Archive for the ‘Uncategorized’ Category
[Haftanın Videosu] The Raveonettes – Heart of Stone
The Raveonettes Danimarkalı bir grup. Şimdilik 4 albümleri var, bu video da gayet başarılı olmuş.
Endorfin Kafası – 1
Sigarayı bıraktım dondurmaya başladım. Çikolatalı dondurma yiyip endorfin kafası yapıyorum. Yine de yetmiyor. Bu dalga dalga gelen asabiyet nöbetleriyle kendimi güldürüyorum. Ne zor işmiş böyle yahu. Nikotin isteği bir yana, günlük rutin, yemek sonraları falan bünye çok alışmış. Anlayacağınız zor günler geçiriyorum
10 yıllık tiryakilik boyunca hiç bırakma girişiminde bulunmamıştım. Geçen hafta bir gün uyandım. Ve yeterince sigara içtiğime karar verdim. Gemideki tiryaki yoldaşlarımı benden uzak durmaları konusunda uyardım. Sigara içmezük cephesi ise düşmanın bir haini kucakladığı gibi kucaklayıp desteklediler beni. Hain aymazlığıyla dondurma ve şarap rüşvetlerine boğdum kendimi. Aslen planım da şu. Cümle aleme sigarayı bıraktığımı ilan edip tekrar başlamaya karşı bir mahalle baskısı oluşturacağım. Genel olarak yüzsüzlüğümü ve umursamazlığımı hesaba katmazsak plan işe yarayacak gibi. Evet bu yazıyı okuyan insan, sen de bu projenin parçasısın artık. Beni sigara içerken görür duyarsan, sözlü taciz ve müdahale hakkı veriyorum sana bu proje ile.
Bu nikotinsizlik asabiyetini saymazsak huzur ve mutluluk dolu günler yaşıyorum. Bir nevi hayat sarhoşluğu sanırım. Sıfır stres, düzenli hayat, 56 metrelik maksimum yürüyüş mesafesi ve günde 8 saat fiziksel çalışma ile zihinsel konformizmin doruklarındayım. Ben 2 aydır aynı yatakta uyuyorum ama benim yatak yerinde durmuyor haliyle. 3 hafta önce İspanya’dan Londra’ya 10 günlük bir transit gerçekleştirdik. Arkadaşlar! Fransa açıklarında Biscay körfezi diye bi yer var. Mümkünse yolunuz düşmesin. 10 buforluk bir fırtına yedik. 6-8m dalgalar dadından yinmiyo. Read the rest of this entry »
Hariçten Gazel
Ya da, televizyon niyetine İstanbuldan ikiyüzlülük, açgözlülük ve şiddet manzaraları…tuna hızla topuklar!
Ben yine yerimde duramayıp yola koyuldum. Oradan oraya gezerek sürekli yer değiştirme meselesine radikal bir çözüm getirerek sürekli hareket halindeki bir deniz aracına 3 aylığına yerleşerek sorunu kökten çözdüm. Greenpeace’in “Gökkuşağı Savaşçısı” gemisine gönüllü tayfa olarak kabul edilince kafadaki bütün planlar ister istemez bir kenara konarak ivedilikle harekete geçildi.
Ama son yazımdan sonra anlatacak bir sürü şey biriktiğini farkettim. Nerden başlasak? İstanbul, Rize, Antalya hattının sonunda annemin lezzetli yemekleri ve “ev” haliyle keyifli zaman geçirip yine cadı kazanı istanbul’a döndüm geçen ay. Bu seferki proje, topyekün tadilata girişen kız arkadaşıma yardım etmekti. Üzeyir Usta ile tanışıklığımız da böyle başladı. Kendisi Çorumlu, her işi yapar bir inşaat ustası olmanın yanında doksan kiloluk vücudunun 30 kilosunu kapsayan göbeğini çatı kapağından oldukça çevikçe geçirebilme yeteneğine sahip. Az çok tadilat işine girişenler bilir. Bu işler adamı kanser eder. Zira çekiç, malayı bi eline alan adam ikincisinde kendini usta diye pazarlamaya başlıyor.
Ahilik, zanaatkarlık gibi bütün etik kurumlar da ne yapsan yedirirsin temalı inşaat sektörüne devredildiği için iş yaptırırken paranoyak olmak gerekiyor. O yüzden bir iş yaptıracaksanız ustadan önce bir aracı ya da müteaahit ile muhatap olmayı tercih ediyor birçok insan. Bu aracı insanların temel fonksiyonu aslında “güven” satmak. Bir işi hakkıyla yapmanın standardı, yapmamanın yaptırımı olmadığından biz her işle birlikte güven ve ruh sağlığı için de para ödüyoruz genelde.
Ben de uzun zamandır oynamadığım eli cebinde gıcık sorular sorup sürekli onun bunun düzeltilmesini isteyen sinir bozucu “iş sahibi” rolünü oynadım. Beğenmedim kendimi ama işler böyle yürüyor bu alemlerde
Suni krizler yaratıp, ek masraflar üzerinde tartışma hallerinden tutun da, ödeme zamanları veya küçük ayrıntı düzeltmelere kadar baştan sona bir tiyatro oyunundan farksız bence bu işler. Her türlü mal ve hizmet alımlarında bilgi ve tecrübeye sahip olan taraf diğerini en iyi şekilde kazıklamak ya da kandırmak için elinden geleni yapıyor. Ama Üzeyir Usta’ya laf ettirmem. Çatı tamirini hakkıyla bitirdi. Kendisini inşaat kalfası olarak niteliyor zaten. Ben ayrılırken daire içi tadilata girişiyordu. Usta arayanlar bana bir eposta atsın telefonunu göndereyim
Tabi bu gemiye gelme işi çıkınca birsürü kağıt sepet işlerine girişmek gerekiyor. Ben hayatım boyunca vize alma müessesesini aşağılayıcı bulmuşumdur. Gidip o sıralara giren, camın arkasına laf anlatmaya çalışan her insanoğlu da eminim benimle aynı fikirdedir. Bu seferki durağımız yunanistan konsolosluğu idi. Çok zor vize veriyorlar uyarıları ve ekşi sözlkte sayfalarca giriş gözümü korkutmadı değil gitmeden önce. Zaten vizeyi de kolay vermediler ama bol bol aşağılanıp abuk subuk sorulara muhatap olduğum diğer konsolosluklara kıyasla daha insanca bir tavır gördüm. Bu kuzey avrupalı olmak ile akdenizli olmak arasındaki farkmış gibi geldi bana. Derdinizi anlayana kadar anlatabildiğiniz insanların olduğu, iki kelimeden daha uzun cevaplar veren, yaptığı işten nefret etmeyen insanlar gördüm, sevindim. “Gideceğin gemide güzel kızlar var mı?” sorusunu da hollanda konsolosluğundan bekleyemezsiniz herhalde
İstanbul’daki zamanımın bir bölümünü de Vertigo’nun bilimum televizyon film vs. için yaptığı
uçma efektleri işlerine giderek geçirdim. Bunlardan en fazla ağzımı açık bırakan Yaş15 adlı Fox TV yarışma programını anlatmak ister bu deli gönül. Memleketin çeşitli yerlerinden toparlanmış sesi güzel 15 kızımızın şarkılarla yarıştığı bu program; kızlar kadar, hatta daha fazla annelerini öne çıkaran bir konsepte sahip. Lolita modunda görsel tüketim piyasasına sunulan bu gençler, televizyona çıkıp şarkı söyleme ve yeni arkadaşlar edinmekle yetinirler diye gece kıyafetleri ile anneleri devreye sokularak, çeşitli gazlama halleri ile rekabet ve yarışma heyecanı ve sonuçta rating tesis edilmiş. Anne kız arasındaki duygusal dalgalanmalar ise ratinglerin pik yaptığı anlar olsa gerek.
Niye şaşırıyorsun diyenler var duyuyorum. Ama çok fazla televizyon izleyemediğim için bu tür rating şovlarına bağışıklığım yok benim. Diğer yandan da eğlence sektörünün acımasız ikiyüzlülüğünden bihaber, çocukları için güzel birşey yapmaktan başka niyeti olmayan aileleri birebir gözlemlemek çok ağır bir deneyimdi benim için. Bir ara gözlerim yaşardı kalabalığa bakarken. Medeniyet denen şey bu olmasın başka bişey olsun lütfen, ruhumuza tecavüz etmeyin diyesiydim ama oturdum baktım öyle. (ööööyle yabancılaştım kaldım diyim ben sana..)
Tabi insanlık, ikiyüzlülük ve acımasızlıktan bahsedip IMF protestolarından bahsetmemek olmaz. Çok istememe rağmen düzenlenen gösterilerin hiç birine katılamadım açıkçası. Aslen bir gazeteci misali prenses okurlarına günü gününe haber geçme niyetindeydim. Umarım gidenlerin ağzından daha ayrıntılı bir yazı görürüz buralarda. Benim olaylarla ilk alakam cihangirin bir ara sokağında, bir arkadaşımın evinde, günün ilk kahvesiyle uyanmaya çalışırken gerçekleşti. Sesleri duyup pencereden bakarken bir grup eylemcinin sokağımızdan geçtiğini gördük. Ardından da kahraman türk polisi, yetişip 30 kadar eylemci ile sokağın geri kalanını biber gazına tuttu. Gaz maskeleri olduğu için polisimize hatırlatmak isterim: bu attıklarınız belediyenin sinek ilaçlamasına benzemiyor. Can yakıyor, bi ara maskeleri çıkartıp bakasınız!
Eylemcilerin şiddetinden bahsedenleri de duyar gibiyim. Medyanın neleri sulandırıp neleri abarttığını televizyonlarınızı kapatıp internette biraz dolaşırsanız birebir tanıklıklarla bulabileceksiniz. Sokak sokak gazlama işlemini de, vur deyince öldürse de çevik kuvvetin keyfinden yapmadığı aşikar. Eylemcileri de dinlemek lazım diyen başbakanın eylemcilere özel muamele için talimat ve bol bol gaz verdiğini söylemek hiç de kötü bir tahmin olmasa gerek. Şiddetin ne olduğu ve hangi toplumun ne derecede şiddeti tolore ettiği gayet tartışmalı bir konu. Ben açıkçası kendi katıldığım eylemlerde şiddetsizlik tarafında yer alıyorum. Ama bütün dünya halklarının iliğini emen bir uluslararası para kuruluşunu protesto ederken, işlemleri -başka bir dünyada olsak- finansal terörizm olarak nitelenebilecek bankaları ve çok uluslu şirket şubelerini taşlarla hedef almanın kimi eylemciye göre neden şiddet değil de bir nevi meşru müdafa sayılabileceğini anlamakta zorlanmıyorum açıkçası.
Gelgelelim, amacı IMF karşıtı bir kamuoyu oluşturmak olan herhangi muhalif bir örgütün, polis
provakasyonunu ve türk medyasını bile bile bu türden şiddet içeren bir iletişim stratejisini benimseyebileceğini hiç sanımıyorum. Bana kalırsa kitlelere etki etmekten çok, fırsattan istifade, küçük örgütçü hesaplarla, eyleyen grubun özgüveni ve birlik duygusunu pekiştirmeyi amaçlayan girişimler bunlar. Yapanın da vardır bir hesabı diyorum. Polis onların onlar da polisin değirmenine bol bol su taşımaya devam edecek nasıl olsa. Diğer yandan da Direnistanbul gibi son derece yaratıcı ve şiddetsiz grupların da hakkını yememek lazım. Merhaba direnistanbul. Ne güzel oluşumsun sen. Sakın ha kurumsallaşmayasın emi! demek geldi içimden bütün samimiyetimle.
Halkımızın olaylara tepkisi ile ilgili de birkaç tanıklıktan bahsetmek istiyorum. Televizyonda gören görmüştür bu tophanedeki olayları. Polisten kaçarak siraselvilerden aşağıya topuklayan yüz kadar eylemci bir anda karşılarında tophane esnafını bulur. Odun, sandalye ve sopalarla silahlanan esnaf PKK’lılar geliyor diye de iyice bilemiştir birbirini. Vatanı savunmanın verdiği güvenle birkaç eylemciyi hastanelik edip geri kalanlarını da gururla püskürtmüşler. Çevik kuvvet zaten yorulmuş koşturmaktan, oturup izlemiş duyarlı halkımızın tepkisini. IMF, bankalar, kriz vs. vurunca memleketin zenginine değil tophaneliye vuruyor aslında. Şimdi bu adam kalkıp IMF’ye hayır diyene saldırıyorsa, tophaneliye veriştirmek yerine, bizim de şapkayı öne koyup bu işte yanlışlık nerede diye bir düşünmeye başlamamız gerekiyor sanıyorum naçizane.
Velhasıl bu İstanbul bana pek yaramadı. Zaten henüz bir buçuk ay olmuş ve herhangi bir yerleşiklik imaresi gösteremezken kuyruğu kıstırıp sıvışmakta buldum çareyi. Yine böyle hariçten gazel okumaya geri döndüm. Güverte tayfası olarak elime boya fırçasını çoktan aldım. Öyle bütün gün denize baktığımız sanılmasın. Bütün gün boya, temizlik, düzenleme ve bilimum işlerle geçiyor.(çaylak sakarlıklarımı bi sonraki yazıya saklıyorum) Yunan adaları açıklarından akdenize doğru salınırken herkese akıl sağlığı diliyorum. Birkaç saat önce dünyanın en dar su yollarında biri olan Korint Kanalından geçtik. İstanbulda darlandıktan sonra bu dar kanalın güzelliği içimi açtı yemin ediyorum. Ben sakin sakin denizde seyrediyorum arkadaşlar. Herkese de tavsiye ediyorum. Gidin bi yere açılın biraz sakinleyin istanbullular. Dünyanın birçok yerinde yaşayarak gezmek kesinlikle istanbulda yaşamaktan daha ucuz benden demesi. Şu saatlerde Greenpeace’in efsanevi gemisi Gökkuşağı Savaşçısı’na yunuslar eşlik ediyor. Yine tepemde gökyüzü altımda deniz var. Daha ne istenir ki hayattan?
tuna
Kitlesel Enerji Yolsuzlukları
Sevgili Prenses
Sana, ruh
una gıda bir kitaptan bahsetmek istiyorum. Celestine Prophecy adıyla yayınlanan ve Türkçeye Dokuz Kehanet adıyla Altın Kitaplar yayınlarından çevirilen bir kitap. New Age akımının takipçileri tarafından baş tacı edilen bu kitabı, elimden geldiğince şüphecilerin oklarını üzerine çeken noktalarını göz ardı ederek anlatmaya çalışacağım. Zira kitabın genel kurgusunun ve çizmeye çalıştığı ruhani patikanın çok dışında, değindiği spesifik noktalar, üzerine düşünülmesi ve kafa yorulması için, zihinlere yeni kapılar açabilir. O yüzden bu yazıda ya da kitabı okuduğunda karşılaşacağın herhangi bir doktriner saptamayı göz ardı etmekte yarar var.
Kitabın tamamı kurgusal bir maceranın içerisinde açıklanan, güya mayalar tarafından yazılan ve yeniden ortaya çıkarılan, dokuz içgörü’den (insight) oluşuyor. Bu içgörülerin ilginç olduğunu düşündüğüm ayrıntılarını bir sitede bulduğum özetlerden çevirerek dikkatine sunuyorum. İnanıyorum ki her bir okuyucunun, bu yazının tamamından ya da küçük bir cümlesinden öğrenebileceği bir şeyler var. Bu yazı kitaba dair spoiler içerse de bu spoiler sadece kavramlardan ibaret ve kitabı okumakla sadece kavramlara dair anlayışını biraz daha netleştireceksin.
Tuna
“…
Fiziksel dünyaya dair yeni bir kavrayış edinerek, insanlar, geçmişte algılayamadıkları bir enerji türünü fark etmeye başlayacaklar. Evrenin temeli saf enerjiden oluşur ve insan niyeti ve beklentileri, enerji formunda dışa akarak diğer enerji sistemlerini etkilerler. Bu evrensel enerjinin insanlar tarafından algılanması, güzelliğe yönelik artan bir hassasiyet şeklinde ortaya çıkar. İnsan ilgisinin yöneldiği bitkiler, diğerlerine kıyasla daha hızlı büyür. İlgi ve sevgiyle büyüyen bitkilerin tüketilmesi, vücudumuzun verimliliğini ciddi anlamda arttırır. Enerji alanlarını bir kez çıplak gözle görebilme kabiliyetine kavuştuğumuzda, eski ormanlar ve vahşi ekosistemler gibi belirli alanların daha fazla enerji yaydığını anlayabileceğiz.
Er ya da geç insanlar; evrenin tek, bütünlüklü ve dinamik bir enerjiden ibaret olduğunu anlayacaklar. Ve kendimizi böylesine zayıf, eksik ve güvensiz hissetmemizin sebebinin de bu enerjiyle bağımızı koparmamızdan kaynaklandığını görecekler. Bu enerji eksikliğini gidermek için insan bildiği tek yöntemle kendi enerjisini arttırmaya çalışıyor: Psikolojik anlamda diğer bireylerden enerji çalarak. Ve bu enerji hırsızlığı da dünyadaki bütün çatışmaların altında yatan bilinçsiz rekabeti açıklıyor. Bir insan diğeriyle herhangi bir diyaloga girdiği anda iki durumdan biri ortaya çıkar: Ya daha güçlü ya da daha zayıf hissederek diyalogu sonuçlandırır. Konuşmada baskın konuma geçmek için ne söylememiz gerekiyorsa onu söyleriz. Her bir taraf, kurulan anlık ilişkinin kontrolünü elinde tutmaya çalışır. Başarılı olması -bakış açımızın üstün gelmesi ya da takdir görmesi- halinde zayıf hissetmek yerine psikolojik bir tatmin hissederiz. İnsanları kontrol ettiğimizde enerjilerini kendimize doğru yönlendiririz. Diğerinin enerjisini emmek pahasına kendimizi enerjiyle doldururuz. Bu tatmin hissiyatı, durumu tekrar etmemiz için bizi motive eder. İnsanların çoğu, sürekli olarak bir başka insanın enerjisini avlama durumundadır.
İnsanlar, enerjilerini diğer insanlardan değil, evrensel kaynaktan almanın yollarını öğrenmek zorundadır. Yemek, enerji almanın ilk yoludur. Ama yiyeceklerdeki enerjiyi tamamen alabilmek için yenilen yiyecek takdir edilmeli ve tadına varılmalıdır. Tat, (güzellikte olduğu gibi) bir algı kapısıdır. Yemek öncesi dua etmek gibi yemeği kutsal bir deneyime ya da takdire dönüştürme hali, yiyecekteki enerjiyi vücuda geçirebilmenin önemli bir yoludur. Bilinçli yeme eylemiyle yiyeceklerden kaynaklı kişisel enerji arttırıldıktan sonra, bu enerjiyi yemeden de vücuda almanın yollarını öğrenebiliriz. Evrensel enerjiye açık hale gelmek için bu enerjiyle bağlantıya geçmelisiniz. Bu da takdir etme yeteneğimizi geliştirerek olabilir. Ama bunu bir adım öteye götürerek takdir hissini, doyma hissine dönüştürebilirsiniz. Bir şeyi gerçekten takdir etmeyi başardığınızda, o nesnenin altında yatan sevginin size akmasına izin verirsiniz. Nesnelerin güzelliği ve eşsizliğini takdir ettiğinizde, o nesnelerden enerji akışı size doğru yönelir. “Aşk”ı hissettiğiniz bir seviyeye geldiğinizde sadece niyetlenmek, gerisin geri enerji göndermeniz için yeterlidir.
Alternatif bir enerji kaynağı var olsa bile, insanları kontrol etme alışkanlığından tamamen kurtulmadığımız sürece evrensel enerji kaynağıyla bağlantıda kalamayız. Bu alışkanlıkla ilgili sürekli bir bilinç geliştirmek anahtar öneme sahiptir. Bu bilinç ise, kendi spesifik kontrol yöntemimizin, çocukluğumuzda ilgiyi –enerjiyi-, kendimize yönlendirmeye çalışırken öğrenildiğini fark etmekle olabilir. Kendileri zaten bir dramı yaşayan ebeveynlerimiz, bizden enerji çekmek için çabalarlar. Enerjiyi geri kazanmak için bizim daha çocukken bir strateji geliştirmemiz gerekir. Bu yöntem hayat boyu tekrar ettiğimiz “bilinçsiz kontrol dramı” denen bir duruma dönüşür. Her insan, kendi ailesiyle olan deneyimini tekrar gözden geçirerek gerçekten kim olduğunu keşfetmek zorundadır. Bunu bir kere keşfettikten sonra geçmişteki kontrol dramından sıyrılarak gerçekte neler olduğunu görme fırsatı yakalayabiliriz. Her insan enerjiyi kendine yönlendirmek için diğerini manipüle eder. Bu manipülasyon; agresif olarak –insanları ilgiyi kendine yönlendirmek için doğrudan zorlayarak-, ya da pasif olarak –insanların sempatisi ya da merakıyla oynayarak- gerçekleştirilebilir. Genel kontrol dramı şekilleri özetle şunlardır:
Mesafeli, soğuk: Enerjiyi kendi tarafınıza yönlendirmek için geri çekilerek gizli ya da gizemli gözükürsünüz. Bu dramın içine birinin çekilerek sizinle ilgili neler olup bittiğini çözmeye çalışacağını umarsınız. Ve birisi bunu denediğinde muğlâk kalarak onları mücadele etmeye, daha derin kazmaya ve gerçek duygularınızı açığa çıkarmak için çabalamaya zorlarsınız. Karşınızdaki insanı ne kadar uzun süre ilgili ve gizemin içinde tutabilirseniz, enerjisini de o kadar çok emebilirsiniz.
Sorgucu: Yanlış bir şeyler bulma amacıyla sorular sorup diğer insanın dünyasını masaya yatırarak bir dram ortaya koyar. Ve yanlışı bulduklarında diğerinin hayatının bu noktasını eleştirirler. Bu strateji başarı sağlarsa, Eleştirilen insan bu dramın içine çekilir. Sorgucunun etrafındayken daha bir kendilerinin farkında hale gelirler. Sorgucunun yaptıklarına ve düşündüklerine daha bir dikkat ederek onun yanlış olduğunu fark edebileceği bir şey yapmamaya çalışırlar. Bu psişik hürmet, sorgucuya arzuladığı enerjiyi sağlar. Sorgucu sizi kendi yolunuzdan çeker ve enerjinizi emer çünkü siz kendinizi onun düşünebilecekleri üzerinden yargılamaya başlarsınız.
Yıldıran, sindiren: sizi fiziksel ya da sözlü olarak tehdit eden biridir. Size kötü bir şeyler olabileceği korkusu ile bu insanlara dikkatinizi ve enerjinizi vermeye zorlanırsınız. Bu, dramlar içinde en agresif olanıdır.
Zavallı Ben: Hâlihazırda kendilerine olan kötü şeylerden, sizin bunlardan sorumlu olabileceğiniz imasıyla, bahsederler. Eğer yardım etmezseniz, bu kötü şeylerin devam edeceğini de ima ederler. Zavallı Ben, hiçbir neden olmadığını bildiğiniz halde sizi suçlu hissettiren biridir. Söyledikleri ya da yaptıkları her şey, sizi onlar için yeterince şey yapmadığınız fikrine karşı kendinizi savunma durumunda bırakır.
İnsanlar farklı durumlarda, birden fazla dramı kullanırlar. Ama çoğumuzun baskın bir kontrol dramı vardır. Ve bu dramlardan hangisi küçükken ailemizle işe yaradıysa, onu kullanma eğilimindeyizdir. İnsan, ailesinin ilgisini çekebilmek için ne gerekiyorsa sonuna kadar yapar. Bu yüzden de; sorgucu ebeveynler mesafeli, sindiren ebeveynler zavallı ben, mesafeli ebeveynler ise sorgucu çocuklar yaratma eğilimindedir. Çocukluğunuza bakarak kendi kontrol dramınızı açığa çıkarttıktan sonra gerçek soruya geri dönme şansı yakalarsınız: Neden bu aileye doğdum? Ebeveynlerinizin hayatın nasıl yaşanması gerektiğine dair değerleri, size aktarılan asıl başlangıç noktasıdır. Ve düşünsel insan evrimi diye bahsettiğimiz kavram da bu değerleri kendi çocuklarınıza iletmek için bir adım öteye, yükseğe götürmekten ibarettir. Hayatınıza tek bir bütünlüklü hikâye olarak baktığınızda yaşamınızın bu sorunun cevabı üzerine kurulduğunu görebilirsiniz. Ortak bir evrimsel amaçta birleşen iki insan bir çocuk dünyaya getirerek düşünsel evrimlerini bir üst basamağa taşımak için çalışırlar.
İnsan, kendi yaşamsal amaçlarında netleşerek bir diğerinin evrimine kendini angaje etmeyi başardığında, diğer insana karşı geliştirdiği bağımlılıkla, kendi evrimsel yolunu kesintiye uğratabilir. Aşk ilk kez gerçekleştiğinde, iki insan biliçsiz olarak birbirilerine enerji vermeye başlar. Bu da “aşık olmak ” dediğimiz hafiflemişlik ve yükselmişlik hissine yol açar. Bu hissin karşısındaki insandan sürekli olarak gelmesi beklentisine girdiklerinde, evrensel enerjiye kendilerini kapatırlar. Ve bu içe kapanış, onları birbirilerinden gelecek olan enerjiye daha da bağımlı kılar. İşte bundan sonra aldıkları enerji hiç yetmemeye başlar. Bu eksiklik duygusuyla enerji vermeyi bırakır ve daha fazla enerji için birbirilerini kontrol etme dramına düşerler. Sonunda da olağan güç mücadelesi başlar.
Ailemiz içinde enerji rekabeti nedeniyle birçoğumuz önemli bir süreci tamamlayamadan büyür: (dişil ya da eril) karşı cins yönümüzü kişiliğimize entegre etme sürecinden bahsediyoruz. Bu eksiklikten dolayı da karşı cins enerjisine bağımlı hale geliriz. Evrenin enerjisi hem dişil hem de erildir. Zaman içinde bizde bulunmayan karşı cins enerjisini alabilir hale geliriz ama bunu zamanından erken yapmak evrensel enerji ile bağımızı bloke eder. Örneklemek gerekirse: C harfi gibi enerjisel anlamda “eksik” olarak dolanırız. Bu da bizi çemberi tamamlayabilecek -O harfi olabilecek- karşı cins enerjisine karşı oldukça alıcı bir konuma getirir. Çemberin tamamlanması ise bize ani bir enerji patlaması ve tamamlanmışlık duygusu verir. Bu duygu da evrensel enerjiyle tam bir uyum halinde olduğumuza dair bir yanılsama yaratır. Ama problem şudur ki; bu tamamlanmışlığı sağlamak için iki insan gerekmesine rağmen çemberi oluşturan her birey kendisinin tam olduğuna dair bir yanılsama içerisindedir. Her birey sanki diğeri kendisinin bir uzantısıymış gibi diğerini kontrol etmek ister. Bu iki insanın oluşturduğu tekliğin iki başı ve iki egosu vardır. Bu ilüzyon, sonunda güç çatışmasıyla bir anda gözler önüne serilir. Sadece, evrensel enerjiyle bağlantılarımızı ve kendi bütünlüğümüzü dengeledikten sonra bizi kendi bireysel evrim yolumuzdan dışarıya çekmeyecek daha yüksek bir ilişkiye hazır hale gelebiliriz.
…”
* Metnin daha geniş ingilizce versiyonu için http://www.homestar.org/bryannan/celistin.html
Tarhana Çorbası
Prensesim Guzelim,
Ben sana diyim. Bu millet delirmiş haberi yok daha. Bilmiyor muyduk kaçıp giderken? Tabi ki biliyorduk ama bizim kürkçü dükkanı istanbulumuzda değişen pek birşey yok. Herkes deli gibi bir koşturmaca halinde, yoğun bir hayat yaşamakta. Gelgelelim bu koşu bandı üzerinde yaşanan hayatlarımızda arpa boyu yollarda ileri geri gidip gelmiş istanbul son bir yılda. Paraların üzerinden ilginç karakterler, yeni nesil rol modeller olarak bize bakıyor. Havaalanından dönerken yanımda oturan şahsiyet ile beşinci dakikada ortak tanıdıklarımı buluyorum. İstiklal caddesine adımımı attığım anda iki arkadaşım sekerek yanımda bitiyor. Beyoğlu köyünde ahali, milyonlarca insanla birlikte yaşadığını sanarken aynı beş on bin kişilik topluluk tanıdıklarını birbiriyle tanıştırıp daha bir kaynaşmış, iyice cemaat olmuşlar. Memlekete trici gelmiş, arpalar arası mesafeler daha da kısalmış. Benim cep telefonum kapanmış.Ve bu ülkede cep telefonu olmadan yaşamak imkansız hala gelmiş. 2 haftadır yeni bir hat almamak için ümitsiz bir direniş gerçekleştiriyorum. Telefon kullanmam için uygulanan mahalle baskısı bir yana cep telefonu olmadan banka ve kredi kartı işlemleri gerçekleştirmek, internetten bilet ıvır zıvır almak ve bilimum kağıt kürek işleri imkansız hale gelmiş. “Cep telefonum yok” cümlesi insanlarda küfür etkisi yaratıyor, deneyin görün derim.
Ben istanbula sakin ve yavaş bir giriş yapayım derken bu azgın derenin suyuna yine kapıldım. Gelir gelmez bizim Vertigo‘nun işlerine koşturmaya başladım yine. Bilmeyenler için Vertigo, uçma efektleri ve endüstriyel tırmanış alanında faaliyet gösteren, benim de güya parçası olduğum egzantrik bir oluşum. Filmlerde özel emniyet kemeri, tel ve makara sistemleriyle süpermen matrix gibi uçma sekilleri yaratıyor.Post prodüksiyoncular da sonradan bizim telleri, aparatları silip güzel şekiller yapıyorlar. Cemal insanı yeni bir tanıtım filmi yapmış, siteden bakın eğlenin bi ara. Neyse işte bi reklam için dilber isimli karaktere absürd bir ay yürüyüşü yaptırdıktan sonra soluğu Ezel Akay’ın çektiği “yedi kocalı hürmüz” filminin setinde aldık. Kocaları havada sektirdik. Teatral bir atmosfer ile Tim Burton tarzı manipule edilmiş dekorlar ve yepyeni müziklerle, açıkcası, bana oldukça güze bir iş çıkacakmış gibi geldi.
Filmde kullanılmamasına rağmen bir haftadır bu “bir de yetmez bes tane ver allahım ver” şarkısı ağzıma dolandı. Sözlerini bilmediğim şarkıyı dilime dolayarak etrafımda yarattığım terör de cabası. Ayten Gökçer aynı adlı ünlü müzikalde söylemiş, Sezen Aksu sonradan olaya el atıp yeni bir tad yakalamış. İstanbulumuzun çok kocalı post modern karılarına cep telefonu melodisi olarak önereceğimdir.
Ver allahım ver derken bu sefer de Rize’nin Çamlıhemşin kasabasındabir iş çıktı. Semih Kaplanoğlu’nun “Yusuf Üçlemesi”nin üçüncü filmi”Bal” için y
ola koyulduk. Karakovan balcısı bir baba ile oğlunun hayatını hikaye eden film Yusuf’un hayatının birinci safhasına yani çocukluğuna gidiyor. Bu vesileyle kara kovan balı konusunda baya birşey kaptım. Normal arı kovanlarına hiç benzemeyen bu kovanlar silindirik bir ağaç gövdesi kesitinin içi oyularak yapılıyor. Ağaçların yüksek noktalarına yerleştirilen kovanlar, aynı zamanda becerikli tırmanıcılar
olan balcılar tarafından toplanıyor. Çamlıhemşin’e yolunuz düşerse Dağcı Sinan’ı bulun o size anlatır. Güzel ruhlu, hiperaktif bir abimiz kendisi. Üzerinde koskocaman dağcı yazan sarı otomobilini tanımakta hiç zorlanmayacaksınız. Biz oyuncuların güvenli şekilde ağaca tırmanması ve düşmesini sağlayan sistemleri kurduk. Seke seke dallarda dolaşan Dağcı Sinan, bu kadar teferruatlı tırmanış malzemeleri kullanmamızdan dolayı bizi azarlayıp gereksiz buldu haliyle. Çocukluğundan beri Kaçkar buzulları ve ağaçlarda dolaşan pratik bir karadeniz insanına sofistike tırmanış sistemlerinin gerekliliğini anlatmak nafile bir çaba; hiç denemedim tabii ki.
Karadeniz’e son kez gideli neredeyse altı yıl olmuştu. Ben her seferinde “eşeğim ben! niye her
sene gelmiyorum” diye kendime kızıyorum. Fırtına deresinin buz gibi sularına eşlik eden sisli ormanlar ve dik yamaçlar başımı döndürdü yine. Karadenizli müteahhit kardeşlerimizin fırsatını bulduğu yerde diktiği apartmanlar dışında burada gündelik hayat ve tarım yapma tarzı yüzyıl öncesinden çok farklı değil. Orman içindeki boşluklarda ekilen çay ve mısır tarlalarını yabani karayemiş ağaçları(MANİ: Karamişin dibine Karayemiş fidani Benimi alacasun Yoksa eski sevdani) ve böğürtlen çalıları çevreliyor. Biz de şapırdatarak yedik ne bulduysak zaten. Yayla şenliklerinde üçbin kişilik horonların hikayesini ancak film ekibinden dinleyebildik. Bu mevsim oldukça yağmurlu ama yağmuru bile ayrı keyif. Camlıhemşinli kıraathaneciler bile bu sigara yasağını uygulamaya başlamışlar. Ama bizim kahveci abi zula bir köşede pencere açıp sigara içmemize izin verdi sağolsun. Muhabbet ederken karedenizli girişimci bir ruhun kahvenin dışına çıkan iki hortum ile bu meseleyi çözdüğünü de belirtti. Bir hortumun ucuna sigarayı takıp nefes çekiyorsun diğer hortumdan ise dumanı dışarı üflüyorsun. Süper sistem, bana kalırsa yaygınlaşmalı!
Fırtına vadisinde yapılması planlanan baraj projesi şimdilik askıya alınmış gibi gözüküyor. Ama sadece Artvin ili sınırları içinde 116 hidroelektrik santral başvurusu var. Macahel Vadisi ile ilgili
tartışmaları son dönemde takip etmişsinizdir. Bütün karadeniz sahili boyunca yüzlerce endemik dağ ekosistemi, yapan inşaat konsorsiyumundan başka kimseye yararı olmayan bu projelerin tehdidi altında. Bizim vur deyince öldüren ayarsız enerji bakanlığı, her dereye hidroelektrik
santrali yaptırarak Kyoto yükümlülüklerini yerine getirebileceğini sanıyor. Ama yöre insanı da boş durmuyor, sesini duyuruyor, dava açıyor ve bu girişimleri geri püskürtüyor. Bu arada fırtına vadisi ve devamında ayder yaylası ve kaçkar dağı etekleri, israilli turistlerin yoğun tercih ettiği bir yer haline gelmis. Sürdürülebilir Dağ Turizmi çalışmalarıyla karadeniz’deki birçok doğal güzellik doğayı tahrip etmeden korumaya yönelik katma değer sağlanarak yaşatılabilir. Siz hala gitmediyseniz ve bu yazıyı türkçe okuma kabiliyetine sahipseniz ayıplama melodisi olarak cık cık cık seslerini yazının fonuna ekleyiverin.
İşimizi bitirip trabzon
a uçağa yetişmeye çalışırken kafamda binbir türlü düşünce uçuşuyordu. Bir adada herhangi bir kara taşıtına binmeden aylar geçirdikten sonra çirkin karedeniz otoyolunda 140km hızla giden bir SUV jip ile seyreden bünye çelişkiler yumağı oldu haliyle. Karbon ayak izimin akibetinden otoyolun, sehirlerin denizle baglantısını kesen yapısına, giderek hızlanan medeniyetin anlamsızlığından memleket sevgisine kadar. Düşüncelerim arabanın yağmurda kayarak karşı şeride uçmasıyla kesildi. Ön lastikler ve jant haşat oldu ama kimse yaralanmadan kazayı sağsalim atlattık. Ben de bu durumu yanlış yolda aşırı hızla gittiğime dair ciddi bir uyarı olarak aldım kendi hayatım adına.
Bu tarhana çorbası tadındaki uzun yazıyı artık bitirmek istiyorum ama
bir kelamım daha var. Döndüğümden beri neredeyse konuştuğum her
insandan “niye döndün ki?” serzenişleri aldım. Aslında şaşırmamam
gerekiyor. Birkaç yıl önce okuduğum bir araştırma “ey türk gençliği”nin yüzde doksandan fazlasının imkan verilmesi halinde bir daha arkasına bakmadan yurtdışına gideceğini belirtiyordu. Neresi olduğu da farketmiyor. Yükselen toplumsal değerlerimiz arasında memleketten nefret etme ve terk-i diyar eyleme en üst sırada. Evet birçok sorun var ve bu ülkede yaşam bazen dayanılmaz hale gelebiliyor. Ama ben bu memleketin zenginliklerine, diline, kültürüne, doğasına, insanına ve herşeyine biraz daha hassas ve aşık bir gözle bakan gözlerin güzellikleri seçmekte hiç zorlanmayacağını düşünüyorum. Birazcık memleket dışında yaşayarak güçlendirdiğim memleket sevgisini, bu dışarıdan (içe) bakan turist gözlerini bundan sonra da korumaya çalışarak beslemeyi umuyorum. Ne dediğimi anlatamadığımı düşünerek bitirirken sözü Edip Cansever’e devrediyorum. O kesin anlatır.
tuna
MENDİLİMDE KAN SESLERİ
Her yere yetişilir
Hiçbir şeye geç kalınmaz ama
Çocuğum beni bağışla
Ahmet Abi sen de bağışla
Boynu bükük duruyorsam eğer
İçimden öyle geldiği için değil
Ama hiç değil
Ah güzel Ahmet abim benim
İnsan yaşadığı yere benzer
O yerin suyuna, o yerin toprağına benzer
Suyunda yüzen balığa
Toprağını iten çiçeğe
Dağlarının, tepelerinin dumanlı eğimine
Konyanın beyaz
Antebin kırmızı düzlüğüne benzer
Göğüne benzer ki gözyaşları mavidir
Denize benzer ki dalgalıdır bakışları
Evlerine, sokaklarına, köşebaşlarına
Öylesine benzer ki
Ve avlularına
(Bir kuyu halkasıyla sıkıştırılmıştır kalbi)
Ve sözlerine
(Yani bir cep aynası alım-satımına belki)
Ve bir gün birinin adres sormasına benzer
Sorarken sorarken üzünçlü bir görüntüsüne
Camcının cam kesmesine, dülgerin rende tutmasına
Öyle bir cıgara yakımına, birinin gazoz açmasına
Minibüslerine, gecekondularına
Hasretine, yalanına benzer
Anısı işsizliktir
Acısı bilincidir
Bıçağı gözyaşlarıdır kurumakta olan
Gülemiyorsun ya, gülmek
Bir halk gülüyorsa gülmektir
Ne kadar benziyoruz Türkiye’ye Ahmet Abi.
Bir güzel kadeh tutuşun vardı eskiden
Dirseğin iskemleye dayalı
– Bir vakitler gökyüzüne dayalı, derdim ben –
Cıgara paketinde yazılar resimler
Resimler: cezaevleri
Resimler: özlem
Resimler: eskidenberi
Ve bir kaşın yukarı kalkık
Sevmen acele
Dostluğun çabuk
Bakıyorum da simdi
O kadeh bir küfür gibi duruyor elinde.
Ve zaman dediğimiz nedir ki Ahmet Abi
Biz eskiden seninle
İstasyonları dolaşırdık bir bir
O zamanlar Malatya kokardı istasyonlar
Nazilli kokardı
Ve yağmurdan ıslandıkça Edirne postası
Kıl gibi ince İstanbul yağmurunun altında
Esmer bir kadın sevmiş gibi olurdun sen
Kadının ütülü patiskalardan bir teni
Upuzun boynu
Kirpikleri
Ve sana Ahmet Abi
uzaktan uzaktan domates peynir keserdi sanki
Sofranı kurardı
Elini bir suya koyar gibi kalbinden akana koyardı
Cezaevlerine düşsen cıgaranı getirirdi
Çocuklar doğururdu
Ve o çocukların dünyayı düzeltecek ellerini işlerdi bir dantel gibi
O çocuklar büyüyecek
O çocuklar büyüyecek
O çocuklar…
Bilmezlikten gelme Ahmet Abi
Umudu dürt
Umutsuzluğu yatıştır
Diyeceğim şu ki
Yok olan bir şeylere benzerdi o zaman trenler
Oysa o kadar kullanışlı ki şimdi
Hayalsiz yaşıyoruz nerdeyse
Çocuklar, kadınlar, erkekler
Trenler tıklım tıklım
Trenler cepheye giden trenler gibi
İşçiler
Almanya yolcusu işçiler
Kadınlar
Kimi yolcu, kimi gurbet bekçisi
Ellerinde bavullar, fileler
Kolonyalar, su şişeleri, paketler
Onlar ki, hepsi
Bir tutsak ağaç gibi yanlış yerlere büyüyenler
Ah güzel Ahmet Abim benim
Gördün mü bak
Dağılmış pazar yerlerine benziyor şimdi istasyonlar
Ve dağılmış pazar yerlerine memleket
Gelmiyor içimden hüzünlenmek bile
Gelse de
Öyle sürekli değil
Bir caz müziği gibi gelip geçiyor hüzün
O kadar çabuk
O kadar kısa
İşte o kadar.
Ahmet Abi, güzelim, bir mendil niye kanar
Diş değil, tırnak değil, bir mendil niye kanar
Mendilimde kan sesleri.











