Archive for the ‘sanat’ Category

JR: Fotoğraf sokak sanatı ile buluştuğunda

JR dünyadaki en büyük sanat galerisinin sahibi. Sanatını serbestçe dünyanın dört bir yanındaki sokaklarda sergiliyor, müze gezmesinde olmayan insanların dikkatini çekerek. Çalışmaları sanatla hareketi bir birleri ile iç içe geçiriyor, sadakat, özgürlük, kimlik ve limiti gibi kavramları sorgulayarak.

Paris metrosunda bir fotoğraf makinesi bulduktan sonra, Avrupa sokak sanatı çevrelerini turlar ve mesajlarını duvarları kullanarak ileten insanları takip eder. Sonra, dikey limitler üzerine çalışmaya başlar, gelip geçen insanları ve hayatın akışını kimi zaman yasak yeraltından kimi zaman da başkentin çatılarından izleyerek.

2006 yılında bir jenerasyonun portresini kotardı, Paris’in bir burjuva mahallesine dev boyutlarda postaladığı sehir serserilerin portreleri ile. Bu illegal proje Paris belediye sarayının binalarını JR’in fotoğrafları ile kaplaması ile “legal” oldu.

2007 yılında, Marco ile birlikte, yüz yüze projesini, dünyanın en büyük illegal fotoğraf sergisini gerçekleştirdi. JR, devasa boyutlardaki İsrailli ve Filistinlilerin yüz yüze portrelerini sekiz Filistin ve İsrail şehrinde, Güvenlik Kordonu/Ayrılık Duvarının iki yüzüne yapıstırdı. Read the rest of this entry »

Truc Troc: Sanat değiş tokuş

1971 yılında, genç Belçika’lı plastik sanatçılar biraraya gelerek kafalarındaki prensiplere uygun projeler yapmaya karar verirler. Üç ana prensip vardır: kendilerine ve diğerlerine yardım etmek, halka kendilerini sanatçı olarak tanıma fırsatı vermek ve çağdaş sanatı kendileri üzerinden popülerleştirebilmek. Bu prensiplerle yola çıkan ekipten genç heykeltraş Mon De Rijck, “demokratik kayırma” kavramını ortaya atar ve bunu takiben bedava sergiler düzenleyerek ziyaretçilerin bir veya birden fazla sanat eserini kiralaması fırsatını sağlar. Bu girişimden bir yıl sonra Brüksel’deki Woluwe St. Lambert mahallesinin Külltür Konseyi de bu “demokratik kayırma” konseptini benimseyen sanatçı kollektifiyle işbirliği yapma kararı alır ve birlikte, sanat eserlerinin bedava görülüp kiralayabilme fırsatının verildiği ilk sanat galerisini (Malou bahçeleri ortasındaki şato içinde) açarlar.

İşte sıklıkla Truc Troc aktivitesini organize etme fikri de böyle gelişiyor. 1975 yılında Malou şatosunda, 200 sanatçı işlerini bedavaya sergiliyor ve ziyaretçiler takas yöntemiyle bu işleri kiralayabiliyor. Mesela senin iş iki ay benim ofiste dursun, karşılığında sen iki ay boyunca benim arabamı kullan gibi. Böylece sanatçı ihtiyaçlarını karşılıyabiliyor ve geçici olarak işlerini değişik mekanlarda segileme fırsatı buluyor; öte yandan, sanat meraklısı kişi de beğendiği işi mekanında bulundurarak pek çok emeğin sonrasında ortaya çıkan işe ev sahipliği yapıyor. 1972 yılında gerçekleşen bu ilk Truc Troc organizasyonunun tadı, Avrupa sanat camiasının damağında kalıyor ki bunu düzenli olarak yinelemeye karar veriyorlar. Read the rest of this entry »

Balmorhea

bazı insanlar gerçekten “iyi ki varlar” bu dünyada. balmorhea’nın insanları da bu sınıftakilerden. son zamanlarda yazdığım gruplardan anladığım ben pek öyle cımbırcımbırlı müzikleri sevmiyorum (birkaç grup dışında), sakin, cümlesi olan müzikler daha çok kulağımda kalıyor sanki.

balmorhea dünyanın en iyi gruplarından biri değil, olmaları da gerekmiyor elbet… ben kendilerini internetten dinlediğim karışık bir playlistin içinde birden çalmaya başladıklarında remembrance isimli şarkılarıyla tanıdım. parça çalmaya başladığı an bilgisayarın başına koşup neymiş bu diyip o gün başka birşey dinleyemedim. bir nevi ilk görüşte aşk.. explosions in the sky’ın distorsionsız hali gibiler. gitar çello piano melodika ve bas gitarın yanına biraz çay koy al sana balmorhea. çaydan başka bişey olmaz ama, kahvelik değiller -kahverengi değiller bi kere- düpedüz çaylar bu adamlar.

birçok parçaları için bundan bir filme soundtrack olurmuş diyorum içimden. bazı parçalar vardır görsellerini kendileri seçer, bazı parçalara da görselleri yedirmeye çalışırsın. balmorhea’nın bir çok parçası sanki kendisine filmini seçebilmek ister gibi dizilmiş.. amerika teksas’lı oldukları okuduğumda ilk başta şaşırdım, sonra sevindim. evet dedim, müzik yer, zaman, memleket tanımaz. etkilendikleri müzisyenler arasında ludvig van beethoven, arvo part ve john cage gibi isimleri görünce de içimi bir sevinç kapladı. şimdilik üç tane albümleri var, ilki kendi isimleriyle 2007′de çıkmış. ikincisi river arms ve sonuncusu da 2009′da çıkan all is wild, all is silent..

aşağıdaki parça benim onları keşfettiğim remembrance isimli parçanın bir sanat galerisinde çekilmiş videosu. kulaklarından öperim prenses.

Balmorhea “Untitled 2″ from Retread Sessions on Vimeo.

Uyumun Yolu

Prensese birşeyler karalamaya başladığımdan beri, yaşamımın en geniş dilimi olan Aikido üzerine yazmayı istiyordum. Ama düşündükçe derya deniz olan bir konunun neresinden tutsam başka bir yerinden çıktığım için bir türlü toparlayamıyordum. Özünde hayatın her anında varolan bir gerçek olan “Aiki” yi açıklamak çok zor. Anlatılmaz yaşanır deyimi başka hiç birşeye bu kadar tam oturmamıştır herhalde. Ama en azından ona giden yolu kendi penceremden biraz anlatabilirim sanırım.

Nedir bu Aikido? Bu soruyu çok severim. Çünkü bu soru tuzaktaki yemdir aslında. Başına geleceklerden habersiz, öğrenmeye aç arkadaşım sakince yanıma yaklaşır ve bunu sorar. Neden aikido? İşte o anda avını bekleyen bir kaplan gibi, yıllarca eğitilmiş reflekslerimle atılır ve anlatmaya başlarım. Köşeye sıkışan avım, kaçamak sorularla dikkatimi dağıtmaya çalışır. “Greenpeace’cisin, şiddet karşıtısın, ama kılıç diyon savaş sanatı diyon nasıl iş bu? Savaşın sanatı mı olur kardeşim? Hem bu adamlar kendi kendilerini yerden yere atıyolar. Bu aikido kandırmaca şov falan olmasın. Sokakta işe yarar mı ki acaba?” gibi ataklar tarafımca başarıyla savuşturulur ve kişi artık mindere adım atmaya hazırdır. O yüzden ey okur sorunu seç ve gerçekle yüzleşmeye hazır ol, çünkü kalem kılıçtan keskindir.

Öncelikle 3 kelimeden bahsediyoruz aslında. Ai (uyum, birleşme), Ki (ruh, yaşam gücü ya da evrensel enerji) ve Do (yol, sanat, çince tao). Bunlardan başka bir kelime türetiyoruz ve Aiki (yaşamla ya da enerjiyle uyum) diyoruz. Peki bu uyum nasıl oluyor dediğinde ise Aikido (yaşamla uyumun yolu / sanatı) diyoruz. Sadece şu üç kelimenin anlamlarını ve Japonca yazılımları olan kanjilerini incelemeye kalksak apayrı bir yazı çıkar. En basit anlamıyla Aikido, enerjiyi merkezsel ve dairesel hareketler kullanarak yönlendirmeyi, rakibin gücünü kendine karşı kullanmayı sağlayan bir savaş sanatıdır. Aikido teknikleri güce güçle, öfkeye öfkeyle karşılık vermek yerine, çatışmanın içine girerek onu yönlendirmeyi ve çözümlemeyi öğretir. 1900lerin başlarında O’Sensei Morihei Ueshiba tarafından kurulmuş olsa da kökleri yüzyıllar öncesine, samuray okullarına ve Daito Ryu Aikijutsu gibi eski sanatlara dayanır. Read the rest of this entry »

Lomography

sevgili prenses,

dedim ki cebine bir lomo koysak, sarayının her yerini çekip bize göndersen, nasıl olur?

ben oldum olası tam olmayan, hatalı, çirkin, birilerine rahatsızlık verebilecek işleri sevdim. orasında burasında kusur olan, yarım kalan, genel estetik kurallarına uymayan işleri.. lomo bunu isteyerek yapmak için harika bir fırsat. eline aldığında bırakmak istemeyeceğin seni sokağa çıkmak için zorlayacak eskilerden kalma bir fotoğraf makinası. bir çeşit alt-kültür aslında. fotoğraf makinelerinin converse’i bile diyebiliriz belki. hafif, ucuz(?!), basit ve kullanışlı.

lomo ilk olarak rusya’da ajanların kullanması için üretilmiş. küçük olması, hafif olması ve pratikliği nedeniyle sokakta, yolda olan insana hitap etmeye başlamış bir süre sonra. 80lerde prag’a tatile giden üç gençten bir tanesi ikinci el bir dükkanda lomo compact automat (lc-a) bulmuş. seyahatinin tüm anlarını bu makina ile kaydetmiş ve negatifi bastırdığında ortaya çıkanlardan çok etkilenmiş. renkler, açılar derken makina kulaktan kulağa bir şekilde yayılmaya başlamış. gencin çektiği fotoğrafların diğerlerinden farklı olmasının sebebi lc-a’nın üstündeki 32mm.lik merceğin yapısı.. mercek üretim şekli sayesinde görüntüde bozulmalara, renklerde sapmalara ve aslında bir çok kişiye “hata” gibi gelebilecek kareler çıkmasına sebep oluyor. Read the rest of this entry »

M.C.Escher: Kalbi ve ruhuyla bir grafiker, kontrastlara takintili

Maurits Cornelis Escher arka-on plan, arka plan figur ve alginin dogasina, kisacasi kontrastlarin her turlusune kafayi takmis bir grafiker. Bu yazida Escher’in hayatindan kisaca bahsedip, grafiker olarak gelisimine ve bunun grafiklerindeki ana temalara olan etkisine degineyim dedim.

Biyografi

Escher 17 Haziran 1898′de Hollandanin Leeuwarden sehrinde dunyaya gelir. Ilk ve orta okulda pek basarili degildir, ama neyse ki cizim yetenegi ortaokulda iken hocasi F. W. van der Haagen tarafindan farkedilir. Orta okuldan sonra Harlem’a Mimari ve Dekoratif Sanatlar okuluna mimarlik egitimi almak icin gider. Harlem’de hoca olan Holandali sanatci Jessurun de Mesquita Escher’in yetegini fark eder ve mimarligi birakmasini onerir. Escher onerisini kabul eder ve 1919′dan 1922′ye kadar Jessurun de Mesquita’in altinda grafik egitimi alir. 1922′de artik cizim ve agac isleme konusunda yeterince egitim aldigini dusundugunden okulu birakir ve Italya’da gezilerine baslar. 1922′den 1937′ye kadar Escher Guney Italya ve Ispanya’nin muhtesem manzararinda yuruyerek dolasir. Genellikle baharlari ve yazlari dolasiyor ve ilgisi ceken seylerin cizimlerini yapiyordu, kislari ise cizimlerinin icinden sectiklerinin baskilirini yapmakla ugrasiyordu.

1924′de Jetta Umiker ile Italya’da evlenir ve 1935 yilina kadar birlikte Roma’da yasarlar. 1935 yilinda Italya’daki politik atmosfer yuzunen Isvicre’de Chateau d’Oex’e tasinip iki yil orada kalirlar. 1936 yilinin Mayis ayindan Haziran ayina kadar olan donemde Itlaya ve Ispanya’daki son calisma gezisini yapar. Bu gezide Kordoba’daki El Hamra sarayi ve La Mezquite camisindeki Magriplilerin mozaiklerinin detayli kopyalarini yapar. 1937′de Bruksel yakinlarinda ki Ukkel adli kucuk bir kasabaya yerlesirler. 1941′de ise Hollandaya geri donup, 1970 yilina kadar yasadigi Baarn’a yerlesirler. 1970′de Laren’e tasinir ki burada da 27 Mart 1972′de olur. Read the rest of this entry »

Obje ile Sembolun Yol Ayriminda Magritte

Dunyanin en kutsal budist manastirlarindan birinde bir buda heykelini paramparca etseniz ne olur acaba? Buda’ya veya dinlerine saygisislik ettiginiz icin Budistlerin kafasi atar mi ki? Ya da Dalai Lama ile dalga gecseniz, ona kufurler yagdirsaniz yasadigi kent Mcleod Ganj’in sokaklarinda, sokakdaki insanlari kizdirir misiniz? Bence pek kizdiramazsaniz, ne de olsa onlar ne Buda’yi onun heykeli ile, ne de Dalai Lama’yi “Dalai Lama” ismiyle ozdeslestiriyorlar.

Peki ya bati toplumlarinda? Mesela, bir kilisede ki hac isaretini veya ikonalari paramparca etseniz, ya da bir cami veya sinangoga bir zarar verseniz ne olur? Her halde sadece ceza alip hapse atilirsaniz kendizi sansli hissetmeniz lazim. Peki ya Mekke veya Kudus’de peygamberlerle dalga gecseniz, onlara kufur etseniz? Sag kalmaniz bile mucize olur her halde. Gecenlerde Danimarka’li bir karikaturist Hz. Muhammed’in bir karikaturunu cizdiginde kopan olaylari hatirlarsiniz. Karikaturist su anda Danimarka hukumeti tarafindan korunmaya alinmis ve saklanmis durumda. Din’de isler biraz ekstrem olsa da, olay sadece dinlerle sinirli degil. Bati toplumlarinda ulke bayraklari veya takim bayraklari bas ustunde tutulur, kufurlesmelerden cikan kavgalar gunluk yasantinin parcasidir. Neden acaba? Read the rest of this entry »

Opucugun Formu

Rodin’in meshur “The Kiss” heykelini bilmeyen sevmeyen yoktur her halde. Ne zaman baksam adam allahin tasina nasil bu kadar elektrik yuklemis diye sasarim. Erkegin elinin konumu, kolayici, sahiplenici pozisyonu, kadinin zerafetle hafif egilmesi, aralarindaki hassas, derin ama bir o kadar da elektrik yuklu temas, tas olum bu tas ne yapiyosun Rodin. Bu opusme temasini Rodin’den baska isleyenler de oldu tabi, ben asil bu yazida daha az unlu olan baska bir versiyona bakmak istiyorum,Constantin Brancusi’nin The Kiss adli heykeline. Ama Heykele gelmeden once Brancusi’den biraz bahsetmek lazim.

Constantin Brancusi 1876 – 1957 yillari arasinda yasamis Romanyali bir heykeltras, zanaatkar formunda bir sanat adami. Yasaminin buyuk cogunlugunu atolyesinde ya heykel yaparak ya da yaptigi heykellerin kopyalarini yaparak gecirmis. Rodin gibi bir dolu asistan ile calismaz, elinde zimparasiyla gunlerce bir heykeldeki ufak bir noktaya kavis vermeye calisir. Sade bir kesis hayati surdu yasami boyunca, evinde sadece bir iki esyasi vardi, koylu gibi basit giyinirdi. Genellikle yalniz takilirdi ama donemin entellerinden ve sanatcilarindan Ezra Pound, Picasso, Duchamp, Appollinaire, Emil Cioran gibi bir suru de arkadasi vardi. Hayatinda da heykellerinde ki gibi gecici olanin degil esas olanin pesindeydi.

Brancusi’nin heykellerini anlamak zordur, ama tam olarak ne oldugunu anlayamasiniz bile, size garip bir bicimde derinlerden bir yerden hep tanidik gelir figurleri. Heykellerinde seylerin ozunu, formunu, ideasini arar hep, bu baglamda Plato’dan derinden etkilenmistir. Atina’nin basina bela olan soruyu, hayatin da en temel sorularindan birini hatirlayalim: Degisen seylerin, degismeyen sabit kalan bir yani var midir? Misal ben alenen gun ve gun habire degisiyorum, ama butun bu degisimlere ragmen beni ben yapan bir seyler var mi? Yoksa boyle bir sey zictik, ben diye bir sey yok. Varsa, nedir o ve nasil oluyor da bu gorunurdeki degisimlerden etkilenmiyor? Benlik karmasik konu, daha somut bir seye bakalim Atinalilarin yaptigi gibi, dunyada zibilyon cesit kus var misal, hepsi bir birinden farkli, butun bu kuslari kus yapan bir ortak payda var mi? Biz bu kadar alanen bir birinden farkli kusun hepsine neye gore kime gore kus diyoruz. Ya da agac, ya da araba, ya da akliniza gelen her hangi bir nesneyi alin. Kolay gibi gorunuyor ama uzerine dusundukce derinlesen bir soru. Sokrat’in cevabi malum, biz kus mus diye konusuyoruz ama kusun ne oldugu hakkinda bi mok bilmiyoruz, tanimla desem iki dakkada acmazlara dusersin kendi tanimlarinda, onu birak, biz bi mok bilmedigimizi bile bilmiyoruz.

Lakin Plato bir seyler bildigini idda eder, Atina’lilari boyle karamsar bir cevapla yalniz birakamaz. Plato’nun cevabi da malum, butun kuslari kus yapan sey kusun formu, ideasi. Bizim dunyamizin disinda bir de platonik formlar dunyasi var. Dunyadaki nesneler bu formlarin idealarin mukemmel olmayan kopyalari, hepsi bu forma bir derece benziyor, ama hic biri form idea degil. Simdi bu noktada bir de dogu felsefesi parantezi acmak lazim. Buda da ayni acmazla karsilasip, Plato’nun tam zitti olan cevabi verdi:

-Buda abi sen bilirsin, surekli degisim halinde olan bu kadar degisik kusu kus yapan bir sey var midir?
-Yoktur guzelim.
-Hobala. Eee, peki boyle degismeyen bir sey yoksa kuslara ne oluyor?
-Kasik yok.
-Ne kasigi Buda abi, kus diyom kus?
-Tamam iste, asil kus dedigin sey yok diyorum be gulum, o zihninin yarattigi bir iluzyon.
-!?!?

Buda tabi ekmek attiginiz martilar yok demiyor, senin kafanda yarattigin marti kategorisi yok diyor. Ya da kus, agac, araba vs. kategorileri. Dunyayi kategorilere bolup sonra bu kategorilerin gercekten varolduguna inanmak beyninin yarattigi iluzyon. Bu Afrika kitasini cetvelle ulkelere ayirip sonra da bu sinirlarin gercekten varolduguna inanmaya benzer, somutta bir seyler var tabi orda, ama oyle Kongo’yu Kongo yapan cok ozel bir sey yok. Yarin obur gun baska biri baska sekilde cizip, adina Zongo da diyebilir. Dogu felsefi ile bati felsefesi iste boylece bir birinden cok zit noktalara gidiyor Plato’dan sonra, biri formlarin, idealarin, ozlerin tozlerin, kavramlarin varligina inanirken, digeri yalan bunlar, hicbir sey kalici degil diyor hem de hicbir sey. Taa ki Immanuel Kant’a kadar bati felsefesi bu yanilsama ile yasiyor.

Neyse, biz Brancusi’ye ve onun Plato’nun idealari pesindeki arayislarina donelim. Brancusi de butun kuslari kus yapan sey nedir sorusuyla yola cikip, kus formunun gerek yeter elemanlarini bulmaya calisir. Her hangi bir kusun bu forma sahip olmayacagi asikar, o yuzden heykel herhangi bir kusa benzemeyez. Brancusi’nin soyutlamaya gitmesi bu nokta kacinilmazdir. Tek tek somut kuslara ait ozellikleri zimparalamaya baslar, kanatlar, gagalar, gozler, ayaklar vs. teker teker zimparalanir. Lakin bir noktada da durmasi lazim, figurde hala kusa ait bir seyler kalmasi lazim. Brancusi’nin durdugu nokta yanda, bilmiyorum acaba bu kusun formu demeseydim anlayabilir miydiniz. Lakin bana harbiden kusu cagristiran bir seyler var gibi geliyor bu figurde, ne oldugunu cikaramasam da.

Gelelim asil Brancusi’nin Rodin’nin ayni adli muhtesem eserinden esinlenerek yaptigi “The Kiss” heykeline. Rodin’in heykelini gormus bir bunye, Brancusi’nin eserini gordugunde haliyle biraz afallar. Romantizm, erotizm, estetizm, sublime duygular gitmistir. Kadin bedeninin feminenligi veya erkek bedenin maskulenligi de kalmamistir. Anin bir kirilganligi veya elektirigi de yoktur, her sey oldukca rigiddir. Kose hatlari yuvarlatilmis dikdortgen prizma formunda birlesmis iki insanimsi sey vardir bu heykelde. kollari bir birlerine dolanmis ve birlesik, vucudlari bir cizgi ayirmakta. Gozcukler simetrik, saclar oldukca benzer, dudakciklar kenetlenmis, kollardan birinin altindaki hafif bir tumsek kadini erkekten ayirmakta.

Lakin Brancusi’nin platonist kokleri biraz eselendiginde heykel anlam kazanmaya baslar. Daha once bahsetmistim, Plato’nun Symposium adli eserinde Atina’nin ileri gelenlerinden bir grup erkan kafa cekmekde ve ask uzerine konusmalar yapmaktadir. Kimler yoktur ki bu erkanda: phaedrus, pausanias, eryximachus, aristophanes, agathon, socrates, alcibiades. Yapilan konusmalardan en ilginc olanlarindan biri Aristophanes’in askin tarihini anlattigi konusmadir.

Insanlar eskiden dort kollu, dort bacakli, hermafrodit ve cok guclu yaratiklarmis. Kendi kendine yetebildikleri ve cok guclu olduklari icin her turlu taskinligi yapar, tanrilari onurlandirmayi ihmal ederlermis. Bir gun tanrilar buna cok sinirlenmis ve insanlari ortadan ikiye bolmus: bir taraf erkek, bir taraf kadin olmus. Ikiye bolunen parcalar birbirlerine sarilip kalmasinlar mi. Parcalarda hic tik yok, oyle birbirlerine sarilmis vaziyette aman birbirimizi kaybetmeyelim tadinda melun melun duruyorlar. Tanrilar bakmis bu is boyle olmayacak, bunlari dunyanin farkli yerlerine dagitmislar ki biraz aksiyon olsun, millet aranip dursun. Iste o gun bugundur yarim olan parcalar, tamamlanmak icin diger yarilarini ariyormus. diger yarini bulup bir butune ulasmaya da ask deniyormus.

Brancusi’nin heykeli de iste bu tamamlanmislik durumunu anlatiyor, birer yarimin birlesip bir butun olmasini. Bir butune ulasildiginda diger butun ayirt edici ogeler siliniyor ve yarimlardan olusan ama yarimlarin toplamindan baska bir sey olan bir form doguyor. Bunun uzerine biraz da Brancusi’nin soyutlama yoluyla bir seyin formuna, ozune ulasma cabasini ekledigimizde iste bu opucugun ve askin formu olan heykeli elde ediyoruz. Kadina ve erkege ait tum gerekli detaylarin askin butunluk potasinda eridigi, hic bir kadin ve erkege benzemeyen, hic birimizin aski veya opucugu olmayan, ama hepimizin asklarindan ve opucuklerinden de bir seyler barindiran bir heykel. Ne demisler, daha az daha fazladir.

NazIm

No tasarim. Yo Yo yes tasarim

“Afişlerle dünyayı kurtaramazsınız. Ama insanlara dünyanın kurtarılmak zorunda olan bir yer olduğunu bir kez daha hatırlatabilirsiniz.”

Grafik tasarım mesleğini kademeli olarak bırakma kararını aldıktan sonra, -bu sefer daha bilinçli olarak- 30 yaşında “ne olsam?” sorusunu sormaya başladım. Bir çok iş birkaç istasyon geride kalmış, ben “b”lerin çubuğuyla oynarken. Yine de eminim ki uygun istasyonlar bulacağım kendime. Mesela sağlıklı bir iş seçeceğim kesin; iki büklüm oturmadığım, kafamı sağa sola çevirince boynumun kıtlamadığı, gözlerimin ekran ışığıyla körelmediği… Ürettiğim nesneden vicdanen rahat olduğum, kendi üretimlerimi başıma buyruk yapabildiğim gibi vesaire.

Grafik tasarım piyasanın içinde kapitalizmin işaret parmağı demiştim ya önceden, piyasanın dışında kalıp reklama hiç bulaşmadan sosyal tasarımlar, politik propagandalar da yapılabilir. Birazcık sırtınızın pek olması gerek özgürce üretebilmek için. Ay sonunda kirayı denkleştirmeye çalışanlar için öğrencilik aşamasında bitiyor gönüllü tasarımcılık. Sırtı pek olanlar, öğrenciler ve grafik tasarımı kafasından atamayıp özgürce üretebilen ve reklama bulaşmayanlar için yeni bir dergi-kitap tavsiye edeceğim.

Yayın yönetmenliğini Savaş Çekiç’in yaptığı sosyal tasarım seçkisi dergi-kitabı “no tasarım” 2. sayısıyla kitapçılarda ve pdf olarak internetteki sayfalarında.

Tasarımcı etiği, sosyal sorunların görsel yansımaları ve propaganda afişlerinin konu edinildiği dergi birkaç kitapçıda mevcut.
İstanbul // Beyoğlu // Ada, Simurg, Mefisto, Robinson, Semerkant, Pandora
Kadıköy // Seyhan, Mefisto — Ankara // Dost, İmge, Tan — İzmir // İletişim, Kabile

Kitapçılara erişemeyenler için; http://www.notasarim.org internet sitesinden pdf olarak indirilebilir.

İlk sayılarını bilgilendirme adına zayıf bulduğumdan şöyle bir göz gezdirip bırakmıştım. Zira artık internetten her türlü görsele ulaşılabiliniyor. Ancak ikinci sayı gayet başarılı. Yazımın başındaki alıntı, derginin içeriği hakkında ipuçları veriyor. Bir bakın derim.

Kayahan

Related Posts with Thumbnails
Kral Büyük Frederick Euler'den 16 yaşındaki yeğeni Anhalt-Dessau prensesine mektupla hocalık etmesini istedi ve Euler felsefe, bilim, matematik gibi değişik konular üzerine iki yıl boyunca haftada iki mektup yazıp prensese gönderdi. Prensesden hiç bir zaman bir cevap gelmedi, ama bu dahi matemetikçi sıkılmadan bilgilerini bu onaltı yaşındaki prensesin anlayabileceği bir yalınlıkta ona sunmaya devam etti. 1768'de Euler arkadaşlarının tavsiyesi üzerine bu mektupları üç cilt halinde " Lettres à une princesse d'Allemagne" ismiyle yayınladı, bir alman prensesine mektuplar. Bu blog Euler'in Anhalt-Dessau prensesiyle yaptığı karşılıksız mektuplaşmaya öykünmeyle başlayan bir serüvende yazılan mektuplarda karşımiza çıkan güzellikler üzerine düşülen dipnotlardır...
Kategoriler
Arşiv