Archive for the ‘video’ Category

[Haftanın Videosu] Mia Doi Todd – Open Your Heart

michel gondry gerçekten yaptığı her işle kendisine hayran bırakan bir adam. ister sinema filmi çeksin, ister birbirinden güzel klipler çekmeye devam etsin hepsinde çok başarılı. bu da son klibi, buyrun efendim.

Paylaş:
  • Digg
  • StumbleUpon
  • del.icio.us
  • Facebook
  • Twitter
  • Google Bookmarks
  • email
  • FriendFeed
  • Google Buzz
  • Tumblr

[Haftanın Videosu] Fallen Art

Paylaş:
  • Digg
  • StumbleUpon
  • del.icio.us
  • Facebook
  • Twitter
  • Google Bookmarks
  • email
  • FriendFeed
  • Google Buzz
  • Tumblr

[Haftanın Videosu] Logorama

Sevgili prenses, bu haftaki videomuz 2010 oskarlarında en iyi kısa animasyon ödülünü kazanan “Logorama”. Video, Röyksopp ve Massive Attack’in de kliplerini yapan Fransız animasyon ekibi H5 tarafından 4 senede, 2.500′e yakın logo kullanılarak tamamlanmış. İlk gösterimi 2009 Cannes Film Festivali olmuş ve 2010′da da Sundance Film Festivalini açmış. Uzun ama çooook eğlenceli bir animasyon, bi dene derim.

Paylaş:
  • Digg
  • StumbleUpon
  • del.icio.us
  • Facebook
  • Twitter
  • Google Bookmarks
  • email
  • FriendFeed
  • Google Buzz
  • Tumblr

[Haftanın Videosu] Bowerbirds “In Our Talons”

güzel video, güzel müzik.

Paylaş:
  • Digg
  • StumbleUpon
  • del.icio.us
  • Facebook
  • Twitter
  • Google Bookmarks
  • email
  • FriendFeed
  • Google Buzz
  • Tumblr

[Haftanın Videosu] Olen Lavie – Her Morning Elegance

pek sevgili prenses; yakında kendimizi ranzada uyumaya başlayıp sabah 5′de kalkar vaziyette bulmadan önce araya huzurlu bir video klip serpiştirelim dedik. yapanın ellerine, emeğine sağlık diyerek seni şöyle alıyoruz.

Paylaş:
  • Digg
  • StumbleUpon
  • del.icio.us
  • Facebook
  • Twitter
  • Google Bookmarks
  • email
  • FriendFeed
  • Google Buzz
  • Tumblr

Sanal Dünyada Gerçek Dans

Avoidantconsumer takmaisimli youtube kullanıcısı, Phoenix grubunun Listztomania adlı yeni çıkardıkları şarkısını dinlediğinde 80′lerde Brat Pack filmleri diye anılan, düşük bütçeli klişe gençlik filmleri aklına gelir. Amerika’da bir nesil bu filmlerle büyümüştür, avoidantconsumer da dahil olmak üzere.. Şarkının kendisi Ken Russell’in 1975 yılı yapımı dahi besteci ve  pianist Franz List’in hayatını anlatan Listztomania isimli filminden esinlenmiştir, yani seksenler çağrışımı boşa değildir. Avoidantconsumer “The Breakfast Club”, “Pretty in Pink”, “Man” gibi Brat Pack filmlerine bi göz atar ve şarkının bu filmlerle ne kadar uyumlu olduğuna tekrar hayran olur, neredeyse bu filmlerde başrolü oynayan Duckie Dale şarkının sözlerini biliyor gibidir, ya da oyuncular bu müzikle dans ediyordur. Dayanamaz ve şarkıya Brat Pack filmlerinden sahneleri editleyerek aşığıdaki videoyu hazırlar:

Avoidantconsumer’in Listztomania klibi youtube’un yerlisi olan kitle arasında oldukça popüler olur. Yaklaşık bir ay kadar sonra New York, Brooklyn’de yaşayan thepinkbismuth adlı youtube kullanıcısı Avoidantconsumer’in klibini youtube’da izler ve çok hoşuna gider. Seksenler o kendine has rüküşlüğü ve abzurdlükleri ile halihazırda Brooklyn sokak kültüründe oldukça popüler zaten. Read the rest of this entry »

Paylaş:
  • Digg
  • StumbleUpon
  • del.icio.us
  • Facebook
  • Twitter
  • Google Bookmarks
  • email
  • FriendFeed
  • Google Buzz
  • Tumblr

İç içe geçir, çalkala, karıştır: Mash up

İnsan beyninin en önemli özelliği esnek olması. En kötü özelliği ise esnekliğini ilerleyen yaşla ters orantılı olarak kaybetmesi. Yeni doğan bir çocuğu dünyanın neresine götürürseniz oranın dilini kültürünü öğrenir, götürdüğünüz yerde farklı diller konuşuluyorsa hepsini birden öğrenir bilingual, trilingual, multilingual olur, hepsini ana dili gibi konuşur rahatça. 20 yaşından sonra 4-5 dili öğrenip çok güzel şekilde konuşana genelde dahi gözü ile bakılır oysa. Ya da yine çocuklar gittikleri her kültüre adapte olup, oranın normlarına geleneklerine anında uyum sağlarken, misal yirmili yaşlarında doktora yapmak için avrupaya veya amerikaya gidenler kültür şoklarından şok beğenir, insanlarına alışamaz, evini özler, yemeklerini özler, dilini özler, kültürünü özler, özler de durur. İşin daha da kötüsü, memleketini değiştirmesen de 30lu 40lı yaşlarından sonra nerde olursan ol memleketin kendisi ilerleyen teknolijiyle değiştiğinden ama beyinler ilerleyen yaşla esnekliklerini kaybettiğinden insanlar bu sefer de olduğu yerde geçmişi özlemeye başlar, nerde o eski zeytinyalı sarmalar, nerde o eski dostluklar, o değerler, dilimiz bozuldu, kültürümüz bozuldu ve daha bir sürü ezbere bildiğiniz nesil çatışmaları.

Çağımız hızlı bir çağ, teknoloji çağı ne de olsa. Bilgi çağı. Data çağı. Akış çağı. Yüzlerce yıl herşey yavaştı, fiziksel dünyada mesafeler uzun, kat etmesi zor, üretmesi zor, maliyetleri yüksek, ulaşıp tüketmesi zaman alıyordu. Daha önce Dusen Asker fotografi örneğinde bu hız artışından  detaylı olarak bahsetmiştim. Şimdi dijital çağda herşey tam tersine dondu: Fiziksel mesafeler ortadan kalktı, herhangi bir şeye ulaşması an meselesi, maliyeti sıfıra yakın, kamera, video, iphone ile her an her yerde herhangi bir şey herhangi bir formatta kaydedilebilir, bilimum yazılımla  kaydedilenler istenilen şekilde işlenilebilir, yanı üretmek kolaylaştı, hem de çok kolaylaştı. Ama daha da önemlisi: üretilenler paylaşılabilir, paylaşılanlar milyonlarca insan tarafından tüketilebilir. Hem de anında tüketilebilir, bir ayda, bir haftada, bir gün, bir saatte.

Read the rest of this entry »

Paylaş:
  • Digg
  • StumbleUpon
  • del.icio.us
  • Facebook
  • Twitter
  • Google Bookmarks
  • email
  • FriendFeed
  • Google Buzz
  • Tumblr

Balmorhea

bazı insanlar gerçekten “iyi ki varlar” bu dünyada. balmorhea’nın insanları da bu sınıftakilerden. son zamanlarda yazdığım gruplardan anladığım ben pek öyle cımbırcımbırlı müzikleri sevmiyorum (birkaç grup dışında), sakin, cümlesi olan müzikler daha çok kulağımda kalıyor sanki.

balmorhea dünyanın en iyi gruplarından biri değil, olmaları da gerekmiyor elbet… ben kendilerini internetten dinlediğim karışık bir playlistin içinde birden çalmaya başladıklarında remembrance isimli şarkılarıyla tanıdım. parça çalmaya başladığı an bilgisayarın başına koşup neymiş bu diyip o gün başka birşey dinleyemedim. bir nevi ilk görüşte aşk.. explosions in the sky’ın distorsionsız hali gibiler. gitar çello piano melodika ve bas gitarın yanına biraz çay koy al sana balmorhea. çaydan başka bişey olmaz ama, kahvelik değiller -kahverengi değiller bi kere- düpedüz çaylar bu adamlar.

birçok parçaları için bundan bir filme soundtrack olurmuş diyorum içimden. bazı parçalar vardır görsellerini kendileri seçer, bazı parçalara da görselleri yedirmeye çalışırsın. balmorhea’nın bir çok parçası sanki kendisine filmini seçebilmek ister gibi dizilmiş.. amerika teksas’lı oldukları okuduğumda ilk başta şaşırdım, sonra sevindim. evet dedim, müzik yer, zaman, memleket tanımaz. etkilendikleri müzisyenler arasında ludvig van beethoven, arvo part ve john cage gibi isimleri görünce de içimi bir sevinç kapladı. şimdilik üç tane albümleri var, ilki kendi isimleriyle 2007′de çıkmış. ikincisi river arms ve sonuncusu da 2009′da çıkan all is wild, all is silent..

aşağıdaki parça benim onları keşfettiğim remembrance isimli parçanın bir sanat galerisinde çekilmiş videosu. kulaklarından öperim prenses.

Balmorhea “Untitled 2″ from Retread Sessions on Vimeo.

Paylaş:
  • Digg
  • StumbleUpon
  • del.icio.us
  • Facebook
  • Twitter
  • Google Bookmarks
  • email
  • FriendFeed
  • Google Buzz
  • Tumblr

Sokak Cilginlari

Simdi saray bahcesinde sezlonglara uzanip uzum yemek guzel de prenses, sokaklarda serserilik yapmanin tadi da ayri be…. ne biliyim daha bi canli, daha bi heyecanli… Sokagi kafamda ne zaman romantize etmeye kalksam aklima hep Fatih Akin’in filmi Sound of Istanbul’da, sokak muzisyenleri Siya siyabend’in yorumu geliyor: “Tas tastir, kafani koyunca anlarsin”. Hemen uyaniyorum ruyalarimdan bu dusunceyle, harbiden kaldirim tasinin nesi romantik? Ama bir yanda da o tasin uzerinde, o sertligin, o soguklugun uzerinde kaynasan insanlar, yeseren capcanli rengarenk kulturler. Nasil romantize etmeyelim? Garland Jeffrey’s Wild in the Street adli sarkisi ile karsilasinca dilime dusunceme tercuman olan bu keyifli klibi paylasmadan edemedim, 70′lerde New York sokaklarindan goruntuler esliginde 70′lerde sokaklardaki cilgin serseriler:

NazIm

Related Posts with Thumbnails
Paylaş:
  • Digg
  • StumbleUpon
  • del.icio.us
  • Facebook
  • Twitter
  • Google Bookmarks
  • email
  • FriendFeed
  • Google Buzz
  • Tumblr
Kral Büyük Frederick Euler'den 16 yaşındaki yeğeni Anhalt-Dessau prensesine mektupla hocalık etmesini istedi ve Euler felsefe, bilim, matematik gibi değişik konular üzerine iki yıl boyunca haftada iki mektup yazıp prensese gönderdi. Prensesden hiç bir zaman bir cevap gelmedi, ama bu dahi matemetikçi sıkılmadan bilgilerini bu onaltı yaşındaki prensesin anlayabileceği bir yalınlıkta ona sunmaya devam etti. 1768'de Euler arkadaşlarının tavsiyesi üzerine bu mektupları üç cilt halinde " Lettres à une princesse d'Allemagne" ismiyle yayınladı, bir alman prensesine mektuplar. Bu blog Euler'in Anhalt-Dessau prensesiyle yaptığı karşılıksız mektuplaşmaya öykünmeyle başlayan bir serüvende yazılan mektuplarda karşımiza çıkan güzellikler üzerine düşülen dipnotlardır...
Kategoriler
Arşiv