Archive for the ‘yazinsal’ Category

Kaya Ruhu

Günün ortasında bir anda durup etrafına bak. Şöyle birkaç kısa dakika. Hayatın keşmekeşini kenara bırak. Derin bir nefes al ve görmek için bak. Her zaman kullandığın alelacele, güdümlü bakışlarınla değil, sakin ve anlayarak bak. Ne görüyorsun? Evler, arabalar, sokaklar, ışıklar mı gördüklerin? Yanından geçen geçen kocaman motorsiklet mi yoksa önünde yürüyen yakışıklı adam ve güzel kız mı? Bunları bir kenara bırak. Dikkatli bak. Orada, asfaltla kaldırım taşının arasından birkaç yaprağını güneşe uzatmış küçük bir bitki var.

Sonra kapat gözlerini, sesleri dinle. İnsanlar, konuşmalar, kornalar, kavgalar. Hayır hayır bize keskin bir zihin lazım. Tüm bunların altında rüzgarın sesi var. Duy. Durduğun yerin hemen yanında ya da hergün arabana doğru yürürken önünden geçtiğin ve dönüp selam vermediğin bir ağaç var. Yaprakları rüzgarla dünyanın en güzel senfonisini sunuyor, sen arabanın yağını değiştirmeyi düşünürken. Read the rest of this entry »

Paylaş:
  • Digg
  • StumbleUpon
  • del.icio.us
  • Facebook
  • Twitter
  • Google Bookmarks
  • email
  • FriendFeed
  • Google Buzz
  • Tumblr

Ünlü Ünsüz Sertleşmesi

Ünlü olmalısın prenses,

Ünlü olmalıyım. Hepimiz ünlü olmalıyız. Öyle ünlünün birinin dediği gibi 15 dakikalığına değil hem de. Baya bildiğin ünlü olmalıyız. Çünkü ünlü olunca yaşarsın. Öldükten sonra da yaşarsın. Seni tanımayanların, hayatında görmemiş ve görmeyecek olanların kafasında, kalbinde, bi şekilde yaşarsın. Bak az önce ünlünün birinden alıntı yaptım, 15 dakika göndermesinde. Andy Warhol. Kimdir bu abi? Ne önemi var, ünlü işte. Ve o yüzden benim ne dediğimden daha önemli onun ne dediği. Kendi derdimi anlatmaya çalışırken sana, elin Amerikalı ibişinden alıntı yapıyorum, sözlerim daha etkili olsun diye. Çünkü o ünlü. Onun ne dediği benim ne dediğimden daha önemli.

Popülizmin kime ne faydası var diyebilirsin şimdi bana. Ama tüm ünlüler popülist değil ki. Pisliğiyle ünlü olanlar da var, aptallığıyla da, büsürü başka olumsuz niteliğiyle de. Kimse sevmese bile herkesin tanıdığı kimseler de var. Klişeye giriyorum diye adamlar gelip dövmesin, Hitler örneğini geçeyim. Ünlü(!) bi yönetmenin karısını kesen satanist lider de ünlü oldu. Herkes hayatta başka bi konu kalmamış gibi sadece aşk üzerine şarkı yaptığı için, naneye muza şarkı yapan, yarım akıllı gibi görünen elemanın biri ünlü oldu. Benzer biçimde klibinde koşan genç popçu, 70 küsür yaşındaki Toprak ağasıyla evlenen 17’lik çıtır, kendi 17’lik çıtırının kafasını kesen zengin çocuğu, memleketi komünist gençlerden temizleyen korkunç suratlı seri katil (daha yeni serbest bıraktılar, her gece kapını kilitle prenses) hep ünlü. Read the rest of this entry »

Paylaş:
  • Digg
  • StumbleUpon
  • del.icio.us
  • Facebook
  • Twitter
  • Google Bookmarks
  • email
  • FriendFeed
  • Google Buzz
  • Tumblr

Deniz olur… Bakarsin

Her şey değişir. Rüzgar yavaşlar, dalgalar durulur. Sonra tekrar başlar. Herşeyin sakinleşmesini, geçip gitmesini bekleyerek bir gemide yaşanmaz. Sonra akıl tutulur. Aklı tutulanı deniz tutar. Dalgaya tutunamayıp dalgayla devinemeyeni deniz bir tutar, bir daha bırakmaz. Gözler yuvalarına gömülür. Yüzün rengi önce beyaza, sonra yeşile, evet yeşile döner. Sağda durun inecek var diyemezsin. İnatçı benliğin vücudunu daha rahat bir ortama gitmeye zorlayamayınca köpürür de köpürür. Köpüren okyanus, köpüren benliği alır, felç eder. Ruzgar saatte 65 km. Motor sessiz. Bu güzel yaşlı hanımefendi, bütün yelkenleri açık 8 knot hız ile 6-8m yüksekliğinde dalgaların arasında atlantikte yol almakta. Sallan. Dur. Yine sallan. 20 derece iskele, 20 derece sancak.

Denizle savaşılmaz. Denizde olunur. Deniz komformist egoyu alır, bir güzel terbiye eder. Uyum sağlamayı, devinmeyi öğretir. Denizde beklenmez. Denizde ancak yaşanır. Varmayı, sevmeyi, ölmeyi, yaşamayı beklemezsin. Bu verili anda burada yaşıyorsun ve herşey burada oluyor. Daha iyi bir yer yok. çünkü buradasın. Değişim kendi evrensel ritminde,senin dışında gerçekleşiyor. Sadece izliyor ve gülümsüyorsun. Deniz öğretir. Burada yaşamayı seviyorsun.

Hiçbir şeye tutunamazsın. Zaman dediğin ileri olur geri olur. Gökyüzü bir bulut olur, bir mavi olur, bir pembe bir turuncu olur. Mevsim kış olur bir günde. Sonra gece olur. Binlerce yıldız olur. Ancak hayran olunur. Hep yoldasın. Yukarı aşağı sağa sola ve haliyle ileri yol alırsın. Günlerce hiç durmadan gidersin. Bilincin yer duygusunu kaybeder. Haritaya bakmak anlamını yitirir. Gitmek kendiliğinden, senin dışında gerçekleşen doğal bir olaya dönüşür.

Bize de oturmaya bekleriz diyen yunus ailesi olur. Otostopçu serçe olur. Zıplamayı unutan çekirge olur. Albatros olur. Martı olur. Bir gülümsemenin bile ışık hızıyla bütün gemide dolaştığı olur. Koridorda sadece yunuslaaaar diye bağıranlar olur. Hadi saat ayarını değiştirelim, karanlıkta uyanmayalım olur. Günbatımında bira sigara olur. Fırtınada havada uçuşan patlıcanlara ispanyolca öğreten aşçı olur. Yağmur yağar, bedavadan güverte yıkanmış olur. Geleneği bozmayıp cam şişede deniz postası gönderenler olur. Rüzgar eser, yelkene dolar, yol olur. Şimşek çakar düğün olur. Pas olur. Boya olur sonra yine pas olur.

Sonra bir gün bir limana varılır. Karaya ayak basınca sallanmadan yürüyemezsin. Karadaki insanlar bambaşka bir gezegenin sakinleri gibi gözükür. Denizin sana verdiği gözlerle, oturur sakin bir köşeden, bakarsın.

tuna

Paylaş:
  • Digg
  • StumbleUpon
  • del.icio.us
  • Facebook
  • Twitter
  • Google Bookmarks
  • email
  • FriendFeed
  • Google Buzz
  • Tumblr

Bir Omur Yetmez

Zaman zaman Tuna’nın “Yazı yazdım prensese, okusana” dürtmeleriyle başladım Prenses’i okumaya. Doğruya doğru! “Aşk” yazısıydı galiba beni arada -son zamanlarda düzenli dediğimiz bir biçimde- sizleri özleten bir duyguyla buraya çeken. Arkası yarınlardan arkası şu an’da olsunlara geldim “Modern zamanlarda “Yolda” olmak ve dönmek” ile. Hele şu “şehrin ortasında ekolojik yaşam!”. Özlemlerimin yazıda vücut bulmuş hallerine daha fazla dayanamayan ben oturdum mektup yazıyorum saatin 3:16’ sında.

Ferzan Özpetek en hakiki düş yoldaşımlarından. Cahil Periler filmini izlediğimde bir daha demiştim, bir daha izleyeyim şu upuzun masayı, tek tek bakayım kahkahalar atan yüzlerin kıvrımlarına, aşk’ın hakikiliğine bakıp, erkek ve kadın bedeninde birbirine geçmişliğini hissedeyim ruhumun, bedenimin en kuytu kıvrımlarında… Bazen hayatta öyle an’lar yaşar, o kadar görkemli duygularla donatıldığınızı hisseder de onu herkese hesapsız sunmak istersiniz ya işte öyle oldu bende. Siz her şeyi paylaşarak çoğaltılacak bir dünyayı o kadar özlerken hayal avcısı hakikat yaratıcısı sizin rehberiniz oluveriyor işte o an. Bu bazen bir şiir, bazen bir kuş sesi, bazen ormanda ağaçların arasından süzülen güneş huzmesi, bazen dolunay bazen de sadece sessizliğin kendisi oluveriyor… Bu bazen’ler aslında hiç bitmiyor; hakiki olan bütün güzellikler ruhumuzun rehberi’dir demek istiyorum sevgili dostlar!

Bir ömür yetmez filmi dostluğun paylaşarak çoğaltan yanına olan inancımı tazeledi; iman tazeliyorum ben bu adamla. Rehberimin, Nazım’ın ekolojik yaşama dair yazısının, Oğuzhan’ın “playing for change” için yazdıklarının bende gelip çattığı yer aynı oluyor; koşulsuz buyur etme! Sanallıkla barışık hayatlarımızda, plazalara tıkılı çalışırken kendimize yabancılaşmamızda, hayatın reklamlarla belirlendiği tek düzelikte küçük dairelerimizde tek kişilik hayatlar hayalleri kurmaya koşullanmamızda aynı şeyin özlemi bir yerde. Kalabalık hayattan kaçacak yeri yaratmanın çabası “yalnızlık” korkusunun ironik bir tezahürü gibi gelmeye başladı artık. İçinden geçtiğimiz tek başınalık özlemi sevgisizliğin sonucu ya da sevgisizlik tek başınalığı yaratıyor ve karabasanımız oluyor. Maddiyatçı yaşamlarımızın doğal sonucu! Bir dönem böyle yaşıyor, bir dönem içinde yüzebileceği “sevgi pınarları” arıyor. Böylesi bir dönemde özlemlerimiz, hayallerimiz “bir arada yaşama” arzusundan besleniyor ve koşulsuz buyur etme “dışarıdan” olanı davetten ziyade her şeyini ortaya sermekle gerçekleşebilecek bir hal oluveriyor. Diğer türlüsü zaten yine “ben”den beslenen maddiyatçı hayatlarımızın aynı tezahürü!

Ruhun panik hallerinden sevinçle paylaşılan, paylaşılması için biriktirilen ya da paylaşıldıkça çoğalan an’lara geçiş ancak hayatını koşulsuzca “buyur”a açmakla oluveriyor. Hayal etmeye başladıkça hayallerin hakikatle buluşuveriyor, hakikat gerçekleştikçe hayaller büyüyüveriyor… Ve hayatta birçok şey “Aşk”la yapılan oluveriyor. Oluveriyor işte hayal ettikçe, buyur ettikçe…

Dostluk ve sevgiyle…

Ayşe Akdeniz

Paylaş:
  • Digg
  • StumbleUpon
  • del.icio.us
  • Facebook
  • Twitter
  • Google Bookmarks
  • email
  • FriendFeed
  • Google Buzz
  • Tumblr

Yaşam Veren Kılıç

Günlerden bir gün, iki büyük kılıç ustası hünerlerini yarıştırmaya karar vermişler. İkisi de yapılabilecek en keskin kılıcı yapacaklarını söylemişler ve yapmışlar da. Ateşte haftalarca dövdükleri kılıçlarını alıp bir dere kıyısında buluşmuşlar. Derenin suları sadece diz seviyesindeymiş. Birinci usta kılıcını çekip suyun ortasına saplamış. Sonra seyretmeye başlamışlar. Ağır ağır akan suyun üzerinde süzülen bir yaprak gelip kılıcın keskin çeliğine temas ettiği anda ikiye ayrılmış. Kılıç o kadar keskinmiş ki, yaprak aynı sakin ve yavaş akışını sürdürerek yoluna devam etmiş… Sonra ikinci usta aynı şekilde kılıcını suya saplamış. Yine seyretmişler. Bu kez derenin getirdiği sakin yaprak kılıca yaklaşmış, yaklaşmış ve temas etmek üzereyken sanki görünemez bir dalga tarafından yönlendiriliyormuşcasına kılıcın yanından sıyrılarak arkasına geçmiş. Kılıç o kadar keskinmiş ki yaprak zarar görmeden çekip gitmiş…

Kim kazanmış sizce yarışmayı? Hiç kimse. Ustalar birbirlerine bakmışlar ve anlamışlar ki ikiside kendi yollarının eşsiz sanatçılarıymış. Onları karşılaştırmak mümkün değilmiş. Birinci usta yaşam alan kılıçların en mükemmelini yaparken, ikinci usta yaşam veren kılıcın üstadıymış.

Bana bu hikayeyi anlatan üstad şöyle demişti: önce seçmelisin ve seçiminin farkında olmalısın. Yaşam alan kılıç mı yoksa yaşam veren kılıç mı olmak istiyorsun? Bunu bildiğinde ve kendini yoluna adadığında, varacağın yeri merak etmene hiç gerek yok.

Devam etmeden önce şu konuyu açıklığa kavuşturmak gerekli sanırım. Her türlüsünden şiddetle beslenen bir medya hergün gözümüzün önünde. Dünyanın dört bir yanında savaşın her türlüsü hali hazırda yaşanıyor. Üstelik bunlar hikayemizin geçtiği zamanlardaki gibi savaşlarda değil. O zaman krallar, şövalyeler, samuraylar, yani kaybedecek çok fazla şeyi olan insanlar cephenin en önünde yer alırmış. Savaş çıkarma niyetin varsa kılıcını kuşanıp meydana çıkman gerekirmiş. Şimdiyse kaybedecek hiçbirşeyi olmayan insanlar ölürken, lordlar kamarası lcd ekranlardan savaşı izleyip strateji oyunları oynuyorlar. Hal böyleyken bazen şiddete karşı içimizde biriken şiddet duyularımızın kapanmasına sebep oluyor ve kendi kazdığımız kuyuya düşüveriyoruz. Ayrıntılara takılıp bütünü gözden kaybediyoruz.

Çoğu zaman şu koca hayat karmaşasında olanlar, suyun üzerinde süzülen küçük bir yapraklardan ibaret. Tamam belki sayıları çok ama özünde hepsi aynı. O küçük yaprakları karmaşıklaştırıp, zorlu bir düşmana dönüştürmekse biz insan evladının marifeti. Bunu yaptığımızda, mağaralaramızda genlerimize kazınmış korkularımızın ortaya çıkmasıysa gayet kolay. Temelde sadece hayatta kalabilme dürtüsü, kurulu düzende, küçümsenmek, yalnız kalmak, hata yapmak, başarısız olmak gibi çok çeşitli korkulara dönüşüyor ve kendimizi korumak için saldırganlaşmak an meselesi oluyor. Şiddet çeşitli şekillerde hayatımızın parçası oluveriyor. Köşeye sıkıştırıldığında herşeyiyle saldırıya geçen vahşi bir hayvan gibi kılıcımızı çekip salına salına gelen yaprakları kesiveriyoruz parça parça. Sonra aniden farkediyoruz ki, sıkı sıkı sarılmışız yaşam alan kılıca…

İçimizde çok fazla korku var. Korku öfkeye dönüşür, öfke nefreti getirir ve nefret karanlığın kapılarını açar. Evet tanıdık geldi değilmi? Bunlar çok daha popüler bir üstadın sözleri. Belki başka bir yazının konusu olabilecek bir üstad.

Yine kılıçların yarıştırıldığı zamanlardan kalma bir benzetme de savaşçıyı bir ağaca benzetiyor. Toprağa sımsıkı tutunan köklerinin üzerinde,sağlam gövdesiyle öylece duruyor samuray. Tepesinde esen rüzgarlara, fırtınalara sadece salınarak uyum sağlıyor. Öyle sağlam bir duruşu var ki, değil diz boyu bir dere, üzerinden seller geçse dahi kıpırdamadan duruyor. Öyle keskin bir ruhu var ki, yüzeydekilerle uğraşmak yerine, derinlerde suyun yönünü değiştiriyor. Sakin, sessiz ya da hışımla, öfkeyle kimbilir kaç yaprak etrafından dolaşıp yoluna devam ederken o sadece duruyor ve ruhu keskinliğini koruyor…Yaşam veren kılıçsa kınından hiç çıkmadan görevini yerine getiriyor…

Bunları okuduktan sonra iki küçük bilgi vermek istiyorum. Hikayenin içindeki yerlerine siz koyarsınız artık. Birincisi samuray kelimesi çoğunlukla sanıldığı gibi savaşçı anlamına gelmiyor. Kelimenin tam karşılığı “hizmet eden”dir. Dar anlamda bir kişiye ya da yönetime hizmet anlamına gelsede, geniş anlamı kılıcın yoluna adanmışlıktır. Aslında samuray, tüm yaşamını Bushido’ ya, yani savaşçının yazılı olmayan kurallarına adamış kişidir. İkinci bilgimizse, japoncada keskin kılıç demek yerine canlı, yaşayan kılıçta denilebiliyor.

Güç sizinle olsun barışın elçileri…

Ou-San

Paylaş:
  • Digg
  • StumbleUpon
  • del.icio.us
  • Facebook
  • Twitter
  • Google Bookmarks
  • email
  • FriendFeed
  • Google Buzz
  • Tumblr

Modern zamanlarda ‘Yolda’ olmak

“Benim icin sadece cilgin olanlar adamdir, yasamaya cilgin, konusmaya cilgin, kurtarilmaya cilgin, ayni zamanda herseyi arzulayan, hic bir zaman agzini bir karis acmayan veya siradan bir sey soylemeyen, ama yanan, yanan, muhtesem Romali bir mesale gibi yanan, yildizlara yayilmis orumcekler gibi yanan ve tam ortasinda merkezdeki mavi isigin patladigini gorursun ve herkes ovvvv! diye kopar…”

Jack Kerouac 1957 yilinda Yolda adli bir solukta yazilmis romaninda iste bu cilgin insanlari anlatir…ona gore adam gibi adam olan insanlari…beat generation’i tanimlarken hippielerin hindistana giden yolunu acacaktir Yolda…toplumsal duzenin karsisinda yasayan bu insanlar ilginctir onun icin…gocebedir cogu…edebiyat duskunu, sair kiliklidirlar…muzigi, kadinlari, ickiyi, uyusturucuyu severler…eglenmeyi severler…kavga etmeyi severler…terlemeyi severler…pasaklidirlar, daginiktirlar…asidirler…

Kerouac bu insanlari, bu alt kulturu anlatmak icin yeni bir dil gelistirmek zorundaydi…klasik romanciligin diliyle bu ruhu veremezdi, bu onlarin degerlerini, onlarin sanatini, edebiyatini, ahlakini reddeden bu insanlara haksizlik olurdu. Neyse ki cevresinde kullanabilecegi yeni edebi araclar sekilleniyordu. Louis Ferdinand Celine Voyage au bout de la nuit (Gecenin Sonuna Yolculuk) ile daha 1932lerde argoyu ve sokak dilini edebiyatin baskosesine muhtesem bir bicimde yerlestirmisti. Ote yanda Virgina Woolf bilinc akisi teknigini yine 1920ler ve 30larda yeterince gelistirmisti. Bu iki teknigin savas sonrasi Amerika’nin yollarindan gettolarindan toplanan anilar, olaylar ve insanlarla harmanlanmasi sonucu ortaya gelecek kusaklari etkisi altina alacak ve surukleyecek nitelikte bir bas yapit ortaya cikar. Tam bir yol hikayesi. Tam baska bir yasam icin yolda olanlarin hikayesi.

1990lara ve 2000lere geldigimizde yolculuk tamamlanmistir ve bu insanlari her yerde goruruz artik. Her yerde. Olimposa tatile giden gencliktir Keruoac’in sayfalarindan firlayan. Sirt cantalarini takip iki haftalik tatillerinde Olimposun kumsallarinin ve diskolarinin tozunu attirirlar, geriye coplerini ve paralarini birakarak. Interaille Avrupayi yazlari tulayanlar bunlardir. Hindistanda tapinaklarin cevresindeki koylerde ot icmeye dunyanin her yerinden gelen sirt cantalilardir Beat generationin torunlari, Hippielerin cocuklari. Akin akin, yuzbinlerce. Thailand’a, Sri Lanka’ya, Vietnam’a, Nepal’e…akin akin, yuzbinlerce. Kuba’ya, Brazilya’ya, Arjantin’e, Meksika’ya, Guetemala’ya, Nikaragua’ya… akin akin, yuzbinlerce. Agzini bir karis acan ve hep siradan seyler soyleyen bu insanlar, artik Keruoac’in anlattigi degil, Kerouac’in baskaldirdigi kitleye donusmustur.

21.yuzyilin cilginlari, yanan mesaleleri, yasam tutkunlari, kendilerine baska seyler bulmak zorunda ozgur olabilmek icin. Ozgur olduklarini hissedebilmek icin. Ozgurluk garip bir kavram, kendisini ancak negatif olarak tanimlanabiliyor. Oysa tutsaklik dedigin elle tutulur bir sey. Normlar olmadan, normlari yikanlar da olamiyor. Her hangi bir kultur norma donustugunde ve insanlari kendine tutsak ettiginde, cagin ozgur mesaleleri gelip onu paramparca ediyor, ayni Kerouac’in yaptigi gibi, yep yeni bir kulturle, yeni bir dille ortaya cikip romali bir mesale gibi yanip bir yildiz gibi kayarak, gokyuzunde piril piril bir iz birakip kayboluyorlar. Kulturel, politik, bireysel, her ne formda olursa olsun ‘isyan’ etmek cagin cilginlarinin isi, neye isyan ettiklerini ise cagin gerceklikleri belirliyor.

2o. yuzyil saniyelesmenin cagi ise, 21. yuzyil kesinlikle teknolojinin cagi. 20. yuzyilda isyan 19 yuzyil viktoryen ahlaka, degerlerine ve yasam bicimlerine yeni sanayi degerleriyle baskaldirdiysa, 21. yuzyildaki isyan 20. yuzyilin endustriyel ahlakina, degerlerine ve yasam bicimlerine hiper-teknolojik degerlerle baskaldiri olacak. 20. yuzyilin bize biraktigi beton yiginlari, izolasyon, yabancilasma, sehirlesme, medya, turizm, eglence ve populer kultur, muze ve galerilerde sanat, gun batiminda ask, sadece sandiklarda demokrasi, tuketim, ve tuketim, ve tuketim… asiri tuketim…Dunyada acliktan daha fazla insanin obeziteden oldugu bir cag bu…Cagimiz nerden bakarsaniz bakin karanlik bir devre, sorunlarin bol cozumlerin ise kit oldugu bir devre. Herseyin tekrar ve tekrar tuketildigi bir devre, Michael Jackson’i gencligimizde popstar olarak dinlerken,orta yasimizda nostalji olarak anip, yasliligimizda hiper-nostalji olarak tekrar tekrar tuketiyoruz. Herkesin herseyi, herkesin herkesle ayni seyi tukettigi, herkesin herseyi herkesle hepbirlikte tukettigi, herkesin herkesi tukettigi bir devre bu. Hizdan basimizin dondugu bir devre, bilgisayarla tanistigimiz, laptoplara alistigimiz, netbooklari tasidigimiz, iphonelarla konustugumuz bir devre. Hic durmadan konustugumuz hem de cok konustugumuz bir devre, cep telefonu ile, sms ile, emaille, facebook ile, ama ne kadar konusursak konusalim konusalacak seyleri bitiremedigimiz bir devre. Bilgi cagi bu, bilgiyi urettigimiz, tukettigimiz, geceleri derin dondurucuda sakladigimiz, kahvaltida blackberrymizden aldigimiz, arabamizda gps’imizden billboardlardan takip ettigimiz, isyerinde interneten, evde tv’den bilgisayardan, her an her seyden haberdar oldugumuz, bilgeye doydugumuz, bilgiyle yogruldugumuz, bilgiye boguldugumuz bir cag bu.

Ve yine de yasiyoruz usul usul, sesimizi cikarmadan. Herkes nasil yasiyorsa bizde oyle yasiyoruz. Biz yasiyoruz ama cagin cilginlari icin bu yasanilasi bir dunya degil. Cagin Keruoaclari icin isbasi yapma vakti geldi. Yeni bir dil, yeni bir kultur insa etme zamani geldi de geciyor. Yollara bakmayin bosuna, yoldakiler onlar degiller. Onlar sehirdeler. Sokaklara bakin, sokaklara…


(Tam ekran izlemeniz siddetle tavsiye edilir)

NazIm

Paylaş:
  • Digg
  • StumbleUpon
  • del.icio.us
  • Facebook
  • Twitter
  • Google Bookmarks
  • email
  • FriendFeed
  • Google Buzz
  • Tumblr

Sessizlik ve Ciplaklik uzerine

Gunes kavurucu disarda, cik disariya oynayalim diye bagiriyor. Basimi dondurmeye yeminli. Bense son gunlerde ciplaklik ve sessizlik uzerine dusunuyorum. Gunes kavurmaya devam ediyor. Bu kez balkona kisik gozlerle uzaktan bakiyorum. Sanki geceyi ozluyor gozlerim, ayi ozluyor. Sessizlik ve ciplaklik temasi ayla daha iliskili sanki. Tum bu dusunceler kafamda sekillenmeye calisip calisip sekil degistire dursunlar, ben ciplaklik ve sessizlik konusuna geri donmeye karar veriyorum.

Once Nepalde kaldigim ashramdan goruntuler geliyor gozumun onune. Bu arada bildik bilmedik demeyin diye soyluyorum, ashram sakin sessiz yerlerde kurulan, gidip temelli veya gecici bir sure kalabileceginiz, yoga meditasyon yapilan spirituel bir mekan. Buralarda sadu denilen kendini insanlara yardim etmeye ve dine adamis ve dunya islerinden kendini cekmis uhrevi adamlarin yaninda senin benim gibi biraz meraktan, biraz meditatif zihni daha yakindan tecrube etmek isteyen insanlar da ugrayanlar listesinde gozle gorulur cogunluktalar. Bazilari turistik tesis gibi calismasina ragmen, halen ozelligini koruyup, para kazanma ve turist cekme hirsina bulasmayanlari da var. Neyse efenim, yine konumuza donuyorum. Hayatimda sessizlikle ilgili yasadigim en onemli tecrube olarak goruyorum bu mekani ben. Tabi sessizlik derken iki turlu sessizlikten bahsedecegim. Bir, konusmadan anlasma hali, iki zihinsel sessizlik hali.

Asramdaki tecrubem ikincisine bir ornek anlayacaginiz uzere. Zihnin boslukta olmasi hali, dusuncesizlik ya da sadece bulunma hali. Bu hal, aliskin olmayanlar icin buyuk degisimlere neden olabiliyormus bunu farkediyorum. Asram halkinin basit hayatini inceliyorum ilk gunlerimde. Dogrusunu isterseniz, ilk baslarda surekli gulme halinde olmalari sinirlerimi bozuyor, dunyadan habersiz yasayip gitmeleri ters geliyor, yaptikleri sakalar aptalca…

Aradan birkac gun geciyor, gercekten boslukta kalmayi basarmaya basliyorum ben de sanki. Geceleri uyuyamiyorum. icimi inanilmaz bir huzun kapliyor. Biz yabancilarin tepkilerine aliskin olan asram halki hemen etrafimda toplaniyor. Biliyorlar sanki neler yasadigimi. Uc gecedir uyuyamadigimi, arada bir daldigimda cok garip ruyalar gordugumu…Aciklamalari ise gayet ilginc. Meditasyon sirasinda bilinc altindaki coplugun agzi aciliyor, ve bilinc ustune cikaya basliyor, o itilen kotu koktugu icin agzi baglanip atilan copler. Bunu bir temizlik olarak algilamam gerektigini biliyorum. Boylece kabul etmem zor olsa da, kabul ettigim andan itibaren inanilmaz iyi hissetmeye basliyorum kendimi. Sakalari anlar oluyorm, cicekler daha bir guzel kokuyor, cimanlarin uzerinde yuruyorum sadece ayaklarimin altinda hissedebilmek icin.

Mutluluk alip basini gidiyor benden iceri. Nefes almak burun deliklerimden havanin serinligini hissederken diyaframimi sisirmek mutlu ediyor beni. Iste simdi anliyorum hayatin aslinda ne kadar basit oldugunu. Cimenleri ayaklarimin altinda hissetmek kadar basit aslinda. Aptalca seylere saatlerce kahkahayla gulmek kadar. Kendimi icine sakladigim, etrafimi saran sargi bezlerini yeniden dirilen bir mumya gibi yavas yavas cozmeye basliyorum. Her acisimda biraz cani yaniyor, yaralar kanayip kanayip kuruyor yeniden. Ben cozmeye devam ediyorum sargi bezlerini. Bazen cok hassas oluyor yaralar, ne ben dokunabiliyorum, ne de etrafimdakiler…Ne ben bakabiliyorum, ne digerleri…Ta ki ben ve digerleri onemini yitirinceye kadar surecek gibi gorunuyor tum bu aci…

Iste ciplakliga boyle ozlem duyuyorum. Asramdakilarin ciplakligi ve sessizligine…
Iste zihinsel sessizlikle asil tecrubem boyle basliyor. Sonrasinda diger tur sessizlik yani sessizlikteki iletisim geliyor aklima. Birkac hafta once bir haftasonu gecirdigim ve yaklasik kirk kadini bir araya getiren Isigin Kadini adli birliktelikte tecrube ettigimiz bu ikinci tur sessizlik, tum bir gun boyunca sessizlik karari almamiz uzerine basliyor. Dogrusunu soylemek gerekirse, hayatimda ilk defa bu kadar cok insanoglunu bir arada bu kadar sessiz goruyorum. O kadar iletisim halindeki herkes. Asil amac zihinsel sessizlikken, ve de ben inatla ilk baslarda goz temasini kesip bunu saglamaya calisirken, neden kafami kaldirip bu sessiz ispayol kadinlarini gozlemlemeye baslamiyorum diye dusunup, kafami kaldiriyorum. Insanlar gozlerle ellerle kollarla nasil da anlasiyor. Sozlere ihtiyac duyulmadigi icin, hersey o kadar basit ki. Bes yasindaki cocuklara donuyoruz hepimiz. “aptalca” seylere guluyoruz, garip sesler cikarip kahkahalarla gulen gruplar goruyorum, kendimi tutamiyorum, o kadar basit ve mutluyuz ki. Gunes batiyor sessizlik icinde. O bile sasirmis gozlerle bakiyor son kez. Cocuk oluyoruz sanki tekrar, kalbimiz sonuna kadar acik, ve o sargi bezlerinden eser yok artik. Cirilciplagiz hepimiz, ay isiginin altinda, sessiz ve cirilciplak, ve bagira bagira sarki soyluyoruz hep bir agizdan, artik anlam degistiriyor sozcukler, bu noktada sadece hissediyoruz sesi, agzimizdan cikip kulaklarimizin icinden bedenimize nasil sizdigini gozlemliyoruz. Birbirimizin sesini iciyoruz, ve ben de buna ucuncu bir tur sessizlik olan sesteki sessizlik adini veriyor ve sizlere su gibi anlamina gelen “Como el agua” sarkisini armagan ediyorum. Serefe…


Videos tu.tv

Kivilcim

Paylaş:
  • Digg
  • StumbleUpon
  • del.icio.us
  • Facebook
  • Twitter
  • Google Bookmarks
  • email
  • FriendFeed
  • Google Buzz
  • Tumblr

Söz uçar, yazı kalır da hep de aynı mı kalır be kardeşim?

Geçen sabah ben kahvemi içip ayılmaya çalışırken barmen, şair, Fransız ev arkadaşım Sebastian işten geldi. Biraz sarhoş. Biraz mutsuz. Çalıştığı bara takılan Belçika’lı bir yazardan bahsetti. Adam akşam 6 sularında gelip birkaç birayı hüplettikten sonra eve gidip yazıyormuş. Ve de bunu neredeyse her gün yapıyormuş. Kendi şiirlerini ona göstermek, fikirlerini öğrenmek istiyordu kaç zamandır. Ama önce onun yazdıklarını okumak istiyor. Okuyor ve de o yüzden iş sonrasında dertleniyor, sarhoş olup eve geliyor ve bana anlatıyor derdini. Adam iyi bir yazar diyor Seb, tıpkı öteki yazarlar gibi. Nasıl yazması gerektiğini biliyor, dili (Fransızca) öyle kullanıyor. Ee, sorun ne diye merak ediyorum. Sorun tam da bu diyor. Modernizmin başından beri iyi bir sürü yazar geldi geçti ama çığır açan, ufuk genişleten, dili olduğu gibi kullanan, dünyayı değiştirmek için ilham veren kaç tane yazar çıktı diye soruyor. Düşünüyor, düşünüyor…Ayağa kalkıp salonda bir volta atıyor. Bir kahve, bir sigara içiyor. Gözleri doluyor. Aklına bir tek 2003 yılında hapise giren Fransız post-punk/rock grubu Noir Désir’in solisti Bertrand Cantat geliyor. Gidip Des Armes şarkısını çalmaya başlıyor.

Diyor ki dünya aynı dünya değil, diller evriliyor, her şey herkes değişiyor ama yazı kalıyor. Sinirleniyor, “Sen nasıl bir yazarsın ki yüz yıllardır dili aynı anlatımla kullanabilirsin etrafında dönen dünya her gün değiştiği halde?” diye soruyor. Sabah kahvem elimde buz kesiliyor; evin çatısına çıkıyoruz kaotik, güneşli Brüksel’in sabah saatlerine kuşbakışı bakmak için. Yahu doğru söylüyor adam. Dil denilen şey her gün, her dakika değişen bir şey. Niye ısrarla bir takım kalıplara takılı kalmak durumunda yazarlar. Edebi akımlardan bahsetmiyorum. Konulardan bahsediyorum, izlenimleri aktarmaktan bahsediyorum, sosyal olaylara bakıştan bahsediyorum, e tabi dilin kullanımından da bahsediyorum. Hani doğru Türkçe kullanmak diye bir şey var ya mesela. Ne ki bu? DOĞRU + TÜRKÇE. Heralde Türk Dil Kurumu’nun kullanımını doğru bulduğu “öz” Türkçe. Tamam, süper. Bence de eski diller ölmesin (her ne kadar Anadolu topraklarından gelmiş geçmiş dillerin bir çoğu öldürülmüş, bir kısmı da bastırılmış olsa bile…). E o zaman normalde de doğru Türkçe konuşsun insanlar. Birileri böyle yazıyorsa ve yeni nesiller bunu kullanmıyorsa, bu yazılanlardan kim, ne anlayacak? Ayrıca bu yazılanlar neyi değiştirecek kişide, ülkede, dünyada? Sebastian’ın dediği gibi herşey değişiyor ama bir kere yazılan, basılan, yayınlanan şey kalıyor orada. Ve anlaşıldığı kadarıyla hep de aynı kalıyor. E esasında anlaşılır bir durum. Bir adamın mesleği yazarlıksa ve hayatta yaptığı şey içip içip yazmaksa ilham kaynakları tükenir, beğendiği veya beğenmediği değişen toplumdan uzaklaşır, onunla dalga geçecek kadar bile içine giremez. İyi yazar olur. Ama tıpkı diğerleri gibi olur.

Türk Dil Kurumu demişken dün Radikal gazetesinde gördüğüm haberi hemen buna bağlamak istiyorum. efendim yabancı kaynaklı fantastik filmlerin, bilgisayar oyunlarının içeriği çok “vahşi” ve şiddetli bulunmuş ayrıca dili de çok argo, küfürlü ve yabancı sözcükler içeriyormuş. O yüzden 100 Türk destanı animasyon yapılıp film ve bilgisayar oyunu olarak piyasaya sürülecekmiş. Hani eminim ki yabancı olanlardan çok daha fantastik olacak zira eski ve “doğru” Türkçe konuşacak herhalde karakterler. Hani düşünsene Alp Er Tunga destanı bilgisayar oyunu olacak ve karakterler “doğru” veya “öz” Türkçe konuşacak. Fantaziye gel!! Benim lise edebiyat kitabından hatırladığım Alp Er Tunga destanının ilk kıtası şöyleydi:

Alp Er Tunga öldi mü?
Isız ajun kaldı mu?
Ödlek öçin aldı mu?
Emdi yürek yırtılur.

Doğru Türkçe böyle bir şey herhalde. Karakterler de böyle şeyler söyleyecekler birbirlerine, mesela, bilgisayar oyununda. Türkçe gibi kökenleri karmakarışık olan bir dili (ki göçebe toplumların tamamının kökenleri karmakarışıktır) “doğru” nasıl konuşuruzu belirleyen ve bunu dayatan bir kurumun varlığıyla kendimize olan güvenimiz iyice sarsılsın diyorum. Çocuklar bunalıma girip sosyalleşemesin. Kaldı ki mesela bu destanlardan “vahşet” ögelerini nasıl çıkaracaklar acayip merak ediyorum. Savaşçılığıyla övünen Türk toplumunun destanlarında savaşma seviş anafikri mi verilecek yani?

Bu konu tartışmaya açık tabi ki, zira dili doğru veya yanlış kullanmanın sınırları nereye kadar çekilebilir taahhüt etmek (doğru Türkçe anlamayanlar için taahhüt etmek: öngürmek) zor. Ancak milliyetçi yaklaşımlarla dili kısırlaştırmak, küreselleşen hayatlarımızda bizleri ilhamsız bırakmak ve ifade şeklini şablona sokmaya çalışmak dünyayı daha yaşanabilir bir yer haline getirme umutlarını yeniden düşündürtüyor. Hani bir şeyler bir değişime girecekse iletişimle olur bugünkü küresel dünyada. Yazılan şey anlaşılırsa, aktarabilirse istediğini, bana okurken heyecan verirse, kalkıp bununla ilgili bir şey yapmama sebep olursa sadece yazıda kalmaz değişimin bir parçası olur, yorumlanır, ilham verir.
Elif
Paylaş:
  • Digg
  • StumbleUpon
  • del.icio.us
  • Facebook
  • Twitter
  • Google Bookmarks
  • email
  • FriendFeed
  • Google Buzz
  • Tumblr

kavramsal yapilara pankart acmak!

Efendim entel jargonlarda conceptual framework adı verilen, türkçesi sanırım kavramlar yapısı/iskeleti gibi bir şey oluyor, bir muhabbet var. Basitçe açıklamak gerekirse her hangi bir kavramla(konseple), misal anne, ev, devlet, iyi vs. ilgili oluşturduğunuz bütün bağlantıları /çağrışımları/ anlamladırmaları alın, sonra onu sahip olduğunuz bütün diğer kavramların bağlantıları/ çağrışımları/ anlamlandırmaları ile birleştirp dev gibi bir kavram ağı yaratın. Tabi elle oturup yapılacak bir şey değil bu, lakin hepimiz bir birinden farklı kavramsal yapılara sahibiz. Ekstrem bir örnek olarak misal bir nazi abinin kavramsal yapısını ve orada ki yahudi, ırk, saf, millet vs. gibi konseptlerin o yapı içindeki yerini düşünün bi de aynı şeylerin bir yahudinin kavramsal yapısında düşünün. Oldukça farklı. Bir siyah ile ku klux klan üyesinin de sanırım oldukça farklı bir kavramsal yapısı vardır, keza bi cevrecinin ki ile devlet adamlarının kavramsal yapıları da oldukça farklı.

Bu kavramsal yapıların önemi aldığımız kararlarda, insanlar/durumlar hakkında ki yargılarımızda vs. hayatımızın her türlü düşünsel aşamasında vardığımız sonuçları belirleyici özelliğe sahip olmaları. Yani kavramsal yapılar dünyayı nasıl algıladığınızı ve nelerin iyi nelerin kötü, nelerin yapılması nelerin yapılmaması gerektiği gibi şeyleri şekillendiriyor. Kararlarımızı nasıl etkilediklerine ekstrem bir örnek olarak ikinci dünya savaşı sırasında kendini yahudi olduğu için öldüren bir sürü nazi var, adamların yahudi kavramı o kadar sakat ki, bu kendileri bile olsa öldürülmeli. Bizi farklı düşüncelere ve bazı ortak noktalara sahip birer birey yapanda aslında bu kavramsal yapılar.

İşin güzel yanı bu kavramsal yapı dediğimiz şeyler leylekler tarafından getirilmiyor, bebeklik- çocukluk-gençlik dönemlerinden geçerken çevremizde gördüklerimiz ile şekilleniyor. Aile, okul, arkadaş çevresi, tv vs.

İşte bunlar üzerine düşünürken olayın çevre mücadelesi veya her hangi bir politik mucadele ile bağlantısı çaktı kafamda. İşin olumsuz tarafı, muhatap olduğun adamlar ile benzer kavramsal yapılara sahip olmadıkça mücadelen güçlerin çatışmasından başka bir şey olmayacaktır. Senin argümanların ona, onunkiler sana işlemeyecek. Bir KKK üyesiyle bir Siyah’ın anlaşamama sebebi mantık yürütme biçimlerinin farklı olması değil, kavramlarının tamamen farklı olması. Aynı şekilde greenpeace’çilerin devletler ile uzlaşamamalarının veya bir çok insan çevresel veya başka bir mücadeleye bulaşmamasının sebebi de farklı kavramsal yapılara ve dolayısıyla farklı kavramsal önceliklere sahip olmaları. İnsanların kafalarındaki dünya, çiçek, böcek kavramlarını değiştiremediğimiz müddetçe işimiz çok zor. İşin bu noktasında “Eğitim şart abi! ” diye naralar atıyordum ki aklıma şöyle bir düşünce deneyi geldi:

En buyuk cevre orgutlerinden biri olarak misal Greenpeace, 1971′de Amchitkadaki eyleminden sonra oturup düşünüp, yok abi insanların kavramlarını değiştirmedikçe eylemle mücadeleyle biz bir yere varamayız, en iyisi biz eğitime yatırım yapalım deseydi ve fundraising amaçlı kampanyalar dışında bütün parasını ve enerjisini kids project tarzı çocuklarda ve gençlerde çevreye duyarlı kavramsal yapılar oluşturma amaçlı projelere yatırsaydı, eminim greenpeace bugünkü ününe sahip olamazdı; ama dünya ve çevre mücadelesi 34 yıllık bu tarz çalışmaların ve yetişen nesillerin sonunda çevre mücadelesi/çevreye duyarlılık konularında şimdikinden çok daha iyi bir noktada olur muydu? Kazanımların ve kayıpların analizini yapmak çok zor tabi ama benim yanıtım kesinlikle evet yönünde.

Egitime endeksli cok basarili olmus politik mucadele ornekleri cok yakin gecmiste var. Misal Turkiye’de seksenlerden sonra islamcilarin yukselise gecmesi. Nasil oldu: Kuran kurslari ve imam hatipler en buyuk itici guc olmadilar mi, politik mucadelelerine islami kavramlarla yetismis ve saglam yerlere gelmis beyinler saglamadilar mi? Devlet destegi, sermaye vs. vardi demeyin, tamam onlar vardi ama islamcilarin degerlerini savunacak beyinler surukli ve artarak gelmeseydi sadece sermaye ile sadece devlet destegi ile politik mucadele olmaz. Yani o sermaye ve destek egitime yatirilmasaydi, bir arpa boyu yol kat edemezlerdi.

Günün sorusu: Acaba çevre veya her hangi bir politik mücadelede çok daha kısa ve emin yollar varken, popüler olma kaygısıyla uzun ve dolambaçlı yollara mı sapıyoruz?

NazIm

Related Posts with Thumbnails
Paylaş:
  • Digg
  • StumbleUpon
  • del.icio.us
  • Facebook
  • Twitter
  • Google Bookmarks
  • email
  • FriendFeed
  • Google Buzz
  • Tumblr
Kral Büyük Frederick Euler'den 16 yaşındaki yeğeni Anhalt-Dessau prensesine mektupla hocalık etmesini istedi ve Euler felsefe, bilim, matematik gibi değişik konular üzerine iki yıl boyunca haftada iki mektup yazıp prensese gönderdi. Prensesden hiç bir zaman bir cevap gelmedi, ama bu dahi matemetikçi sıkılmadan bilgilerini bu onaltı yaşındaki prensesin anlayabileceği bir yalınlıkta ona sunmaya devam etti. 1768'de Euler arkadaşlarının tavsiyesi üzerine bu mektupları üç cilt halinde " Lettres à une princesse d'Allemagne" ismiyle yayınladı, bir alman prensesine mektuplar. Bu blog Euler'in Anhalt-Dessau prensesiyle yaptığı karşılıksız mektuplaşmaya öykünmeyle başlayan bir serüvende yazılan mektuplarda karşımiza çıkan güzellikler üzerine düşülen dipnotlardır...
Kategoriler
Arşiv