Archive for the ‘politika’ Category
Kürt Kızı
Yine memleket semalarında çıldır geldi bana. Devleti bir yandan, ordusu bir yandan, islamcısı kemalisti başka bir yandan dumurdan dumura koşturuyor beni. Eşcinsel düşmanı bir bakan, kürt düşmanı başka bir bakan şeklinde uzayan bir listede herkesin herkese düşman edildiği, ayrıştırıldığı ve yalnız bırakıldığı bir paradigmanın bayraktarlığına soyunmuş herkes. Piyasa ekonomisinin ve paranın tek geçerli akçe olduğu ortamda, kürdün de eşcinselin de islamcının da solcunun da parası olanı makbul. Hak istiyorsan, hoşgörü istiyorsan sen de çalış özgürlüğünü, hakkını, adaletini, saygını satın al. Siyasetçiler için ise durum tam tersi. Siyaset sermayelerini, herkese bol keseden kapış kapış satabilecekleri toplumsal önyargıları kaşıyarak kat be kat arttırabileceklerini çok iyi anlamışlar anlaşılan. O yüzden gündem denen saçmalık tam da bu karşılıklı kaşıma ve kaşınma reflekslerinden oluşuyor. Bu safsatanın çok üstünde ise asıl güç savaşı sessiz sedasız geleceğimizi şekillendiredursun.
Ben bugün kendi kişisel deneyimimden yola çıkarak birazcık kürt meselesinden bahsetmek istiyorum. Ülkedeki kürt siyasetini anladığımdan değil, anlamadığım birçok nokta olduğundan aslında. Ben de dahil herkes klişelerin arkasına saklanıp konuştuğundan. Neyse hikayemiz şöyle başlıyor. Geçen ay 90 yaşındaki anneannemi ziyaret ettim. Kendisi hem asker kızı hem de asker karısı olarak hayatındaki erkeklerin ve genç cumhuriyetin sessiz ve sabırlı tanığı olmuş hep. Yeni düzenlediği bir fotoğraf albümünü gösterirken 1938 Elazığ yazan bir fotoğrafta kim kimdir diye anlatıyordu. Bu kim diye fotoğrafta işaret ettiğim 12 yaşlarında bir kızı sorduğumda isim vermeden o “kürt kızı”, bi süre bizimle kaldı besleme olarak, sonra da kocaya kaçtı dedi sakince. Biraz daha sorunca anladım ki Dersim isyanı sırasında öksüz kalan veya ailelerinden koparılan kız çocukları asker ailelerine dağıtılmış. Tabi o bu işe hayır işlediği gözüyle bakıyordu. O dönemde jandarma olarak görev yapan kocası ve babasının uygulamalarından pek bahsetmezken, “isyan ettiler, Atatürk de cezalandırılmalarını emretti, cezalandırıldılar” şeklinde özetledi. Atatürk’ün yanlış bir şey yapma ihtimali bile birçoğumuz gibi onun da kafasının ucundan geçmemiş anlaşılan. 90 yaşında bir cumhuriyet kadınından başka türlüsünü beklemek de gerçekten haksızlık olur.
Bu hikaye anlatılmaya bile gerek olmayan küçük bir anekdot olarak kalacaktı ki 2 hafta önce Yıldırım Türker’in Radikal’deki yazısını gördüm. Read the rest of this entry »
Gökkuşakları ve Cinsellik
Sevgili Prenses,
Pek öyle gündeme dair yazılar, yorumlar yapmıyorum biliyosun fakat şimdi bahsedeceğim konuda kendimi tutamadım açıkçası.
Aklıma iğneleme, hakaret -işin aslı küfür dolu milyon tane cümle gelmesine rağmen kendimi tutmaya çalışarak sevgili aileden sorumlu bakan Selma Aliye Kavaf’ın son günlerde yaptığı homofobik açıklamayı seninle paylaşmak isterim.
Kendileri gazeteciliğin, basının yüzkarası Hürriyet Gazetesi’ne verdiği demeçte: “Ben eşcinselliğin biyolojik bir bozukluk, bir hastalık olduğuna inanıyorum. Tedavi edilmesi gereken bir şey bence. Dolayısıyla eşcinsel evliliklere de olumlu bakmıyorum. Bakanlığımızda onlarla ilgili bir çalışma yok. Zaten bize iletilmiş bir talep de yok. Türkiye’de eşcinseller yok demiyoruz, bu vaka var” buyurmuşlar..
Bu muhteşem açıklamayla kendisinin nasıl ayrımcı bir bakış açışına sahip olduğunu gözümüze sokmaktan çekinmeyen bakan, belki de millet olarak hala ne kadar atgözlüklü olduğumuzun da canlı ispatı. Cinsel eğilimleri/seçimleri sebebiyle hedef gösterdiği insanların hayatlarına ne hakla müdahale etmeye kalktığını sormak ise muhtemelen bizim eşşekliğimiz..
Kendisine öncelikle eşcinselliğin ne olduğunu açıklamak gerekir belki de.. Burada wikipedia’dan yardım alıyoruz hemen:
“Eşcinsellik, kişinin cinsel, duygusal ilgi ve isteğinin (cinsel yöneliminin) kendisiyle aynı cinsten kişilere dönük olmasıdır. Sadece kendi cinsine yönelenlere homoseksüel, hem karşı cinsine, hem kendi cinsine yönelenlere de biseksüel denir.” Buraya kadar anlaşılması kolay değil mi sevgili prenses? Devam edelim..
“Amerikan Psikiyatri Kurumu, 1973 yılında eşcinselliği, “Akıl Hastalıkları Teşhis ve İstatistikleri Klavuzu”ndan çıkarmıştır. 1 Ocak 1993 tarihinde dünya sağlık örgütü (WHO) eşcinselliği “Uluslararası Hastalıklar Sınıflandırması”ndan çıkarmıştır. ICD-10 maddesi “cinsel yönelim, tek başına, bir rahatsızlık/hastalık olarak kabul edilemez” şeklindedir.” Sanırım bakanın takıldığı yer burası. Eşcinsellik genetik bir bozukluk mudur, çocukluktan kalan bir travma mıdır ya da bir tercih midir? Read the rest of this entry »
TEKEL İşçileri ve Direniş
Bu seferki konuk fotoğrafçım Evren Özesen, konu ise TEKEL İşçileri ve Direniş. TEKEL işçilerinin, bu yazının kaleme alındığı tarih itibarı ile 61. gününü doldurmakta olan eylemlerine ışık tutmaya çalışmak, bu hadiseyi görmezden gelmeyip daha geniş bir kitleye ulaştırmaya çalışmak temel bir sorumluluk gibi.
Bununla beraber Evren Özesen’in fotoğrafları eşliğinde bu konuyu ele almaya karar verdiğimde bu fotoğrafların altını hak ettikleri şekilde dolduramayacağımın farkında idim (Türkiye’deki eğitim anlayışının kendisine emanet edilen gençlere attığı kazıkların en sağlamlarından birisi olduğuna inandığım Fenci-Sosyalci ayrımı yüzünden, iş toplumsal mevzulara geldiğinde dut yemiş bülbüle dönen tek Fenci‘nin ben olmadığımı da biliyorum (yetiştirdiği nesillerin analitik düşünme araçları ile donatılacak olan kısmını, sosyal problemlerden hiç anlamayacak şekilde eğitmeyi seçen bir ülkenin buna karar verirken olsa olsa başlama çizgisinin hemen gerisinde iki ayakkabısını da bağcıkları ile sıkıca birbirine bağlamaya karar veren bir maratoncu kadar ileri görüşlü olduğunu düşünüyorum)).
Bu konunun ve bu konuya dair fotoğrafların benim vizyonsuzluğuma kurban gitmesine müsaade etmemek, bu mevzuyu sizlere medyada çıkan ve duymaktan artık sıkıldığınız basmakalıp haberlerden ve birbirinin aynısı köşe yazılarından edinilmiş fikirler ile iletmemek adına fikrine ve duruşuna güvendiğim kişi ve topluluklardan bu konuya dair özgün yorumlarını benimle paylaşmalarını rica etmeye karar verdim. Yazı boyunca sizlere Özesen’in objektifinden TEKEL işçileri ile beraber işte bu görüşler ve düşünceler eşlik edecek.
Dolayısıyla, birbirinden farklı perspektiflere yer verip benim gibiler için küçük bir kaynak oluşturmak da bu yazının amaçları arasında sayılabilir.
![]() © Evren Özesen |
Ankara’lı bir fotoğrafçı olan Evren Özesen TEKEL işçilerinin direnişini 33. gününden beri belgeliyor ve fotoğraflarını http://tekeldirenisi.blogspot.com/ adresindeki günlüğünde yayınlıyor. Sadece fotoğraf çekmekle kalmayıp olan bitenin iç yüzünü yazılarıyla da aktarmaya çalışarak “belgelemek” fiilinin içini iyice doldurmuş bence. Read the rest of this entry »
Genetiğiyle oynanan kültür
Bilmem haberin var mıdır Prenses ama Türkiye’de Eylül ayının sonunda “gıda ve yem amaçlı genetik yapısı değiştirilmiş organizmalar ve ürünlerinin ithalatı, işlenmesi, ihracatı, kontrol ve denetimine dair yönetmelik” diye bir yönetmelik çıktı. Bu yönetmeliğin izniyle Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar (GDO) artık ülkeye rahat rahat girebilecek, ithal ve ihraç edilebilecek.
Süreç şöyle gelişti: Haziran ayında -tam da ben Türkiye’deyken- bir GDO (Ulusal -güya- Biyogüvenlik) yasa tasarısının taslağı ortaya atıldı bir anda (?!). Esasında, Ocak ayının başında
Tarım Bakanlığı Tarımsal Araştırmalar Genel Müdürlüğü’nde tasarı ile ilgili bir bileşenler toplantısı yapılıyor ve bu toplantıya -yeterince bileşen gibi görünmediklerinden olacak- Ziraatçiler Derneği, Çiftçi-Sen, GDO’ya Hayır Platformu, Buğday gibi bizim anladığımız dilde “biyogüvenlik” üzerine çalışmaları olan sivil toplum kuruluşları yerine Cargill, Monsanto gibi ülkemizde ve tüm dünyada GDO üreten, ithal eden ağa baba şirket temsilcileri davet ediliyor. Arada neler dönüyor bürokrat-işadamı ortamlarında bilemiyoruz ama sonra Nisan ayı oluyor ve bu yasa tasarısı dillere pelesenk edilmeden hemen önce TBMM’den beş milletvekili ile bir TÜBİTAK temsilcisi, ABD Tarım Bak
anlığı’nın ve dünyadaki GDO’lu tohum üretiminin %71ini elinde tutan Monsanto şirketinin sponsorluğunda ABD’ye gidiyor ve dönüşte ismini basında bulamadığım bir milletvekilimiz, Meclis’e gelmesi beklenen biyogüvenlik yasa tasarısı ile ilgili çok şey öğrendiğini, Türkiye’nin ABD’ye tarımsal ürün ihracatı için çok sağlam kaynak olduğunu, “pamuk, mısır ve yağlı tohumlarda halihazırda ABD ihracatında ikinci sırada olduğumuzu” anlatıyor. Şimdi ne alaka hakkaten deme Prenses. Adam önce diyor Biyogüvenlik Yasasıyla ilgili çok şey öğrendim, sonra anlatıyor ABD’ye ihracat, yağlı tohum, yağlı müşteri, canavar tohum… Ekonomik güvenlik konusunda bir şeyler öğrendikleri kesin de biyogüvenlik konusu pek anlaşılamamış gibi geldi sanki bana. Neyse, sonra tasarı geçti, geçmedi, iptal davası açıldı vesaire derken, bu arada sivil toplum kuruluşları uyanıp, kapılar ardında nelerin döndüğünden emin olmadıkları halde insanları bir dolaplar döndüğü konusunda uyandırmak suretiyle harekete geçiyorlar ama Ekim ayının sonlarında zırt diye yönetmelik çıkıveriyor.
Peki bu yönetmelik sayesinde başımıza ne şekil çoraplar örülebilir?
En öncelikli açmazı, ürünleri bu ürün GDO’ludur veya GDO’suzdur diye etiketleme iznini vermiyor bu yönetmelik. Şimdi, esasında epey bir zamandır zaten çaktırmadan GDOlu ürün yemekteyiz, Prenses. Marketten aldığın ürünlerin bir çoğunda genetiğiyle oynanmış soya olsun, şeker, palmiye yağı olsun -ha bir de şu Arı Domates denilen şirin mi şirin dallı domates var ya, o da öyle- her türlüsü mevcut ama üzerinde “GDO içerir” ibaresi olmadığı için memlekete girebiliyordu. Read the rest of this entry »
Honduras`tan Darbe Gunlukleri :P
Honduras’ta 28 Haziran’da gerceklesen darbenin ardindan gectigimiz hafta, yogun politik gelismelere sahne oldu. Darbenin ilk gununden itibaren bunun bir darbe olup olmadigina dair atesli tartismalar yasandi. Anayasanin ongordugu sekilde meclis baskani baskanlik koltuguna gecici olarak atandiktan sonra Yuksek Mahkeme, anayasayi ihlal ettigi icin devlet baskani Manuel Zelaya’yi gorevden uzaklastirmasi yonunde orduya talimat verdigini acikladi. Yani aslinda su anda bir askeri cunta yonetiminden bahsetmek mumkun degil. Geceleri uygulanan sokaga cikma yasaginin disinda da ciddi bir askeri tedbir yok ortada. Zaten Zelaya’nin gorevden uzaklastirilmasi; yuksek mahkeme, meclis, ordu ve hatta Zelaya’nin kendi liberal partisini iceren bir oligarsik konsensus cercevesinde gerceklesebildi.
Zelaya’nin arkasindaki halk desteginin yuzde 30 civarinda oldugu tahmin ediliyordu darbeden once. Darbeden hemen sonra ortamdaki hava daha cok yasasin Zelaya’dan kurtulduk seklindeydi ozellikle medya ve orta ve ust sinif halk kitlesi arasinda. Bunun nedenlerine az sonra deginecegim. Diger yandan lehte aleyhte sokak gosterileri catismalar ve mitingler yer yer devam ediyor. Zelaya’nin bu politik oyuna Chavez destegiyle dunya kamuoyunu dahil etmesi, oligarsinin pek de beklemedigi bir adimdi bana kalirsa. Dunya kamuoyunun Orta amerika’da daha fazla askeri mudahaleye goz yumulmayacagi mesajini vermesi oldukca olumlu bir gelisme. Ama bu yazida dunya kamuoyuna biraz mesafeli durup “kahrolsun darbeciler” retoriginin otesinde Honduras’taki guc dengelerini anlamaya calisacagim.
Ben Honduras anakarasina 1 saat mesafedeki Utila Adasindan bakarak ne olup bittigini anlamaya calisiyorum. Bodrum’dan bakarak Ankara’daki politik gelismeleri anlamaya calismak gibi biraz. Mesele buradan bakinca dunya kamuoyunun fikir birliginden cok daha farkli gozukuyor acikcasi. Nedenlerine gelince: Honduras korfez adalarinin ingilizce konusan halki, politik ve kulturel olarak hondurasla bir gonul bagi hissetmiyorlar. Basin yayin uzerindeki sansur baska bir tanesi. Turkiye’de surekli olarak elestirdigimiz kartel medya bile bir miktar cok sesliligi icinde barindiriyor. Honduras’ta ise zaten sayili olan ulusal gazete ve televizyon yayinlari -amerikan yanlisi is dunyasinin gudumunde- darbeden cok daha once halki Zelaya’ya karsi kiskirtmak uzerine kuruluydu. Zelaya’nin Venezuella yanlisi “solcu” politikalarinin da bu kiskirtmalara canak tuttugunu belirtmek gerekiyor.
Zelaya’nin karsi atagi ise yeni bir yasa ile televizyonlarda gunde 2 saat devlet propagandasina olanak saglamak oldu. Zelaya’nin kamu ve dis yardimlardan gelen kaynaklari ozellikle yoksul kesime yonelik propaganda ve dogrudan yardimlar icin kullanmasi da diger bir nokta (bizim akpli belediyelerin komur yardimi misali). Sonucta her iki tarafin da populist propaganda metodlarini sonuna kadar kullandigi bir gercek.
Bu metodlarin ne kadar demokrasinin erdemlerini icerdigi ise asil tartisma konusu. Honduras’taki basin, yeni hukumeti halkin nasil destekledigini ve Zelaya yanlilarinin siddet iceren gosterilerini gosterirken uluslararasi basin ise Zelaya’yi yere goge sigdiramiyor. Dezenformasyon, taraf tutma ve kutuplasma uzerine kurulu kriz yonetimi her iki taraf tarafindan benimsenen taktikler olunca kimse kalkip demokrasi savunuculuguna girismesin. Honduras’ta demokrasi oyunun bir parcasi degil, zaten yoktu, yakin zamanda da olmayacak, olmasi icin de bir neden yok.
Meseleye Zelaya yanlilari acisindan bakilrsa resim kabaca soyle: Amerikan yanlisi zengin azinligin cikarlarini korumak uzere kurulu bir “demokratik sistem” mevcut. Bu sistem yoksul cogunlugun temsilini dislarken tamamen kendine demokrat, statukocu, korler sagirlar birbirini agirlar rejimini olusturuyor. Zelaya, yoksullar tarafindan secilmediyse de yoksullar icin tek umut olarak ortaya cikiyor. Asgari ucreti %60 yukselterek ozel sektore attigi kazik yoksullarin gonlunu bir anda kazandi. Tabi devlet kendi asgari ucretli calisanlarina maas odeyebiliyor mu son uc aydir diye de sorarlar adama. %40 daha ucuz venezuella petrolunu ulkeye getirerek refah artisi sozunu vermesi ve yoksullarin yonetimde daha fazla yer alip gelir dagilimindaki esitsizligin giderilecegini mujdelemesi, kaybedecek hicbirseyi olmayan bu fakir halk icin son yillarin en buyuk firsati.
Zelaya karsitlarini olusturan muhafazakar, milliyetci, dindar ya da orta sinif burjuva kesim ise mevcut politik ve sosyal ustunlugunu kaybetmekteyi kabullenecek gibi gozukmuyor. Ancak orta ve ust sinif seckinlerin hakimiyetinin cok otesinde meseleye bir de ulkenin tarihsel dinamikleri uzerinden bakmak anlam kazaniyor bu noktada. Zelaya iktidara bu soylemle gelmedi. Zelaya’nin vaad ettigi Bolivarci duzen ve ulkeyi ABD ekseninden Chavez eksenine tasima cabasi, mevcut muhafazakar politik dengelerde hicbir yere oturmuyor. Zira bu abi bigun kalkip Chavez’le kanka oluyor. Chavez de al benim recete bu, destek ve petrol de arkanda. Kitlelerle de boyle iletisim kuracaksin yuru ya kulum diyor. Bunu derken Zelaya’nin tabandan destegi olmadigini soylemiyorum. Aslen, yavas yavas kitlelerin destegiyle politik dengeleri degistirerek yukselen bir hareketten Honduras’ta bahsetmenin imkansizligina vurgu yapiyorum.
Statukonun boylesine yeni ve farkli bir guc unsurunu bir anda hazmetmesini beklemek imkansiz. Tabi ki statuko kendini savunacak ve tabii ki bunun mesru kilifini anayasal sistem ve demokrasi adiyla hazirlayacak. Eger ordu bu anlamda bir muttefik ise tabi ki orduyu destekleyecek. (Bu vesileyle bizim memleketin “sosyal demokrat” zorbasina da selam edelim.) Zelaya karsiti rejimin ulkedeki butun kiliselerin destegini aldigini da belirtelim. Honduras’ta yoksullar “gorunmez” olduklarindan sokakta karsilasacaginiz insan grubu daha cok bizim anadolu tasrasi muhafazakarligi ile ifade edilebilir. Bu kesim ekonomik donusumun kendine getirebilecegi yararlari (eger getirecekse tabi) bi kenara itip, Zelaya`nin ithal edecegi modeldeki dinsizlik, kuba tipi yoksul totaliterlik veya antikomunist perspektiften Zelaya’ya karsi cikiyor. Oligarklara da bu muhafazakar halkin korkusunu beslemekten ote pek bir zahmet kalmiyor.
Sokaktaki insan ulusal bagimsizlik uzerinden Zelaya’nin ekonomik modeline karsi cikabiliyorsa, butun dezenformasyonun otesinde, asil neden ulkenizin devlet baskaninin Venezuella valisi gibi calismaya baslamasi seklinde ozetlenebilir. honduras baskanlik makaminin yuz yildir amerikan valisi gibi calismasi mevcut statuko dahilinde “normal” oldugundan ulusal bagimsizlik refleksi olusturmuyor haliyle. ya da kimse simdiye kadar bu damara basmamis.
Ben gercekten bu demokrasi denen kavramin artik iyice cilkinin ciktigini goruyorum. Cumle icinde demokrasi kelimesini kullandigimiz her sefer ve bunu kullanan her kisi bambaska bir anlama atifta bulunuyor. Bu sihirli kelime, kullanicisinin hayatini kolaylastirmanin otesinde pek bir anlam tasimiyor. Askeri darbe tabii ki kinanmasi gereken bir kavram. Ama demokrasi denen guc oyununda mesruiyet, dogrudan halktan kaynaklanmadigi surece (ve bazen kaynaklandigi zaman bile) bu isler zor diyorum ben. Halk ve demokrasi adina gucu kullanan ordu, parlamento, yuksek mahkeme ya da dost bir dis askeri gucun mesruiyeti, bir cok rejimde sadece o anki guc dengesinin nasil kurulu olduguna bagli. O yuzden kimse kalkip demokrasi cigirtkanligi yapmasin, ben duymuyorum.
Zelaya’nin Bolivarci demokrasi idealine gelirsek. Zelaya’nin bu donusumu demokrasi sinirlari icinde yapmaya calistigini dusunmek bana kalirsa biraz naïf kaciyor. Hayir ama lutfen, o gorev suresini uzatmaya calismiyordu, anayasayi bile degistirmeye niyeti yoktu, bunlarin hepsi karsi propaganda derseniz ben size ancak tatli tatli gulumseyebilirim. Dunya kamuoyu bunlari bir haftadir konusuyor ama Honduras aylardir bu sureci tartisiyordu. Zelaya’nin sol politikalarinin ne kadarinin salt populist, ne kadarinin yoksullugu gidermekte faydali oldugunu bile sorgulamiyorum. Zira Zelaya’nin kafasindaki devrimin (?) bu asamasinda her ne pahasina olursa olsun halk destegi almak oncelikli. Bu dogrudur yanlistir tartisir dururuz tabi.
Bir taraf secmem gerekseydi, yoksulun yaninda oldugu icin Zelaya’yi secerdim. Zira hondurasta diktatorluk disi bir cozum ufukta gozukmuyor. Ama kimsenin kendi iktidari icin, (o iktidar ne kadar erdemli olma potansiyeli tasisa da,) yoksulluktan kirilan bir halki ekonomik ambargoya ya da ic savasa maruz birakmasini kabullenemem. Arkadaslar, hondurasta insanlar zaten yasamla olum arasindaki ince sinirda yasiyorlar. Daha neyi alacaksiniz ellerinden? “spin doctor” larin elinden cikmis metinleri,siz Zelaya’yi yanlis anladiniz diye yorum olarak gonderirseniz yine siz bilirsiniz.
Bolivya, Ekvator ve Nikaragua’da izlenmeye calisilan Bolivarci Chavez modelinin antiemperyalist, abd hegamonyasina alternatif bir blok olusturma cabasindan bir suphe yok. Ama isin icinde sermaye cevreleri, abd ve geleneksel muhafazakarlarin guclu direnisini goze onune alinca soyle bir soru ortaya cikiyor: Bolivarcilar emekten ozgurlukten yana bir sistem kurmak icin totaliterizme ve zorbaliga basvuruyorlar mi? Tabii ki evet ve bir yandan da kacinilmaz bir evet. Bu rejimlerin otoriter baskici karakterleri, “devrimin kazanimlarini korumak” maksatli oldugunda dunya solu tarafindan cok rahat gormezden gelinebiliyor. Chavez rejiminin keskin politik soylemli populist karakterinin yoksul guney amerika halklarinin gunluk hayatinda ne tur bir olumlu gelisme yarattigini zaman icerisinde hep birlikte gorecegiz. Ama simdilik gorunen, yeniden secilme donguleri, gelisiguzel secimler, baski altinda tutulan medya ve sokak cetelerinin terorune terkedilmis halklar.
Devrim bir gecede olmuyorsa biz de bir gecede elestirmekten vazgecmeyecegiz haliyle. Guney Amerika’da solun yukselisi hala dunya sol hareketi icin buyuk bir umut olusturuyor. Benim umudum var ve bu yonetim deneyimlerine bakarak ogrenecegimiz cok sey oldugunu dusunuyorum. Sol rejimlerin ezilen halklar icin getirdigi kazanimlardan hic bahsetmedigime bakmayin. Zaten hepimiz bunlardan bahsedip duruyoruz surekli. Ne yazik ki pembe benim en sevdigim renk degil.
Tuna
Honduras’ta Darbe!
Tanidik bir muz cumhuriyeti!
Selam! Tuna Honduras`tan bildiriyor! Hondurasta bu sefer de darbe oldu. Honduras`ta bulundugum son dort ayda bir kus gribi, bir deprem ve adaya dusen bir uyustucu ucaginin ardindan orta amerikaya yakisir sekilde sonunda Honduras`ta darbe de oldu. Sasirdik mi, tabiii ki hayir
Efenim olayin ajanstaki ozeti soyle:
Orta Amerika ülkelerinden Honduras’ta cumhurbaşkanı ile ordu arasındaki anayasa krizi, askeri darbeyle sonuçlandı. Başkanlık Sarayı’nı basan askerler, anayasa değişikliğiyle ilgili referandum öncesinde solcu Cumhurbaşkanı Manuel Zelaya’yı tutukladı. Ordunun itirazına rağmen görev süresinin uzatılmasını öngören anayasa değişikliği referandumunda ısrar eden devlet başkanı Zelaya, önce bir hava üssüne götürüldü, ardından da Kosta Rika’ya sürgüne gönderildi. Honduras Devlet Başkanı Manuel Zelaya, yüksek mahkeme, ordu, kongre ve kendi partisinden bazı üyelerin muhalefetine rağmen anayasal reform için referandum yapma sözü vermişti. Zelaya, geçen hafta görev süresinin 4 yıl uzatılmasını sağlayacak referandumun düzenlenmesi konusunda kendisine yardımcı olmayı reddeden genelkurmay başkanını görevden almıştı.
Bizim adadaki tembel atmosfer darbeyle degisecek gibi degil. sakin bir pazar gunu hukum surmekte burada. Ben de son 4 aydir ilk defa isten 2 gun izin alabildigim icin su anda savas ciksa parmagimi oynatmaya niyetim yok. Aslinda bir haftadan beri, oturup size Honduras`ta suregiden anayasal krizi anlatan bir yazi yazmak niyetindeydim, bi turlu zaman olmadi. Ben haberleri takip edip kendi kendime gelismelerin bu kadar tanidik olmasina guluyordum. Burnunu kendi ulkesindeki olaylara gomup politik gelismelerin benzersizligine kanaat getirenlere buyrun bir de burdan yakin diyesim geldi. Biliyosunuz biz de bir politik kriz atlattik (mi?) yakin gecmiste. Benzer politik modellerin benzer idari krizler yaratacagi cok acik ortada. Yasama, yurutme, yargi ve ordudan olusan taraflarin kuvveti nasil ayirip paylasacaklarinda kilitlenip kaliyor modern “demokratik parlementer” sistemler. Politik konjektorun sokaktaki insanin yasam kalitesini arttirmaya dogru yonelmesini beklemek bir hayal tabi ki. Oligarsinin degisik taraflarinin oyun tahtasi olmaktan ote bir anlam tasimiyor bu politika ve politik sistem. Evet burada da karsit gruplarin mobilize ettikleri kitleler bambaska naif soylemlerle sokaga cikiyorlar. Onlar Kimler? Darbe karsiti demokratlar ile ulusalci orducu disguclerinoyununagelmeyelimci kitleler!!
Aslinda olay ozetle soyle, devlet baskani bi donem daha gorevde kalabilmek icin anayasayi degistirmek ister. Bunun icin de referanduma gitmeye karar verir. Anayasa mahkemesi referandumu yasadisi ilan eder. Genelkurmay baskani da duruma karsi cikar. Devlet baskani genelkurmay baskanini ve butun kuvvet komutanlarini isten kovar. Ordu da pazar sabahi referandum baslamadan once devlet baskanini paketleyip Costa Rica`ya postalar. Simdi haberlerden takip edince devlet baskaninin solcu diye nitelendigini farkettim. Benim burada edindigim izlenim, Zelaya`nin merkez sag Liberal Parti`den gelen ve idaresini diktatorluge donusturup gorevde kalmaya calisan klasik bir orta amerika lideri oldugu. Bu gorev suresini uzatma girisimleri yeni nesil guney amerika liderlerinin cok sevip benimsedikleri bir taktik. Yeni nesil petrol destekli populist diktatorluk rejimlerinin daha sol, ozgurlukcu, emekci rejimler olup olmadigini butun dunya solu daha uzun bir sure tartisir bana kalirsa.
Ama ajanslarin Zelaya`dan solcu lider olarak bahsetmelerinin ardinda bambaska bir neden var. Bu Zelaya Amca goreve gelir gelmez ulkenin isleriyle ugrasmaktansa guclu guney amerika liderleriyle ittifak kurup yerini saglamlastirmanin daha makul olacagina karar vermis kendince. Bol bol politik ticari ittifaklar kurmus bizim solcu abilerle. 2008`de ALBA adi verilen guney amerika solcular kulubune Chavez abisinin destegiyle katilarak davullu zurnali solcu olmus. Partisi oglum biz sagciyiz naaptin sen dese de resmi bir aciklamasinda memleketteki yoksullukla basedecek destegi baska yerde bulamadim. ben de solcu oldu naapalim demeye getiren bir aciklama yapmis. Kendini ulkesinin yoksullarina adayan bu amcanin hondurasin en buyuk toprak agalarindan bi tanesi oldugunu tekrar hatirlatalim herkese. Bu yuzden, Chavez basta olmak uzere Venezuella, Bolivya, Ekvator gibi solun iktidarda oldugu ulkeler askeri mudaheleye varabilecek karsi mudahale tehditleriyle Zelaya`ya desteklerini belirttiler. Onumuzdeki gunlerde olaylarin gelismesine bakacagiz artik kim kime mudahale edecek diye. Tabi hondurasta devlet baskanini paketleyen ordu buna darbe demiyor. Anayasa Mahkemesinin kararina uymayan baskani gorevden uzaklastirdik diyor. 5 tane bakan gorevden alinmis ama secimlere kadar meclis baskani, anayasa mahkemesi tarafindan, devlet baskani olarak atandi.Yani isler bu kadar lackalastiktan sonra kalkip anayasanin ustunluguymus demokrasiymis istediginiz kadar anlatin, ben pek anlamiyorum. kimin kime dis gecirebildiginde bitiyor olay bu noktada.
Yukarida bahsettigim kuvvetlerin guncel olarak hangi cikarlari temsil ettiginin analizini yapabilecegimi sanmiyorum.Ama honduras tarihinden -Muz cikarlarindan- bahsedebilirim. Gelin size Honduras`a niye Muz Cumhuriyeti dendigini anlatayim da sonra bana komplo teorisyeni demeyin. 19. yuzyilin sonlarinda amerikan sirketleri hondurasin verimli topraklarinin muz yetistirmeye uygun oldugunu kesfeder. Sogutma teknolojisindeki gelismelerin ardindan muz endustrisi patlar. 1918 yilinda Honduras`taki muz bahcelerinin yuzde yetmisbesi amerikan sirketlerine ait idi seklinde de bir not duselim. Iki rakip amerikan sirketi kaliyor sonunda er meydaninda. Birisi liberal partiyi digeri de ulusal partiyi destekliyor. Partiler arasi cekismelerin altinda yatan temel nedenlerin cogu da aslen bu iki rakip sirket arasindaki paylasim kavgasina dayaniyor. Meselenin ne kadar ayyuka ciktigini da muz cumhuriyeti deyiminin kullanim genisligine bakarak siz tahmin edin
Tabi yakin gecmise kadar Honduras`in, amerikan cikarlarinin bolgedeki tam destekcisi oldugunun da altini cizelim. Guatemala, Salvador ve Nicaragua`daki kirli ic savaslarda yeralan CIA destekli kontrgerilla gruplarinin buyuk bolumu hondurastaki kamplarda agirlanip egitim gormusler. Tabi guney amerika’dan cook uzaklarda yeralan Orta Amerika ulkelerinde bu kirli gecmis ile hesaplasmanin gerceklesmesi henuz soz konusu bile degil. Sanirim bu da tanidik gelmistir herkese. Sonucta Honduras dunya gelismislik endeksinde 117. siraya gerilemis. ulkede halkin yarisi aclik sinirindaymis. hikaye bunlar.. biz kim daha bi demokrasiden yana, anayasal rejimi kolluyor ona bakalim di mi?
nasil olsa bunye ucuncu dunyada darbelere alisik.
Efenim velhasil, aldigimiz duyumlara gore gun boyu Honduras`ta elektrik ve televizyon yayini kesilmis. Aksam saatlerinde geri geliyordu. Bizim biricik adamiz Utila`da ise ortalik sut liman, kimsenin darbeyle falan bir isi yok. Ada halkinin kulturel olarak kendini Honduras`tan ayri gordugu net bir gercek. Sokaktaki konusmalarda; “ortalik karissa da biz de amerikan mandasina girsek korfez adalari olarak” diyenlere rastliyorum bol bol. anneme de buranin sakin ve guvenli oldugunu tekrar bi hatirlatayim bu vesileyle. ne demis atalarimiz: aman turistleri urkutmeyelim
ps: simdi benim kafam karisti, ne diyosunuz darbeyi mi destekleyeyim yoksa solcu lideri mi? bi deyiverin…
tuna
Bu yazidan bir hafta sonra yazilan Hondurastan darbe ile ilgili ikinci guncelleme burada.
Iran’da dusler, kan, gozyasi ve politika
2005 yazinda secimler yapilirken Irandaydim. Iran’a bu ilk gidisimde yillardir kafama hic farkinda olmadan yerlesen, mollalar, kara carsaflilar, islam, baskici bir rejim gibi kelimelerle ozetlenebilecek bir ulkeden cok bam baska bir Iran bulmustum. Turkiye’den hemen hemen hic bir farki olmayan bir yasam, cogunlukla basortulerini yariya kadar takan makyajli farsi guzeli kadinlar, istanbulda gordugun siklikla gorebildigin kara carsaflilar, caddeler boyunca giden kitapcilar, cok egitimli bir nufus, Istanbul Universitesini hic aratmayan Tahran Universitesi, sevencen guler yuzlu yardimsever insanlar, turizmle bozulmamis kapali carsilar pazar yerleri. Kendimi o kadar fazla evde ulkemde hissettigim bir yer hatirlamiyorum. Yine de Tahran’in kesmekesinden ve trafiginden hizla kacip kendimizi Isfahan’a atmistik da bi ohh cekmistik sisepol koprusununun altindaki caycida.
Secim zamani oldugu icin insanlarla konustugumuzda siklikla konu secimlere geliyor ve her seferinde ayni cevabi alip sasaliyorduk. Kimin secilecegi konusunda herkes hem fikirdi, Ahmedinejat, desteklediklerinden degil, Amerika’nin oylesi isine geldigi icin. Insanlarin hep bir agizdan soyledigi, Bush yonetiminin orta doguda kendisine meydan okuyacak bir guce bir dusmana ihtiyaci oldugu, Ammedinejat gibi radikal cikislari ile unlu tutucu baskici bir liderin onlar icin tam bicilmis kaftan olacagi yonudeydi. Sonucta Bush yonetiminin ortadogu tiyatrosu dusman-kurtarici dinamigi uzerine kuruluydu. Guclu bir dusman bir tehdit olmazsa, kurtaricinin guc kullanimini nasil aklayacaksiniz? Biz Iran’dan ayrilirken Ahmedinajat’in secildigi aciklanmisti, insanlarin tamamen hakli olduklarini gormemiz icinse bir 4 yilin daha gecmesi gerekiyordu.
Bizim tarih kitaplarinda okudugumuz, 1978′den once Iran soguk savas donemi Amerika’nin Rusya karsinda ortadogunadaki en saglam muttefigi, basinda sah abimiz sahlana sahlana saliniyor. 1978 deki islami devrimi takiben Amerika-Iran iliskileri sogumaya baslayip 1979′da Tahran Amerikan baskonsoloslugunda yasanan rehine krizi sonrasi tamamen felc oldugu. Sonrasinda, Iran-Irak savasinda da Amerika destekli Saddam Huseyin Iranlilarin pek sempatisini kazanmis olamazdi her halde. Silah ve istihbaratin sempatisi olmuyor ne yazik ki, denize dusen yilana sarilir. Daha savas sirasinda Iran-Amerika iliskileri tekrar ivme kazanmisti bile.
Tarih kitaplarinda yazmayan ise Iran’da butun universitelerde genclerin hayallerini ayni Turkiye’de oldugu gibi Amerikaya doktoraya, mastera gitmenin susledigi. Bizde dersanelerin OSS basarilari listelerini duvarlarina astiklari gibi Iran’da universitelerin Amerikaya gonderdikleri ogrencilerin listelerini duvarlarin astiklari. Halklar arasinda pek dusmanlik yok gibi, tam tersine dostluk ve sempati ruzgarlari esiyor. Buna Iran’da konustugum herkesin Amerika’yi dusman degil tam tersine dost olarak gordugunu eklemek de lazim. Kimse olasi bir Amerika saldirisindan da korkumuyordu, cunku oyle bir seyi olasilik disi olarak goruyorlardi, iki dost atisir ama bir birine saldirmaz. Yine tarih kitaplarinda yazmayan islami devrimden sonra devrimden kacan Iran burjava sinifina Amerika ve Kanada’nin kucak actigi, burada luks hayatlarina devam eden Iranlilarin da Iran’daki rejimi elestirdikleri, yerden yere vurduklari, rejim karsiti hareketlere maddi manevi destek olduklari.
Obama ile birlikte Amerika ortadogu politikasinin degisecegini biliyorduk ama, degisimin icindeyken degisimi algilamak cok zor. Oyle her seyin altinda Amerika’yi ve kotu gucleri arayan komplo teorisyenlerinden degilim ama, gorunen koy de klavuz istemiyor. Amerika artik Iran’da radikal meydan okuyan bir lider istemiyor, cunku dedik ya Obama’nin ortadogu politikasi farkli. Obama Ahmedijat’in restlerine rest ceken Bush’un poker masasi taktiklerini uygulayamaz, imajina uymaz bir kere. Huseyin Amerikanin bozulan imajini tazeleyecek. Ona biraz daha demokratik boyalarla suslenmis bir liderle karsilikli diyalog lazim.
Musevi. Humeyni’nin islami devrim sirasinda sag kolu. Iran-Irak savasi sirasinda ulkenin lideri, o donemde Amerika ile tekrar koprulerin kurulmasinda az emegi gecmedi. Iran kontra skandaliyla aciga cikan, 1986 yilinda Israil ve Reagan ile kapali kapilar altindan pazarliklari yuruten ve Lubnandaki amerikan rehineleri serbest birakma karsiligi Amerika’dan silah satin almanin yolunu acan isim. Eski disisleri bakani, bati ile ve ozellikle Amerika ile iyi iliskileri var. Ahmedinejat’in tutucu baskici yaklasimlarina politikalarina karsi, daha devrimin ozune donmeyi savunuyor. Bizim anladigimiz anlamda bir ozgurlugun lafi gecmiyor. Bir cok insan Musevi’yi desteklemek icin cikmiyor sokaga, asil istedikleri biraz daha ozgurluk, biraz daha rejimin insanlari rahat birakmasi. Musevi o noktada ‘alternatif’ oldugu icin one cikiyor, ‘ozgurlukcu’ oldugu icin degil. Insanlar seslerini duyurup Musevi’yi basa gecirebilirlerse, Musevi de onlarin sesini biraz duyar her halde.
Ve dunya. Tahran’in sokaklarinda gosteriler kan ve goz yasi surerken, Iran avrupanin ve kuzey amerikanin gundemi haline geliyor. Herkes insanlarin ozgurlukleri icin savasmasini izliyor, herkes ozgurlukleri icin savasan insanlara destek oluyor. Liderler ardi ardina Iran hukumetine kinama mesajlari gonderiyor, insanlarin bariscil gosterilerine bu kadar sert mudahale edemezsin diyor. Twitteri yayinda tutuyorlar. Irandan gelen haberleri butun dunyaya geciyorlar. Bir an icin dunya adina sevincle doluyorum, ne guzel diyorum, ozgurluk dusu. Ama cok da sevinemiyorum. Bu coskuya katilamiyorum. Icimden bir ses yanlis olan bir seyler var diyor.
Belki daha alti ay once Israil Gazze’de gupe gunduz katliama giristiginde ayni ulkelerin ve kurumlarin hic bir ses cikarmadiklarini ve hatta butun dunyanin haber almamasi icin bu sefer bloggerlari sansurledeklerini hatirladigimdan inanamiyorum samimiyetlerine. Gazze’de olanlara gozlerini yumarken, Iran’da olanlarla neden bu kadar ilgililer diye sormadan edemiyorum. Gazze ne bir ilk ne de bir son, sadece dunya kamuoyunun ikiyuzlu politikalarinin simdilik en taze ornegi.
Iran’da insanlar gidisattan rahatsiz. Secimlerde muhtemelen hile de yapildi. Insanlari sokaga cikaran da dunya kamuoyu degil haliyle. Ama dagin eteklerinde kopan kar parcalarini bir ciga donusturen etmenler, o ilk parcalari koparan etmenlerden cok farklidir. Cig icin, kar ile dolu bir kulvari tetikleyecek ve onu harekekete gecirecek olaylar ve idealler, bu olaylarin insanlara duyuracak bilgi akisi ve insanlari organize edip harekete gecirecek maddi manevi destek lazim.
Politika ulkelerin cikarlari icin her turlu halti yedikleri kirli bir zanaat. Politik bir olayin analizinde ozgurluk esitlik gibi insani ideallerden once, politik aktorler arasinda ki cikar iliskilerine bakmak lazim. Ancak o zaman o ideallerin arkasinda donen dolaplari gorebilir, belli bir ideal icin mi savasiyoruz, yoksa baska bir amaca mi alet oluyoruz anlayabiliriz.
NazIm
Kojin Karatani ve X faktörü üzerine
Birkaç hafta önce Bilgi Üniversitesi’ne “Sermaye-Ulus-Devlet’in Ötesinde: Bastırılanın Geri Dönüşü” başlıklı bir konferansla misafir olan modern Japon düşünürü Kojin Karatani’yi dinlemeye gittim. Kendisi Marksist-Anarşist bir düşünür noktasına oturuyor modern düşünce dünyasında. Konferansta yaptığı konuşmanın çevirisi bu ayki Express dergisinin girişinde mevcut ve hatta önümüzdeki sayısında da kendisiyle bir söyleşilerini yayınlayacaklarmış. O yüzden ben bu yazıda onun dediklerini toparlayıp, benim kafamda bu söylediklerinin pratiğe nasıl oturduğunu, kalvyem döndükçe anlatmaya çalışacağım.
Söyleşide daha çok, Türkçe’si 2008′de Metis Yayınlarından yayınlanmış, “Transkritik” kitabında ortaya döktüğü, Noam Chomsky’nin 1971 yılında “Geleceğin Yönetim Biçimleri” konuşmasında tanımladığı dört olası yönetim biçimini, günümüz konjonktüründe çözümleyip başka bir bakış açısından bir tabloya oturtuyor ve olası getirilerini tartışıyor.
onu, 70′lerin başı çerçevesinde olası görünen bu tablo için Karatani yeni bir çözümleme yapma gereksinimi duyuyor 2000′lerin ortasına doğru giderken zira Sovyet blokunun çökmesi, Berlin duvarının yıkılmasıyla 80-90′larda bu kategorileri oynatacak bir sürü dinamik ortaya çıktı. Karatani diyor ki, Sovyet modeli devlet sosyalizmi, somut olarak patlamadan önce bile popülerliğini yitirmişti. Chomsky’nin liberal sosyalizm dediği, anarşizm türevi, yönetim (?!?) şekli ise hem sovyet sistemi sosyalizme, hem refah devletine, hem de kapitalizme (liberalizme) karşı olarak çıkmıştı. Buraya kadar net mi, prenses? Çok da karışık değil, terimlere dökmek zor sadece. Eğer buraya kadar oturduysa devam ediyorum Karatani’den. İşte devlet sosyalizmi fikrinin çökmesiyle hem onun devletçiliğinden beslenen refah devleti (veya sosyal demokrasi) hem de ona karşı olduğu halde sosyalizmden bahseden liberal sosyalizm ufukta bir yerlerde toza buluta karıştı ve hal böyleyken küresel kapitalizmin dünyaya yayılması kaçınılmaz oldu.
Bu X faktörü dediğimiz sosyal oluşum hariç diğer oluşumlar, bir zaman diliminde dünyada yerini buldu. Geçmişteki iki büyük sosyal harekete baktığımızda 1948 hareketinin X (veya anarşizm) türü bir oluşumun fikirlerini attığını (bkz. Marx’ın Anarşist çağdaşı Proudhon)fakat sonuçta bundan uzak olan devlet sosyalizmini ya da Sovyet komünizmi denen şeyi ortaya çıkardığını görüyoruz. 1968 hareketinin sonunda ise dünyanın bağımsız döngüsü içerisinde ayyuka çıkan küreselleşmeyle ve Sovyet komünizminin patlamasıyla neo-liberal kapitalizmin güçlenmesi ile bugüne geldik. Bugün olan sosyal hareketler ise halen daha 68 kuşağı denilen şeyin devamı gibidir (özellikle Türkiye’deki sol kanadın bugünkü durumu tam anlamıyla budur).
Elif




