Archive for the ‘prensesin ulkesi’ Category
Sınırlar dışı/sınırlar içi
Ya içindesindir sınırların, Prenses, ya da dışında. Birileri böyle uygun görüyor, geri kalanlar da bunu kabulleniyor da o yüzden bu böyle. Peki ya kendin içindeyken kafan dışındaysa?
İnsan Hakları Evrensel Bildirisi’nin 13. maddesi der ki:
1. herkes, her bir devletin sınırları içerisinde hareket etme ve yerleşme özgürlüğü hakkına sahiptir.
2. herkes, kendi ülkesi de dahil, herhangi bir ülkeyi terk etme ve ülkesine geri dönme hakkına sahiptir.
Benim bunu şimdi yazmamın nedeni, yaşadığım
memlekette yavaş işleyen bürokrasi sebebiyle hareketimin kısıtlanıyor olması ve her gün bu, herkesin bir norm olarak kabullendiği “bir ülke vatandaşı olma ve fakat başka ülkelerde yaşamak istediğinde binbir türlü dereden su getirtilmesi sebebiyle rahat verilmeme” halini aklımda tutuyor olmamdır. Hani benim şikayet etmem bile aslında biraz ayıp, Avrupa’da yaşayan o kadar kaçak göçmen hayatından bezdirilirken ama ucundan da olsa bu ait olmama hissi bana bürokratik organlarla her gün hatırlatıldığından bu histen tiksinmeye başladım. Durumum şöyle Prenses… Esasında yasal yöntemlerle başvurulmuş ve aylarca bekleme (tabi her gün telefonla takip, arama, sorma vesaire) sonrasında edindiğim, Belçika’da yaşamak ve çalışmak için bir çalışma iznim var elimde. Avrupa vatandaşı olmayan sen ve ben gibi kişilerin (hmm… belki sen değil de ben, hani Prenses’sen sanmıyorum vizeye filan başvurman gereksin, direk yeşil pasaport di mi?) başvurduğu çalışma izni konsolosluğa başvurduktan sonra Belçika çalışma bakanlığı ve yabancılar dairesi de dahil bir ton elden ele dolaşıp, damgalar kaşeler yiyor. Sonra sana izin veriyorlar ama pasaportundaki bu izin sadece memlekete bir kerelik giriş yapabilmek için. Neden mi? Güzel soru… Read the rest of this entry »
Sehir Tarimciligi: Birlikte Guclenerek
Gecen haftasonu dort gunluk bir yolculukla Amerika kitasinin kendi adima kesfine basladim. ekolojik koycek once Milwaukee’ye gidip Growing Power adli sehir tarimciligi egitim merkezi ve gida kooperatifini ziyaret ettik. Ardina rotayi Chicago uzerinden Remus, Michigan’a cevirip Wheatland Muzik Festivalinde Mutlu Ciftcilerin (Happy Farmers) mutfaginda gonullu olarak calistik. Wheatland’a basli basina bir yazi ayirmak gerekiyor, ama ondan once insani umutla dolduran ve gaza getiren Growing Power’dan bahsetmek lazim. Asagida anlattiklarimi iki saatlik bir turda uzerimize boca edilen tonla bilgiden aklimda kalanlar ile kendi websayfalarindaki bilgilerin derlenmesiyle yazilmistir.

Daha once bahsetmistim, benim yasadigim St.Louis’in de icinde bulundugu Midwest denen Amerikanin ortasinda kalan bu ucsuz bucaksiz duzluklerde Amerikanin yeni ekolojik hareketleri sekilleniyor diye. Iste bunlarin en guzel orneklerinden biri Growing Power. 16 yil once, 1993 yilinda Will Allen adli doktorali ciftci abimiz, benim topragim var, bu bolgedeki cocuklarin bi mesguleyete ihtiyaci var. Ben en iyisi bunlara tarimciligi ogreteyim, gelsinler benim topragimda guzel bir seylerle mesgul olsunlar diye baslamis. Will’in seralarinda ve dukkaninda calisirak kendi topluluklari icin sebze-meyve uretmeleri ile baslayan proje yillar icinde yeserip lokal ve ulusal duzeyde surdurulebilir tarimcilik ussune donusmus. Su anda Milwaukee’deki bir super market buyuklugundeki ana merkezlerinde 6 sera, 20.000 adet bitki, bilimum hayvan, kompost sistemleri, solucanlar, 15,000 civarinda balik vs. var. Bunun disinda Milwaukee disinda tarlalari ve Chicago’da sehir icinde tarlalari mevcut. Lokal ve ulusal olarak kurulup gelistirilmesine on ayak olduklari degisik topluluklarin tarlalaririn haddi hesabi yok. Hedeflerini cok basitce ozetliyorlar: yiyecek yetistirmek, zihin yetistirmek, topluluk yetistirmek.

Sakin sakin baslayalim. Once para di mi, hepimizin aklina hemen o soru geliyor. Bizim turumuzda tam ordan basladi, bu kadar buyuk capli bir projenin suyu nerden geliyor. Projeleri yavas yavas serpilmis, dedigim gibi en basta Will ve sahibi oldu su anki ana merkezdeki dukkan ve uc ser varmis. Cocuck projeleri ile gonullu is gucu saglayip meyve sebze yetistirdice kendi marketlerinden, ciftci marketlerinden ama asil en onemlisi civardaki luks lokantalara satmaya baslamislar. Tamamen dogal olarak yetistirdikleri sebze ve meyveler haliyle acayip lezizler. Bunu civardaki luks lokantalara pazarlamayi iyi basarmislar. Bir adim otesi, luks lokantalarin baska hicbir yerden kolay kolay bulamayacaklari sebzeleri de tamamen dogal olarak yetistirmisler. (Bu arada surdurulebilir tarimcilikla yetistirilip tamamen dogal olmalarina ragmen, organik etiketi almamislar, devlet ofislerinde basvuru formu dolduracagimiza, bahcemizde sebze yetistirmeye tercih ederiz diyorlar) Degisik degisik filizlerden olusturulmus kendi ozel karisimlari var ki afili salatalarin vazgecilmezi olmus.
Tabi kendi maliyetleri de oldukca dusuk. Bir kere bastan surdurulebilir tarimcilik diye yola ciktiklarindan, disa bagimli yuksek maliyetli islerden uzaklar. Growing Power’in kendisi olabildigince kendi kendine yeterli olmaya calisiyor. Isin en ilginc kismi benim icin buydu. Kendilerini olabildigince kapali bir ekosistem gibi tasarlamislar. Disardan minimum sey alip, ellerindeki herseyi kullaniyorlar. Bir canlinin artigi oteki canlinin besini oluyor. Besin zinciri sona geldiginde kendi besledikleri solucanlar atiklari ayristirip tekrar kullanilabilir hale getiriyorlar. Ayristirilanlar topraklar olarak tekrar cevrime girip yeni bitkilerin besini oluyor. En buyuk maliyetimiz kisin seralari isitmak icin kullandigimiz isiticilar diyorlar, o da sadece kisin.

Cok soyut anlattim, simdi somuta iniyorum. Tum Growing Power’in nasil calistigini anlamak icin soyle basit bir ornekten yola cikalim. Yukarda fotografini gordugunuz sistem bir aquaponic sistem, daha bir oz turkcesi kapali bir nehir ekosistemi. En allta gordugunuz havuzda Tilapia baliklari yasiyor, solucan ve organik artiklarla besleniyorlar. Onlarin kirlettigi su bir pompa ile bi ust kata basiliyor. Burasi toprak yatagi denen bolge. Balik artiklarindaki toksik amonyum buradaki bakteriler tarafindan once Nitrat, ardina nitrojene ayristiriliyor. Nitrat bitkilerin hastasi oldugu besleyici bi abimiz. Suyumuz burayi da tavaf ederken, toprakta iyice
filtre oluyor, filtre edilmis mis gibi su bu ust kata saksilar icinde domates, biber ne istersen. Bulunduklari kat hafif egimli yapildigindan su bir yonden oburune akip, en sondaki delikten en alt kata geciyor. Gecerken domatesler biberler sulanmis oluyor. Tabi bu su nitrat ile dolu oldugundan oldukca besleyici. Bu sistem disardan balik yemi (o da growing power’in baska yerlerinde ki artiklardan geliyor cogunlukla) ve pompaya harcanan az miktar enerji disinda kendi kendine yeterli. Birinin artigi oburunun besini oluyor. Yetisen baliklar ve bitkiler disaraya satiliyor, yerlerine yenileri konuyor. Gel keyfim gel. Growing Power’da seralarin icinde bu aquaponic sistemlerden dokuz adet var. En buyugunde, 10.000 adet balik yasiyor.
Kompost baska bir maliyet dusuren prensip. Topragi katki maddeleri ile zenginlestireceklerine, kendi organik atiklari ile ama daha da onemlisi sehrin organik atiklari ile zengilestiriyorlar. Sehirde anlastiklari mekanlardan duzenli organik atik topluyorlar, bira yapim yerlerinden arpa posasi, cafelerden kahve cekirdigi artiklari, marketlerden pazarlardan meyve sebze atigi, gazete atigi vs. Hepsini solucanlar afiyetle ayristiriyor. Haftada 45 ton organik atik kompostlaniyor ve sebzelere besleyici madde olarak geri donuyor. Sehrin atik sahalarina gidecegine, sehre besin olarak geri donuyor haftada 45 ton.
Bilumum cesit sebze meyve, aricilik, hindiler, keciler, kazlar, tavuklar…burada ne ararsaniz var. Her sey toprak ile basliyor diyorlar, tabi bir de gunes. Verimli topraginizi urettiginiz zaman gerisi ardina geliyor. Toprakta bitkiler yeseriyor. O bitkilerle hayvanlar besleniyor. Bitkilerin polenlerinden arilar bal uretiyor. Hayvanlarin artiklari tekrar bitkilere gubre olarak donuyor. Butun islerin yurumesi muazzam bir calismayi gerektiyor tabi. 35 tane calisanlari, yuzlerce gonulluleri var. Amerikanin cesitli yerlerinden insanlar staj yapmaya uc aylik olarak buraya geliyorlar, yemek yatak karsiligi burada calisip bu isleyisi ogreniyorlar. Hem burada islerin yurumesine yardimci oluyorlar, hem buradan ogrendikleri ile geldikleri yerlerde bu tip projeler baslatiyorlar. Bu da Growing Power’in ikinci ana islevine getiriyor bizi: Bilgiyi toplulukla paylasmak, baska yerlerde yeni tohumlar yesertmek. Growing Power surdurulebilir sehir tarimciligi konusunda ayni zamanda bir egitim merkezi. Staja gelenlerin yaninda, yilin 6 ayi boyunca duzenli olarak 2 gunluk kurslar duzenleniyor. Her gun saat 1′de bizim katildigimiz gibi 2 saatlik turlar duzenleniyor. Kurslardan sonra ilgilenen projelere destek amacli olarak egitmen gonderip baska yerlerde benzeri surdurulebilir tarim merkezlerinin kurulmasina on ayak oluyorlar, surekli assistanlik sagliyorlar. Kisaca, neyi nasil yaptiklarini, niye oyle yaptiklarini, degisik degisik formatlarda insanlara aktarmaya ugrasiyorlar. Biz de kendi ekolojik koyumuzde growing power yardimiyla kendi projemizi baslatacagiz gibi.
Uretim ve tarimcilik egitimi disinda, baslangic noktalari, bugun de hala kazandiklari paralari harcadiklari sey ise cocuklarla egitim projeleri. Milwaukee icinde veya disinda sayisiz okulla es zamanli projeler yuruyor. Cocuklara ekolojiyi ekolojiyle, tarimi tarimla ogretiyorlar. Cocuklarla kendi okullarinda tarim alanlari olusturma, aquapotic sistemler kurma ve gelistirme, cocuklarin Growing Power’da gonullu olarak calismalari, turlari, egitim calismalari…Dusuk gelirli ailelerin cocuklari yuruttukleri burslu akademik programlar ve profesyonel beceri kazandirmaya yonelik projeler…
Isin en guzel yani ucuk kacik esoterik yontemler degil, gayet basit, anlasilabilir, her yerde her olcekte uygulanabilir etkili yontemler ogretiyor olmalari. Iki saatlik turun sonunda bilgi bombardimani uzerine heyecan birlesince Michigan’a kadar arbada agizlar bir karis acik umut dolu hayallere dalmis, arada bir ya sunu nasil yapiyoruz demislerdi, ya da bak sunu bence biz de kesin yapabiliriz dolu muhabbetler ile Wheatland Muzik Festivaline dogru yola koyulduk…
ps: Daha fazla bilgi icin www.growingpower.org adresini ziyaret edesiniz.
Vancouver Kritik Kitle Bisiklet Turu
Bir ay kadar once Kivilcim Madrid’de katildigi kritik kitle bisiklet turunu aktarmisti bize, gecen cuma da ben Vancouver’dakine katildim. Oda arkadasim Trey ile birlikte cektigimiz fotograflardan bir video klip hazirladik, keyifle izleyesiniz, es dostla paylasasiniz:
Videoda gordugunuz koprudeki goruntulerinin benzerinin bir gun Bogazici koprusunde de yasanmasi dilegi ile vancouver’dan herkese arabasiz bol bisikletli gunler!
NazIm
Madrid Kritik kitle bisiklet turu
Rosinante (Don Kisotun atinin ismi) diye seslendigim bisikletimle yola cikiyorum kritik kitle (critical mass) bisikletli eylemine dogru. Iki uc gundur sehir bisikletli insanlarla doldu. Sarimsi yesil guvenlik ceketli cift tekerlekliler birden araba merkezli Madrid trafiginin bir parcasi oluverdi kisa bir sureligine de olsa.
Adina criticona dedikleri ve trafigi bisikletlilere acmayi/arabalara kapatmayi amac edinen, bunun yaninda petrol kullanimina, petrol tekellerine ve dolayisiyla da sisteme karsi bir durus sergilemekte olsa da, herkes kendi yorumunu getirerek katiliyor bu eyleme. Yolda durdurup sorular yonelten merakli insanlara verilen cevaplar da dolayisiyla farkli farkli oluyor. Bazisi sadece bisikletin strese iyi geldigini, bisikletle daha rahat hareket edildigini ve bisiklet yolu isteklerini on planda tutup dile getirirken, bazisi daha bir sistem karsiti durusunu ortaya koyup, petrolun nasil bir illet oldugundan, savaslardan, iklim degisikliginden, kuresel isinmadan bahsediyor merakla izleyen gozlere. Ne olursa ve nasil dusunurse dusunsunler, bellli bir ortak ruh, bisiklet sevdasi var gonullerde.
Madridde belirlenen bir hatta tum trafigi durdurup hep birlikte ilerliyoruz. Trafik polislerinin yerine one atilip trafigi durdurmaya kalkisinca gerilimli birkac an yasaniyor ama genel olarak hicbir sorun cikmiyor. Bazisi muzigini getirmis paylasiyor, durup bizi izleyen arabalarin arasinda bisiketimizle ilerleken arada bir insanlarla birebir diyaloga giriyoruz. Ben bazen gaza gelip “Bu gezegen sadece sizin degil” filan gibi buyuk laflar ediyorum.
Ispanya Meydaninda toplaniyor kalabalik. Alisildik bir manzara olan meydan, ispanyollar ve paylasilan bir litrelik bira siseleri uclusune bisikletler ve terli kipkirmizi suratlar da katiliyor. Sonrasinda dans, muzik ve hep birlikte sehrin diger ucundaki isgal evine gidiliyor. tam mezarligin icinde ortacag yapilarina benzeyen eski bir bina bu kadar mi guzellestirilebilir diye sormadan edemiyor insan kendi kendine. Iceri girer girmez, hareketli cingene muzigi yapan Cingaro Drom ve Malarazza adli gruplarin verdigi enerjiyle hoplaniyor ziplaniyor. Binanin etrafi bisiklet tarlasi gibi, her renkten her cinsten bisiklet, hala sehri isgal etmekte. Biz de tum gunun rehavetine ragmen harekete devam diyoruz balkan ritimleri kulaklarimizda…
Kivilcim
Palyaço, clown, şaklaban, cloun, palhaço, pelle…
Palyaçoluk kuralları:
3) Herkesin içinde bir palyaço vardır. Palyaço olmayanların yanında göze batan, ciddi insanlara anlam veremeyen, yoldaki insanların karizmayı çizdirmemek için yapamadığı küçük şeyleri (yüksek sesle hapşıran birinin taklidini yapmak, ciddi polis kordonunu parmakla göstererek poliiisss poliiiisss diye tırsma ifadesiyle bağırmak, çocuklarla çocuk olmak, ağlayan birisinin boynuna sarılmak gibi) yapmak için yanıp tutuşan palyaço, bir makyajla ortaya çıkıverir.

Madrid’de Balkondan Izlenimler
Cok dilli, cok uluslu sesler yukselirken yirmi dort saatini sokakta geciren mahallemden, ben ve seksen doksan yaslarindaki karsi komsum, sadece ikimiz variz balkondan disariyi izleyen. Hint, Pakistanli, Fasli, Ispanyol, Ekvatorlu…tum cocuklar bir arada bagirisiyorlar, ve tabi ebeveynleri de…Zorluklarla kiralamayi basardigim, Madrid’in en kozmopolit mahallesi Lavapies’deki balkonumda, baharin gelisiyle mi desem, icimde kipirdanan yeni bir istekle, yeniden ve bu kez prensese yazmaya karar veriyorum. Internet ortaminda yazi yazma isine aliskin olmadigimdan, seksen yas civari komsumu karsima alip, balkon kullanma aliskanligi olmayan mahalle ahalisine inat, elime her zamanki defteri kalemi alip yazmaya koyuluyorum balkonumdan. Bir yandan da Valencia sokaginin balkon kullananlar kulubune uyeligimizi ve olayin kulturel yanini falan geciriyorum aklimdan….
Paylasmak istedigim milyonlarca sey var aslinda. Aklima ilk gelen Madrid’e tasindigimdan beri gidip geldigim ama gerek zamansizlik, gerek zorunlu secimler veya oncelikler yuzunden arada bir gidip gelmekle kaldigim, turkceye Harikalar Avlusu ya da Harikalar Bahcesi olarak cevirdigim isgal evi (daha dogrusu isgal edilmis sosyal merkez, “Centro Social Ocupado”) geliyor.
Bu harikalar avlusu da neymis diyeceksiniz. Insana umut veren, emek, istek ve en onemlisi de umutla insa edilmis bir proje. Proje deyince, havada kalmasin. Tam on yildir Madrid sehrinin gobeginde, kullanilmadan bombos bekleyen bir okulun, bir grup insan tarafindan mahallede ozgur alan olarak hayata gecirilmesiyle olusmus bir harikalar diyari deneyimi de denebilir.

Mekanin kullanimi organizasyonu tamamen yatay orgutlenmis. Oz denetim, oz yonetim esasina dayali hersey. Burada herkese yer var. Yeter ki istek olsun. Herhangi bir konuda soylesi organize edebilir, sinema gosterimi yapabilir, fransizca ogrenebilir, komsulariniza artik ve kullanilabilir yiyecekleri ziyan edilmekten kurtararak, ziyafet verebilirsiniz. Samba derslerine katilabilir, gitar resitali verebilirsiniz. Yani muzisyenler, gocmenlik konusunda avukatla gorusme firsati bulan gocmenler, cesitli sosyal gruplar veya kucuk sivil toplum kuruluslariyla ilgilenenler, aktivistler, sokakta dolasanlar, cocuklar…yani senin benim gibi siradan insanlar var. Isin sirri bir araya gelmekte, karsiliginda hicbir maddi cikar gutmeden, herkesin bildiklerini digerleriyle paylasmasina, ortak bir enerjiyle kendi kendimize ve kendimiz icin olan ortak bir uretime dayali bu ozgurluk alanlarini ornek alip, umutlanmakta…Cunku hersey umutlanmakla basliyor…
Mekanin isleyisi, ne oldugu hakkinda insanlari bilgilendirek icin yapilan sunumlardan birinden alinmis bir kare.
Bu mekanin kurulus oykusu ve pratik isleyisi hakkinda biraz daha bilgi toplayip sizinle paylasmak icin durmayip gidiyorum. Elime de bir kalem kagit almayi ihmal etmiyorum. Es dosttan buldugum kucuk digital fotograf makinem de cabasi. Bugun daha bir kalabalik, daha bir hareketli ustelik. Burdaki 4 gunluk tatili firsat bilip, bisiklet gunleri (critical mass diyelim artik siz cevirin) dolayisiyla ulkenin diger yerlerinden gelen arkadaslar ortami senlendirmisler, hummali bir eylem hazirligindalar. Direk kafeterya bar tadindaki ortak mekana dalip, bir yandan nargile icerken bir yandan da bira servisi yapan arkadasla konusmaya basliyorum. Burda yasayan pek fazla insan olmadigi sonucunu cikardiktan sonra, konu hakkinda daha fazla bilgi verebilecek bir arkadas, onumuzdeki yogun birkac gunun hazirliklari hakkinda oldugunu dusundugum toplantidan kafasini kaldirip, biraz zaman ayirabilecegini soyluyor. Ben de bunu firsat bilip kafamdaki sorulari siraliyorum. Boylelikle de hersey daha bir somutlasmaya basliyor kafalarda.
Oncelikle benim turkceye “Sessizligi delelim” veya “sessizlige son” diye cevirdigim “Rompemos el silencio” hareketinden bahsediyor guler yuzuyle. Bu bir grup insan, sehrin belli yerlerindeki bazi kilit mekanlari isgal edip taleplerini duyurmak icin bu mekanlari kullanmasindan ibaret bir eylemlilik hali. Bu “Sessizligi delelim” hareketini duydugumda kulagima bayagi yaratici ve etkili bir fikirmis gibi geliyor. Simdiye kadar aralarinda olup deneyimlemedigim icin bu eylemlilik hali nasil bir haldir diye sormadan edemiyorum, daha dogrusu asil ogrenmek istedigim bunyelerdeki siddetlilik – siddetsizlik hali. Bu soru kafamda onlarca ayri dala ayrilirken, aldigim cevap da gayet dalli ve de budakli bir cevap oluyor haliyle. Olaya siddeti nasil tanimladiginizla baslamaniz gerekiyor bu tur bir soru sordugunuz zaman. Siddetin tanimi soruyu yonelttigim arkadasin da dedigi gibi ikimiz icin farkli seyler ifade edebilecegi gibi, sosyal hareketlenmelerin icindeki her bir birey icin farkli seyler ifade edebiliyor. Yani soru bayagi karmasik hale gelince, e ustune arkadas tam bir cevap vermemeyi uygun gorunce, ben de su sessizligi delelim hareketine yakindan bakmadan bir yorumda bulunmak istemiyorum haliyle. Sozunu ettigi mekan isgalleri arasinda buranin cok unlu sinemalarindan birinin isgal edilmesi ve film gosterimleri yapildiktan sonra birakilmasi eylemi hareketi kavramamiz konusunda yardimci olabilecek bir iki ornek.
Neyse efendim, harikalar bahcemize geri donersek, bu mekanin da sessizligi delelim hareketinin bir parcasi olarak isgal edilmesi uzerine, tum yasal engellere ragmen, mahallelinin genelinin de “aman gitmeyin kalin, biz sizden memnunuz” talebi ve destegi, yapilan eylemler ve avukatlarin verdikleri emek uzerine mekan simdilik hala umuda ev sahipligi yapmakta. Mahallelinin destek olani da olmayani da oluyor haliyle. Ornek, binanin girisinde yabancilarin evlerine cok ucuza telefon edebilmelerini amaclayan tahtadan yapilma telefon kabininin yakilmasi olayi.
Aklima gelen diger bir soru, buranin isleyisi, para durumlari ve bunyelerdeki hiyerarsi egilimi uzerine oluyor. Soylediklerine gore yapilan herseyin butcesi haliyle izinsiz isletilen ve de fotograf cekmeme izin vermedikleri kafe barin ve duzenlenen partilerin getirisinden ibaret. Bir de arada sirada kek pasta yapmaya karar vermisler son gunlerde. E ispanyollarin akil almaz parti, eglence ve alkol kulturlerini goz onunde bulundurursak, kazanilan paranin yapilan tum harcamalara bol bol yetecegi geciyor aklimdan. Buranin giderinden ne olacak demeyin, avukatlara odenecek paradan, mekanin bakimi onarimi gerekli alet edavat alimina kadar bir cok masraf cikiyor.
Kararlarin verilmesi, ne yapilacagina nasil karar verildigine gelirsek…Efendim, burda asable dedikleri ve gayet genis bir yelpazeden insanlarin oldugu bir grup karar veriyor mekanin nasil kullanilacagina. Bu grubun uyesi olmak icinse kollari sivayip birseylerin ucundan tutan herkesin karar alma surecinde soz sahibi olma sansi oldugunu soyluyorlar. Yani kollari sivamak herseyin basinda, emek vermek…Mesela yoga dersi vermek istiyorum, ne mi yapmaliyim? Hersey Internet uzerinden yuruyor. Bayagi iyi bir web siteleri var ve insanlar Internet uzerinden bir elektronik postayla yapmak istedikleri faaliyeti ve gerceklestirmek istedikleri zamani belirtiyorlar, sonra tek yapmaniz gereken bekleyip gormek oluyor. Bunun disinda, zaten faaliyet halinda olan gruplar var. Her grubun ayri bir gunu ve saati var. Bunlarin hepsine internetten ulasmak mumkun. Ekolojik bir tarim kooperatifinden, eylemlerde muzik yapan samba grubuna kadar farkli gruplar var. Bunlardan ilginizi cekeni secip, aktivitelerine katilip katilamayacaginizi gormek icin mail yoluyla direk ulasiyorsunuz. Bisiklet tamirinde yardim mi istiyorsunuz, bilgisayarinizdaki Bill Gates den kurtulmanin yollarini ogrenmek mi istiyorsunuz yoksa, hadi harikalar diyarina…
Burada yasayan az insandan birkacina rastliyorum. Tanistiklarimin hic birisi Ispanyol degil nedense. Zaten yasayan pek fazla insan da yok burda diyorlar. Bir projen varsa kaliyorsun bir sureligine, bu proje mekanin kendisiyle ilgili olabilecegi gibi, herhangi sosyal bir proje de olabilir. Bu hafta sonu Barcelona ve Donosti sehirlerinden gelen kalabalik bir gruba ev sahipligi yapiyor mesela, yaklasik iki saat icinde gerceklesecek olan bisikletli eylem nedeniyle gelen renkli gruptan insanlar, koridorlarda cirit atip zemin katta basketbol oynarlarken, yazdigim satirlara son verip, bacak kaslarimi yaklasik 5000 kisiye varabilecegini soyledikleri bisikletli eyleme hazirliyorum.
Kivilcim Ilhan
Sokaklara ses katanlar, şehirlere ruh verenler
Şehir hayatı zor şey. Ama seviyoruz işte bir şekilde her şeyin aynı anda ortaya çıktığı, bazen birbirine girdiği, bazen de şaşırtıp gülümsettiği şehirlerde dolaşmayı. Bazen bir sarhoş çıkıp bir şey söylüyor, bazen bir kavga çıkıyor, geleneksel bir aile diyaloğuna tanık oluyoruz, bazen romantik sevgili anlarına, parklarda takılanları görüp iyi hissediyoruz, çoğu zaman da sokaklardaki müziği o anki ruh halimizin soundtrack’i yapıyoruz.
Hikayeleri sesle anlatmak bazen fotoğrafla anlatmaktan daha da eğlenceli olabiliyor. Dinleyicinin hayal gücüne kalmış renkler, kokular, şekiller; ama, sesler burada.
Meydandan eve yürüken Eric’in çaldığı Jew’s Harp, soundtrackimiz oluyor güneşli bir Şubat gününde, Brüksel’de:
Barselona’da metroya benimle birlikte binen Roman akordeoncunun çaldığı Tango, nerede olduğumu unutturup ruh halime şekil veriyor:
Metrodan inip kuş pazarından geçtikten sonra:
Vardığım meydandaki bir çift sokak müzisyeni hangdrum’la tanıştırıyor beni:
İstanbul’da yağmurlu bir Mart gününde Taksim’de Yeşim’le kahve içtiğim cafe’den çıkıyorum ve Galatasaray Meydanı’nda bir grup sokak sambacısı deliler gibi samba çalıyor yağmur altında ve etraflarındaki kalabalık gülümseyerek dans ediyor:
Beşiktaş’dan vapura binip Kadıköy’e geçiyorum. Haldun Taner tiyatrosunun önünde Karadeniz’li yaklaşık 40-50 kişilik bir grup, tulum eşliğinde horon tepiyor:
Strasbourg’da Nato karşıtı gösteri mitinginde, polis sirenleri, sambacı aktivistler ve havada uçuşan sloganlar nerede ve ne yapmakta olduğumu hatırlatıyor sürekli:
Amsterdam’da OVA halk kütüphanesinde çalışırken, 4. kattaki canlı yayın odasından bir jazz grubunun prova sesleri yükseliyor:
Brüksel’de yürüyüşe çıkıyorum ılık bir Nisan akşamında. Orta yaşlı bir müzisyen çift -Fransız bir bey, Amerika’lı bir bayan) gitar çalıp kulaklarımızı 70′lerin müziğiyle yıkıyor, temizliyor. Çevrelerinde işten çıkmış bir adam kravatını gevşetmiş bağdaş kurmuş, birkaç genç bira içiyor, iki ayyaş dans etmeye başlıyor, bir tanesi çiftin topladığı paraları çalmaya çalışırken ötekisi onu yaka paça halkanın dışına fırlatıp, elindeki bozuklukları gitar kutusuna geri atıyor, Japon turistler fotoğraf çekiyor:
Ve eve dönüyorum. Juuda, henüz söz yazamadığımız şarkıyı gitarla çalarken kardeşi Elisa mızıkayla doğaçlıyor ve şarkının giriş kısmı tamamlanmak üzereyken, Elisa bırakıyor ve mızıkanın kolay görünmesine rağmen ne kadar emek isteyen bir müzik aleti olduğundan bahsediyor, Juuda çalmaya devam ederken:
Bu kalabalık, biraz kaotik, biraz karışık kentleri yaşanır kılan en güzel şeylerden biri sokak müziği. İçinde olduğumuz anları gerçek kılıyor, hikayeye boyut katıyor.


