Sivil İtaatsizlik

Sevgili Prenses,

Seçim öncesi kaostan memleket yorgun düşmüşken yaratılan, üretilen gündemlerin ötesinde evrensel kavramlar ve anlamları üzerine konuşmaktan yanayız. Toplumsal şiddetin tavan yaptığı, rejimin otoriter araçlarını sonuna kadar kullanmaktan çekinmediği bu kaotik zamanlarda itaat etmeme halini, şiddetten arınmış dili ve eylemi konuşmak sağduyudandır dedik. Aklımıza güzel insan Melda Keskin‘in yıllardır dönüp dönüp okuduğumuz yazısı geldi. Sen de oku anla dedik. Memleket insanı adını ilk kez duyduğu evrensel kavramları, kavramı duyduğu politik hareketle özdeşleştirse de sen objektifini geniş açıya ayarla, bir de buradan bak dedik. Melda, Greenpeace demiş. Sen başka bir şey de keyfince. Oku, tekrar oku. Taa ki başını kaldırana kadar…

İTAATLE SONU GELEN DÜNYADA SİVİL İTAATSİZLİK UMUDU

1990’ların ilk yarısında Türkiye’de “eylem” sözcüğü, hala şiddet, dehşet ve ölümle özdeşleştiriliyordu; yani eylemin barışçıl da olabileceği pek akla gelmiyordu. Bu nedenle de Greenpeace Türkiye’deki çalışmalarına başlarken, ingilizce “action” karşılığı olarak, “eylem” yerine başka bir sözcük kullanmanın daha doğru olup olmayacağı tartışılmıştı. Fakat, Türkiye’deki ilk Greenpeace gönüllüleri, eylem sözcüğünü şiddet yanlılarına bırakmama ve “geri kazanma” kararı aldı ve dünyanın dört bir yanında yıllardır yapıldığı gibi, son 10 yılda Türkiye’de de çok sayıda barışçıl doğrudan eylem gerçekleştirildi.

Bir insanın vicdanının ya da doğanın yasasına kulak vererek, harekete geçerken önüne dikilen herhangi bir yasayı çiğnemesi (örneğin 2911 sayılı toplantı, gösteri, yürüyüş yasasını ihlal ederek barışçıl bir eylem yapması) sivil itaatsizlik kapsamına girer. İlk olarak bu kavramın adını koyan Thoreau’nun 1800’lü yılların ortasında ABD’de, ırkçılığa ve savaşa karşı tek başına vergi ödemeyerek hapse girmeyi göze almasıyla başlayan, daha sonra Gandi’nin onun yazdıklarından da esinlenerek yürüttüğü kitlesel özgürlük mücadelesi ile süren gelenek içinde, nükleer silahlanma gibi konularda yapılan sivil itaatsizlik eylemleri de geniş bir yer almaktadır. Eylemci, uğrunda mücadele ettiği ideale, kişisel özgürlüğünü feda etmeyi göze alacak kadar inanıyorsa, barışçıl eyleminin sonuçlarına katlanma kararlılığıyla yola çıkar. Bu duruş, şiddetten kazancı olanların en fazla çekindiği; şiddetten başka yol olmadığını zannedenlerin ise henüz keşfedemediği güçlü ve değerli bir araçtır. Üstelik, barış içinde yaşama ütopyamızı, yıllarca beklemeden, hemen bugün gerçekleştirebileceğimiz, içhuzuru ve özgüven kazandıran bir uygulamadır.

Greenpeace gönüllülerinin; Türkiye’de 2911’i ihlalden 1-3 yıl hapis istemiyle yargılanmak bir yana, uzun yıllar şiddetten zarar görmüş, bıkmış, bu nedenle de uzak durmak isteyen toplumun tepkisini çekmek pahasına 10 yıl önce yapmış olduğu seçimin, doğru bir seçim olduğu bugün rahatlıkla görülüyor. Çünkü, ilk yılların ardından, beklenmedik anlarda, beklenmedik noktalarda, çevre suçlarını gafil avlayarak yapılan her “izinsiz eylem”le, barışçıl sivil itaatsizliğin değeri toplumda biraz daha fazla anlaşılmaya başladı.

2000 yılında Uluslararası Akkuyu Nükleer Santral İhalesi’nin Bakanlar Kurulu tarafından iptali ile sonuçlanan 8 yıllık nükleer karşıtı mücadele; Petkim’de zehirli plastik (PVC) üretimine, İzaydaş’ta atık yakmaya, ülkeye yasadışı yollardan sokulmuş zehirli maddelere ve Aliağa’da tehlikeli madde dolu hurda gemilerin sökümüne karşı yürütülen kampanyalardaki bilimsel ve politik çalışmanın tıkandığı noktada, eylemler devreye girmektedir. Yani, çevre suçlarına tanıklık edilirken medya aracılığıyla bilgilendirilen kamuoyunun baskısıyla, olumlu değişiklik talepleri yetkililere iletiliyor.

“Bu barışçıl bir eylem. Ben görevimi yapıyorum, lütfen siz de görevinizi yapın memur bey!”

Televizyonda gördüğünüz bir Greenpeace eyleminde duymuş olabileceğiniz bu sözler, eylemin haklılığını, çevre suçlarına karşı harekete geçmenin Anayasal bir hak (ve görev!) olduğunu, en önemlisi de ve güvenlik güçlerine şiddetle direnmenin söz konusu olmadığını anlatır. Şiddetsizliğin gücü başka insanları tehdit etmeksizin kişisel risk almaya istekliliğimizden ve şiddete şiddetle karşılık vermeme kararlılığımızdan kaynaklanır. Eylemde muhatabımız, suç işlemeye olanak tanıyan sistemin kendisi, çevre suçunu işleyenler ve karar vericilerdir; yoksa aldığı emri uygulayan polis, jandarma değil. “Düşmanca” davranan insanları baskıcı rollere itenin sistem olduğunu bilerek, karşımızdaki bireyi onun oynadığı rolden ayırmak gerekir. Dr. Martin Luther King, Jr.’ın dediği gibi, amaç kişileri yenmek ya da aşağılamak değil, onları kazanmaktır. Yani, onlarla iletişim kurabilmek ve ne istediğimizi anlatabilmektir. Bugün artık çevre eylemcilerini gözaltına alan güvenlik güçleri bile, Greenpeace’in dünyada 30 yılı aşkın bir süredir şiddet kullanmama ilkesinden asla ödün vermediğini biliyor. Eylemciler, barışçıl gösteri yapma haklarını savunarak, bir anlamda Türkiye gibi ülkelerin “demokratikleşmesi” konusunda da dolaylı bir kampanya yürütmüş oluyor.

Sivil itaatsizliğin değerini daha iyi anlayabilmek için, itaatin nelere mal olabileceğini incelemek de ilginç bir yol olabilir. Eric Fromm “İtaatsizlik Üzerine” adlı kitabında, insanlık tarihinin itaatsizlik ile başladığını ve itaat ile sona ereceğini belirterek; Adem ile Havva’nın, Prometheus’un itaatsizliğini, kalıplaşmış yanılgı, inanç ve değerlere karşı duran her bireyi uygarlık yolunda alkışlıyor; soğuk savaş korkularına, insanı tüketerek bir nesneye, salt tüketiciye çeviren kapitalist sisteme, nükleer silahlanmayı başlatan yönetimlere… itaat edenlerin nasıl insanlık tarihinin sonunu hazırladığını anlatıyor.

The Ecologist dergisinin, Haziran 2003 sayısında yayınlanan “3 Pound için öldürür müydünüz?” başlıklı bir makalede ise Yale Üniversitesi profesörlerinden Stanley Milgram’ın Nazilerin davranışlarını anlayabilmek için 1960’larda yürüttüğü psikoloji deneylerinin inanılmaz sonuçlarına yer verilmiş. 6,5 milyon TL gibi bir para karşılığında, “öğretmen” olan deneklerden, verdikleri her yanlış yanıt için bir insanı (deneyde yer alan bir aktör) cezalandırması isteniyor. Milgram, 15 Volt ile başlayarak ölümcül doz olan 450 Volt’a kadar uzanan 30 farklı düğmeyi kullanabilecek olan “öğretmen”e tüm sorumluluğun kendisinde olduğunu garanti ediyor, yani onu sorumluluktan arındırıyor.

Deneylere başlamadan önce Milgram, ölümcül dozu verebileceklerin oranının ne olabileceğini bir grup psikiyatra sormuş. Aldığı yanıt, binde 1 olmuş; deneylerde gerçekleşen sonuç ise %65! Milgram’ın kanıtladığı gibi, insanın toplumsallaşmasını sağlayan topluluğa uyma güdüsünü ve normal insani zaaflarını kötüye kullanarak kitlesel itaati sağlayan bir sistemde, sürü psikolojisi içindeki insanların kendi ahlaki içgüdülerini yok saymaları olasılığı sanıldığından çok daha yüksek: Grup çalışmasında (3 kişinin birlikte karar verdiği ve deneğin yanındaki 2 kişinin ölümcül doz vermeye itiraz etmediği durumda) oran %65’ten %93’e (!) yükselmiş. Deneylerin, esas tehlikenin kötü insanlardan değil, insanları itaat etmeye “ikna eden” kötü sistemlerden kaynaklandığı gerçeğini vurgulayan makalede, günümüzde küresel ekonominin haksızlıklarına karşı “uyum içinde” sessiz kalan kitlelerin durumuna da bu bağlamda gönderme yapılıyor.

Bizi esas ilgilendiren ise itaatsizlikle ilgili olan sonuçlar: yanındaki 2 kişiden birinin ölümcül doz vermeye itiraz ettiği durumda, “öğretmen”in ölümcül doz verme oranı %10’a düşmüş. Daha sonra itirazlardan etkilendiklerini inkar ettilerse de bu deneklerin davranışı, toplum içinde sivil itaatsizliğin gerekliliğini ve gücünü ortaya koyuyor. Sürüye uymanın “norm” kabul edildiği ve başkaları sessizken kimsenin sesini çıkartmak istemediği bir ortamda, itaatsizlik, bunu göze alanlara başta kimse teşekkür etmese de, yaşam kurtaracak kadar değerli oluyor.

Tekrar Greenpeace’in ve benzer ilke ve yöntemlere sahip farklı grupların çalışmalarına dönecek olursak şunu söyleyebiliriz: “Bir grup inanmış yurttaşın dünyayı değiştirebileceği”ne ilişkin güçlü inançla hareket edenleri, kampanyalarda elde ettikleri başarıların dışında, başka bir ödül daha bekliyor: “İzin alınarak yapılan” ya da şiddet içeren eylemlerden farklı olarak, yaratıcı, renkli ve barışçıl sivil itaatsizlik eylemleri, uzun vadede çok daha umut dolu, güçlü, kalıcı bir etki yaratıyor. Üstelik, sivil itaatsizliğe tanık olan sıradan insanlar, kendi güçlerinin gittikçe daha fazla farkına varıyor; eylemlerden esinleniyor ve harekete geçiyor.

Melda Keskin

Yorum Bırakın