündeyim ama konu manipüle edilmeye ve efsaneleştirilmeye o kadar açıkki artık gerçek ile yalanın ayrımına varmak zorlaşıyor. Hülasa, uzaylının teki elinde tesbihle, uzun yoldan geldik gardaş bi ayran çırp da yüreğimiz soğusun diyene kadar, hep bir acaba? kalacak akıllarda :)

Yorum Bırakın