Archive for the ‘sokak’ Category
Fotoğrafta Işıkla Boyama
canım prenses, bu sefer sana evdeki imkanlarınla yapabileceğin, can sıkıntısına birebir bir oyunla gelmek isterim. sen de benim gibi çeşitli sebeplerden pek evden çıkmıyorsun biliyorum. müzik dinlemek, film izlemek derken insan bir şekilde evde kendini eğlendirmek için yeni yöntemler keşfediyor ister istemez. bu oyunumuz için gerekli malzemeler şunlar:
- bir fotoğraf makinası. tercihen dijital. dijital olmasa da pozlama süresiyle oynayabileceğin ve self-timer’ı olan bir makina olması yeterli.
- karanlık bir ortam (gece sokak olabilir, ışıkları kapalı odan olabilir)
- çakmak, maytap, cep telefonu, fener yani bir şekilde ışık saçan bir alet.
- tripod, tripod yoksa makinayı koyabileceğin düz bir zemin.
şimdi hikayemiz şöyle prenses. bir grup insanoğlu 1980′li yıllarda, son birkaç yıldır bolca moda olan hatta reklamlarda kullanılan eğlenceli bir oyun geliştirdiler fotoğraf makinalarıyla. aslında bir nevi sinemanın içinden çıkamadığı teknoloji, konu kısırlığı sorununa 3d ile gelmesi gibi bu insanlar da light paint diye bir yöntem buldular. bir nevi kendi teknikleri içinde sıkışıp kalmış fotoğraf sanatına ilk başlarda ilaç gibi geldi bu yeni oyun. oyun diyerek hafife aldığımı düşünme, ben işin oyun kısmına bakıyorum yoksa aslında çokça zaman alan ve aldığı zamanın karşılığını haddiyle veren bir sanat akımı da diyebiliriz bu yönteme.
fotoğrafa ışıkla resim yapmak (cümlesini yazmak bile sihirli geliyor). ışıkla yazı da yazabilirsin, hayaletler de çizebilirsin, rastgele şekiller de çıkarabilirsin. Read the rest of this entry »
JR: Fotoğraf sokak sanatı ile buluştuğunda
JR dünyadaki en büyük sanat galerisinin sahibi. Sanatını serbestçe dünyanın dört bir yanındaki sokaklarda sergiliyor, müze gezmesinde olmayan insanların dikkatini çekerek. Çalışmaları sanatla hareketi bir birleri ile iç içe geçiriyor, sadakat, özgürlük, kimlik ve limiti gibi kavramları sorgulayarak.
Paris metrosunda bir fotoğraf makinesi bulduktan sonra, Avrupa sokak sanatı çevrelerini turlar ve mesajlarını duvarları kullanarak ileten insanları takip eder. Sonra, dikey limitler üzerine çalışmaya başlar, gelip geçen insanları ve hayatın akışını kimi zaman yasak yeraltından kimi zaman da başkentin çatılarından izleyerek.
2006 yılında bir jenerasyonun portresini kotardı, Paris’in bir burjuva mahallesine dev boyutlarda postaladığı sehir serserilerin portreleri ile. Bu illegal proje Paris belediye sarayının binalarını JR’in fotoğrafları ile kaplaması ile “legal” oldu.
2007 yılında, Marco ile birlikte, yüz yüze projesini, dünyanın en büyük illegal fotoğraf sergisini gerçekleştirdi. JR, devasa boyutlardaki İsrailli ve Filistinlilerin yüz yüze portrelerini sekiz Filistin ve İsrail şehrinde, Güvenlik Kordonu/Ayrılık Duvarının iki yüzüne yapıstırdı. Read the rest of this entry »
Once – Müzikli Dostluk Filmi
yazının başlığını böyle mp3 ismi koyar gibi araya çizgi çekerek koydum prenses çünkü şimdi sana uzun bir şarkı filmi anlatıcam.
hani bazı filmler vardır, o kadar güzellerdir ki “yine izlerim” diyip bilgisayardan silinmezler. ya da ben öyle yaparım. yedeklesem de bırakırım oldukları yerde onları. canım sıkıldıkça, kendimi bi arkadaşımla sohbet eder gibi hissetmek istediğimde basarım playe, kahvemle birlikte filmi izlerim, dinlerim, bazen bakmam bile filme sadece orda oynadığını bilmek iyi gelir.. once da o filmlerden biri oldu benim için.
birçok kişinin başına gelmiştir. bir yerlerde birisiyle tanışırsın, o sihir vardır, o’dur. doğru kişidir ama yanlış zamandır bazen. aklında günlerce, haftalarca belki aylarca takılı kalarak, içinde sıkışmış bir şekilde unutursun sonra zamanla.. hayata devam edersin. hayatın sana getirdiklerini, peşinden gitmediklerini belki bir gece evde içerken düşünürsün ama o da sabaha gitmiş olur. üstüne düşündüğün için kendini “hayatını sorgulayan” biri olarak görüp içten içe gurur duyar, yeni karar dönemeçlerinde içindeki o sen’e selam vermek üzere yürümeye devam edersin.
bir yandan babasının dükkanında elektrik süpürgesi tamir ederken diğer taraftan da sokakta müzik yapan bir adamla bir şekilde çek cumhuriyeti’nden dublin’e gelmiş bir kızın arkadaşlık hikayesini izliyoruz once’da. bol müzikle hem de. yanında da güzel irlanda aksanı cabası.
müzikler o kadar güzel ki film yerine soundtracki koyup gözleri kapatıp kendi filmini bile çekebilirsin. başroldeki iki oyuncu da kendileri söyleyip çalmışlar. tanıdığımız birileri olmaması, kızın gözlerinden akan doğallık sanki yanlarındaymışız hissi veriyor. son zamanlarda izlediğim en güzel, en samimi film o yüzden. hatta o kadar samimi ki 30 sene sonra bir devam filmi çekilse de karakterlerin yaşlanmış hallerini görsek dedirtiyor.
filmin afişinde yazan “How often do you find the right person? ” sorusu filmin çıkış noktası aslında. “ne sıklıkla doğru insanı bulabilirsin ki?” sorusuyla başlayıp cevabımızı da güzel bi şekilde alıyoruz. “once”.. Read the rest of this entry »
Lomography
dedim ki cebine bir lomo koysak, sarayının her yerini çekip bize göndersen, nasıl olur?
ben oldum olası tam olmayan, hatalı, çirkin, birilerine rahatsızlık verebilecek işleri sevdim. orasında burasında kusur olan, yarım kalan, genel estetik kurallarına uymayan işleri.. lomo bunu isteyerek yapmak için harika bir fırsat. eline aldığında bırakmak istemeyeceğin seni sokağa çıkmak için zorlayacak eskilerden kalma bir fotoğraf makinası. bir çeşit alt-kültür aslında. fotoğraf makinelerinin converse’i bile diyebiliriz belki. hafif, ucuz(?!), basit ve kullanışlı.
lomo ilk olarak rusya’da ajanların kullanması için üretilmiş. küçük olması, hafif olması ve pratikliği nedeniyle sokakta, yolda olan insana hitap etmeye başlamış bir süre sonra. 80lerde prag’a tatile giden üç gençten bir tanesi ikinci el bir dükkanda lomo compact automat (lc-a) bulmuş. seyahatinin tüm anlarını bu makina ile kaydetmiş ve negatifi bastırdığında ortaya çıkanlardan çok etkilenmiş. renkler, açılar derken makina kulaktan kulağa bir şekilde yayılmaya başlamış. gencin çektiği fotoğrafların diğerlerinden farklı olmasının sebebi lc-a’nın üstündeki 32mm.lik merceğin yapısı.. mercek üretim şekli sayesinde görüntüde bozulmalara, renklerde sapmalara ve aslında bir çok kişiye “hata” gibi gelebilecek kareler çıkmasına sebep oluyor. Read the rest of this entry »
Sokak Cilginlari
Simdi saray bahcesinde sezlonglara uzanip uzum yemek guzel de prenses, sokaklarda serserilik yapmanin tadi da ayri be…. ne biliyim daha bi canli, daha bi heyecanli… Sokagi kafamda ne zaman romantize etmeye kalksam aklima hep Fatih Akin’in filmi Sound of Istanbul’da, sokak muzisyenleri Siya siyabend’in yorumu geliyor: “Tas tastir, kafani koyunca anlarsin”. Hemen uyaniyorum ruyalarimdan bu dusunceyle, harbiden kaldirim tasinin nesi romantik? Ama bir yanda da o tasin uzerinde, o sertligin, o soguklugun uzerinde kaynasan insanlar, yeseren capcanli rengarenk kulturler. Nasil romantize etmeyelim? Garland Jeffrey’s Wild in the Street adli sarkisi ile karsilasinca dilime dusunceme tercuman olan bu keyifli klibi paylasmadan edemedim, 70′lerde New York sokaklarindan goruntuler esliginde 70′lerde sokaklardaki cilgin serseriler:
NazIm
Endorfin Kafası – 2
Gece nöbeti tutunca uyku düzeni altüst oluyor haliyle. Öğlene kadar uyumaca. Günlük akıştan da kopuk oluyorsun biraz. Tam alışıyorum derken Norveçe vardık. Allah için güzel memleket. Bi fiyorddan onlarca kilometre karanın içine girerek ulaşılıyor Oslo’ya. Ağaçların yeşili ile kar karışımı manzara şahane. Varınca bi vatandaşa hava hep böyle gri mi diye sorma gafletinde bulundum. Geçtiğimiz kasım ayı boyunca toplam iki saat (30 gun icinde diyorum her gün değil) güneş görmüş Oslo ahalisi. Güneşten vazgeçtim. Gün ışığı da 6 saat. 60. paraleldeyiz. sabah 9da hava aydınlanıyo. Öğlen üçte güneş batıyor. Millet tabi vermiş bünyeyi alkole. Doktorlar ışık odası reçetesi yazıyormuş depresyon şikayetiyle gelenlere. Metal müziğin de ana vatanı Norveç hani bir fikir vermesi babında. Oslo yine güneyde kalıyor. Norveçin kuzeyinde yaşayanları Oslo’lular bile yabani diye niteliyor.
Yabani diyorum ama allah icin ilk izlenimde on puan verdim. Gemiden inip Norvec toprağında 100m kadar adımlamıştım ki bir müzik sesi duydum. Pencereden içeri bakınca millet gel gel yaptı. Bi akordeon bir saksofonlu abi, aile toplantısı halindeki ortamda müzik yapıyolar. Girişteki norvecli hanım kızımız giris ücreti yemek rezervasyonu falan sordu. Walla dedim o Kron dediginiz paradan bizde yok. Aha surdaki gemiden indik. Garibanız, müziği duyduk, gel gel yaptınız ona tav olduk die anlattım derdimi. Abla da herkesten para mı alıcaz canım die bizi iceri aldı. Keyifli birkaç şarkının yanında beleşten nefis bir Balık Çorbası da yemiş olduk. Keşke her gümrük böyle olasıymış.
Bu abilerin türklerle çok eski tarihi bağları varmış. Vikingler İstanbula Miklagard diyorlarmış. Çok hoşuma gitti bu isim. İskoçyadan gelirken İskoçyanın Tarihi diye süper bir BBC belgesel serisi izliyordum. Viking zulmünden imanları gevremiş iskoçların. Diyor ki, bu viking abiler iskoç köleleri istanbul köle pazarında satıyolarmış. Süper ticari ilişkiler falan. Kültürler de etkilemiş birbirini. Bi ara derinlemesine bakmak lazım tarihsel bağlara. Hatta birisi dedi ki rivayet olunur ki istanbul meyhanelerinin badigartları komple viking yarmalarıymış. Ben diyenin yalancısıyım walla. Read the rest of this entry »
Fixie ya da bildigimiz kontra pedal bisiklet
Fixed gear ya da kisaca fixie. Amerikada son yillarda giderek populerlesen bir bisiklet. Bir yasam bicimi. Bir kendini ifade edis bicimi. Bir kulturel sembol. . Bisikletle bir olmanin yolu. Ya da sadece bir hipster olmanin yolu. Sehrin cocugu, trafigin sorf tahtasi. Sade, fonksiyonel, saglam ve estetik. Aslinda bizim eskiden bildigimiz kontra pedal bisiklet. Arka disli arka tekere sabitlendigi icin, bisiklet gittigi surece pedallar da donuyor, pedallari durdurdugunuzda arka teker de duruyor. Bisikleti surerken ters yone pedallayarak fren yapabiliyorsunuz. Bisikleti surdugunuz surece pedal cevirmek zorundasiniz, durup dinlenmek yok. Tabi yokusa gelince siginacaginiz vitesler de yok, tek bir vitesle daglari taslari asmak gerekiyor. Kim boyle bir bisikleti kullanmak ister? Velodramlarda yarisan pist yariscilari yillardir antreman ve yaris amacli kullaniyorlar. Ama Velodram dedigin dairesel bir duz pist, orada kullanmak mantikli da kim asil bu aletleri sehirde kullanmak ister? Bisiklet kuryeleri. Sehir merkezlerinde sabahdan aksama gokdelenlerden gokdelenlere pedal basan kuryeler icin bisikletleri ekmek tekneleri. Ama duzenli kullanilan bir bisiklet, hizla yipranmaya da mahkum. Fren papuclari, kablo aksamlari, disliler, vites attiricilar vs. bir ton parca, bir ton pahali parca, bir ton cabuk eskiyen parca. Kuryeler velodramlarda ki tek vitesli fixieleri gorunce her halde Arsimed gibi Eureka! diyip hamamdan ciril ciplak firlamislardir. Bu minimal bisikletler, minimal olduklari icin cok saglamlar, cok hafifler, cok efektifler. Ustune ustluk ayni kalitedeki vitesli bir bisiklete gore cok daha ucuzlar. Yaris icin tasarlanan govdeleri agresif bir surus, ani manevra kabiliyeti, cabuk hizlanip cabuk durabilme yetilerini yaninda getiriyor. Butun gunlerini sehir trafigi icinde arabalarla geciren kuryeler icin bunlar tam da aradiklari ozelliklerdi.

Fixie’ler su anki popularitelerini bisiklet kuryelerine borclu. Fixielerin kuryelerden bisiklet camiasina yayilmasi ve bir kulte donusmesi cok uzun surmedi. Kuryelerin kendileri, giyim tarzlari, yasam bicimleri zaten populer kulturu uzun bir suredir besliyordu. Kurye tipi cantalar (messenger bags) 90larin basindan beri oldukca moda. Yukselen cevresel degerler, daha yesil bir yasam, daha az tuketim beraberinde arabalara karsi bisikleti koyan, cabuk eskiyen narin giyim kusam yerine ucuz ve saglam kiyafetler, gicir gicir dukkandan taze alinmis parlak cillop bir goruntu yerine eskimis old school havasinda bi imaj, cok fazla seye sahip olmak yerine az ve oz seye sahip olmak ve daha niceleri gibi degerleri de yaninda getirdi. Bisiklet butun bu kulturel donusumun bas kosesine gecerken, fixie tek kelime ile bu alt kulturun simgesi haline geldi. Bu alt kulturun tum degerleri fixielerin celik govdelerinde vucud buluyordu. Tabi bir de bu sade bisikletlerin estetigini de hesaba kattginizda, bir moda objesi olmalari cok uzun surmedi.

Bu alt kulturden bahsederken onun dogma buyume sehirli oldugunun altini tekrar tekrar cizmek lazim. Her ne kadar cevresel degerleri olsa da, dogayla bir butun olalim, cayirlara cimlere acilalim tendansina sahip degiller. Bu sehrin sokaklarinda ortaya cikan, sehrin sokaklarinda yasayan ve sehrin sokaklarindan beslenen tekno-kulturel bir hareket. Fixieler her ne kadar saglam olsalar da, sehrin asfalt yollarinda gidebilirler ancak. Sehrin bittigi yerde fixielerin saltanati da biter. Sadece bisikletleri degil, kulturleri ile de sehre baglilar. Sanati graffiti, gosteri sanatlari ve diger bilimum sokak sanatlari, mekanlari sehirlerin parklari cafeleri barlari, muziklerinde turn table, bol bol sampling ve dj’ler, yasamlari da oldukca dijitalize.
Fixie surenlerin tekrar tekrar dondukleri bir nokta da bisikletle bir butun olma hissi. Cok Zen bir duygu diye tanimliyorlar, sen ile bisiklet degil, senden ve bisikletten ote ikinizin bir pota altinda eriyip baska bir sey, bir butun oldugu bir tecrube. Bam baska bir farkindalik hali, bam baska bir varolus. Beatnikler gibi konusuyorlar, onlar gibi asiler, onlar gibi budist referanslari da var, ama Hindistana kacmak yerine kendi sokaklarinda kendi degerleri ile yasamayi tercih ediyorlar. Sanayi devrimi ve sehirlesme berberinde yabancilasmayi da getirmisti. Uretime yabancilasan isci. Kamusal alana yabancilasan, arabasinda ve apatmaninda izole edilmis sehirli. Beatnikler buna isyan edip dogaya kacmayi denemislerdi. Yeni yeni insanlar kafalarini cikarmaya basladilar icine tikildiklari deliklerden. Yeni yeni insanlar teknolojiyi izole eden bir duvar degil, kendilerine yeni imkanlar sunan birer arac olarak gormeye basladilar. O teknolojik duvarlari teknolojiyle asan yeni bir kultur de sokaklari geri alma pesinde bu arada. Ruhunu kaybetmis sehirlere yeniden ruh verme pesinde, sehirli degerlerle dogayi yok saymadan. Duvarlari boyamasi bundandir. 70leri 80leri kurcalamasi bundandir. Cevreci olmasi bundandir. Sokaklarda pedal basmasi bundandir. Celikle bir butun olmasi bundandir.
NazIm
Kara Güneş: Yoldan Müzik Getirdim Hanım
istiklal caddesinde çok güzel bir “durak” ismi kara güneş.
ankara’dan uzanıp, seneler içinde durak durak dolaşarak istanbul’a gelmişler. yanlarından geçerken durmamanız imkansız. santurun muhteşem sesi, gitar, darbuka, ney derken bir de güzel bir vokal erişiyor kulaklarınıza. ister gidin yanlarına sohbet edin, isterseniz çalmaları bitene kadar müzikleriyle mutlu olun.
benim takip ettiğim ve anladığım kadarıyla hep evrildi kara güneş. ankara’da başlayan yolculukları sonradan antalya, istanbul ve izmir’e yayılınca orda tanıştıkları müzisyenler, hayatlarla birlikte müzikleri de şekillendi, değişti devamlı. istanbul’a gelmeleriyle birlikte santur, kemençe eklendi seslerine, “barış için 100 kısa film, red 1111 vicdani red belgeseli, 25+ , videa” gibi video kolektifleri ile ortak çalışmaları oldu.
“modern çağ ozanları” gibi klişe bir tabir kullanmak istemiyorum ama nedense hep bana böyle bir his verdiler. yerleri hep sokaklar, caddeler olduğu için her an her yerde karşılaşma ihtimali var onlarla. şimdilik bir anadolu turnesindeler fakat sağlık sorunları nedeniyle kimi konserleri iptal oldu.
hani bazı adamlar vardır, ellerine teneke, ayakkabı, direk veya çay versen onlarla müzik yaparlar. kara güneş’de öyle işte. reggea, dub, türküler.. bir yerde denk gelinirse yanlarına çöküp bir bira/çay/su içmek şahane olur derim nacizane.
çağlar
(internet sitelerinden şimdilik yayınlanmış 4 albümleri indirilebiliyor, videoya bakmak güzel olabilir..)
Madrid Kritik kitle bisiklet turu
Rosinante (Don Kisotun atinin ismi) diye seslendigim bisikletimle yola cikiyorum kritik kitle (critical mass) bisikletli eylemine dogru. Iki uc gundur sehir bisikletli insanlarla doldu. Sarimsi yesil guvenlik ceketli cift tekerlekliler birden araba merkezli Madrid trafiginin bir parcasi oluverdi kisa bir sureligine de olsa.
Adina criticona dedikleri ve trafigi bisikletlilere acmayi/arabalara kapatmayi amac edinen, bunun yaninda petrol kullanimina, petrol tekellerine ve dolayisiyla da sisteme karsi bir durus sergilemekte olsa da, herkes kendi yorumunu getirerek katiliyor bu eyleme. Yolda durdurup sorular yonelten merakli insanlara verilen cevaplar da dolayisiyla farkli farkli oluyor. Bazisi sadece bisikletin strese iyi geldigini, bisikletle daha rahat hareket edildigini ve bisiklet yolu isteklerini on planda tutup dile getirirken, bazisi daha bir sistem karsiti durusunu ortaya koyup, petrolun nasil bir illet oldugundan, savaslardan, iklim degisikliginden, kuresel isinmadan bahsediyor merakla izleyen gozlere. Ne olursa ve nasil dusunurse dusunsunler, bellli bir ortak ruh, bisiklet sevdasi var gonullerde.
Madridde belirlenen bir hatta tum trafigi durdurup hep birlikte ilerliyoruz. Trafik polislerinin yerine one atilip trafigi durdurmaya kalkisinca gerilimli birkac an yasaniyor ama genel olarak hicbir sorun cikmiyor. Bazisi muzigini getirmis paylasiyor, durup bizi izleyen arabalarin arasinda bisiketimizle ilerleken arada bir insanlarla birebir diyaloga giriyoruz. Ben bazen gaza gelip “Bu gezegen sadece sizin degil” filan gibi buyuk laflar ediyorum.
Ispanya Meydaninda toplaniyor kalabalik. Alisildik bir manzara olan meydan, ispanyollar ve paylasilan bir litrelik bira siseleri uclusune bisikletler ve terli kipkirmizi suratlar da katiliyor. Sonrasinda dans, muzik ve hep birlikte sehrin diger ucundaki isgal evine gidiliyor. tam mezarligin icinde ortacag yapilarina benzeyen eski bir bina bu kadar mi guzellestirilebilir diye sormadan edemiyor insan kendi kendine. Iceri girer girmez, hareketli cingene muzigi yapan Cingaro Drom ve Malarazza adli gruplarin verdigi enerjiyle hoplaniyor ziplaniyor. Binanin etrafi bisiklet tarlasi gibi, her renkten her cinsten bisiklet, hala sehri isgal etmekte. Biz de tum gunun rehavetine ragmen harekete devam diyoruz balkan ritimleri kulaklarimizda…
Kivilcim

















