Posts Tagged ‘zihin’

Kaya Ruhu

Günün ortasında bir anda durup etrafına bak. Şöyle birkaç kısa dakika. Hayatın keşmekeşini kenara bırak. Derin bir nefes al ve görmek için bak. Her zaman kullandığın alelacele, güdümlü bakışlarınla değil, sakin ve anlayarak bak. Ne görüyorsun? Evler, arabalar, sokaklar, ışıklar mı gördüklerin? Yanından geçen geçen kocaman motorsiklet mi yoksa önünde yürüyen yakışıklı adam ve güzel kız mı? Bunları bir kenara bırak. Dikkatli bak. Orada, asfaltla kaldırım taşının arasından birkaç yaprağını güneşe uzatmış küçük bir bitki var.

Sonra kapat gözlerini, sesleri dinle. İnsanlar, konuşmalar, kornalar, kavgalar. Hayır hayır bize keskin bir zihin lazım. Tüm bunların altında rüzgarın sesi var. Duy. Durduğun yerin hemen yanında ya da hergün arabana doğru yürürken önünden geçtiğin ve dönüp selam vermediğin bir ağaç var. Yaprakları rüzgarla dünyanın en güzel senfonisini sunuyor, sen arabanın yağını değiştirmeyi düşünürken. Read the rest of this entry »

Paylaş:
  • Digg
  • StumbleUpon
  • del.icio.us
  • Facebook
  • Twitter
  • Google Bookmarks
  • email
  • FriendFeed
  • Google Buzz
  • Tumblr

İnsan Beynine Dair İç Burkan Detaylar

-Sen ne üzerine çalışıyordun abi?
-Hocam ben insan beyni üzerine çalışıyorum
-Ooo, süper…acayip ilginç şeyler öğreniyorsundur anlatsana biraz bize
-Abi neyi anlatayım, valla okudukça daha çok ne kadar az şey bildiğimizi anlıyorum
-Yeme bizi şimdi, sen biliyorsundur bir sürü şey de bize anlatmıyorsun…

Ve türevi binbir türlü muhabbete maruz kalmaktan yorulup, söyle bir eytere beae silkinme hareketi ile bu yazıda biraz insan beyninden, senin, benim beynimizden bahsedeyim istedim prenses. Ama başlıktan ve genel olarak çevremdeki insanlara söylediğim (ve haklı olduğum) şeylerden yola çıkarak daha çok insan beynini anlaması neden bu kadar zor üzerine yoğunlaşıcam, yani din merkezi şurada, duygu merkezi burada, aşık olunca şurası aktive oluyor gibi popüler bilimde ve basında sıkça yer bulan şeyler bekleme benden. Hatta bu yazıda seni o popüler bilime ve basına yansıyan çoğu buluşun, sanki beyni ha anladık ha anlıycaz havasının ne kadar asılsız olduğuna ikna edicem inşallah. Başlayalım.

Efendim, Sofi’nin Dünyasından hatırlarsınız “İnsan beyni bizim anlayabilceğimiz kadar basit olsaydı, onu anlayamayacak kadar aptal olmamız gerekirdi.” Harbiden de insan beyni üzerine düşünüp araştırdıkça anladığım, len o kadar da aptal değilmişiz bea, bu alet harbi çok karmaşık. Neden karmaşık? Şimdi ilk öğrediğimde günlerce karalar bağlamama yol açan en temel taşından başlayalım. Malumunuz beyin nöron denen elektiriğe tepki veren hücrelerden oluşuyor. Bu abilerden insan beyninde yaklasik olarak 100 milyar tane var. Sayı biraz ürkünç ama nöron kısmı yine kolay, bu abiyi oldukça iyi anlamış durumdayız, sodyum potasyum pompası ile nasıl elektrik iletir, axonu, dendtriti şusu busu çözdük olum seni trilyon gelsen kaç yazar. Read the rest of this entry »

Paylaş:
  • Digg
  • StumbleUpon
  • del.icio.us
  • Facebook
  • Twitter
  • Google Bookmarks
  • email
  • FriendFeed
  • Google Buzz
  • Tumblr

Ahanda Satori !

Bir şeyin siyah olması, beyaz olmadığı anlamına gelir mi? Peki cevabın evetse, aynı zamanda hayır olabilir mi? Başka bir deyişle hem aynı hem ayrı, hem bütün hem parça, hem tek hem çoğul olabilir mi bir şey? Belkide sorunun kendisi cevaptır aslında. Bilmiyorum, aslında benimde net bir cevabım yok. Daha çok bir hissiyatım var bununla ilgili. Yaşamlarımız, bu ikilikler deryasında devam ediyor ve işte bu hissiyat cevap arayışını sürekli kılıyor. Felsefi akıl oyunlarını bir kenara bırakıp, arayışı en temele, insan bedenine sadeleştirmek ve cevapları orada bulmak gerekiyor aslında.

Şunu biliyorum ki bu ikiliklerin en net ve göz önünde olanı zihin – beden ikilemi. Maddesel olarak tek, ama başka boyutlarda sonsuz sayıda çok. Zihin çoğu zaman sandığımız yerde ve uğraştığımız işte olmak yerine bin tane tilkinin kuyruğunu kovalamakla uğraşıyor. Peki neden yapıyor bunu sorusunu cevaplamaya kalkarsak işin içinden çıkamayabiliriz. Ama şu net ki, odaklanmış bir zihin insan yaşamında birçok şeyi kolaylaştırır. Hayatın anlamını aramak yerine, gerçekten yaşamaya başlamaksa, canlılık gerçeğine odaklanmak ve anı yakalamaktan başka birşey değil aslında. Bu da demek oluyor ki huzurlu ve uyumlu bir yaşamın önündeki yegane engel zihnin odaksız ve uyumsuz durumu. Halbuki görevi ne kadar basit. Önce şunu bir anlayalım. Zihin 4 temel aşamada iş yapıyor aslında. Birinci aşamada, dışardaki koca dünyayla 6 algı kapısı aracılığıyla ilişki kuruyor ve girdileri alıyor. İkincisinde bunları anlıyor ve bunu yaparken bunca yıldır biriktirdiği anıları, tecrübeleri kullanıyor. Üçüncüsündeyse sadece yorum getiriyor. Evet bu iyi bu kötü. Bunu sevdim, bunu sevmedim. Buna sonsuza dek sahip olmak istiyorum ve ötekini bir daha asla görmek istemiyorum. Bu karar verildiği anda, beden buna tepki veriyor ve bir takım duyumlar ortaya çıkıyor. Çoğu zaman farketmesekte bedensel duyumlar her an oradalar. Her an biri gidiyor, diğeri geliyor. Mesela duyduğunuz kokunun güzel olduğuna karar verdiyseniniz beden daha derin solumaya başlıyor. Bu güzel kokunun, güzel bir kadından geldiğine karar verdiyseniz, gözleriniz daha dikkatli bakıyor. O güzel kadından kulağınıza gelen sözler de güzelse bedende bir ısınma, bir titreşim oluşuveriyor. İşte bu noktada tehlike çanları çalıyor. Zihnin 4. aşaması, nam-ı diğer bilinç altı hemen bu duyumlara tepki veriyor. Hoş duyumların sürmesi için, gerekli kodu yazıyor, bağlantıları kuruyor ve bir sonraki anın gerçekliğini yaratıyor. ( Zaten en iyi yaptığı iş bu, ya geçmişte ya gelecekte dolanıp durmak ve yaşanılan anı kaçırmak.) Böylece bir bakıyorsun ki kadının oturduğu tarafa doğru biraz daha dönüvermişsin. Konuştuğun adam az açı dışı kalmış. Ne ayıp, ne ayıp. Upss, ayıbını mantıklı, medeni ve rasyonel zihninde farkettiğin anda düzeltiyorsun. Ama maalesef sorun orada bitmiyor. Buzdağının görünmeyen kısmı çok daha büyük ve bilinçaltında hala yazılmış kaydedilmiş bir kod, bir zincirleme reaksiyon var. Hatta milyonlarcası var. Read the rest of this entry »

Related Posts with Thumbnails
Paylaş:
  • Digg
  • StumbleUpon
  • del.icio.us
  • Facebook
  • Twitter
  • Google Bookmarks
  • email
  • FriendFeed
  • Google Buzz
  • Tumblr
Kral Büyük Frederick Euler'den 16 yaşındaki yeğeni Anhalt-Dessau prensesine mektupla hocalık etmesini istedi ve Euler felsefe, bilim, matematik gibi değişik konular üzerine iki yıl boyunca haftada iki mektup yazıp prensese gönderdi. Prensesden hiç bir zaman bir cevap gelmedi, ama bu dahi matemetikçi sıkılmadan bilgilerini bu onaltı yaşındaki prensesin anlayabileceği bir yalınlıkta ona sunmaya devam etti. 1768'de Euler arkadaşlarının tavsiyesi üzerine bu mektupları üç cilt halinde " Lettres à une princesse d'Allemagne" ismiyle yayınladı, bir alman prensesine mektuplar. Bu blog Euler'in Anhalt-Dessau prensesiyle yaptığı karşılıksız mektuplaşmaya öykünmeyle başlayan bir serüvende yazılan mektuplarda karşımiza çıkan güzellikler üzerine düşülen dipnotlardır...
Kategoriler
Arşiv