Archive for the ‘sanat’ Category
Haydarpaşa Garı’ndan Hediyemiz Var
pek canım prenses, aşağıdaki iş istanbul’dan bir grup insanın kocaman emek sarfederek haydarpaşa garı’nda sergiledikleri muhteşemliğin videosu.
sergilendiği ilk gün olmam gereken vakitteki vapuru kaçırarak – aslında kendime iyilik yaparak- gösterinin bir kısmını sevgili şehir hatları vapurumuzun kaptanı sayesinde denizden izleme şerefine nail oldum. 4 gün boyunca haydarpaşa garı’nın kadıköy’e bakan cephesinde nazım hikmet’ten, sufilere, ebru sanatından parti yapan insanlara kadar bize 3 boyutlu bir zevk yaşattılar. 4 gün boyunca 21:15 – 21:30 arasında gösterildi ve yoldan geçenler, vapurdakiler derken herkese çok güzel bir sürpriz oldu. güzel insanların inanarak böyle kaliteli işler çıkartmalarına prenseslerce çok seviniyoruz. ellere, akıllara sağlık diyerek seni bu güzel emeği izlemeye davet ediyoruz.
‘YEKPARE’ (monolithic) from nerdworking on Vimeo.
Fotoğrafta Işıkla Boyama
canım prenses, bu sefer sana evdeki imkanlarınla yapabileceğin, can sıkıntısına birebir bir oyunla gelmek isterim. sen de benim gibi çeşitli sebeplerden pek evden çıkmıyorsun biliyorum. müzik dinlemek, film izlemek derken insan bir şekilde evde kendini eğlendirmek için yeni yöntemler keşfediyor ister istemez. bu oyunumuz için gerekli malzemeler şunlar:
- bir fotoğraf makinası. tercihen dijital. dijital olmasa da pozlama süresiyle oynayabileceğin ve self-timer’ı olan bir makina olması yeterli.
- karanlık bir ortam (gece sokak olabilir, ışıkları kapalı odan olabilir)
- çakmak, maytap, cep telefonu, fener yani bir şekilde ışık saçan bir alet.
- tripod, tripod yoksa makinayı koyabileceğin düz bir zemin.
şimdi hikayemiz şöyle prenses. bir grup insanoğlu 1980′li yıllarda, son birkaç yıldır bolca moda olan hatta reklamlarda kullanılan eğlenceli bir oyun geliştirdiler fotoğraf makinalarıyla. aslında bir nevi sinemanın içinden çıkamadığı teknoloji, konu kısırlığı sorununa 3d ile gelmesi gibi bu insanlar da light paint diye bir yöntem buldular. bir nevi kendi teknikleri içinde sıkışıp kalmış fotoğraf sanatına ilk başlarda ilaç gibi geldi bu yeni oyun. oyun diyerek hafife aldığımı düşünme, ben işin oyun kısmına bakıyorum yoksa aslında çokça zaman alan ve aldığı zamanın karşılığını haddiyle veren bir sanat akımı da diyebiliriz bu yönteme.
fotoğrafa ışıkla resim yapmak (cümlesini yazmak bile sihirli geliyor). ışıkla yazı da yazabilirsin, hayaletler de çizebilirsin, rastgele şekiller de çıkarabilirsin. Read the rest of this entry »
JR: Fotoğraf sokak sanatı ile buluştuğunda
JR dünyadaki en büyük sanat galerisinin sahibi. Sanatını serbestçe dünyanın dört bir yanındaki sokaklarda sergiliyor, müze gezmesinde olmayan insanların dikkatini çekerek. Çalışmaları sanatla hareketi bir birleri ile iç içe geçiriyor, sadakat, özgürlük, kimlik ve limiti gibi kavramları sorgulayarak.
Paris metrosunda bir fotoğraf makinesi bulduktan sonra, Avrupa sokak sanatı çevrelerini turlar ve mesajlarını duvarları kullanarak ileten insanları takip eder. Sonra, dikey limitler üzerine çalışmaya başlar, gelip geçen insanları ve hayatın akışını kimi zaman yasak yeraltından kimi zaman da başkentin çatılarından izleyerek.
2006 yılında bir jenerasyonun portresini kotardı, Paris’in bir burjuva mahallesine dev boyutlarda postaladığı sehir serserilerin portreleri ile. Bu illegal proje Paris belediye sarayının binalarını JR’in fotoğrafları ile kaplaması ile “legal” oldu.
2007 yılında, Marco ile birlikte, yüz yüze projesini, dünyanın en büyük illegal fotoğraf sergisini gerçekleştirdi. JR, devasa boyutlardaki İsrailli ve Filistinlilerin yüz yüze portrelerini sekiz Filistin ve İsrail şehrinde, Güvenlik Kordonu/Ayrılık Duvarının iki yüzüne yapıstırdı. Read the rest of this entry »
Truc Troc: Sanat değiş tokuş
1971 yılında, genç Belçika’lı plastik sanatçılar biraraya gelerek kafalarındaki prensiplere uygun projeler yapmaya karar verirler. Üç ana prensip vardır: kendilerine ve diğerlerine yardım etmek, halka kendilerini sanatçı olarak tanıma fırsatı vermek ve çağdaş sanatı kendileri üzerinden popülerleştire
bilmek. Bu prensiplerle yola çıkan ekipten genç heykeltraş Mon De Rijck, “demokratik kayırma” kavramını ortaya atar ve bunu takiben bedava sergiler düzenleyerek ziyaretçilerin bir veya birden fazla sanat eserini kiralaması fırsatını sağlar. Bu girişimden bir yıl sonra Brüksel’deki Woluwe St. Lambert mahallesinin Külltür Konseyi de bu “demokratik kayırma” konseptini benimseyen sanatçı kollektifiyle işbirliği yapma kararı alır ve birlikte, sanat eserlerinin bedava görülüp kiralayabilme fırsatının verildiği ilk sanat galerisini (Malou bahçeleri ortasındaki şato içinde) açarlar.
İşte sıklıkla Truc Troc aktivitesini organize etme fikri de böyle gelişiyor. 1975 yılında Malou şatosunda, 200 sanatçı işlerini bedavaya sergiliyor ve ziyaretçiler takas yöntemiyle bu işleri kiralayabiliyor. Mesela senin iş iki ay benim ofiste dursun, karşılığında sen iki ay boyunca benim arabamı kullan gibi. Böylece sanatçı ihtiyaçlarını karşılıyabiliyor ve geçici olarak işlerini değişik mekanlarda segileme fırsatı buluyor; öte yandan, sanat meraklısı kişi de beğendiği işi mekanında bulundurarak pek çok emeğin sonrasında ortaya çıkan işe ev sahipliği yapıyor. 1972 yılında gerçekleşen bu ilk Truc Troc organizasyonunun tadı, Avrupa sanat camiasının damağında kalıyor ki bunu düzenli olarak yinelemeye karar veriyorlar. Read the rest of this entry »
Balmorhea
bazı insanlar gerçekten “iyi ki varlar” bu dünyada. balmorhea’nın insanları da bu sınıftakilerden. son zamanlarda yazdığım gruplardan anladığım ben pek öyle cımbırcımbırlı müzikleri sevmiyorum (birkaç grup dışında), sakin, cümlesi olan müzikler daha çok kulağımda kalıyor sanki.
balmorhea dünyanın en iyi gruplarından biri değil, olmaları da gerekmiyor elbet… ben kendilerini internetten dinlediğim karışık bir playlistin içinde birden çalmaya başladıklarında remembrance isimli şarkılarıyla tanıdım. parça çalmaya başladığı an bilgisayarın başına koşup neymiş bu diyip o gün başka birşey dinleyemedim. bir nevi ilk görüşte aşk.. explosions in the sky’ın distorsionsız hali gibiler. gitar çello piano melodika ve bas gitarın yanına biraz çay koy al sana balmorhea. çaydan başka bişey olmaz ama, kahvelik değiller -kahverengi değiller bi kere- düpedüz çaylar bu adamlar.
birçok parçaları için bundan bir filme soundtrack olurmuş diyorum içimden. bazı parçalar vardır görsellerini kendileri seçer, bazı parçalara da görselleri yedirmeye çalışırsın. balmorhea’nın bir çok parçası sanki kendisine filmini seçebilmek ister gibi dizilmiş.. amerika teksas’lı oldukları okuduğumda ilk başta şaşırdım, sonra sevindim. evet dedim, müzik yer, zaman, memleket tanımaz. etkilendikleri müzisyenler arasında ludvig van beethoven, arvo part ve john cage gibi isimleri görünce de içimi bir sevinç kapladı. şimdilik üç tane albümleri var, ilki kendi isimleriyle 2007′de çıkmış. ikincisi river arms ve sonuncusu da 2009′da çıkan all is wild, all is silent..
aşağıdaki parça benim onları keşfettiğim remembrance isimli parçanın bir sanat galerisinde çekilmiş videosu. kulaklarından öperim prenses.
Balmorhea “Untitled 2″ from Retread Sessions on Vimeo.
Uyumun Yolu
Prensese birşeyler karalamaya başladığımdan beri, yaşamımın en geniş dilimi olan Aikido üzerine yazmayı istiyordum. Ama düşündükçe derya deniz olan bir konunun neresinden tutsam başka bir yerinden çıktığım için bir türlü toparlayamıyordum. Özünde hayatın her anında varolan bir gerçek olan “Aiki” yi açıklamak çok zor. Anlatılmaz yaşanır deyimi başka hiç birşeye bu kadar tam oturmamıştır herhalde. Ama en azından ona giden yolu kendi penceremden biraz anlatabilirim sanırım.
Nedir bu Aikido? Bu soruyu çok severim. Çünkü bu soru tuzaktaki yemdir aslında. Başına geleceklerden
habersiz, öğrenmeye aç arkadaşım sakince yanıma yaklaşır ve bunu sorar. Neden aikido? İşte o anda avını bekleyen bir kaplan gibi, yıllarca eğitilmiş reflekslerimle atılır ve anlatmaya başlarım. Köşeye sıkışan avım, kaçamak sorularla dikkatimi dağıtmaya çalışır. “Greenpeace’cisin, şiddet karşıtısın, ama kılıç diyon savaş sanatı diyon nasıl iş bu? Savaşın sanatı mı olur kardeşim? Hem bu adamlar kendi kendilerini yerden yere atıyolar. Bu aikido kandırmaca şov falan olmasın. Sokakta işe yarar mı ki acaba?” gibi ataklar tarafımca başarıyla savuşturulur ve kişi artık mindere adım atmaya hazırdır. O yüzden ey okur sorunu seç ve gerçekle yüzleşmeye hazır ol, çünkü kalem kılıçtan keskindir.
Öncelikle 3 kelimeden bahsediyoruz aslında. Ai (uyum, birleşme), Ki (ruh, yaşam gücü ya da evrensel enerji) ve Do (yol, sanat, çince tao). Bunlardan başka bir kelime türetiyoruz ve Aiki (yaşamla ya da enerjiyle uyum) diyoruz. Peki bu uyum nasıl oluyor dediğinde ise Aikido (yaşamla uyumun yolu / sanatı) diyoruz. Sadece şu üç kelimenin anlamlarını ve Japonca yazılımları olan kanjilerini incelemeye kalksak apayrı bir yazı çıkar. En basit anlamıyla Aikido, enerjiyi merkezsel ve dairesel hareketler kullanarak yönlendirmeyi, rakibin gücünü kendine karşı kullanmayı sağlayan bir savaş sanatıdır. Aikido teknikleri güce güçle, öfkeye öfkeyle karşılık vermek yerine, çatışmanın içine girerek onu yönlendirmeyi ve çözümlemeyi öğretir. 1900lerin başlarında O’Sensei Morihei Ueshiba tarafından kurulmuş olsa da kökleri yüzyıllar öncesine, samuray okullarına ve Daito Ryu Aikijutsu gibi eski sanatlara dayanır. Read the rest of this entry »
Lomography
dedim ki cebine bir lomo koysak, sarayının her yerini çekip bize göndersen, nasıl olur?
ben oldum olası tam olmayan, hatalı, çirkin, birilerine rahatsızlık verebilecek işleri sevdim. orasında burasında kusur olan, yarım kalan, genel estetik kurallarına uymayan işleri.. lomo bunu isteyerek yapmak için harika bir fırsat. eline aldığında bırakmak istemeyeceğin seni sokağa çıkmak için zorlayacak eskilerden kalma bir fotoğraf makinası. bir çeşit alt-kültür aslında. fotoğraf makinelerinin converse’i bile diyebiliriz belki. hafif, ucuz(?!), basit ve kullanışlı.
lomo ilk olarak rusya’da ajanların kullanması için üretilmiş. küçük olması, hafif olması ve pratikliği nedeniyle sokakta, yolda olan insana hitap etmeye başlamış bir süre sonra. 80lerde prag’a tatile giden üç gençten bir tanesi ikinci el bir dükkanda lomo compact automat (lc-a) bulmuş. seyahatinin tüm anlarını bu makina ile kaydetmiş ve negatifi bastırdığında ortaya çıkanlardan çok etkilenmiş. renkler, açılar derken makina kulaktan kulağa bir şekilde yayılmaya başlamış. gencin çektiği fotoğrafların diğerlerinden farklı olmasının sebebi lc-a’nın üstündeki 32mm.lik merceğin yapısı.. mercek üretim şekli sayesinde görüntüde bozulmalara, renklerde sapmalara ve aslında bir çok kişiye “hata” gibi gelebilecek kareler çıkmasına sebep oluyor. Read the rest of this entry »
M.C.Escher: Kalbi ve ruhuyla bir grafiker, kontrastlara takintili
Maurits Cornelis Escher arka-on plan, arka plan figur ve alginin dogasina, kisacasi kontrastlarin her turlusune kafayi takmis bir grafiker. Bu yazida Escher’in hayatindan kisaca bahsedip, grafiker olarak gelisimine ve bunun grafiklerindeki ana temalara olan etkisine degineyim dedim.
Biyografi
Escher 17 Haziran 1898′de Hollandanin Leeuwarden sehrinde dunyaya gelir. Ilk ve orta okulda pek basarili degildir, ama neyse ki cizim yetenegi ortaokulda iken hocasi F. W. van der Haagen tarafindan farkedilir. Orta okuldan sonra Harlem’a Mimari ve Dekoratif Sanatlar okuluna mimarlik egitimi almak icin gider. Harlem’de hoca olan Holandali sanatci Jessurun de Mesquita Escher’in yetegini fark eder ve mimarligi birakmasini onerir. Escher onerisini kabul eder ve 1919′dan 1922′ye kadar Jessurun de Mesquita’in altinda grafik egitimi alir. 1922′de artik cizim ve agac isleme konusunda yeterince egitim aldigini dusundugunden okulu birakir ve Italya’da gezilerine baslar. 1922′den 1937′ye kadar Escher Guney Italya ve Ispanya’nin muhtesem manzararinda yuruyerek dolasir. Genellikle baharlari ve yazlari dolasiyor ve ilgisi ceken seylerin cizimlerini yapiyordu, kislari ise cizimlerinin icinden sectiklerinin baskilirini yapmakla ugrasiyordu.
1924′de Jetta Umiker ile Italya’da evlenir ve 1935 yilina kadar birlikte Roma’da yasarlar. 1935 yilinda Italya’daki politik atmosfer yuzunen Isvicre’de Chateau d’Oex’e tasinip iki yil orada kalirlar. 1936 yilinin Mayis ayindan Haziran ayina kadar olan donemde Itlaya ve Ispanya’daki son calisma gezisini yapar. Bu gezide Kordoba’daki El Hamra sarayi ve La Mezquite camisindeki Magriplilerin mozaiklerinin detayli kopyalarini yapar. 1937′de Bruksel yakinlarinda ki Ukkel adli kucuk bir kasabaya yerlesirler. 1941′de ise Hollandaya geri donup, 1970 yilina kadar yasadigi Baarn’a yerlesirler. 1970′de Laren’e tasinir ki burada da 27 Mart 1972′de olur. Read the rest of this entry »
Obje ile Sembolun Yol Ayriminda Magritte
Dunyanin en kutsal budist manastirlarindan birinde bir buda heykelini paramparca etseniz ne olur acaba? Buda’ya veya dinlerine saygisislik ettiginiz icin Budistlerin kafasi atar mi ki? Ya da Dalai Lama ile dalga gecseniz, ona kufurler yagdirsaniz yasadigi kent Mcleod Ganj’in sokaklarinda, sokakdaki insanlari kizdirir misiniz? Bence pek kizdiramazsaniz, ne de olsa onlar ne Buda’yi onun heykeli ile, ne de Dalai Lama’yi “Dalai Lama” ismiyle ozdeslestiriyorlar.
Peki ya bati toplumlarinda? Mesela, bir kilisede ki hac isaretini veya ikonalari paramparca etseniz, ya da bir cami veya sinangoga bir zarar verseniz ne olur? Her halde sadece ceza alip hapse atilirsaniz kendizi sansli hissetmeniz lazim. Peki ya Mekke veya Kudus’de peygamberlerle dalga gecseniz, onlara kufur etseniz? Sag kalmaniz bile mucize olur her halde. Gecenlerde Danimarka’li bir karikaturist Hz. Muhammed’in bir karikaturunu cizdiginde kopan olaylari hatirlarsiniz. Karikaturist su anda Danimarka hukumeti tarafindan korunmaya alinmis ve saklanmis durumda. Din’de isler biraz ekstrem olsa da, olay sadece dinlerle sinirli degil. Bati toplumlarinda ulke bayraklari veya takim bayraklari bas ustunde tutulur, kufurlesmelerden cikan kavgalar gunluk yasantinin parcasidir. Neden acaba? Read the rest of this entry »















