Author Archive

Ben eylemin doğrudanını severim…

Sevgili prenses,

Hiç durgun bir suya taş atıp dalgaları seyrettin mi? Attığın taş minicik bir çakıl parşası da olsa dalgalar tek bir noktadan başlayıp genişleyerek yollarına devam ederler. Kıyıya ulaşıncaya kadar… Sonra o çakıl gözden kaybolsa da yitip gitmemiştir aslında. Suyun dibinde bir yer tutmaktadır artık. Üstelik aynı çakılı karlı bir yamaçtan salıverirsen, ne olduğunu anlamadan kocaman bir çığa dönüşür, saraylarının üzerine çöküverir. Söylemedi deme dikkat et şu minik çakıl taşlarına…

Çakıl taşları falan dedik ama mevzu büyük. Memleketin bir türlü ders almayan nükleer sevdası. Hem de ne ders almamak! İptal edilen son ihalenin 2 milyon dolara mal olması bir yanda, ihaleye giren yegane şirketin 14centten (normalden 5kat daha pahalı) başlayan fiyatlarla sana elektrik satmayı planlaması bir yanda. Çernobil ve hala radyasyonun etkilerini yaşayan insanlar bir yanda, çözümsüz nükleer atıklar ve silahlar bir yanda.. Şöyle bir tabloya bakınca, tekdirle uslanmayanın hakkı kötekdir diyesim gelse de umutluyum birilerinin birşeyleri anlayacağından. Çünkü benim gibi umutlu insanlar, üşenmeden, ertelemeden, unutmadan ve vazgeçmeden ses çıkarmaya devam ediyorlar.
.
Bakınız geçen hafta AKP grup toplantısına giren Aslı Olcay. Kötek yerine küçük bir el pankartıyla nükleer inadından vazgeç diyen Aslı, içeridekileri çok korkutmuş olsa gerek ki 10 tane siyah giyen adam üstüne çullanıp ağzını kapatmaya çalıştılar. Ama güçleri, bu ufak tefek kızın, nükleerin ölümcüllüğünü, pahalılığını ve kendisinin de barışcıl biz kız olduğunu söylemesini engelleyemedi. Read the rest of this entry »

  • Share/Bookmark

Uyumun Yolu

Prensese birşeyler karalamaya başladığımdan beri, yaşamımın en geniş dilimi olan Aikido üzerine yazmayı istiyordum. Ama düşündükçe derya deniz olan bir konunun neresinden tutsam başka bir yerinden çıktığım için bir türlü toparlayamıyordum. Özünde hayatın her anında varolan bir gerçek olan “Aiki” yi açıklamak çok zor. Anlatılmaz yaşanır deyimi başka hiç birşeye bu kadar tam oturmamıştır herhalde. Ama en azından ona giden yolu kendi penceremden biraz anlatabilirim sanırım.

Nedir bu Aikido? Bu soruyu çok severim. Çünkü bu soru tuzaktaki yemdir aslında. Başına geleceklerden habersiz, öğrenmeye aç arkadaşım sakince yanıma yaklaşır ve bunu sorar. Neden aikido? İşte o anda avını bekleyen bir kaplan gibi, yıllarca eğitilmiş reflekslerimle atılır ve anlatmaya başlarım. Köşeye sıkışan avım, kaçamak sorularla dikkatimi dağıtmaya çalışır. “Greenpeace’cisin, şiddet karşıtısın, ama kılıç diyon savaş sanatı diyon nasıl iş bu? Savaşın sanatı mı olur kardeşim? Hem bu adamlar kendi kendilerini yerden yere atıyolar. Bu aikido kandırmaca şov falan olmasın. Sokakta işe yarar mı ki acaba?” gibi ataklar tarafımca başarıyla savuşturulur ve kişi artık mindere adım atmaya hazırdır. O yüzden ey okur sorunu seç ve gerçekle yüzleşmeye hazır ol, çünkü kalem kılıçtan keskindir.

Öncelikle 3 kelimeden bahsediyoruz aslında. Ai (uyum, birleşme), Ki (ruh, yaşam gücü ya da evrensel enerji) ve Do (yol, sanat, çince tao). Bunlardan başka bir kelime türetiyoruz ve Aiki (yaşamla ya da enerjiyle uyum) diyoruz. Peki bu uyum nasıl oluyor dediğinde ise Aikido (yaşamla uyumun yolu / sanatı) diyoruz. Sadece şu üç kelimenin anlamlarını ve Japonca yazılımları olan kanjilerini incelemeye kalksak apayrı bir yazı çıkar. En basit anlamıyla Aikido, enerjiyi merkezsel ve dairesel hareketler kullanarak yönlendirmeyi, rakibin gücünü kendine karşı kullanmayı sağlayan bir savaş sanatıdır. Aikido teknikleri güce güçle, öfkeye öfkeyle karşılık vermek yerine, çatışmanın içine girerek onu yönlendirmeyi ve çözümlemeyi öğretir. 1900lerin başlarında O’Sensei Morihei Ueshiba tarafından kurulmuş olsa da kökleri yüzyıllar öncesine, samuray okullarına ve Daito Ryu Aikijutsu gibi eski sanatlara dayanır. Read the rest of this entry »

  • Share/Bookmark

Ahanda Satori !

Bir şeyin siyah olması, beyaz olmadığı anlamına gelir mi? Peki cevabın evetse, aynı zamanda hayır olabilir mi? Başka bir deyişle hem aynı hem ayrı, hem bütün hem parça, hem tek hem çoğul olabilir mi bir şey? Belkide sorunun kendisi cevaptır aslında. Bilmiyorum, aslında benimde net bir cevabım yok. Daha çok bir hissiyatım var bununla ilgili. Yaşamlarımız, bu ikilikler deryasında devam ediyor ve işte bu hissiyat cevap arayışını sürekli kılıyor. Felsefi akıl oyunlarını bir kenara bırakıp, arayışı en temele, insan bedenine sadeleştirmek ve cevapları orada bulmak gerekiyor aslında.

Şunu biliyorum ki bu ikiliklerin en net ve göz önünde olanı zihin – beden ikilemi. Maddesel olarak tek, ama başka boyutlarda sonsuz sayıda çok. Zihin çoğu zaman sandığımız yerde ve uğraştığımız işte olmak yerine bin tane tilkinin kuyruğunu kovalamakla uğraşıyor. Peki neden yapıyor bunu sorusunu cevaplamaya kalkarsak işin içinden çıkamayabiliriz. Ama şu net ki, odaklanmış bir zihin insan yaşamında birçok şeyi kolaylaştırır. Hayatın anlamını aramak yerine, gerçekten yaşamaya başlamaksa, canlılık gerçeğine odaklanmak ve anı yakalamaktan başka birşey değil aslında. Bu da demek oluyor ki huzurlu ve uyumlu bir yaşamın önündeki yegane engel zihnin odaksız ve uyumsuz durumu. Halbuki görevi ne kadar basit. Önce şunu bir anlayalım. Zihin 4 temel aşamada iş yapıyor aslında. Birinci aşamada, dışardaki koca dünyayla 6 algı kapısı aracılığıyla ilişki kuruyor ve girdileri alıyor. İkincisinde bunları anlıyor ve bunu yaparken bunca yıldır biriktirdiği anıları, tecrübeleri kullanıyor. Üçüncüsündeyse sadece yorum getiriyor. Evet bu iyi bu kötü. Bunu sevdim, bunu sevmedim. Buna sonsuza dek sahip olmak istiyorum ve ötekini bir daha asla görmek istemiyorum. Bu karar verildiği anda, beden buna tepki veriyor ve bir takım duyumlar ortaya çıkıyor. Çoğu zaman farketmesekte bedensel duyumlar her an oradalar. Her an biri gidiyor, diğeri geliyor. Mesela duyduğunuz kokunun güzel olduğuna karar verdiyseniniz beden daha derin solumaya başlıyor. Bu güzel kokunun, güzel bir kadından geldiğine karar verdiyseniz, gözleriniz daha dikkatli bakıyor. O güzel kadından kulağınıza gelen sözler de güzelse bedende bir ısınma, bir titreşim oluşuveriyor. İşte bu noktada tehlike çanları çalıyor. Zihnin 4. aşaması, nam-ı diğer bilinç altı hemen bu duyumlara tepki veriyor. Hoş duyumların sürmesi için, gerekli kodu yazıyor, bağlantıları kuruyor ve bir sonraki anın gerçekliğini yaratıyor. ( Zaten en iyi yaptığı iş bu, ya geçmişte ya gelecekte dolanıp durmak ve yaşanılan anı kaçırmak.) Böylece bir bakıyorsun ki kadının oturduğu tarafa doğru biraz daha dönüvermişsin. Konuştuğun adam az açı dışı kalmış. Ne ayıp, ne ayıp. Upss, ayıbını mantıklı, medeni ve rasyonel zihninde farkettiğin anda düzeltiyorsun. Ama maalesef sorun orada bitmiyor. Buzdağının görünmeyen kısmı çok daha büyük ve bilinçaltında hala yazılmış kaydedilmiş bir kod, bir zincirleme reaksiyon var. Hatta milyonlarcası var. Read the rest of this entry »

  • Share/Bookmark

Sekoyalar

Ergen yaştan başlayarak, kabaca bir hesapla 20′lerin ilk yıllarına kadar odamın duvarlarını değişik posterler süslemişti. Önceleri örümcek adam vardı, sonra basketçiler daha fazla yer tutmaya başladı. Lise yıllarındaysa sıkı bir metalci olmuştum. Posterlerin ortak rengi siyahtı. Poster saltanatına son noktayı, daha renkli şeyler koymuştu. Film şeridi gibi değil mi? Bana posterini söyle sana kim olduğunu söyleyeyim. Sonrasında ise, yani bugüne kadar, birkaç kanji dışında bembeyazdı duvarlarım. Bugün bir değişiklik yaptım ve şimdi O’na bakarak yazıyorum mektubumu.

Bu abimiz öyle bildiğiniz sahne insanlarından değil. Popçu da değil topçu da değil. Gördüğümden beri aklımı çelmişti zaten. Bir derginin içinde evime gelince duvarımda yerini aldı. Her sabah uyandığımda ona bakmak isteyeceğimi düşündüm. Şu an yaptığım gibi.

Tamam çok uzatmadan açıklayayım, işte yıldızımız. Abimizin adı Sekoya. Evet kendisi bir ağaç. Hemde tam 95 mt boyunda bir ağaç. Üzerinde 7- 8 tırmanıcı, çeşitli yerlerde mola vermişler dinleniyorlar. Herhangi bir ağaç ve dallarına yuva yapmış insan kuşcukları görüntüsü (Ankaralılar için, Atakule 112 mt, diğerleri için 32 katlı herhangi bir bina). Sekoyalar var olan en uzun ağaç türü (116,5mt). Gezegende, yalnızca ABD’de Kaliforniya’nın kuzey kıyısında yaşıyor hala bu abiler. Kıyı şeridinde çeşitli yerlerde varlar ama tek parça ve en büyük sekoya ormanı Humboldt Sekoya Parkı, 4000 hektarlık bir alanı kaplıyor. Boyları 100 mt’nin üzerinde koca bir orman. Park alanı dışında da 45-50 mt olan bir çok sekoya var. Bazıları orman yangınlarından etkilenmiş, bazılarının gövdelerinde içine yirmi kişinin sığabileceği boşluklar oluşmuş. Bir taraftan çok fazla insanın hayatını kazandığı kerestecilik yüzünden küçük bir bölgeye sıkışırken, diğer taraftan harekete geçen insanlar sayesinde tüm bölgedeki keresteciliğin gidişatını değiştirmişler. Hala devam eden mücadelenin ateşli olduğu yıllarda hayatını kaybeden aktivistler olmuş. Bölgenin en büyük kereste şirketi kapanmış ve şimdilerde yeni koruma stratejileri geliştiriliyor. Diğer taraftan sekoyaların da etkileyici stratejileri var. Kabuğunun hemen altında bulunan kambiyum denilen canlı dokuya ışık temas ettiği anda sürgün veriyorlar ve bu sürgünler inanılmaz bir hızla büyüyor. Herhangi bir yerinden kesildiğinde ışıkla buluşan açık yara hemen bir sürgüne dönüşüyor. Daha ilginci, ışığa bu kadar hassas olmalarına rağmen gölgeye de aynı şekilde uyumlular. Bir sekoya onlarca yılı büyük bir sekoyanın gölgesinde uykuda geçirebiliyor. Bir şekilde büyüğün tepesi rüzgarlardan koptuğunda ya da birileri tarafından kesilip gölge etmeyi bıraktığı anda uykudaki küçük, aniden büyümeye başlıyor ve diğerinin yerini alıyor. Yüzyıllarla, katlanarak oluşmuş bir bilgi ve tecrübe hazinesi adeta.

Minicik tohumlarından boylarına, üzerine yaşayan canlılardan tarihlerine kadar onlar hakkında herşey etkileyici. Burada hepsini tek tek yazmaya niyetim yok tabi. Sadece hayal edebilmenizi kolaylaştırmak için şöyle bir değindik aslında. Yeni başlayanlar için son ipucu; hani var ya yüzüklerin efendisinde elflerin üzerinde yaşadıkları mallorn ağaçları. İşte onların gerçeği bunlar. Belkide Ağaçsakal oralarda bir yerlerdedir hala. Braaaouuuumm!!!

Peki hiç hayatında bu kadar büyük ve insan yapımı olmayan, yetişen, oluşan, dünyanın özü ve parçası olan bir şey gördün mü? Ben sık olmasa da dağlarda zaman geçirebilmiş şanslı insanlardanım. Akşam üstü güneş karların üzerinde yansırken, bir kayanın kenarına oturup susarsın ve manzarayı izlersin. Günlük koşuşturmaca manzarasından çok farklı bir manzaradır baktığın. Hayatının her anında, belki de insanın en ayırt edici özelliği sayılan aklı sayesinde yaptığı kocaman binalar, hızlı trenler, devasa gemiler, muhteşem teknolojik arabalar, bambaşka dizaynlarda gitgide küçülüp cebimize giren teknolojilerdir gördüğün. O baktığın şey ne kadar büyük ne kadar inanılmaz olursa olsun bilirsin ki senin gibi bir insan evladı düşünmüş ve yapmıştır onu. Tamam kabul, heyt be biz insanlar neler yapıyoruz diye gururlanmıyorsundur ama tüm bunların içinde kendini algılama biçiminin küçük dağları ve kocaman şehirleri yaratan insan olması da şaşırtıcı değil. O kocaman ağaçları, dağları, organize olup filleri deviren aslanları belgesellerde izlesen de, yüzyüze gelmediğin sürece senin için gerçek değiller. İşte o yüzleşmeyi yaşadığında, dağın yamacında tek başına otururken bunu düşünürsün. Bakarsın ve etrafında senin yaptığın, başardığın hiçbirşey yoktur. Sen daha portakalda vitamin değilken o koca dağlar oradadırlar. Öylece dururlar. Öylesine küçük ve acizsindir onların karşısında. Şehrin sokaklarında dolaşıp hayatını anlamlandırma çaban, orada bir anda tüm anlamını yitirir. Şöyle bir gözünün önüne gelir bir hafta önce başardığın işleri anlatırken beklediğin ilgiyi göremeyince sinirlenişin…

Sonra tabii ki dağları arkanda bırakıp şehrine geri döndüğünde, o muhteşem yapılar bir başka görünecektir gözüne. Ama insan evladı çabuk unutur. Bir zaman sonra ego yine bulur kendini besleyecek bir şeyler. Arada hatırlatmak gerek bazı bilinen şeyleri. Ben son günlerde sabahları uyandığımda o muhteşem sekoya ağacına bakmak için birkaç dakika ayırıyorum. Şöyle bir düşünüyorum gezegenin üstünde yetişmiş, büyümüş, hikayesini tamamlamış ya da hala sürdürmekte olan yaratıklar arasındaki yerimi. Bende rolümü tamamlayıp göçtükten sonra yaşam yerime nasıl bir şey koyacak acaba? Denge ne yönde nasıl bulacak kendini. Bunun sonu ve cevabı yok tabii ki. Tek nokta ise o kocaman döngüdeki süreçlerden biri olmak dışında bir şey olmadığım…

Neyse ki hala bu dünyada boyu 100 metre olan ağaçlar var.

Ou-San

  • Share/Bookmark

IMF! Pabucu yarım…

IMF, pabucu yarım çık dışarıya oynayalım!!! dedik. Çıktılar mı ? Çıkmadılar. Ne yaptılar peki? İçeride kalıp o çok sevdikleri rakamları, sağlığın, eğitimin, güvenliğin, insanların, özgürlüğün yerine koyarak oyunlarını oynamaya devam ettiler. Bu beyaz kağıt iklim olsun, bu bol sıfırlı küçük kağıt gelsin evlensin onunla, sonracığıma orasında burasından 1′ler 0′lar sarkan çocuklarıyla mutlu mesut yaşasınlar. Çoçuklar haydi bakayım kavga etmeden oynayın, oğlum ver arkadaşının çekini, sen de bozma kardeşinin haklarını bakiim.

Herneyse, zaten nasıl bir ebelemecilik oynadıklarını herkes biliyor herhalde. Aynı zamanda dışarıda neler olduğunu da biliyoruz. Oyunu değiştirmek isteyen kitle taksim meydanını hınca hınç doldurduktan sonra yürümek isteyince ortalık bir anda karıştı. Polis eylemci ebelemeciği başladı bu kez. Bildik manzaralara şahit olduk yine. Gaz bombaları, plastik mermiler, panzerler ve pvcnin arkasından bakan boş gözler.

Ben alandaki insanların, kendini bir şekilde bu dünyanın bir parçası gibi hisseden ve bu yüzden, üzerinde oynanan oyunları da yüreğinde hisseden insanlar olduklarını düşünüyorum. Çoğalması gereken, duyulması gereken insanlar… Önüne ne kadar engel koyarsanız koyun, su er ya da geç akacak bir yön bulur. Birikir birikir, sonrada kayaların yerini değiştirir. Henüz en büyüklerini oynatacak kadar birikememiş ki, banka camlarında, polis arabalarında, kaldırım taşlarında, sapanlarda patladı dalgaları. Çok uzak olmasa gerek tsunamilerin patlayacağı zamanlar. Bunlar iyiye işaretler.

Tüm bunlar olup biterken bir de beyazlar giymiş bir adam vardı meydanın ortasında. Elinde, bir tarafında “Gül Güçtür”, diğer tarafında “Power to Imagination” yazan bir pankart vardı. Herhalinden şiddetsizliği tercih eden bir aktivist olduğu belliydi. Elindeki gülleri panzerlere uzatmaya çalışırken, tazyikli suyun altında defalarca yıkandı. Ama kıpırmadan durdu yerinde pankartını kaldırarak. Sonra polislere vermeye çalışırken güllerini yine itildi kakıldı sağa sola. Hatta en sonunda kendisine arkadan saldıran ve istiklal esnafı olduğu söylenen kişiyle dahi konuşmaya, sorununu anlamaya çalışırken gördüm onu. Yediği yumruklara rağmen hala şiddetsiz ve hala sakindi. Sağda solda polislerin önüne çıkıp dansetmeye devam etti. Bir ara bir kameraya semazen olduğunu, barış için sema ettiğini söylemeyi de ihmal etmedi. Beyaz arkadaşımızın eylemi, gülleri bitip pankartı yırtılınca sona erdi.

Şiddet ortalıkta kol gezerken, kimileri bunu mesajını iletmek için ya da sadece biriktirdiklerini atmak için bir yöntem olarak tercih ederken, aynı alanda şiddetsizliği tercih eden eylemciler de vardı. Sayıları daha fazla olsaydı, “çatışma çıkar biz karışmayalım”cılar da meydanda olsaydı, denge daha başarılı kurulmuş olurdu sanki. Bakınız bu beyazlı abi herşeyin ortasında yaratıcı eylem denilebilecek tarzıyla bol bol haber olmayı başardı.

Diyeceğim o ki; kimin doğru kimin yanlış olduğunu tartışmak benim işim değil. Zaten böyle birşey de yok. Çünkü o alana şöyle bir yukardan baktığınızda görülen şey başka birşeydi bence. Farklı renkler, farklı bayraklar, farklı yöntemler. Siyahlar giymiş ve yüzleri siyah peçelerle kapalı gençlerin yanında, beyazlar içinde başka bir tarzın eylemcisi. Hani herkes tartıştı ya hedef şaştı mı, mesaj yerine ulaştı mı diye. Bence gözleri açıp bakmak lazım. Zaten mesajın ta kendisi olmuşlar bu insanlar birlikte. Anlayana sivrisinek saz, anlamayana davul zurna az demişler. Oradaki herkesi kucaklamak lazım tek tek.

Ou-San

  • Share/Bookmark

Değişim için çalmak…



Hani yok mudur böyle gördüğün anda kırk yıldır tanıdığını hissettiğin insanlar. Hani bazen dersin o anda, evet ben bu abiye bir güzel kahve yapayım da sohbet şöyle uzasın gitsin. Bir şekilde ortak paydalar henüz kelimelere dökülmemişken, ifade ediverirler kendilerini başka şekillerde. Ne güzel muhabbetler çıkar, ne keyifli dostlar edinilir öyle zamanlarda.

Prensese mektupları okurken ya da birşeyler yazarken de benzer bir hisse kapılıyorum. Bir sürü insan yazılarını gönderiyor buraya, ve çok daha bir sürü insan okuyor. Okurken aynı şeyleri hissederek mi okuyorlar bilmiyorum ama işte o seslendirilmesine çoğu zaman gerek kalmayan ortak payda burada da hissettiriyor kendini. Sen yolunda yürüdükçe yürüyen, çaldıkça çalan, söyledikçe söyleyen ve seninle birlikte büyüyen, hem senden beslenen hem seni besleyen, kocaman bir bütün bahsettiğim.

Bak şimdi de dünyanın dört bir köşesinden enstrumanlarda dile gelmiş konuşuyor senle. Hemde aynı şarkıyı söyleyerek. Congo’dan davul sesleri yükseliyor, Hindistanın kendine has enstrumanları geliyor kulağımıza. Rusya’da bir viyola, İtalya’da bir saksafon, Afrika vokal grubuna eşlik ediyor. Amsterdam’da salınan rastalara, İsrail’den bir güzel cevap veriyor. Ancak bu kadar keyifli dile gelebilirdi herhalde. Belki de defalarca dinlediğin bir parça bu kez çok farklı şeyler anlatacak gibi görünüyor. Değişim için çalmak, demişler adına da. Üzerine çok fazla yazıp çizmeye gerek yok gerçekten. Kendini gayet başarılı ifade etmiş zaten olay. Buyur bir dinle bak ne diyo adamlar?

not: projeye dair daha fazla bilgi için www.playingforchange.com‘a bakılabilir.

Ou-San

  • Share/Bookmark

Yaşam Veren Kılıç

Günlerden bir gün, iki büyük kılıç ustası hünerlerini yarıştırmaya karar vermişler. İkisi de yapılabilecek en keskin kılıcı yapacaklarını söylemişler ve yapmışlar da. Ateşte haftalarca dövdükleri kılıçlarını alıp bir dere kıyısında buluşmuşlar. Derenin suları sadece diz seviyesindeymiş. Birinci usta kılıcını çekip suyun ortasına saplamış. Sonra seyretmeye başlamışlar. Ağır ağır akan suyun üzerinde süzülen bir yaprak gelip kılıcın keskin çeliğine temas ettiği anda ikiye ayrılmış. Kılıç o kadar keskinmiş ki, yaprak aynı sakin ve yavaş akışını sürdürerek yoluna devam etmiş… Sonra ikinci usta aynı şekilde kılıcını suya saplamış. Yine seyretmişler. Bu kez derenin getirdiği sakin yaprak kılıca yaklaşmış, yaklaşmış ve temas etmek üzereyken sanki görünemez bir dalga tarafından yönlendiriliyormuşcasına kılıcın yanından sıyrılarak arkasına geçmiş. Kılıç o kadar keskinmiş ki yaprak zarar görmeden çekip gitmiş…

Kim kazanmış sizce yarışmayı? Hiç kimse. Ustalar birbirlerine bakmışlar ve anlamışlar ki ikiside kendi yollarının eşsiz sanatçılarıymış. Onları karşılaştırmak mümkün değilmiş. Birinci usta yaşam alan kılıçların en mükemmelini yaparken, ikinci usta yaşam veren kılıcın üstadıymış.

Bana bu hikayeyi anlatan üstad şöyle demişti: önce seçmelisin ve seçiminin farkında olmalısın. Yaşam alan kılıç mı yoksa yaşam veren kılıç mı olmak istiyorsun? Bunu bildiğinde ve kendini yoluna adadığında, varacağın yeri merak etmene hiç gerek yok.

Devam etmeden önce şu konuyu açıklığa kavuşturmak gerekli sanırım. Her türlüsünden şiddetle beslenen bir medya hergün gözümüzün önünde. Dünyanın dört bir yanında savaşın her türlüsü hali hazırda yaşanıyor. Üstelik bunlar hikayemizin geçtiği zamanlardaki gibi savaşlarda değil. O zaman krallar, şövalyeler, samuraylar, yani kaybedecek çok fazla şeyi olan insanlar cephenin en önünde yer alırmış. Savaş çıkarma niyetin varsa kılıcını kuşanıp meydana çıkman gerekirmiş. Şimdiyse kaybedecek hiçbirşeyi olmayan insanlar ölürken, lordlar kamarası lcd ekranlardan savaşı izleyip strateji oyunları oynuyorlar. Hal böyleyken bazen şiddete karşı içimizde biriken şiddet duyularımızın kapanmasına sebep oluyor ve kendi kazdığımız kuyuya düşüveriyoruz. Ayrıntılara takılıp bütünü gözden kaybediyoruz.

Çoğu zaman şu koca hayat karmaşasında olanlar, suyun üzerinde süzülen küçük bir yapraklardan ibaret. Tamam belki sayıları çok ama özünde hepsi aynı. O küçük yaprakları karmaşıklaştırıp, zorlu bir düşmana dönüştürmekse biz insan evladının marifeti. Bunu yaptığımızda, mağaralaramızda genlerimize kazınmış korkularımızın ortaya çıkmasıysa gayet kolay. Temelde sadece hayatta kalabilme dürtüsü, kurulu düzende, küçümsenmek, yalnız kalmak, hata yapmak, başarısız olmak gibi çok çeşitli korkulara dönüşüyor ve kendimizi korumak için saldırganlaşmak an meselesi oluyor. Şiddet çeşitli şekillerde hayatımızın parçası oluveriyor. Köşeye sıkıştırıldığında herşeyiyle saldırıya geçen vahşi bir hayvan gibi kılıcımızı çekip salına salına gelen yaprakları kesiveriyoruz parça parça. Sonra aniden farkediyoruz ki, sıkı sıkı sarılmışız yaşam alan kılıca…

İçimizde çok fazla korku var. Korku öfkeye dönüşür, öfke nefreti getirir ve nefret karanlığın kapılarını açar. Evet tanıdık geldi değilmi? Bunlar çok daha popüler bir üstadın sözleri. Belki başka bir yazının konusu olabilecek bir üstad.

Yine kılıçların yarıştırıldığı zamanlardan kalma bir benzetme de savaşçıyı bir ağaca benzetiyor. Toprağa sımsıkı tutunan köklerinin üzerinde,sağlam gövdesiyle öylece duruyor samuray. Tepesinde esen rüzgarlara, fırtınalara sadece salınarak uyum sağlıyor. Öyle sağlam bir duruşu var ki, değil diz boyu bir dere, üzerinden seller geçse dahi kıpırdamadan duruyor. Öyle keskin bir ruhu var ki, yüzeydekilerle uğraşmak yerine, derinlerde suyun yönünü değiştiriyor. Sakin, sessiz ya da hışımla, öfkeyle kimbilir kaç yaprak etrafından dolaşıp yoluna devam ederken o sadece duruyor ve ruhu keskinliğini koruyor…Yaşam veren kılıçsa kınından hiç çıkmadan görevini yerine getiriyor…

Bunları okuduktan sonra iki küçük bilgi vermek istiyorum. Hikayenin içindeki yerlerine siz koyarsınız artık. Birincisi samuray kelimesi çoğunlukla sanıldığı gibi savaşçı anlamına gelmiyor. Kelimenin tam karşılığı “hizmet eden”dir. Dar anlamda bir kişiye ya da yönetime hizmet anlamına gelsede, geniş anlamı kılıcın yoluna adanmışlıktır. Aslında samuray, tüm yaşamını Bushido’ ya, yani savaşçının yazılı olmayan kurallarına adamış kişidir. İkinci bilgimizse, japoncada keskin kılıç demek yerine canlı, yaşayan kılıçta denilebiliyor.

Güç sizinle olsun barışın elçileri…

Ou-San

  • Share/Bookmark

Ferman G8′inse bacalar bizimdir.

Dediler ki dünyanın zirvesi toplanmış. Bu G sekizlisi çıkmışlar dünyanın zirvesine kararlar vereceklermiş. Küresel ısınma hızını almış giderken, Petermann Buzulu hızla erirken, türler yokolurken, sokaklarda şiddet kol gezerken, bu insanlar nasıl yaparız da aynı hızla tüketmeye devam ederiz diye kafa kafaya verceklermiş. Bizde dedik ki, madem öyle çıkalım zirveye, söyleyelim sözümüzü kendi bildiğimiz yöntemle…

Zirve demişken aklıma geldi, çok sevdiğim saydığım bir usta şöyle der; aslında hepimiz bir dağın zirvesine tırmanıyoruz. Orada ne var bilmiyoruz. Herkes başka isimler veriyor zirveye. Bu önemli değil. Önemli olan seçtiğimiz yol. Kimisi doğrudan zirveyi hedefleyen bir patika tutturur, kimisi dağın etrafında çemberler çizerek manzaranın tadını çıkarır. Doğru ya da yanlış değil, yaşamlarımız arasındaki tek fark seçtiğimiz yolumuz, yöntemimizdir.

Sonuçta dedim ya biz kendi yolumuzla sözümüzü söyleyelim dedik. Temmuzun ikinci haftasında İtalyada G8 zirvesi toplanmadan önce biz hazırlıklarımızı yapmış dağın eteklerinde beklemedeydik. Birçok yönden, doğru kararlar verebilseler değişimler yaratabilecek olan insanlar ticareti konuşmak üzere masaya oturmadan saatler önce, gecenin karanlığında, İtalyanın 4 köşesinde 100e yakın eylemci eş zamanlı harekete geçti. İşte benim hikayem bu noktada başladı. Bizim memleketten 6 kişiyle İtalya’nın 4 büyük termik santralini işgale giden ekiplerden birine dahildik.

Bahtımıza İtalyanın en büyük termik santrali olan Porto Tolle çıktı. Porto Tolle termik santrali tam da Adriatik’iğin kıyısında, milli park alanının içine kurulu, bugüne kadar petrolle çalışmış ama yakın zamanda tamamen kömüre geçirilmesi planlanan ve aynı zamanda 260mt ile İtalya’nın en yüksek bacasına sahip bir tesis.Yani sözümüzü söylemek için ideal bir nokta. Herşeyiyle hali hazırda gitmekte olduğumuz yönü ve hatalı tercihlerimizi önümüze sunan dev bir ikon adeta.

Bu kocaman şeyin etrafındaki 3 mt duvarı aşmak kolay olsada, bacaya ulaştıktan sonra 1300 basamakla yüzleşmek biraz üzdü ekibi. Ama yine G8 zirveyse, bizde çıkıyoruz zirveye gazıyla verdik kendimizi merdivenlere. Sırtımızda 40 kg çantalarımız, ellerimizde 15 lt su bidonları ve boyalarımızla, her kat bitiminde ben burda napıyorum diye düşünerek çıktıkca çıktık. Adı üstünde zirve bu. Koca G8 zirvesi.

Günün ilk ışıklarıyla birlikte, kelamımızı etmek üzere kendi zirvemize ulaşmıştık. Aynı zamanda üç gün sürecek toplantı boyunca ikametgahımız olacak mekana. Bacaklarımız yeniden yaşam belirtisi göstermeye başladığında kamp alanımızı kurmaya başladık. Hamaklarımız, uyku tulumlarımız, mufak ekipmanlarımız, içine sıcak su konunca yemek olan bir takım sıkıştırılmış besinler, bolca enerji bar ve tabi ki ofisimiz. Evet, orada olan biteni dünyayla paylaşabilmek için solar panellerden güç alan küçük bir ofis kurduk. Bir taraftan bilgisayar, telefon, fotoğraf makinası ve matkap gibi ekipmanlarımızı şarj eden solar paneller, diğer taraftan duruşumuzu daha bir anlamlı kıldı aslında. Dünyanın zirvesine küresel ısınma demek için, kömürlü termik santralin bacasına çık ve mesajını solar paneller sayesinde ilet. Ne büyük keyif…

Bu noktaya kadar herşey profesyonel görünüyor değil mi? Bu ekibin gerçekten profesyonelce bir iş çıkardığını, onca teknik malzeme ve 750 mt ipin yanında çantalardan çıkanları görünce anlayabilirsiniz. Do-Sol do-sol çalışmasına ara vermek istemeyen Serkanın trompeti, ekibin geneline ait bir takım juggling malzemeleri, kavunlar, domates, salatalık, sarımsak ve tabiki ekibin ayrılmaz üyesi kahve demliği ve filtre kahve. Kitaplarımız ve müzik elbette… Ekibin Şili’li üyesi Miguel solar ofisimizi kurmaya çalışırken, bir ara işine ara verip bizim çantalardan çıkan çok önemli teknik malzemelere şaşırmadan edemedi. Evet alpinist bir yaklaşım değil, bu daha çok “eşek gibi taşırım kral gibi yaşarım” felsefesi.

Doğru felsefeyle yola çıktığımız, bizi bekleyen 3 zorlu gün ve gece süresince kesinlik kazandı. Kocaman bir bacamız, 5 mt boyunda harflerden oluşan bir mesajımız ve boya makinalarımızda su bazlı boyamız vardı. İlk gün aralıksın 12 saat çalıştıktan sonra, yukarı döndüğümüzde Serkanın dumanı tüten filtre kahveleri ve Özayın tütünleriyle karşılaşmak oldukça keyifli, dinlendirici ve gerekliydi.

Sanırım unutulmaz noktalardan başka bir tanesi ise ikinci gecemizde bacamızın ön bahçesinde (evet, o artık bizim bacamızdı) birkaç bin seyircili bir konserdi. İtalya’nın ünlü popcularından birinin, termik santral tarafından organize edilen konseriymiş. Tabi ki kendisini tanımıyorduk ve dillerini anlamıyorduk ama herşey bittikten sonra, medya işleriyle ilgilenen arkadaşımızdan, vokalistin sıradaki şarkıyı bacadaki eylemciler için söylediğini öğrendik.Belkide bizim kafa lambalarımızı yakp söndürerek aşağıya selam göndermeyi denediğimiz anda olmuştur bu.

G8 toplantısı 3 gün boyunca devam etti. Bizde o günleri bacaya “CO2 KILLS” mesajını boyayarak geçirdik. Üçüncü gün mesajın altına Greenpeace pankartı boltlarla sabitlenmişti. Her gün uzun saatler boyunca çalışmıştık. Ama eminim toplantı masasında oturan beyaz yakalılardan çok daha iyi zaman geçirmişizdir. Çünkü biz, her akşam Adriatik üzerinde güneşin batışını 260mt yüksekten, kahvelerimizi yudumlayarak ve manzaraya bakıp gerçekten ne için orada olduğumuzu bir kez daha hatırlayarak izliyorduk. Yağmur damlalarının bizi geçtikten sonra uzun salınışlarını takip edebiliyorduk. Diğer eylemlerden gelen güzel haberleri aldıktan sonra, her akşam uzun ve keyifli sohbetlere dalıyorduk. Mesela işgal edilen tesislerden birinin bacasında 50 mt boyunda bir STUPID yazısı görmek bir hayli neşelendiriyordu bizi. Gecenin sonunda yorgun bedenlerimizi hafif rüzgarda salınan hamaklarımız bekliyordu. Gerçekten kısa zamanda orası bizim bacamız olmuştu. Duvarlarına isimlerimizi bıraktığımız bacamızı, indikten hemen sonraki gün özlediğimi söylesem herkes katılır herhalde bana.

Peki sonucunda ne oldu? Tüm bunlara deydimi? Kesinlikle evet. Şunu kabul etmek lazım; tabiki kampanyanın tüm talepleri ses bulmadı toplantıda. Ama İtalya’nın her tarafından yükselen sesler Berlusconi’nin ensesini terletmiş olacak ki, en azından karbondioksit emisyonlarının azaltılması gerektiğini görüşüp bunun için yapılabilecekleri ise aralıktaki Koppenang iklim zirvesine havale ettiler. Bu sonuç, eylemler serisinin, üzerine G8 FAILED yazılan tankerle sonlandırılmasına sebep oldu. Şunuda gösterdiki Koppenang iklim zirvesi artık önemli bir dönüm noktası. Bu insanların iklim felaketiyle bir an önce gerçekçi bir bakış açısıyla yüzleşmelerini ve yaptırımları olan kararlara imza atmalaraını sağlamak için ne yapabileceksek önümüzdeki kısa zamanda yapacağız. Böyle oturduğun yerden okurken sadece güzel kelimeler gibi görünsede, bunun yapılabilirliğine inanmasak ne ben o bacada olurdum ne de sen bunları okurdun.

Şimdi geldik büyük sürprize. Yazının en başında demiştim, kendi yöntemimizle mesajımızı vermeye gittik. Çok da güzel verdik mesajı. Ama sadece bu satırlarda anlatılan değildi bizim yöntemden anladığımız. İşte en kendimize has yöntemimizi videodan izleyin de bakın bakalım. Halaysız işgal görülmüşmüdür memleketim eylem tarihinde…Keyifle…


Ou-San


not : Berlusconi geçen hafta ankarayı ziyaret etti ve Erdoğanla Putin’nin nükleer sohbetine katıldı. Putinin gelişi yine eylemlere sahne oldu. Bu kez Berlusconi’ye değildi sözümüz ama o da mesajı almıştır umarım. Aklı yolu bir değilmidir yoksa?


Ekipdeki diğer arkadaşlarla yapılan röportaja buradan ulaşabilirsiniz.

  • Share/Bookmark

İlkbahar, yaz, sonhabar, kış… ve ilkbahar

Üzerine konuştukça içinde kaybolursun, soru sordukça verilecek bir cevap hep vardır. Her zaman bir parça eksiktir bakış açın. Hep arar durursun doğru yönü.

Okuduğum bir kitap “boş ayna” diyordu. Ayna sana seni, olduğun gibi yansıtır. Düşünmeden, yorum yapmadan. Ne zaman ki bir boş aynayla karşılaşırsın, işte o gün…bilemedim doğru kelimeyi bak işte. Birşey olmuştur orası kesin…Bir zen tapınağından geçen yıllardan sonra, bir bar taburesi üstünde düşünüyordu kahramanımız bunu, soğuk bira eşliğinde.

Sonra bir başkasında soruyordu rahip; bir elin sesi nedir diye. Şöyle parmaklarımı şıklatıp evreka diyesim geliyor. Ama bu “koan” meselesinin, tapınaklarda zihinleri sürekli çalışır tutmak için kullanılan bir yöntem olduğunu hatırlıyorum.Usta sana bir koan verir ve onunla uğraşır durursun. Ben parmaklarımı şıklatarak çıksam karşısına herhalde sopamı yer dönerim minderime. Belki de dönmem…Sonra bir bakıyorum ki birileri kitabını yazmış zen tapınaklarında kullanılan koanların. Usta çırak arasında kalması gerekiyordu halbuki…


Zen bir yaşama sanatıdır, zen yaşamı anlama yoludur. Zen basittir nettir. Ciddi midir, şaka mıdır? Zen insanın kendine yakışanı giymesi midir? Zen sadece varolmak mıdır? Öyleyse neden zen? Benim sorulacak bir çok sorum olduğuna göre, birilerinin de verilecek cevapları olmalı.Biri, herşeyin cevabı ölüm diyor mesela, yaşamsa bilinen tek gerçeğe varıncaya kadar geçen belirsizlik süreciymiş. Herneyse…

Yine böyle nefis beyin egzersizlerine salıvermişti beni filmimiz ilk izlediğimde. 2003 Kore yapımı bir Kim Ki-Duk filmi. Geçenlerde tekrar izlediğimde filmi ne kadar geç keşfettiğimi farkettim. İki satır yazayım da varsa başka geciken bir an önce tatsın o zaman dedim.

“İlkbahar, Yaz, Sonbahar, Kış ve İlkbahar” bir gölün ortasında yüzen küçük tapınakta yaşayan, yaşlı budist kesişle, çocuk yaşta yanına aldığı öğrencisi arasında, yıllara yayılan ama dört mevsimde anlatılan, bir büyüme, hayatı tanıma, bir erdem kazanma öyküsü. Her ne kadar bu haliyle modern yaşamdan uzak görünsede, anlattığı her mevsimde, insanın yaşamında yüzleşmek zorunda kaldığı önemli bir dönüşüme odaklanıyor. Mevsimler ilerledikçe öğrenilenler ve uygulananlar bir bir çıkıyor su yüzeyine. Böylece geçtiği zamanı ve mekanı aşıp, insan olmanın evrensel özüne dair, dingin bir hikayeye dönüşüyor. Filmin sessizliği sabır gerektirse de manzara ve renkler alıveriyor insanı içine.

Bir sürü sorunun ve cevabın arasında, kayaları yalayarak ağır ve sakin akan küçük suyun üstünde kayan yaprağı kemiren minik yeşil tırtılın hayatı ne kadar da güzeldir halbuki…haydi bakalım, iyi seyirler…

Ou-San

ps: Bu filmin ana temasi olan dongusel varolus konusu da burada.

Related Posts with Thumbnails
  • Share/Bookmark
Kral Büyük Frederick Euler'den 16 yaşındaki yeğeni Anhalt-Dessau prensesine mektupla hocalık etmesini istedi ve Euler felsefe, bilim, matematik gibi değişik konular üzerine iki yıl boyunca haftada iki mektup yazıp prensese gönderdi. Prensesden hiç bir zaman bir cevap gelmedi, ama bu dahi matemetikçi sıkılmadan bilgilerini bu onaltı yaşındaki prensesin anlayabileceği bir yalınlıkta ona sunmaya devam etti. 1768'de Euler arkadaşlarının tavsiyesi üzerine bu mektupları üç cilt halinde " Lettres à une princesse d'Allemagne" ismiyle yayınladı, bir alman prensesine mektuplar. Bu blog Euler'in Anhalt-Dessau prensesiyle yaptığı karşılıksız mektuplaşmaya öykünmeyle başlayan bir serüvende yazılan mektuplarda karşımiza çıkan güzellikler üzerine düşülen dipnotlardır...
Kategoriler
Arsiv