Author Archive

Bir Zen Tapınağında 18 Ay

Çok okuyan mı bilir çok gezen mi? İnsanlık tarihinin, cevabı en meçhul sorularından birisi bu herhalde. Her iki ekolün de çok başarılı karakterlerini tanıyorsundur mutlaka. Külliyatı yemiş bitirmiş, hikayesini anlatabileceğiniz her kitabı okumuş karakterler vardır. Bir de onların yanında, kitaplarda anlatılan hayatları yaşayan, nehrin kenarında sakin sakin takılan karakterler vardır. Umurunda değildir yazılanlar. Olur da denk gelip, üstadın biri şöyle demiş derseniz, sarma sigarasını nehre atar ve akışını izler. Sen de gömülürsün kitaplara, nehirdeki dumanın anlamını çözmek için.

E ilgi alanımız uzak doğu olunca o malum bardak hikayesini anmadan geçmek olmaz. (Klişeyi bilen okur bir sonraki paragrafa atlasın lütfen) Zen konusunda yazılı tüm kaynakları incelemiş, kitaplar yazmış, dersler vermiş bir profesör sonunda hızını alamayıp bir zen tapınağına gider. Ustadan bu işin sırrını öğrenmek ister. Sorar ama hemen arkasından anlatmaya başlar. Şu şöyle demiş, bu böyle demiş diye. Zen ustası bu arada profesörün bardağına çay doldurmaya başlar. Bardak dolar ama usta doldurmaya devam eder. Çay taşar, hasıra dökülür. Sonunda prof, durun n’apıyosunuz diye müdahele eder. Usta cevaplar; sen işte bu bardak gibisin. Ağzına kadar bilgiyle dolmuşsun, ben sana hiçbirşey öğretemem. Öğrenmek istiyorsan, önce bardağını boşaltmalısın ki ben doldurabileyim.

Şimdi usta haklı tabi ki. Diyecek birşey yok ama prof ne yapsın ki? İlkokulun ilk dakikasında sıraya girmeyi öğrenen, arkasından her şeyi ezberleyen, daha sonraki yıllarda da insanların isimlerinin başındaki ünvanlarla değerlendirildiği, sesi yüksek çıkanın pastadan büyük dilimi aldığı bir toplumda hayatta kalmakla uğraşan bir insandan farklı birşey beklemek zor elbette. Ne demişler bilmemek ayıp değil öğrenmemek ayıp. Bilmediği, bilemediği anlarda hemen açığı kapatmak için sarılmış kitaplara, öğrenmiş ne varsa ne yoksa. Read the rest of this entry »

Digg This
Reddit This
Stumble Now!
Buzz This
Share on Facebook
Bookmark this on Delicious
Kick It on DotNetKicks.com
Shout it
Share on LinkedIn
Bookmark this on Technorati
Post on Twitter
Google Buzz (aka. Google Reader)

Yeni başlayanlar için Star Wars

Sevgili prenses,

Şimdi sana, yerlere göklere sığmayan efsanevi Star Wars duble üçlemesindeki, tüm hikayenin baş kahramanı olan Jedi şövalyeleri aslında yalnızca George Lucas’ın hayal ürünü değiller, aramızda yaşıyorlar desem inanır mısın? Kimbilir kaç kez farketmeden sokakta birinin yanından geçtin, bir sith’in ışın kılıcının ucundan döndün ya da bir jedi tarafından fikrin değiştirildi, aklın alındı desem bana kafayı yemiş mi dersin acaba? Belki de ‘du bakalım neymiş derdi’ diye okursun yazıyı, sonra bir daha düşünürsün bunları.

Olaylar çok uzun bir zaman önce, uzak bir galakside gelişir. Galaksiler, bildiğimiz ülkeler gibi davranmakta, birlikler kurmakta, evreni idare etmektedirler. Mesela ticaret fedarasyonu vardır, olayı paradır. Ayrıca galaktik cumhuriyet vardır, demokrasiyle yönetilir. Galaksiler çapında demokrasi diyorum, ki bu filmin en bilimkurgu kısmı sanki. Sonra bir de asıl konumuz olan, bu sistemin içinde barışı sağlamakla görevli, yönetim üzerinde söz sahibi ama hiçbir yönetime bağlı olmayan jediler (cedaylar) vardır.

Bu Jedi abilerimiz, çok küçük yaşlarda tapınağa alınıp eğitilmeye başlarlar. Tüm dünyevi ihtirasları kenara bırakmayı, hiçbirşeye bağlanmamayı, sahiplenmemeyi öğrenirler. Yaşamlarının merkezinde hiçbir karşılık beklemeksizin sadece vermek vardır. Sonradan Jedi olunmaz, doğuştan gelen bir özelliktir. Kandan gelir ama zamanında eğitime başlanmazsa en fazla altıncı hissi güçlü biri olursun.

Jedi eğitimi böyle barışcıl temellere dayansa da, kendileri aynı zamanda usta savaşçılardır. Silah olarak ışın kılıcı kullanılar. Durduk yere kimseye saldırıp adam öldürmezler ama kullanmaları gerektiği yerde kılıçlarını çekmekten çekinmezler ve amaçları düşmanı yoketmek yerine silahsızlandırarak kontrol altına almaktır.

Read the rest of this entry »

Digg This
Reddit This
Stumble Now!
Buzz This
Share on Facebook
Bookmark this on Delicious
Kick It on DotNetKicks.com
Shout it
Share on LinkedIn
Bookmark this on Technorati
Post on Twitter
Google Buzz (aka. Google Reader)

Titreşiyorum, öyleyse varım…

Sevgili Prenses,

Biliyorum uzunca bir ara oldu bu. Bir süredir sana yazamadım. Ama emin ol bu zaman zarfında çok işler yaptım. Çok çalıştım çok yoruldum ve ben şu anda hayalleri gerçek olmuş bir insanım. Bu konunun nasılına ayrıca giricem. Bunun tadının çıkarırken bir taraftan da tercihlerimin bana getirdiği zorlukları farkındalıkla kabul ediyorum ve yeni bir yaşam düzeni kurmaya çabalıyorum. Bu arada seni biraz ihmal ettim. Umarım açığı güzelce kapatabilirim.

Bir süredir sağda solda birşeylerle uğraşırken, bir takım işleri kotarmaya çabalarken, hoşlaşmadığım ya da çok keyif aldığım insanlarla çalışırken aklım bir noktaya gidip duruyor. Bazen laf arasında deriz ya frekansımız tutmadı diye. Bazen biriyle tanıştığın anda ahanda dersin ve hoş sohbet alır yürür. Bazen de kırk takla atsan senden bi numara olmaz. Frekans tutmamıştır bir kere.

Nedir ki bu frekans dediğin nane? Bir nevi titreşim işte. Hiç heveslenme öyle bilimsel bir takım açıklamalara girmiycem. Bilmiyorum çünkü, birileri yorum yazar nasıl olsa (okuyucuya ev ödevi).

Hani aslına hepimiz atomlardan oluşuyoruz ve şu masanın da hammaddesi benle aynı ya. İşte o hammadde olan atomlar da aslında büyük oranda boşluktan oluşuyor. Yani “Ne biliyoruz ki” adlı belgesel-filmi izleyenler hatırlar. Bir atomun çekirdeğini beyzbol topu kadar büyütsen, çekirdeğin etrafında dönen en yakın yüklü parçacığın mesefesi birkaç yüz km gibi bir şey oluyormuş. Tabi bu elektrik yüklü parçacıklar hem dönüyorlar hem diğer yörüngelerle alışverişte bulunuyorlar. Sonuçta koca bir boşlukta dönen, ordan oraya atlayan, bir var olan bir yok olan bir durum var bünyede. Demek istediğim şu ki, senin katı sandığın şey aslında sürekli titreşip duran bir boşluk ve senin “orada duruyo işte” dediğin insan evladı her an milyon kilometre hızla hareket halinde aslında. Titreşip durmakta karıncalı tv ekranı gibi, bir var bir yok. Bir şey söyliyeyim mi prenses, hepimiz hikayeyiz aslında.. Read the rest of this entry »

Digg This
Reddit This
Stumble Now!
Buzz This
Share on Facebook
Bookmark this on Delicious
Kick It on DotNetKicks.com
Shout it
Share on LinkedIn
Bookmark this on Technorati
Post on Twitter
Google Buzz (aka. Google Reader)

Ben eylemin doğrudanını severim…

Sevgili prenses,

Hiç durgun bir suya taş atıp dalgaları seyrettin mi? Attığın taş minicik bir çakıl parşası da olsa dalgalar tek bir noktadan başlayıp genişleyerek yollarına devam ederler. Kıyıya ulaşıncaya kadar… Sonra o çakıl gözden kaybolsa da yitip gitmemiştir aslında. Suyun dibinde bir yer tutmaktadır artık. Üstelik aynı çakılı karlı bir yamaçtan salıverirsen, ne olduğunu anlamadan kocaman bir çığa dönüşür, saraylarının üzerine çöküverir. Söylemedi deme dikkat et şu minik çakıl taşlarına…

Çakıl taşları falan dedik ama mevzu büyük. Memleketin bir türlü ders almayan nükleer sevdası. Hem de ne ders almamak! İptal edilen son ihalenin 2 milyon dolara mal olması bir yanda, ihaleye giren yegane şirketin 14centten (normalden 5kat daha pahalı) başlayan fiyatlarla sana elektrik satmayı planlaması bir yanda. Çernobil ve hala radyasyonun etkilerini yaşayan insanlar bir yanda, çözümsüz nükleer atıklar ve silahlar bir yanda.. Şöyle bir tabloya bakınca, tekdirle uslanmayanın hakkı kötekdir diyesim gelse de umutluyum birilerinin birşeyleri anlayacağından. Çünkü benim gibi umutlu insanlar, üşenmeden, ertelemeden, unutmadan ve vazgeçmeden ses çıkarmaya devam ediyorlar.
.
Bakınız geçen hafta AKP grup toplantısına giren Aslı Olcay. Kötek yerine küçük bir el pankartıyla nükleer inadından vazgeç diyen Aslı, içeridekileri çok korkutmuş olsa gerek ki 10 tane siyah giyen adam üstüne çullanıp ağzını kapatmaya çalıştılar. Ama güçleri, bu ufak tefek kızın, nükleerin ölümcüllüğünü, pahalılığını ve kendisinin de barışcıl biz kız olduğunu söylemesini engelleyemedi. Read the rest of this entry »

Digg This
Reddit This
Stumble Now!
Buzz This
Share on Facebook
Bookmark this on Delicious
Kick It on DotNetKicks.com
Shout it
Share on LinkedIn
Bookmark this on Technorati
Post on Twitter
Google Buzz (aka. Google Reader)

Uyumun Yolu

Prensese birşeyler karalamaya başladığımdan beri, yaşamımın en geniş dilimi olan Aikido üzerine yazmayı istiyordum. Ama düşündükçe derya deniz olan bir konunun neresinden tutsam başka bir yerinden çıktığım için bir türlü toparlayamıyordum. Özünde hayatın her anında varolan bir gerçek olan “Aiki” yi açıklamak çok zor. Anlatılmaz yaşanır deyimi başka hiç birşeye bu kadar tam oturmamıştır herhalde. Ama en azından ona giden yolu kendi penceremden biraz anlatabilirim sanırım.

Nedir bu Aikido? Bu soruyu çok severim. Çünkü bu soru tuzaktaki yemdir aslında. Başına geleceklerden habersiz, öğrenmeye aç arkadaşım sakince yanıma yaklaşır ve bunu sorar. Neden aikido? İşte o anda avını bekleyen bir kaplan gibi, yıllarca eğitilmiş reflekslerimle atılır ve anlatmaya başlarım. Köşeye sıkışan avım, kaçamak sorularla dikkatimi dağıtmaya çalışır. “Greenpeace’cisin, şiddet karşıtısın, ama kılıç diyon savaş sanatı diyon nasıl iş bu? Savaşın sanatı mı olur kardeşim? Hem bu adamlar kendi kendilerini yerden yere atıyolar. Bu aikido kandırmaca şov falan olmasın. Sokakta işe yarar mı ki acaba?” gibi ataklar tarafımca başarıyla savuşturulur ve kişi artık mindere adım atmaya hazırdır. O yüzden ey okur sorunu seç ve gerçekle yüzleşmeye hazır ol, çünkü kalem kılıçtan keskindir.

Öncelikle 3 kelimeden bahsediyoruz aslında. Ai (uyum, birleşme), Ki (ruh, yaşam gücü ya da evrensel enerji) ve Do (yol, sanat, çince tao). Bunlardan başka bir kelime türetiyoruz ve Aiki (yaşamla ya da enerjiyle uyum) diyoruz. Peki bu uyum nasıl oluyor dediğinde ise Aikido (yaşamla uyumun yolu / sanatı) diyoruz. Sadece şu üç kelimenin anlamlarını ve Japonca yazılımları olan kanjilerini incelemeye kalksak apayrı bir yazı çıkar. En basit anlamıyla Aikido, enerjiyi merkezsel ve dairesel hareketler kullanarak yönlendirmeyi, rakibin gücünü kendine karşı kullanmayı sağlayan bir savaş sanatıdır. Aikido teknikleri güce güçle, öfkeye öfkeyle karşılık vermek yerine, çatışmanın içine girerek onu yönlendirmeyi ve çözümlemeyi öğretir. 1900lerin başlarında O’Sensei Morihei Ueshiba tarafından kurulmuş olsa da kökleri yüzyıllar öncesine, samuray okullarına ve Daito Ryu Aikijutsu gibi eski sanatlara dayanır. Read the rest of this entry »

Digg This
Reddit This
Stumble Now!
Buzz This
Share on Facebook
Bookmark this on Delicious
Kick It on DotNetKicks.com
Shout it
Share on LinkedIn
Bookmark this on Technorati
Post on Twitter
Google Buzz (aka. Google Reader)

Ahanda Satori !

Bir şeyin siyah olması, beyaz olmadığı anlamına gelir mi? Peki cevabın evetse, aynı zamanda hayır olabilir mi? Başka bir deyişle hem aynı hem ayrı, hem bütün hem parça, hem tek hem çoğul olabilir mi bir şey? Belkide sorunun kendisi cevaptır aslında. Bilmiyorum, aslında benimde net bir cevabım yok. Daha çok bir hissiyatım var bununla ilgili. Yaşamlarımız, bu ikilikler deryasında devam ediyor ve işte bu hissiyat cevap arayışını sürekli kılıyor. Felsefi akıl oyunlarını bir kenara bırakıp, arayışı en temele, insan bedenine sadeleştirmek ve cevapları orada bulmak gerekiyor aslında.

Şunu biliyorum ki bu ikiliklerin en net ve göz önünde olanı zihin – beden ikilemi. Maddesel olarak tek, ama başka boyutlarda sonsuz sayıda çok. Zihin çoğu zaman sandığımız yerde ve uğraştığımız işte olmak yerine bin tane tilkinin kuyruğunu kovalamakla uğraşıyor. Peki neden yapıyor bunu sorusunu cevaplamaya kalkarsak işin içinden çıkamayabiliriz. Ama şu net ki, odaklanmış bir zihin insan yaşamında birçok şeyi kolaylaştırır. Hayatın anlamını aramak yerine, gerçekten yaşamaya başlamaksa, canlılık gerçeğine odaklanmak ve anı yakalamaktan başka birşey değil aslında. Bu da demek oluyor ki huzurlu ve uyumlu bir yaşamın önündeki yegane engel zihnin odaksız ve uyumsuz durumu. Halbuki görevi ne kadar basit. Önce şunu bir anlayalım. Zihin 4 temel aşamada iş yapıyor aslında. Birinci aşamada, dışardaki koca dünyayla 6 algı kapısı aracılığıyla ilişki kuruyor ve girdileri alıyor. İkincisinde bunları anlıyor ve bunu yaparken bunca yıldır biriktirdiği anıları, tecrübeleri kullanıyor. Üçüncüsündeyse sadece yorum getiriyor. Evet bu iyi bu kötü. Bunu sevdim, bunu sevmedim. Buna sonsuza dek sahip olmak istiyorum ve ötekini bir daha asla görmek istemiyorum. Bu karar verildiği anda, beden buna tepki veriyor ve bir takım duyumlar ortaya çıkıyor. Çoğu zaman farketmesekte bedensel duyumlar her an oradalar. Her an biri gidiyor, diğeri geliyor. Mesela duyduğunuz kokunun güzel olduğuna karar verdiyseniniz beden daha derin solumaya başlıyor. Bu güzel kokunun, güzel bir kadından geldiğine karar verdiyseniz, gözleriniz daha dikkatli bakıyor. O güzel kadından kulağınıza gelen sözler de güzelse bedende bir ısınma, bir titreşim oluşuveriyor. İşte bu noktada tehlike çanları çalıyor. Zihnin 4. aşaması, nam-ı diğer bilinç altı hemen bu duyumlara tepki veriyor. Hoş duyumların sürmesi için, gerekli kodu yazıyor, bağlantıları kuruyor ve bir sonraki anın gerçekliğini yaratıyor. ( Zaten en iyi yaptığı iş bu, ya geçmişte ya gelecekte dolanıp durmak ve yaşanılan anı kaçırmak.) Böylece bir bakıyorsun ki kadının oturduğu tarafa doğru biraz daha dönüvermişsin. Konuştuğun adam az açı dışı kalmış. Ne ayıp, ne ayıp. Upss, ayıbını mantıklı, medeni ve rasyonel zihninde farkettiğin anda düzeltiyorsun. Ama maalesef sorun orada bitmiyor. Buzdağının görünmeyen kısmı çok daha büyük ve bilinçaltında hala yazılmış kaydedilmiş bir kod, bir zincirleme reaksiyon var. Hatta milyonlarcası var. Read the rest of this entry »

Digg This
Reddit This
Stumble Now!
Buzz This
Share on Facebook
Bookmark this on Delicious
Kick It on DotNetKicks.com
Shout it
Share on LinkedIn
Bookmark this on Technorati
Post on Twitter
Google Buzz (aka. Google Reader)

Sekoyalar

Ergen yaştan başlayarak, kabaca bir hesapla 20′lerin ilk yıllarına kadar odamın duvarlarını değişik posterler süslemişti. Önceleri örümcek adam vardı, sonra basketçiler daha fazla yer tutmaya başladı. Lise yıllarındaysa sıkı bir metalci olmuştum. Posterlerin ortak rengi siyahtı. Poster saltanatına son noktayı, daha renkli şeyler koymuştu. Film şeridi gibi değil mi? Bana posterini söyle sana kim olduğunu söyleyeyim. Sonrasında ise, yani bugüne kadar, birkaç kanji dışında bembeyazdı duvarlarım. Bugün bir değişiklik yaptım ve şimdi O’na bakarak yazıyorum mektubumu.

Bu abimiz öyle bildiğiniz sahne insanlarından değil. Popçu da değil topçu da değil. Gördüğümden beri aklımı çelmişti zaten. Bir derginin içinde evime gelince duvarımda yerini aldı. Her sabah uyandığımda ona bakmak isteyeceğimi düşündüm. Şu an yaptığım gibi.

Tamam çok uzatmadan açıklayayım, işte yıldızımız. Abimizin adı Sekoya. Evet kendisi bir ağaç. Hemde tam 95 mt boyunda bir ağaç. Üzerinde 7- 8 tırmanıcı, çeşitli yerlerde mola vermişler dinleniyorlar. Herhangi bir ağaç ve dallarına yuva yapmış insan kuşcukları görüntüsü (Ankaralılar için, Atakule 112 mt, diğerleri için 32 katlı herhangi bir bina). Sekoyalar var olan en uzun ağaç türü (116,5mt). Gezegende, yalnızca ABD’de Kaliforniya’nın kuzey kıyısında yaşıyor hala bu abiler. Kıyı şeridinde çeşitli yerlerde varlar ama tek parça ve en büyük sekoya ormanı Humboldt Sekoya Parkı, 4000 hektarlık bir alanı kaplıyor. Boyları 100 mt’nin üzerinde koca bir orman. Park alanı dışında da 45-50 mt olan bir çok sekoya var. Bazıları orman yangınlarından etkilenmiş, bazılarının gövdelerinde içine yirmi kişinin sığabileceği boşluklar oluşmuş. Bir taraftan çok fazla insanın hayatını kazandığı kerestecilik yüzünden küçük bir bölgeye sıkışırken, diğer taraftan harekete geçen insanlar sayesinde tüm bölgedeki keresteciliğin gidişatını değiştirmişler. Hala devam eden mücadelenin ateşli olduğu yıllarda hayatını kaybeden aktivistler olmuş. Bölgenin en büyük kereste şirketi kapanmış ve şimdilerde yeni koruma stratejileri geliştiriliyor. Diğer taraftan sekoyaların da etkileyici stratejileri var. Kabuğunun hemen altında bulunan kambiyum denilen canlı dokuya ışık temas ettiği anda sürgün veriyorlar ve bu sürgünler inanılmaz bir hızla büyüyor. Herhangi bir yerinden kesildiğinde ışıkla buluşan açık yara hemen bir sürgüne dönüşüyor. Daha ilginci, ışığa bu kadar hassas olmalarına rağmen gölgeye de aynı şekilde uyumlular. Bir sekoya onlarca yılı büyük bir sekoyanın gölgesinde uykuda geçirebiliyor. Bir şekilde büyüğün tepesi rüzgarlardan koptuğunda ya da birileri tarafından kesilip gölge etmeyi bıraktığı anda uykudaki küçük, aniden büyümeye başlıyor ve diğerinin yerini alıyor. Yüzyıllarla, katlanarak oluşmuş bir bilgi ve tecrübe hazinesi adeta.

Minicik tohumlarından boylarına, üzerine yaşayan canlılardan tarihlerine kadar onlar hakkında herşey etkileyici. Burada hepsini tek tek yazmaya niyetim yok tabi. Sadece hayal edebilmenizi kolaylaştırmak için şöyle bir değindik aslında. Yeni başlayanlar için son ipucu; hani var ya yüzüklerin efendisinde elflerin üzerinde yaşadıkları mallorn ağaçları. İşte onların gerçeği bunlar. Belkide Ağaçsakal oralarda bir yerlerdedir hala. Braaaouuuumm!!!

Peki hiç hayatında bu kadar büyük ve insan yapımı olmayan, yetişen, oluşan, dünyanın özü ve parçası olan bir şey gördün mü? Ben sık olmasa da dağlarda zaman geçirebilmiş şanslı insanlardanım. Akşam üstü güneş karların üzerinde yansırken, bir kayanın kenarına oturup susarsın ve manzarayı izlersin. Günlük koşuşturmaca manzarasından çok farklı bir manzaradır baktığın. Hayatının her anında, belki de insanın en ayırt edici özelliği sayılan aklı sayesinde yaptığı kocaman binalar, hızlı trenler, devasa gemiler, muhteşem teknolojik arabalar, bambaşka dizaynlarda gitgide küçülüp cebimize giren teknolojilerdir gördüğün. O baktığın şey ne kadar büyük ne kadar inanılmaz olursa olsun bilirsin ki senin gibi bir insan evladı düşünmüş ve yapmıştır onu. Tamam kabul, heyt be biz insanlar neler yapıyoruz diye gururlanmıyorsundur ama tüm bunların içinde kendini algılama biçiminin küçük dağları ve kocaman şehirleri yaratan insan olması da şaşırtıcı değil. O kocaman ağaçları, dağları, organize olup filleri deviren aslanları belgesellerde izlesen de, yüzyüze gelmediğin sürece senin için gerçek değiller. İşte o yüzleşmeyi yaşadığında, dağın yamacında tek başına otururken bunu düşünürsün. Bakarsın ve etrafında senin yaptığın, başardığın hiçbirşey yoktur. Sen daha portakalda vitamin değilken o koca dağlar oradadırlar. Öylece dururlar. Öylesine küçük ve acizsindir onların karşısında. Şehrin sokaklarında dolaşıp hayatını anlamlandırma çaban, orada bir anda tüm anlamını yitirir. Şöyle bir gözünün önüne gelir bir hafta önce başardığın işleri anlatırken beklediğin ilgiyi göremeyince sinirlenişin…

Sonra tabii ki dağları arkanda bırakıp şehrine geri döndüğünde, o muhteşem yapılar bir başka görünecektir gözüne. Ama insan evladı çabuk unutur. Bir zaman sonra ego yine bulur kendini besleyecek bir şeyler. Arada hatırlatmak gerek bazı bilinen şeyleri. Ben son günlerde sabahları uyandığımda o muhteşem sekoya ağacına bakmak için birkaç dakika ayırıyorum. Şöyle bir düşünüyorum gezegenin üstünde yetişmiş, büyümüş, hikayesini tamamlamış ya da hala sürdürmekte olan yaratıklar arasındaki yerimi. Bende rolümü tamamlayıp göçtükten sonra yaşam yerime nasıl bir şey koyacak acaba? Denge ne yönde nasıl bulacak kendini. Bunun sonu ve cevabı yok tabii ki. Tek nokta ise o kocaman döngüdeki süreçlerden biri olmak dışında bir şey olmadığım…

Neyse ki hala bu dünyada boyu 100 metre olan ağaçlar var.

Ou-San

Digg This
Reddit This
Stumble Now!
Buzz This
Share on Facebook
Bookmark this on Delicious
Kick It on DotNetKicks.com
Shout it
Share on LinkedIn
Bookmark this on Technorati
Post on Twitter
Google Buzz (aka. Google Reader)

IMF! Pabucu yarım…

IMF, pabucu yarım çık dışarıya oynayalım!!! dedik. Çıktılar mı ? Çıkmadılar. Ne yaptılar peki? İçeride kalıp o çok sevdikleri rakamları, sağlığın, eğitimin, güvenliğin, insanların, özgürlüğün yerine koyarak oyunlarını oynamaya devam ettiler. Bu beyaz kağıt iklim olsun, bu bol sıfırlı küçük kağıt gelsin evlensin onunla, sonracığıma orasında burasından 1′ler 0′lar sarkan çocuklarıyla mutlu mesut yaşasınlar. Çoçuklar haydi bakayım kavga etmeden oynayın, oğlum ver arkadaşının çekini, sen de bozma kardeşinin haklarını bakiim.

Herneyse, zaten nasıl bir ebelemecilik oynadıklarını herkes biliyor herhalde. Aynı zamanda dışarıda neler olduğunu da biliyoruz. Oyunu değiştirmek isteyen kitle taksim meydanını hınca hınç doldurduktan sonra yürümek isteyince ortalık bir anda karıştı. Polis eylemci ebelemeciği başladı bu kez. Bildik manzaralara şahit olduk yine. Gaz bombaları, plastik mermiler, panzerler ve pvcnin arkasından bakan boş gözler.

Ben alandaki insanların, kendini bir şekilde bu dünyanın bir parçası gibi hisseden ve bu yüzden, üzerinde oynanan oyunları da yüreğinde hisseden insanlar olduklarını düşünüyorum. Çoğalması gereken, duyulması gereken insanlar… Önüne ne kadar engel koyarsanız koyun, su er ya da geç akacak bir yön bulur. Birikir birikir, sonrada kayaların yerini değiştirir. Henüz en büyüklerini oynatacak kadar birikememiş ki, banka camlarında, polis arabalarında, kaldırım taşlarında, sapanlarda patladı dalgaları. Çok uzak olmasa gerek tsunamilerin patlayacağı zamanlar. Bunlar iyiye işaretler.

Tüm bunlar olup biterken bir de beyazlar giymiş bir adam vardı meydanın ortasında. Elinde, bir tarafında “Gül Güçtür”, diğer tarafında “Power to Imagination” yazan bir pankart vardı. Herhalinden şiddetsizliği tercih eden bir aktivist olduğu belliydi. Elindeki gülleri panzerlere uzatmaya çalışırken, tazyikli suyun altında defalarca yıkandı. Ama kıpırmadan durdu yerinde pankartını kaldırarak. Sonra polislere vermeye çalışırken güllerini yine itildi kakıldı sağa sola. Hatta en sonunda kendisine arkadan saldıran ve istiklal esnafı olduğu söylenen kişiyle dahi konuşmaya, sorununu anlamaya çalışırken gördüm onu. Yediği yumruklara rağmen hala şiddetsiz ve hala sakindi. Sağda solda polislerin önüne çıkıp dansetmeye devam etti. Bir ara bir kameraya semazen olduğunu, barış için sema ettiğini söylemeyi de ihmal etmedi. Beyaz arkadaşımızın eylemi, gülleri bitip pankartı yırtılınca sona erdi.

Şiddet ortalıkta kol gezerken, kimileri bunu mesajını iletmek için ya da sadece biriktirdiklerini atmak için bir yöntem olarak tercih ederken, aynı alanda şiddetsizliği tercih eden eylemciler de vardı. Sayıları daha fazla olsaydı, “çatışma çıkar biz karışmayalım”cılar da meydanda olsaydı, denge daha başarılı kurulmuş olurdu sanki. Bakınız bu beyazlı abi herşeyin ortasında yaratıcı eylem denilebilecek tarzıyla bol bol haber olmayı başardı.

Diyeceğim o ki; kimin doğru kimin yanlış olduğunu tartışmak benim işim değil. Zaten böyle birşey de yok. Çünkü o alana şöyle bir yukardan baktığınızda görülen şey başka birşeydi bence. Farklı renkler, farklı bayraklar, farklı yöntemler. Siyahlar giymiş ve yüzleri siyah peçelerle kapalı gençlerin yanında, beyazlar içinde başka bir tarzın eylemcisi. Hani herkes tartıştı ya hedef şaştı mı, mesaj yerine ulaştı mı diye. Bence gözleri açıp bakmak lazım. Zaten mesajın ta kendisi olmuşlar bu insanlar birlikte. Anlayana sivrisinek saz, anlamayana davul zurna az demişler. Oradaki herkesi kucaklamak lazım tek tek.

Ou-San

Digg This
Reddit This
Stumble Now!
Buzz This
Share on Facebook
Bookmark this on Delicious
Kick It on DotNetKicks.com
Shout it
Share on LinkedIn
Bookmark this on Technorati
Post on Twitter
Google Buzz (aka. Google Reader)

Değişim için çalmak…

Hani yok mudur böyle gördüğün anda kırk yıldır tanıdığını hissettiğin insanlar. Hani bazen dersin o anda, evet ben bu abiye bir güzel kahve yapayım da sohbet şöyle uzasın gitsin. Bir şekilde ortak paydalar henüz kelimelere dökülmemişken, ifade ediverirler kendilerini başka şekillerde. Ne güzel muhabbetler çıkar, ne keyifli dostlar edinilir öyle zamanlarda.

Prensese mektupları okurken ya da birşeyler yazarken de benzer bir hisse kapılıyorum. Bir sürü insan yazılarını gönderiyor buraya, ve çok daha bir sürü insan okuyor. Okurken aynı şeyleri hissederek mi okuyorlar bilmiyorum ama işte o seslendirilmesine çoğu zaman gerek kalmayan ortak payda burada da hissettiriyor kendini. Sen yolunda yürüdükçe yürüyen, çaldıkça çalan, söyledikçe söyleyen ve seninle birlikte büyüyen, hem senden beslenen hem seni besleyen, kocaman bir bütün bahsettiğim.

Bak şimdi de dünyanın dört bir köşesinden enstrumanlarda dile gelmiş konuşuyor senle. Hemde aynı şarkıyı söyleyerek. Congo’dan davul sesleri yükseliyor, Hindistanın kendine has enstrumanları geliyor kulağımıza. Rusya’da bir viyola, İtalya’da bir saksafon, Afrika vokal grubuna eşlik ediyor. Amsterdam’da salınan rastalara, İsrail’den bir güzel cevap veriyor. Ancak bu kadar keyifli dile gelebilirdi herhalde. Belki de defalarca dinlediğin bir parça bu kez çok farklı şeyler anlatacak gibi görünüyor. Değişim için çalmak, demişler adına da. Üzerine çok fazla yazıp çizmeye gerek yok gerçekten. Kendini gayet başarılı ifade etmiş zaten olay. Buyur bir dinle bak ne diyo adamlar?

not: projeye dair daha fazla bilgi için www.playingforchange.com‘a bakılabilir.

Ou-San

Related Posts with Thumbnails
Digg This
Reddit This
Stumble Now!
Buzz This
Share on Facebook
Bookmark this on Delicious
Kick It on DotNetKicks.com
Shout it
Share on LinkedIn
Bookmark this on Technorati
Post on Twitter
Google Buzz (aka. Google Reader)
Kral Büyük Frederick Euler'den 16 yaşındaki yeğeni Anhalt-Dessau prensesine mektupla hocalık etmesini istedi ve Euler felsefe, bilim, matematik gibi değişik konular üzerine iki yıl boyunca haftada iki mektup yazıp prensese gönderdi. Prensesden hiç bir zaman bir cevap gelmedi, ama bu dahi matemetikçi sıkılmadan bilgilerini bu onaltı yaşındaki prensesin anlayabileceği bir yalınlıkta ona sunmaya devam etti. 1768'de Euler arkadaşlarının tavsiyesi üzerine bu mektupları üç cilt halinde " Lettres à une princesse d'Allemagne" ismiyle yayınladı, bir alman prensesine mektuplar. Bu blog Euler'in Anhalt-Dessau prensesiyle yaptığı karşılıksız mektuplaşmaya öykünmeyle başlayan bir serüvende yazılan mektuplarda karşımiza çıkan güzellikler üzerine düşülen dipnotlardır...
Kategoriler
Arşiv