Pomplamoose: Youtube’dan ekmek teknesi
Müzik dünyasının nereye gittiği belli değil prenses, kimisi diyor ki böyle her şeyi internete saçarsanız batacak gidecek müzik piyasası, kimisi de diyor ki dünya döndükçe insanlar müzik üretmeye ve paylaşmaya devam eder sakin ol. Ben biraz ikinci kanattanım, prodüksiyon anlamında müzik zaten çok yakın zamana kadar olmayan bir kavramdı, tekrar yok olur büyük müzik şirketleri batarsa çok da üzülmem. Hatta güzel de olur yakın çevremdeki müziğe yetenekli arkadaşların kapısını daha sık çalarım. Ama sanırım ona bile gerek kalmayacak, enerjinin korunumu yasası galiba ekonomide de geçerli: bir sektör çökerken o sektörün yutmakta olduğu para başka bir sektöre kanalize oluyor, ortada dönen para ise az çok sabit kalıyor. Bunun çok güzel bir örneği olan Jack Conte ve Nataly Dawn’dan oluşan Pomplamoose adlı bir video müzik grubundan bahsedeyim dedim. Pomplamoose ismi Fransızca “üzüm” anlamına gelen Pamplemousse’den geliyor. Ve hatta Fransızca demişken en iyisi Pamplamoose’dan müthiş bir Edit Piaf coverı ile başlayalım: Devamı »
Kant, Schopenhauer ve Varoluş Üstüne
Çok iddaalı başlık attım bea, varoluş maroluş allahh, kesin bunun altında yamulucaz şimdi. Hiç bozuntuya vermeyelim bakalım nerde patlıycaz. Merhaba prensesim güzelim, naber? Bugün konumuz hayli ağır sorma, batı kavramsal dünyasında çok köklü ve büyük bir değişime yol açmaya çalışmış, ama bu çalışmalar sırasında ya yolunu kaybetmiş ya da büyük ölçüde de yanlış anlaşılmış bir iki Alman abiden bahsedicem sana. Biz de yolumuzu kaybedersek hiç şaşırmayasın, kemerleri sıkıca bağlayalım, haydi hayırlısı.
Onsekizinci ve Ondokuzuncu yüzyılda Almanya’da artık havalar mı kötü gitti, hayat çok mu bayıktı her ne olduysa bir seri müthiş düşünür çıktı ortaya prenses. O devreye kadar genelde boktan havası ile meşhur Britanya adasından çıkıyordu büyük felsefeciler, misal bir Locke, bir Hume boş bir kafayla geliyoruz dünyaya, ne öğreniyorsak dünyada deneyimle öğreniyoruz yeminlen derken rahip Berkeley İrlanda asiliğiyle hadi len ordan geyik İngilizler, herşeyi dünyadan öğreniyoruz diyorsunuz ama siz daha gerçek dünya diye bir şey olduğunu bile gösteremezsiniz bana, nerden biliyorsunuz herşeyin kafamızın içinde olup bitmediğini diyerek, empirisizm’ın (herşeyi görerek dokunarak öğreniyoruzculuk) idealizmle (gerçeklik zihinde olup-bitercilik) aslında ne kadar kol kola olduğunu ayyuka çıkardı. Alman bir abinin araya girip kavga etmeyin bakem, ikinizde haklısınız demesi çok sürmeyecekti, bu abının ismi iste Immanuel Kant. Devamı »
Yeni başlayanlar için Star Wars
Sevgili prenses,
Şimdi sana, yerlere göklere sığmayan efsanevi Star Wars duble üçlemesindeki, tüm hikayenin baş kahramanı olan Jedi şövalyeleri aslında yalnızca George Lucas’ın hayal ürünü değiller, aramızda yaşıyorlar desem inanır mısın? Kimbilir kaç kez farketmeden sokakta birinin yanından geçtin, bir sith’in ışın kılıcının ucundan döndün ya da bir jedi tarafından fikrin değiştirildi, aklın alındı desem bana kafayı yemiş mi dersin acaba? Belki de ‘du bakalım neymiş derdi’ diye okursun yazıyı, sonra bir daha düşünürsün bunları.
Olaylar çok uzun bir zaman önce, uzak bir galakside gelişir.
Galaksiler, bildiğimiz ülkeler gibi davranmakta, birlikler kurmakta, evreni idare etmektedirler. Mesela ticaret fedarasyonu vardır, olayı paradır. Ayrıca galaktik cumhuriyet vardır, demokrasiyle yönetilir. Galaksiler çapında demokrasi diyorum, ki bu filmin en bilimkurgu kısmı sanki. Sonra bir de asıl konumuz olan, bu sistemin içinde barışı sağlamakla görevli, yönetim üzerinde söz sahibi ama hiçbir yönetime bağlı olmayan jediler (cedaylar) vardır.
Bu Jedi abilerimiz, çok küçük yaşlarda tapınağa alınıp eğitilmeye başlarlar. Tüm dünyevi ihtirasları kenara bırakmayı, hiçbirşeye bağlanmamayı, sahiplenmemeyi öğrenirler. Yaşamlarının merkezinde hiçbir karşılık beklemeksizin sadece vermek vardır. Sonradan Jedi olunmaz, doğuştan gelen bir özelliktir. Kandan gelir ama zamanında eğitime başlanmazsa en fazla altıncı hissi güçlü biri olursun.
Jedi eğitimi böyle barışcıl temellere dayansa da, kendileri aynı zamanda usta savaşçılardır. Silah olarak ışın kılıcı kullanılar. Durduk yere kimseye saldırıp adam öldürmezler ama kullanmaları gerektiği yerde kılıçlarını çekmekten çekinmezler ve amaçları düşmanı yoketmek yerine silahsızlandırarak kontrol altına almaktır.
[Haftanın Videosu] Anthony Francisco Schepperd – The Music Scene
çizgi güzeldir diyerek, bu haftanın videosunu haftabaşından veriyoruz prensesler.
Şehitler ve Bitmeyen Şafakları
Şimdiye kadar birçok arkadaşım askere gitti. Bedelli, bedelsiz, er, uzun dönem kısa dönem… Hepsi de birçok hikaye ile döndü.
Kolay yapanı da var, zor yapanı da var, torpilli yapanı da.
Ne olursa olsun çoğunun ortak noktalarından bir tanesi ‘devreleri kapamak’ üzerine. Yani ‘inanmadığınız ama yaptığınız, tüm verilen emirlere karşı olumlu/olumsuz fark etmez uymak zorunda olduğunuz, herşeye karşı duygularınızı arka plana itip bir daha düşünmemek’ diye açıklanan durum.
Dü-şün-me-me-ye zorlanmak. Ne zor değil mi? Hele bir de düşünmeyi seviyorsanız.
Dün halen asker olan bir arkadaşım aradı. Tam olarak bu biçimde ifade etmedi ama kendisi de böyle yapmış anlaşılan. Her ne kadar benim ne yaptığımı ve keyfimi sormak istese de her iki cümle sonrası söz kendi yaptığı mantıksız şeylerin, gerçektende ne kadar mantıksız olduğunu benle paylaşmaya çalıştı. Çünkü ben onu anlıyordum. Kendisine saçma gelen şeyler bana da saçma geliyordu ama bu durumu paylaşacağı bir kişi yoktu etrafında. Devamı »
Apple’ım Benim, Sidikli Kontesim..
prenseste pek teknoloji yazıları yazmıyoruz. fakat ben artık dayanamayarak uzun zamandır canımı sıkan bir mevzuyu dile getirmek istiyorum.
konumuz apple sevgili prenses. eve ne zaman birisi gelse “grafiker misin?” sorusunu duymama sebep olan pek havalı(!) bilgisayarımı üreten firma.. bir çok insanın gözünde stabil işletim sistemiyle, farklı tasarımıyla ve pahalılığıyla pclere kıyasla başka yerde duran bilgisayar.
apple benim için çocukluğumdan beri bir hayaldi. halam amerika’da yaşardı, yüzünü ilk kez 14 yaşımdayken görmüştüm ve bize evini, oraları görelim diye getirdiği fotoğraflarda masasında bir bilgisayar vardı. bizim evde babamın aldığı “bakın bi bilgisayar çıkmış, artık kafa ayarı yapmanız gerekmeyecek oyun oynamak için” diye getirdiği bilgisayardan çok farklıydı.. sonra zaman geçti, apple iyice ulaşılmaz ve mükemmel görünmeye başladı gözüme. havalı herkesde apple vardı, banane ben de isterim!! bi kere alan 10 sene kullanıyodu bu bilgisayarı. çooook pahalıydı, asla babama “alsana bana?” demeyi aklıma getiremiyceğim kadar pahalıydı ama güzeldi işte..
neyse gel zaman git zaman sonra planlanan bir ingiltere gezisi gerçekleşemeyince neredeyse her hafta format attığım sevgili pcmi evden uzaklaştırmaya karar verip, yola ayırdığım parayla çocukluğumun hayali olan apple imac bilgisayarımı ev sınırları içersine sokabilme şerefine nail oldum. bu arada senelerdir iş yerinde mac kullanıyor olmam da bu kararımın gazını “amaaan evde pc işte mac, kafam karışıyo vallahi” gibi komik bir şekilde desteklememe yetti. Devamı »
Yüzler, Gözler ve Duygular
Son zamanlarda portre fotoğrafçılığına merak saldım prenses. Portre fotoğrafçılığı, fotoğrafçılığa başladığım yıllardan beri her zaman beni çok etkilemiş, her zaman fotoğrafı çekilmesi en zor obje olarak görmüşümdür insan yüzünü. Düşünsene, bir ustanın elinden çıkma tek bir kare fotoğraf bir insanı, bir karakteri tüm derinliği ile aktarabiliyor. Bir insanın tüm hayatı prenses, tüm kişiliği, tüm duyguları, tüm kararsızlıkları, tüm pişmanlıkları, tüm bilgisi her şeyi tek bir kare fotoğrafta. Gördüğüm müthiş portre çalışmalarına dalıp fotoğrafçıların yüzlerce ifade içinden bu ifadeyi nasıl yakaladıklarını bir türlü anlayamamışımdır, hala da anlayamıyorum. Olay sadece deklanşöre doğru zamanda basmaktan çok öte ya da ardı ardına yüzlerce kare çekip içinden birini seçmekten de çok öte. Her iki yolu da çokça denedim, eksik olan bir şeyler var.
Felsefeci adamın işi gücü gerekli gereksiz her konu üzerine düşünmektir. Yüzler üzerine de gayet kafa patlatılabilinir. Son bir iki haftadır bir makale için araştırdığım bir konu beni döndü dolaştırdı başka bir perspektiften yüzlere getirdi, ya da yüzlerin duygu durumumuza ve sosyal yaşantımıza olan derin ve çoğunlukla farkında bile olmadığımız etkisine. Şimdi yüz dediğin şey aslında çok basit olarak görünüp çok karmaşıklaşan bir mevzu. Basit kısmı hepimizin bir yüzü var ve hepimiz yüzleri ayırt etmekte ve okumada birer uzmanız. Karmaşık olan kısmı, yüzün arkasına baktığında başlıyor. Yüzümüzde 44 tane kas var prenses, çok bişey değil aslen. Ama işin ilginç yanı, vücudumuzdaki çoğu kas kemiklerle bağlantılı olduğu için hareket alanı sınırlandığı halde, yüzümüzdeki bu 44 kas hiç bir kemiğe bağlı değil, yani tamamen serbestçe hareket edebiliyorlar. Bunun pratikteki sonucu, her bir insanın yaklaşık 60.000 tane farklı yüz ifadesi yapabiliyor olması. Dünya nüfusu kaç oldu prenses, 6 milyarı çoktan geçtik herhalde. Malumunuz, hiçbir iki insanın yüzü birbirinin aynısı değil. İkizlerinki bile. Haliyle her farklı yüzün kendine has 60.000 farklı ifadesi var. Yani kabaca 60.000 çarpı 6 küsür milyar kadar farklı ifade var, portre fotoğrafçılığının zengin dünyasına hoşgeldiniz. Devamı »
















