Archive for the ‘politika’ Category

TEKEL İşçileri ve Direniş

Bu seferki konuk fotoğrafçım Evren Özesen, konu ise TEKEL İşçileri ve Direniş. TEKEL işçilerinin, bu yazının kaleme alındığı tarih itibarı ile 61. gününü doldurmakta olan eylemlerine ışık tutmaya çalışmak, bu hadiseyi görmezden gelmeyip daha geniş bir kitleye ulaştırmaya çalışmak temel bir sorumluluk gibi.

Bununla beraber Evren Özesen’in fotoğrafları eşliğinde bu konuyu ele almaya karar verdiğimde bu fotoğrafların altını hak ettikleri şekilde dolduramayacağımın farkında idim (Türkiye’deki eğitim anlayışının kendisine emanet edilen gençlere attığı kazıkların en sağlamlarından birisi olduğuna inandığım Fenci-Sosyalci ayrımı yüzünden, iş toplumsal mevzulara geldiğinde dut yemiş bülbüle dönen tek Fenci‘nin ben olmadığımı da biliyorum (yetiştirdiği nesillerin analitik düşünme araçları ile donatılacak olan kısmını, sosyal problemlerden hiç anlamayacak şekilde eğitmeyi seçen bir ülkenin buna karar verirken olsa olsa başlama çizgisinin hemen gerisinde iki ayakkabısını da bağcıkları ile sıkıca birbirine bağlamaya karar veren bir maratoncu kadar ileri görüşlü olduğunu düşünüyorum)).

Bu konunun ve bu konuya dair fotoğrafların benim vizyonsuzluğuma kurban gitmesine müsaade etmemek, bu mevzuyu sizlere medyada çıkan ve duymaktan artık sıkıldığınız basmakalıp haberlerden ve birbirinin aynısı köşe yazılarından edinilmiş fikirler ile iletmemek adına fikrine ve duruşuna güvendiğim kişi ve topluluklardan bu konuya dair özgün yorumlarını benimle paylaşmalarını rica etmeye karar verdim. Yazı boyunca sizlere Özesen’in objektifinden TEKEL işçileri ile beraber işte bu görüşler ve düşünceler eşlik edecek.

Dolayısıyla, birbirinden farklı perspektiflere yer verip benim gibiler için küçük bir kaynak oluşturmak da bu yazının amaçları arasında sayılabilir.


© Evren Özesen

Ankara’lı bir fotoğrafçı olan Evren Özesen TEKEL işçilerinin direnişini 33. gününden beri belgeliyor ve fotoğraflarını http://tekeldirenisi.blogspot.com/ adresindeki günlüğünde yayınlıyor. Sadece fotoğraf çekmekle kalmayıp olan bitenin iç yüzünü yazılarıyla da aktarmaya çalışarak “belgelemek” fiilinin içini iyice doldurmuş bence. Read the rest of this entry »

  • Share/Bookmark

Grevdeyiz

  • Share/Bookmark

Genetiğiyle oynanan kültür

Bilmem haberin var mıdır Prenses ama Türkiye’de Eylül ayının sonunda “gıda ve yem amaçlı genetik yapısı değiştirilmiş organizmalar ve ürünlerinin ithalatı, işlenmesi, ihracatı, kontrol ve denetimine dair yönetmelik” diye bir yönetmelik çıktı. Bu yönetmeliğin izniyle Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar (GDO) artık ülkeye rahat rahat girebilecek, ithal ve ihraç edilebilecek.

Süreç şöyle gelişti: Haziran ayında -tam da ben Türkiye’deyken- bir GDO (Ulusal -güya- Biyogüvenlik) yasa tasarısının taslağı ortaya atıldı bir anda (?!). Esasında, Ocak ayının başında

Tarım Bakanlığı Tarımsal Araştırmalar Genel Müdürlüğü’nde tasarı ile ilgili bir bileşenler toplantısı yapılıyor ve bu toplantıya -yeterince bileşen gibi görünmediklerinden olacak- Ziraatçiler Derneği, Çiftçi-Sen, GDO’ya Hayır Platformu, Buğday gibi bizim anladığımız dilde “biyogüvenlik” üzerine çalışmaları olan sivil toplum kuruluşları yerine Cargill, Monsanto gibi ülkemizde ve tüm dünyada GDO üreten, ithal eden ağa baba şirket temsilcileri davet ediliyor. Arada neler dönüyor bürokrat-işadamı ortamlarında bilemiyoruz ama sonra Nisan ayı oluyor ve bu yasa tasarısı dillere pelesenk edilmeden hemen önce TBMM’den beş milletvekili ile bir TÜBİTAK temsilcisi, ABD Tarım Bakanlığı’nın ve dünyadaki GDO’lu tohum üretiminin %71ini elinde tutan Monsanto şirketinin sponsorluğunda ABD’ye gidiyor ve dönüşte ismini basında bulamadığım bir milletvekilimiz, Meclis’e gelmesi beklenen biyogüvenlik yasa tasarısı ile ilgili çok şey öğrendiğini, Türkiye’nin ABD’ye tarımsal ürün ihracatı için çok sağlam kaynak olduğunu, “pamuk, mısır ve yağlı tohumlarda halihazırda ABD ihracatında ikinci sırada olduğumuzu” anlatıyor. Şimdi ne alaka hakkaten deme Prenses. Adam önce diyor Biyogüvenlik Yasasıyla ilgili çok şey öğrendim, sonra anlatıyor ABD’ye ihracat, yağlı tohum, yağlı müşteri, canavar tohum… Ekonomik güvenlik konusunda bir şeyler öğrendikleri kesin de biyogüvenlik konusu pek anlaşılamamış gibi geldi sanki bana. Neyse, sonra tasarı geçti, geçmedi, iptal davası açıldı vesaire derken, bu arada sivil toplum kuruluşları uyanıp, kapılar ardında nelerin döndüğünden emin olmadıkları halde insanları bir dolaplar döndüğü konusunda uyandırmak suretiyle harekete geçiyorlar ama Ekim ayının sonlarında zırt diye yönetmelik çıkıveriyor.

Peki bu yönetmelik sayesinde başımıza ne şekil çoraplar örülebilir?

En öncelikli açmazı, ürünleri bu ürün GDO’ludur veya GDO’suzdur diye etiketleme iznini vermiyor bu yönetmelik. Şimdi, esasında epey bir zamandır zaten çaktırmadan GDOlu ürün yemekteyiz, Prenses. Marketten aldığın ürünlerin bir çoğunda genetiğiyle oynanmış soya olsun, şeker, palmiye yağı olsun -ha bir de şu Arı Domates denilen şirin mi şirin dallı domates var ya, o da öyle- her türlüsü mevcut ama üzerinde “GDO içerir” ibaresi olmadığı için memlekete girebiliyordu. Read the rest of this entry »

  • Share/Bookmark

Honduras`tan Darbe Gunlukleri :P

Honduras’ta 28 Haziran’da gerceklesen darbenin ardindan gectigimiz hafta, yogun politik gelismelere sahne oldu. Darbenin ilk gununden itibaren bunun bir darbe olup olmadigina dair atesli tartismalar yasandi. Anayasanin ongordugu sekilde meclis baskani baskanlik koltuguna gecici olarak atandiktan sonra Yuksek Mahkeme, anayasayi ihlal ettigi icin devlet baskani Manuel Zelaya’yi gorevden uzaklastirmasi yonunde orduya talimat verdigini acikladi. Yani aslinda su anda bir askeri cunta yonetiminden bahsetmek mumkun degil. Geceleri uygulanan sokaga cikma yasaginin disinda da ciddi bir askeri tedbir yok ortada. Zaten Zelaya’nin gorevden uzaklastirilmasi; yuksek mahkeme, meclis, ordu ve hatta Zelaya’nin kendi liberal partisini iceren bir oligarsik konsensus cercevesinde gerceklesebildi.

Zelaya’nin arkasindaki halk desteginin yuzde 30 civarinda oldugu tahmin ediliyordu darbeden once. Darbeden hemen sonra ortamdaki hava daha cok yasasin Zelaya’dan kurtulduk seklindeydi ozellikle medya ve orta ve ust sinif halk kitlesi arasinda. Bunun nedenlerine az sonra deginecegim. Diger yandan lehte aleyhte sokak gosterileri catismalar ve mitingler yer yer devam ediyor. Zelaya’nin bu politik oyuna Chavez destegiyle dunya kamuoyunu dahil etmesi, oligarsinin pek de beklemedigi bir adimdi bana kalirsa. Dunya kamuoyunun Orta amerika’da daha fazla askeri mudahaleye goz yumulmayacagi mesajini vermesi oldukca olumlu bir gelisme. Ama bu yazida dunya kamuoyuna biraz mesafeli durup “kahrolsun darbeciler” retoriginin otesinde Honduras’taki guc dengelerini anlamaya calisacagim.

Ben Honduras anakarasina 1 saat mesafedeki Utila Adasindan bakarak ne olup bittigini anlamaya calisiyorum. Bodrum’dan bakarak Ankara’daki politik gelismeleri anlamaya calismak gibi biraz. Mesele buradan bakinca dunya kamuoyunun fikir birliginden cok daha farkli gozukuyor acikcasi. Nedenlerine gelince: Honduras korfez adalarinin ingilizce konusan halki, politik ve kulturel olarak hondurasla bir gonul bagi hissetmiyorlar. Basin yayin uzerindeki sansur baska bir tanesi. Turkiye’de surekli olarak elestirdigimiz kartel medya bile bir miktar cok sesliligi icinde barindiriyor. Honduras’ta ise zaten sayili olan ulusal gazete ve televizyon yayinlari -amerikan yanlisi is dunyasinin gudumunde- darbeden cok daha once halki Zelaya’ya karsi kiskirtmak uzerine kuruluydu. Zelaya’nin Venezuella yanlisi “solcu” politikalarinin da bu kiskirtmalara canak tuttugunu belirtmek gerekiyor.

Zelaya’nin karsi atagi ise yeni bir yasa ile televizyonlarda gunde 2 saat devlet propagandasina olanak saglamak oldu. Zelaya’nin kamu ve dis yardimlardan gelen kaynaklari ozellikle yoksul kesime yonelik propaganda ve dogrudan yardimlar icin kullanmasi da diger bir nokta (bizim akpli belediyelerin komur yardimi misali). Sonucta her iki tarafin da populist propaganda metodlarini sonuna kadar kullandigi bir gercek.

Bu metodlarin ne kadar demokrasinin erdemlerini icerdigi ise asil tartisma konusu. Honduras’taki basin, yeni hukumeti halkin nasil destekledigini ve Zelaya yanlilarinin siddet iceren gosterilerini gosterirken uluslararasi basin ise Zelaya’yi yere goge sigdiramiyor. Dezenformasyon, taraf tutma ve kutuplasma uzerine kurulu kriz yonetimi her iki taraf tarafindan benimsenen taktikler olunca kimse kalkip demokrasi savunuculuguna girismesin. Honduras’ta demokrasi oyunun bir parcasi degil, zaten yoktu, yakin zamanda da olmayacak, olmasi icin de bir neden yok.

Meseleye Zelaya yanlilari acisindan bakilrsa resim kabaca soyle: Amerikan yanlisi zengin azinligin cikarlarini korumak uzere kurulu bir “demokratik sistem” mevcut. Bu sistem yoksul cogunlugun temsilini dislarken tamamen kendine demokrat, statukocu, korler sagirlar birbirini agirlar rejimini olusturuyor. Zelaya, yoksullar tarafindan secilmediyse de yoksullar icin tek umut olarak ortaya cikiyor. Asgari ucreti %60 yukselterek ozel sektore attigi kazik yoksullarin gonlunu bir anda kazandi. Tabi devlet kendi asgari ucretli calisanlarina maas odeyebiliyor mu son uc aydir diye de sorarlar adama. %40 daha ucuz venezuella petrolunu ulkeye getirerek refah artisi sozunu vermesi ve yoksullarin yonetimde daha fazla yer alip gelir dagilimindaki esitsizligin giderilecegini mujdelemesi, kaybedecek hicbirseyi olmayan bu fakir halk icin son yillarin en buyuk firsati.

Zelaya karsitlarini olusturan muhafazakar, milliyetci, dindar ya da orta sinif burjuva kesim ise mevcut politik ve sosyal ustunlugunu kaybetmekteyi kabullenecek gibi gozukmuyor. Ancak orta ve ust sinif seckinlerin hakimiyetinin cok otesinde meseleye bir de ulkenin tarihsel dinamikleri uzerinden bakmak anlam kazaniyor bu noktada. Zelaya iktidara bu soylemle gelmedi. Zelaya’nin vaad ettigi Bolivarci duzen ve ulkeyi ABD ekseninden Chavez eksenine tasima cabasi, mevcut muhafazakar politik dengelerde hicbir yere oturmuyor. Zira bu abi bigun kalkip Chavez’le kanka oluyor. Chavez de al benim recete bu, destek ve petrol de arkanda. Kitlelerle de boyle iletisim kuracaksin yuru ya kulum diyor. Bunu derken Zelaya’nin tabandan destegi olmadigini soylemiyorum. Aslen, yavas yavas kitlelerin destegiyle politik dengeleri degistirerek yukselen bir hareketten Honduras’ta bahsetmenin imkansizligina vurgu yapiyorum.

Statukonun boylesine yeni ve farkli bir guc unsurunu bir anda hazmetmesini beklemek imkansiz. Tabi ki statuko kendini savunacak ve tabii ki bunun mesru kilifini anayasal sistem ve demokrasi adiyla hazirlayacak. Eger ordu bu anlamda bir muttefik ise tabi ki orduyu destekleyecek. (Bu vesileyle bizim memleketin “sosyal demokrat” zorbasina da selam edelim.) Zelaya karsiti rejimin ulkedeki butun kiliselerin destegini aldigini da belirtelim. Honduras’ta yoksullar “gorunmez” olduklarindan sokakta karsilasacaginiz insan grubu daha cok bizim anadolu tasrasi muhafazakarligi ile ifade edilebilir. Bu kesim ekonomik donusumun kendine getirebilecegi yararlari (eger getirecekse tabi) bi kenara itip, Zelaya`nin ithal edecegi modeldeki dinsizlik, kuba tipi yoksul totaliterlik veya antikomunist perspektiften Zelaya’ya karsi cikiyor. Oligarklara da bu muhafazakar halkin korkusunu beslemekten ote pek bir zahmet kalmiyor.

Sokaktaki insan ulusal bagimsizlik uzerinden Zelaya’nin ekonomik modeline karsi cikabiliyorsa, butun dezenformasyonun otesinde, asil neden ulkenizin devlet baskaninin Venezuella valisi gibi calismaya baslamasi seklinde ozetlenebilir. honduras baskanlik makaminin yuz yildir amerikan valisi gibi calismasi mevcut statuko dahilinde “normal” oldugundan ulusal bagimsizlik refleksi olusturmuyor haliyle. ya da kimse simdiye kadar bu damara basmamis.

Ben gercekten bu demokrasi denen kavramin artik iyice cilkinin ciktigini goruyorum. Cumle icinde demokrasi kelimesini kullandigimiz her sefer ve bunu kullanan her kisi bambaska bir anlama atifta bulunuyor. Bu sihirli kelime, kullanicisinin hayatini kolaylastirmanin otesinde pek bir anlam tasimiyor. Askeri darbe tabii ki kinanmasi gereken bir kavram. Ama demokrasi denen guc oyununda mesruiyet, dogrudan halktan kaynaklanmadigi surece (ve bazen kaynaklandigi zaman bile) bu isler zor diyorum ben. Halk ve demokrasi adina gucu kullanan ordu, parlamento, yuksek mahkeme ya da dost bir dis askeri gucun mesruiyeti, bir cok rejimde sadece o anki guc dengesinin nasil kurulu olduguna bagli. O yuzden kimse kalkip demokrasi cigirtkanligi yapmasin, ben duymuyorum.

Zelaya’nin Bolivarci demokrasi idealine gelirsek. Zelaya’nin bu donusumu demokrasi sinirlari icinde yapmaya calistigini dusunmek bana kalirsa biraz naïf kaciyor. Hayir ama lutfen, o gorev suresini uzatmaya calismiyordu, anayasayi bile degistirmeye niyeti yoktu, bunlarin hepsi karsi propaganda derseniz ben size ancak tatli tatli gulumseyebilirim. Dunya kamuoyu bunlari bir haftadir konusuyor ama Honduras aylardir bu sureci tartisiyordu. Zelaya’nin sol politikalarinin ne kadarinin salt populist, ne kadarinin yoksullugu gidermekte faydali oldugunu bile sorgulamiyorum. Zira Zelaya’nin kafasindaki devrimin (?) bu asamasinda her ne pahasina olursa olsun halk destegi almak oncelikli. Bu dogrudur yanlistir tartisir dururuz tabi.

Bir taraf secmem gerekseydi, yoksulun yaninda oldugu icin Zelaya’yi secerdim. Zira hondurasta diktatorluk disi bir cozum ufukta gozukmuyor. Ama kimsenin kendi iktidari icin, (o iktidar ne kadar erdemli olma potansiyeli tasisa da,) yoksulluktan kirilan bir halki ekonomik ambargoya ya da ic savasa maruz birakmasini kabullenemem. Arkadaslar, hondurasta insanlar zaten yasamla olum arasindaki ince sinirda yasiyorlar. Daha neyi alacaksiniz ellerinden? “spin doctor” larin elinden cikmis metinleri,siz Zelaya’yi yanlis anladiniz diye yorum olarak gonderirseniz yine siz bilirsiniz.

Bolivya, Ekvator ve Nikaragua’da izlenmeye calisilan Bolivarci Chavez modelinin antiemperyalist, abd hegamonyasina alternatif bir blok olusturma cabasindan bir suphe yok. Ama isin icinde sermaye cevreleri, abd ve geleneksel muhafazakarlarin guclu direnisini goze onune alinca soyle bir soru ortaya cikiyor: Bolivarcilar emekten ozgurlukten yana bir sistem kurmak icin totaliterizme ve zorbaliga basvuruyorlar mi? Tabii ki evet ve bir yandan da kacinilmaz bir evet. Bu rejimlerin otoriter baskici karakterleri, “devrimin kazanimlarini korumak” maksatli oldugunda dunya solu tarafindan cok rahat gormezden gelinebiliyor. Chavez rejiminin keskin politik soylemli populist karakterinin yoksul guney amerika halklarinin gunluk hayatinda ne tur bir olumlu gelisme yarattigini zaman icerisinde hep birlikte gorecegiz. Ama simdilik gorunen, yeniden secilme donguleri, gelisiguzel secimler, baski altinda tutulan medya ve sokak cetelerinin terorune terkedilmis halklar.

Devrim bir gecede olmuyorsa biz de bir gecede elestirmekten vazgecmeyecegiz haliyle. Guney Amerika’da solun yukselisi hala dunya sol hareketi icin buyuk bir umut olusturuyor. Benim umudum var ve bu yonetim deneyimlerine bakarak ogrenecegimiz cok sey oldugunu dusunuyorum. Sol rejimlerin ezilen halklar icin getirdigi kazanimlardan hic bahsetmedigime bakmayin. Zaten hepimiz bunlardan bahsedip duruyoruz surekli. Ne yazik ki pembe benim en sevdigim renk degil.

Tuna

  • Share/Bookmark

Honduras’ta Darbe!

Tanidik bir muz cumhuriyeti!

Selam! Tuna Honduras`tan bildiriyor! Hondurasta bu sefer de darbe oldu. Honduras`ta bulundugum son dort ayda bir kus gribi, bir deprem ve adaya dusen bir uyustucu ucaginin ardindan orta amerikaya yakisir sekilde sonunda Honduras`ta darbe de oldu. Sasirdik mi, tabiii ki hayir :) Efenim olayin ajanstaki ozeti soyle:

Orta Amerika ülkelerinden Honduras’ta cumhurbaşkanı ile ordu arasındaki anayasa krizi, askeri darbeyle sonuçlandı. Başkanlık Sarayı’nı basan askerler, anayasa değişikliğiyle ilgili referandum öncesinde solcu Cumhurbaşkanı Manuel Zelaya’yı tutukladı. Ordunun itirazına rağmen görev süresinin uzatılmasını öngören anayasa değişikliği referandumunda ısrar eden devlet başkanı Zelaya, önce bir hava üssüne götürüldü, ardından da Kosta Rika’ya sürgüne gönderildi. Honduras Devlet Başkanı Manuel Zelaya, yüksek mahkeme, ordu, kongre ve kendi partisinden bazı üyelerin muhalefetine rağmen anayasal reform için referandum yapma sözü vermişti. Zelaya, geçen hafta görev süresinin 4 yıl uzatılmasını sağlayacak referandumun düzenlenmesi konusunda kendisine yardımcı olmayı reddeden genelkurmay başkanını görevden almıştı.

Bizim adadaki tembel atmosfer darbeyle degisecek gibi degil. sakin bir pazar gunu hukum surmekte burada. Ben de son 4 aydir ilk defa isten 2 gun izin alabildigim icin su anda savas ciksa parmagimi oynatmaya niyetim yok. Aslinda bir haftadan beri, oturup size Honduras`ta suregiden anayasal krizi anlatan bir yazi yazmak niyetindeydim, bi turlu zaman olmadi. Ben haberleri takip edip kendi kendime gelismelerin bu kadar tanidik olmasina guluyordum. Burnunu kendi ulkesindeki olaylara gomup politik gelismelerin benzersizligine kanaat getirenlere buyrun bir de burdan yakin diyesim geldi. Biliyosunuz biz de bir politik kriz atlattik (mi?) yakin gecmiste. Benzer politik modellerin benzer idari krizler yaratacagi cok acik ortada. Yasama, yurutme, yargi ve ordudan olusan taraflarin kuvveti nasil ayirip paylasacaklarinda kilitlenip kaliyor modern “demokratik parlementer” sistemler. Politik konjektorun sokaktaki insanin yasam kalitesini arttirmaya dogru yonelmesini beklemek bir hayal tabi ki. Oligarsinin degisik taraflarinin oyun tahtasi olmaktan ote bir anlam tasimiyor bu politika ve politik sistem. Evet burada da karsit gruplarin mobilize ettikleri kitleler bambaska naif soylemlerle sokaga cikiyorlar. Onlar Kimler? Darbe karsiti demokratlar ile ulusalci orducu disguclerinoyununagelmeyelimci kitleler!!

Aslinda olay ozetle soyle, devlet baskani bi donem daha gorevde kalabilmek icin anayasayi degistirmek ister. Bunun icin de referanduma gitmeye karar verir. Anayasa mahkemesi referandumu yasadisi ilan eder. Genelkurmay baskani da duruma karsi cikar. Devlet baskani genelkurmay baskanini ve butun kuvvet komutanlarini isten kovar. Ordu da pazar sabahi referandum baslamadan once devlet baskanini paketleyip Costa Rica`ya postalar. Simdi haberlerden takip edince devlet baskaninin solcu diye nitelendigini farkettim. Benim burada edindigim izlenim, Zelaya`nin merkez sag Liberal Parti`den gelen ve idaresini diktatorluge donusturup gorevde kalmaya calisan klasik bir orta amerika lideri oldugu. Bu gorev suresini uzatma girisimleri yeni nesil guney amerika liderlerinin cok sevip benimsedikleri bir taktik. Yeni nesil petrol destekli populist diktatorluk rejimlerinin daha sol, ozgurlukcu, emekci rejimler olup olmadigini butun dunya solu daha uzun bir sure tartisir bana kalirsa.

Ama ajanslarin Zelaya`dan solcu lider olarak bahsetmelerinin ardinda bambaska bir neden var. Bu Zelaya Amca goreve gelir gelmez ulkenin isleriyle ugrasmaktansa guclu guney amerika liderleriyle ittifak kurup yerini saglamlastirmanin daha makul olacagina karar vermis kendince. Bol bol politik ticari ittifaklar kurmus bizim solcu abilerle. 2008`de ALBA adi verilen guney amerika solcular kulubune Chavez abisinin destegiyle katilarak davullu zurnali solcu olmus. Partisi oglum biz sagciyiz naaptin sen dese de resmi bir aciklamasinda memleketteki yoksullukla basedecek destegi baska yerde bulamadim. ben de solcu oldu naapalim demeye getiren bir aciklama yapmis. Kendini ulkesinin yoksullarina adayan bu amcanin hondurasin en buyuk toprak agalarindan bi tanesi oldugunu tekrar hatirlatalim herkese. Bu yuzden, Chavez basta olmak uzere Venezuella, Bolivya, Ekvator gibi solun iktidarda oldugu ulkeler askeri mudaheleye varabilecek karsi mudahale tehditleriyle Zelaya`ya desteklerini belirttiler. Onumuzdeki gunlerde olaylarin gelismesine bakacagiz artik kim kime mudahale edecek diye. Tabi hondurasta devlet baskanini paketleyen ordu buna darbe demiyor. Anayasa Mahkemesinin kararina uymayan baskani gorevden uzaklastirdik diyor. 5 tane bakan gorevden alinmis ama secimlere kadar meclis baskani, anayasa mahkemesi tarafindan, devlet baskani olarak atandi.Yani isler bu kadar lackalastiktan sonra kalkip anayasanin ustunluguymus demokrasiymis istediginiz kadar anlatin, ben pek anlamiyorum. kimin kime dis gecirebildiginde bitiyor olay bu noktada.

Yukarida bahsettigim kuvvetlerin guncel olarak hangi cikarlari temsil ettiginin analizini yapabilecegimi sanmiyorum.Ama honduras tarihinden -Muz cikarlarindan- bahsedebilirim. Gelin size Honduras`a niye Muz Cumhuriyeti dendigini anlatayim da sonra bana komplo teorisyeni demeyin. 19. yuzyilin sonlarinda amerikan sirketleri hondurasin verimli topraklarinin muz yetistirmeye uygun oldugunu kesfeder. Sogutma teknolojisindeki gelismelerin ardindan muz endustrisi patlar. 1918 yilinda Honduras`taki muz bahcelerinin yuzde yetmisbesi amerikan sirketlerine ait idi seklinde de bir not duselim. Iki rakip amerikan sirketi kaliyor sonunda er meydaninda. Birisi liberal partiyi digeri de ulusal partiyi destekliyor. Partiler arasi cekismelerin altinda yatan temel nedenlerin cogu da aslen bu iki rakip sirket arasindaki paylasim kavgasina dayaniyor. Meselenin ne kadar ayyuka ciktigini da muz cumhuriyeti deyiminin kullanim genisligine bakarak siz tahmin edin :)

Tabi yakin gecmise kadar Honduras`in, amerikan cikarlarinin bolgedeki tam destekcisi oldugunun da altini cizelim. Guatemala, Salvador ve Nicaragua`daki kirli ic savaslarda yeralan CIA destekli kontrgerilla gruplarinin buyuk bolumu hondurastaki kamplarda agirlanip egitim gormusler. Tabi guney amerika’dan cook uzaklarda yeralan Orta Amerika ulkelerinde bu kirli gecmis ile hesaplasmanin gerceklesmesi henuz soz konusu bile degil. Sanirim bu da tanidik gelmistir herkese. Sonucta Honduras dunya gelismislik endeksinde 117. siraya gerilemis. ulkede halkin yarisi aclik sinirindaymis. hikaye bunlar.. biz kim daha bi demokrasiden yana, anayasal rejimi kolluyor ona bakalim di mi? :P nasil olsa bunye ucuncu dunyada darbelere alisik.

Efenim velhasil, aldigimiz duyumlara gore gun boyu Honduras`ta elektrik ve televizyon yayini kesilmis. Aksam saatlerinde geri geliyordu. Bizim biricik adamiz Utila`da ise ortalik sut liman, kimsenin darbeyle falan bir isi yok. Ada halkinin kulturel olarak kendini Honduras`tan ayri gordugu net bir gercek. Sokaktaki konusmalarda; “ortalik karissa da biz de amerikan mandasina girsek korfez adalari olarak” diyenlere rastliyorum bol bol. anneme de buranin sakin ve guvenli oldugunu tekrar bi hatirlatayim bu vesileyle. ne demis atalarimiz: aman turistleri urkutmeyelim :)

ps: simdi benim kafam karisti, ne diyosunuz darbeyi mi destekleyeyim yoksa solcu lideri mi? bi deyiverin…

tuna

Bu yazidan bir hafta sonra yazilan Hondurastan darbe ile ilgili ikinci guncelleme burada.

  • Share/Bookmark

Iran’da dusler, kan, gozyasi ve politika

2005 yazinda secimler yapilirken Irandaydim. Iran’a bu ilk gidisimde yillardir kafama hic farkinda olmadan yerlesen, mollalar, kara carsaflilar, islam, baskici bir rejim gibi kelimelerle ozetlenebilecek bir ulkeden cok bam baska bir Iran bulmustum. Turkiye’den hemen hemen hic bir farki olmayan bir yasam, cogunlukla basortulerini yariya kadar takan makyajli farsi guzeli kadinlar, istanbulda gordugun siklikla gorebildigin kara carsaflilar, caddeler boyunca giden kitapcilar, cok egitimli bir nufus, Istanbul Universitesini hic aratmayan Tahran Universitesi, sevencen guler yuzlu yardimsever insanlar, turizmle bozulmamis kapali carsilar pazar yerleri. Kendimi o kadar fazla evde ulkemde hissettigim bir yer hatirlamiyorum. Yine de Tahran’in kesmekesinden ve trafiginden hizla kacip kendimizi Isfahan’a atmistik da bi ohh cekmistik sisepol koprusununun altindaki caycida.

Secim zamani oldugu icin insanlarla konustugumuzda siklikla konu secimlere geliyor ve her seferinde ayni cevabi alip sasaliyorduk. Kimin secilecegi konusunda herkes hem fikirdi, Ahmedinejat, desteklediklerinden degil, Amerika’nin oylesi isine geldigi icin. Insanlarin hep bir agizdan soyledigi, Bush yonetiminin orta doguda kendisine meydan okuyacak bir guce bir dusmana ihtiyaci oldugu, Ammedinejat gibi radikal cikislari ile unlu tutucu baskici bir liderin onlar icin tam bicilmis kaftan olacagi yonudeydi. Sonucta Bush yonetiminin ortadogu tiyatrosu dusman-kurtarici dinamigi uzerine kuruluydu. Guclu bir dusman bir tehdit olmazsa, kurtaricinin guc kullanimini nasil aklayacaksiniz? Biz Iran’dan ayrilirken Ahmedinajat’in secildigi aciklanmisti, insanlarin tamamen hakli olduklarini gormemiz icinse bir 4 yilin daha gecmesi gerekiyordu.

Bizim tarih kitaplarinda okudugumuz, 1978′den once Iran soguk savas donemi Amerika’nin Rusya karsinda ortadogunadaki en saglam muttefigi, basinda sah abimiz sahlana sahlana saliniyor. 1978 deki islami devrimi takiben Amerika-Iran iliskileri sogumaya baslayip 1979′da Tahran Amerikan baskonsoloslugunda yasanan rehine krizi sonrasi tamamen felc oldugu. Sonrasinda, Iran-Irak savasinda da Amerika destekli Saddam Huseyin Iranlilarin pek sempatisini kazanmis olamazdi her halde. Silah ve istihbaratin sempatisi olmuyor ne yazik ki, denize dusen yilana sarilir. Daha savas sirasinda Iran-Amerika iliskileri tekrar ivme kazanmisti bile.

Tarih kitaplarinda yazmayan ise Iran’da butun universitelerde genclerin hayallerini ayni Turkiye’de oldugu gibi Amerikaya doktoraya, mastera gitmenin susledigi. Bizde dersanelerin OSS basarilari listelerini duvarlarina astiklari gibi Iran’da universitelerin Amerikaya gonderdikleri ogrencilerin listelerini duvarlarin astiklari. Halklar arasinda pek dusmanlik yok gibi, tam tersine dostluk ve sempati ruzgarlari esiyor. Buna Iran’da konustugum herkesin Amerika’yi dusman degil tam tersine dost olarak gordugunu eklemek de lazim. Kimse olasi bir Amerika saldirisindan da korkumuyordu, cunku oyle bir seyi olasilik disi olarak goruyorlardi, iki dost atisir ama bir birine saldirmaz. Yine tarih kitaplarinda yazmayan islami devrimden sonra devrimden kacan Iran burjava sinifina Amerika ve Kanada’nin kucak actigi, burada luks hayatlarina devam eden Iranlilarin da Iran’daki rejimi elestirdikleri, yerden yere vurduklari, rejim karsiti hareketlere maddi manevi destek olduklari.

Obama ile birlikte Amerika ortadogu politikasinin degisecegini biliyorduk ama, degisimin icindeyken degisimi algilamak cok zor. Oyle her seyin altinda Amerika’yi ve kotu gucleri arayan komplo teorisyenlerinden degilim ama, gorunen koy de klavuz istemiyor. Amerika artik Iran’da radikal meydan okuyan bir lider istemiyor, cunku dedik ya Obama’nin ortadogu politikasi farkli. Obama Ahmedijat’in restlerine rest ceken Bush’un poker masasi taktiklerini uygulayamaz, imajina uymaz bir kere. Huseyin Amerikanin bozulan imajini tazeleyecek. Ona biraz daha demokratik boyalarla suslenmis bir liderle karsilikli diyalog lazim.

Musevi. Humeyni’nin islami devrim sirasinda sag kolu. Iran-Irak savasi sirasinda ulkenin lideri, o donemde Amerika ile tekrar koprulerin kurulmasinda az emegi gecmedi. Iran kontra skandaliyla aciga cikan, 1986 yilinda Israil ve Reagan ile kapali kapilar altindan pazarliklari yuruten ve Lubnandaki amerikan rehineleri serbest birakma karsiligi Amerika’dan silah satin almanin yolunu acan isim. Eski disisleri bakani, bati ile ve ozellikle Amerika ile iyi iliskileri var. Ahmedinejat’in tutucu baskici yaklasimlarina politikalarina karsi, daha devrimin ozune donmeyi savunuyor. Bizim anladigimiz anlamda bir ozgurlugun lafi gecmiyor. Bir cok insan Musevi’yi desteklemek icin cikmiyor sokaga, asil istedikleri biraz daha ozgurluk, biraz daha rejimin insanlari rahat birakmasi. Musevi o noktada ‘alternatif’ oldugu icin one cikiyor, ‘ozgurlukcu’ oldugu icin degil. Insanlar seslerini duyurup Musevi’yi basa gecirebilirlerse, Musevi de onlarin sesini biraz duyar her halde.

Ve dunya. Tahran’in sokaklarinda gosteriler kan ve goz yasi surerken, Iran avrupanin ve kuzey amerikanin gundemi haline geliyor. Herkes insanlarin ozgurlukleri icin savasmasini izliyor, herkes ozgurlukleri icin savasan insanlara destek oluyor. Liderler ardi ardina Iran hukumetine kinama mesajlari gonderiyor, insanlarin bariscil gosterilerine bu kadar sert mudahale edemezsin diyor. Twitteri yayinda tutuyorlar. Irandan gelen haberleri butun dunyaya geciyorlar. Bir an icin dunya adina sevincle doluyorum, ne guzel diyorum, ozgurluk dusu. Ama cok da sevinemiyorum. Bu coskuya katilamiyorum. Icimden bir ses yanlis olan bir seyler var diyor.

Belki daha alti ay once Israil Gazze’de gupe gunduz katliama giristiginde ayni ulkelerin ve kurumlarin hic bir ses cikarmadiklarini ve hatta butun dunyanin haber almamasi icin bu sefer bloggerlari sansurledeklerini hatirladigimdan inanamiyorum samimiyetlerine. Gazze’de olanlara gozlerini yumarken, Iran’da olanlarla neden bu kadar ilgililer diye sormadan edemiyorum. Gazze ne bir ilk ne de bir son, sadece dunya kamuoyunun ikiyuzlu politikalarinin simdilik en taze ornegi.

Iran’da insanlar gidisattan rahatsiz. Secimlerde muhtemelen hile de yapildi. Insanlari sokaga cikaran da dunya kamuoyu degil haliyle. Ama dagin eteklerinde kopan kar parcalarini bir ciga donusturen etmenler, o ilk parcalari koparan etmenlerden cok farklidir. Cig icin, kar ile dolu bir kulvari tetikleyecek ve onu harekekete gecirecek olaylar ve idealler, bu olaylarin insanlara duyuracak bilgi akisi ve insanlari organize edip harekete gecirecek maddi manevi destek lazim.

Politika ulkelerin cikarlari icin her turlu halti yedikleri kirli bir zanaat. Politik bir olayin analizinde ozgurluk esitlik gibi insani ideallerden once, politik aktorler arasinda ki cikar iliskilerine bakmak lazim. Ancak o zaman o ideallerin arkasinda donen dolaplari gorebilir, belli bir ideal icin mi savasiyoruz, yoksa baska bir amaca mi alet oluyoruz anlayabiliriz.

NazIm

  • Share/Bookmark

Kojin Karatani ve X faktörü üzerine

Birkaç hafta önce Bilgi Üniversitesi’ne “Sermaye-Ulus-Devlet’in Ötesinde: Bastırılanın Geri Dönüşü” başlıklı bir konferansla misafir olan modern Japon düşünürü Kojin Karatani’yi dinlemeye gittim. Kendisi Marksist-Anarşist bir düşünür noktasına oturuyor modern düşünce dünyasında. Konferansta yaptığı konuşmanın çevirisi bu ayki Express dergisinin girişinde mevcut ve hatta önümüzdeki sayısında da kendisiyle bir söyleşilerini yayınlayacaklarmış. O yüzden ben bu yazıda onun dediklerini toparlayıp, benim kafamda bu söylediklerinin pratiğe nasıl oturduğunu, kalvyem döndükçe anlatmaya çalışacağım.

Söyleşide daha çok, Türkçe’si 2008′de Metis Yayınlarından yayınlanmış, “Transkritik” kitabında ortaya döktüğü, Noam Chomsky’nin 1971 yılında “Geleceğin Yönetim Biçimleri” konuşmasında tanımladığı dört olası yönetim biçimini, günümüz konjonktüründe çözümleyip başka bir bakış açısından bir tabloya oturtuyor ve olası getirilerini tartışıyor.

Chomsky nasıl anlatmıştı?

1971 yılının politik ve sosyal ortamında Chomsky, gelecekte 4 yönetim biçiminin olası olduğunu söylüyor: Devlet sosyalizmi (zamanındaki Sovyetler Birliği gibi yani, sözde komünizm, sınıf mücadelesini öngörüyor ve devlet sınıflar üstüne oturuyor), Devlet kapitalizmi (refah devleti de denilen devletin piyasa ekonomisinin esaslarını tutarak, müdahale hakkını elinde bulundurduğu şey, sosyal demokrasi de deniliyor arada sırada), Liberalizm (“bırakınız yapsınlar” kapitalizmi, “piyasa ekonomisine dokunma, kendi kendini dengeler o” kafası), Liberter sosyalizm (özgürlükçü sosyalizm, anarşizm ve konsey komünizmi bu kategoriye giriyor).

Karatani bunu nasıl yorumluyor?

60′ların sonu, 70′lerin başı çerçevesinde olası görünen bu tablo için Karatani yeni bir çözümleme yapma gereksinimi duyuyor 2000′lerin ortasına doğru giderken zira Sovyet blokunun çökmesi, Berlin duvarının yıkılmasıyla 80-90′larda bu kategorileri oynatacak bir sürü dinamik ortaya çıktı. Karatani diyor ki, Sovyet modeli devlet sosyalizmi, somut olarak patlamadan önce bile popülerliğini yitirmişti. Chomsky’nin liberal sosyalizm dediği, anarşizm türevi, yönetim (?!?) şekli ise hem sovyet sistemi sosyalizme, hem refah devletine, hem de kapitalizme (liberalizme) karşı olarak çıkmıştı. Buraya kadar net mi, prenses? Çok da karışık değil, terimlere dökmek zor sadece. Eğer buraya kadar oturduysa devam ediyorum Karatani’den. İşte devlet sosyalizmi fikrinin çökmesiyle hem onun devletçiliğinden beslenen refah devleti (veya sosyal demokrasi) hem de ona karşı olduğu halde sosyalizmden bahseden liberal sosyalizm ufukta bir yerlerde toza buluta karıştı ve hal böyleyken küresel kapitalizmin dünyaya yayılması kaçınılmaz oldu.

Peki ya günümüz dünyasının yönetim biçimleri nasıl bir tabloya oturuyor?
Öncelikle, Karatani, neo-liberal kapitalizmin dünyaya hakim olmasıyla ulus-devletlerin önemini kaybedeceği (ortalarda çok dolaşan bir geyik bu biliyorsun) teorisinin hiç de gerçekçi olmadığını ve de “modern” ulus-devlet oluşumlarının, ancak sermayenin küreselleşmesinden sonra gelebildiğini söylüyor. Yani, ister refah devleti sistemi , ister hardcore piyasa ekonomisi (Thatcherism bir nevi) güdülsün, devletler az da çok da olsa bir kontrol mekanizması görevi görüyor. Hiç bir şey olmasa vergilendirme ile. Karatani de günümüz dünyasında sermaye-ulus-devlet arasındaki sıkı fıkı ilişkileri mercek altına alıyor ve Chomsky’nin kategorilerini, bu perspektiften bakarak çözümlüyor işte.

Küreselleşme, ulus-devletin önemini kaybettirmek yerine onu bu neo-liberal düzenin olmazsa olmazı haline getirdi: AB, Amerika, Çin, Rusya gibi modern dünyanın imparatorluklarının oluşmasına meydan tanıdı. Karatani, aynı zamanda sermaye-ulus-devlet üçlüsünün modern fakat pek de yeni olmayan bir oluşum olmadığını açıklama ihtiyacı hissediyor ve Chomsky’nin 1971′de yaptığı çözümlemenin çok benzerinin 1800′lerin ortasında Marx tarafından da, o zamanın konjonktürüne uygun biçimde ortaya koyduğundan bahsediyor. Kendisi de bugünün çözümlemesini yaparken, Marx’ın zamanında araç olarak kullandığı “üretim tarzları”nın yerine “mübadele (değiş-tokuş) tarzları”nı araç olarak kullanıyor ve toplumdaki güç/himaye/yönetim sistemini, bu mübadele tarzları üzerinden kuruyor. Buna göre ortaya çıkan 4 sosyal oluşum (en başta bahsettiğimiz, Chomsky’nin ortaya atığı 4 yönetim biçimine paralel olarak) şöyle: 1) Karşılıklılık (küçük ölçekte genelde aileler, cemaatler içinde olan şey, hediye toplumu , Chomsky’nin tablosunda Devlet sosyalizmine oturuyor. Otoritenin hediye vermek suretiyle toplumun geri kalan kısmını gücü altında boyun eğmeye mahkum kılması) 2) Yeniden bölüşüm, itaat ve güvenlik (topluluklar arasında malvarlığının yeniden dağıtımı, devlet/yönetime itaat ederse toplumların asgari güvenceye sahip olabilmesi sağlanıyor, Chomsky’nin tablosunda Devlet kapitalizmi, refah devletine karşılık geliyor) 3) Madde değiş-tokuşu (bildiğin neo-liberalizm) 4) X (bu, Chomsky’nin tablosunda liberal sosyalizm veya anarşizme karşılık gelen şey. Ortakçılık (associationism) olarak da tanımlayabiliyor. Ancak Karatani buna isim biçmek istemiyor, zira dilde buna karşılık gelebilecek kavramlar, politik-tarih içinde kullanılıp, boyandı ve konseptlere dönüştü bile. O yüzden Karatani, X’i birinci maddede bahsettiği karşılıklılık oluşumunu kapsayan ancak cemaat bağlarını red eden, özgürleşmiş bir oluşum olarak tanımlıyor. Aynı zamanda bu X’in kendinden önce gelen neo-liberalizm ve refah devletinin mübadele biçimlerine de karşı olduğunu söylüyor.)
Köprüden önce son çıkışa girerken bu X faktörünün rolü nedir?

Bu X faktörü dediğimiz sosyal oluşum hariç diğer oluşumlar, bir zaman diliminde dünyada yerini buldu. Geçmişteki iki büyük sosyal harekete baktığımızda 1948 hareketinin X (veya anarşizm) türü bir oluşumun fikirlerini attığını (bkz. Marx’ın Anarşist çağdaşı Proudhon)fakat sonuçta bundan uzak olan devlet sosyalizmini ya da Sovyet komünizmi denen şeyi ortaya çıkardığını görüyoruz. 1968 hareketinin sonunda ise dünyanın bağımsız döngüsü içerisinde ayyuka çıkan küreselleşmeyle ve Sovyet komünizminin patlamasıyla neo-liberal kapitalizmin güçlenmesi ile bugüne geldik. Bugün olan sosyal hareketler ise halen daha 68 kuşağı denilen şeyin devamı gibidir (özellikle Türkiye’deki sol kanadın bugünkü durumu tam anlamıyla budur).

Bu hareketlenmelerin üçüncü dalgası o veya bu şekilde, bugün meydana çıkabilir mi? Karatani abimiz buna ’sanmıyorum’ diyor. Ve hatta ulus-devletin kapitalist bir biçimde varlığını sürdüreceğini de ekliyor. Tabi eğer kapitalizm varlığını sürdürebilirse. Sağlam bir hareketin ortaya çıkıp kitleleri -mesela 2010 kuşağı diyelim- peşinden sürükleyemeyeceğini çünkü daha önceki iki hareketin birbirinin devamı olduğu halde bugün, kapitalizm karşıtlığının aynı zamanda devlet kavramına da karşı olacağı için 1948 ve 1968 hareketleri gibi toplumdaki entellektüel kesimlerin alıp götürebileceği bir şey olamayacağından bahsediyor. Yani şöyle, sevgili prenses, daha önce de demiştik ya neo-liberalizm küreselleştikçe devlet yok olmuyor ama daha da güçleniyor ve modern zaman imparatorlukları tasmayı ellerinde tutuyor diye. İşte bu yüzden, Karatani abimiz diyor ki, devlet kavramına eyvallah deyip neo-liberalizme karşı olmakla çıkan hareketlerden hiçbir sonuç alınamaz.

Amma ve lakin, aynı zamanda yüzyıllardır süregelen tablo gösteriyor ki sosyal oluşumlar değişiyor [kabileler-->kölecilik-->feodalizm/derebeylikleri-->kapitalizm (Marx'ın da ortaya koyduğu üzere)], ancak bir önceki oluşumda ezilen/bastırılanlar bir sonrakinde yeniden var oluyor. Kojin Karatani de bugün neo-liberal kapitalizmin sillesini yemiş kişi ve grupların önceki dönemlerdeki gibi, yalnızca sınıf, ırk, cinsiyet ayrımına maruz kalan kişiler veya gruplar değil aynı zamanda bu sistemden beslenerek bir yere gelmiş olanlar da olduğu için ezilen/bastırılanların hem nitelik hem de nicelik olarak önceki dönemlerden daha fazla olduğunu işaret ediyor. Mesela, ekonomik krizde batan iş yeri sahibi, veya iş arayan iki üniversite bitirmiş kişiler ya da ailesini bırakıp başka ülkelerde para kazanmak zorunda olan ve kriz yüzünden beş parasız evine postalanan göçmenler… vesaire… İşte X faktörü denilen ortakçılık üzerinden bir sosyal oluşuma gitmek bu noktada bir ideal olmaktan çıkıyor ve görece mutlu bir şekilde hayatta kalmanın olası bir yolu olarak ortaya çıkıyor.
X’e giderken çevre sorunları ile savaşlar üzerine sayıklamalar:

Karatani’nin sermaye-ulus-devlet üzerinden kurduğu X senaryosunda, son zamanlarda -özellikle de aktivistlerden- sıkça duyar olduğum, çevre hareketleri ile savaş karşıtı hareketi birbirine bağlayarak açıklayamama sorunsalını yakaladım kendimce (bu seferki blog yazısı süper uzun oldu diye koyveriyor, bunu da yazmadan geçemiyorum. Sıkılırsan, bölüp bölüp okuyabil diye altbaşlıklara ayırdım tüm yazıyı).

Efendim, kontrolden çıkmakta olan piyasa ekonomisi içerisinde sermayenin iplerine gitgide daha da sarılmak durumunda kalan ulus-devletler, bundan en az zarar görebilmek veyahut en fazla karı sağlayabilmek için harekete geçtikçe sistemin belli kesimler üzerinde ezici olmadığı, sadece belli kesimleri ezmiyor olduğu iyice ortaya çıkmaya başladı. Bu sebepten son 2 yılda dünya çapında bir sürü halk ayaklanması (mesela Yunanistan, İzlanda, Rusya, Fransa, Çin gibi) patlak verdi ve bu ayaklanmalar da gerçek sebep ve amaçlarıyla birbirinden farklı olsalar da birbirlerinden çok büyük cesaret ve destek aldılar. Bu ayaklanmaların her biri doğrudan sisteme karşı çıkmıyor, çıkanlar da neden olduğunu ve yerine ne gelebileceğini bilemiyor (bkz. Yunanistan). Ancak o veya bu sebepten zarar görmüş ya da zarara tanık olmuş insanların üzerinde kalan izin derin ve sayılarının fazla olması ile bu ayaklanmalar ortaya çıkmış oldu. İşte bu, tam da Karatani’nin bahsettiği “Ezilenin Dönüşü”dür. Bu kişiler sadece bu ekonomik krizde zarar görmemiş, küreselleşme sayesinde kollektif hafızanın bireyselleşmesiyle, aynı yerde-geçmiş dönemlerde ve aynı dönemde-başka yerlerde bastırılanların da tanıklığını yapmışlardır ve meydanlara giderken bunu da yanlarında götürürler.

Çevre sorunları ve savaş karşıtı hareketin birbirine bağlanamama sorunsalı ise ilginçtir çünkü bu ikisi çok aşikar bir şekilde birbirine göbekten bağlıdır. Zira eğer sermaye-ulus-devlet üçlemini kabul ediyor ve bunun dünyanın bir tarafını zenginleştirip, öteki tarafını sömürecek bir şekilde işlediğini görebiliyorsak (ki bunu görmek de zor değil: bkz. dünya dengesi sermaye, teknoloji ve bilimin bir taraftan, iş gücü ve ham maddenin de öteki taraftan sağlandığı bir arz-talep sistemi üzerine oturtulmuş vaziyette. Sermaye, teknoloji ve bilim diğer tarafa geçmediği sürece, bu sistem içinde, bir tarafa diğer tarafın kanını emmeye devam edecektir. Ve tabi ki bunları da dengeleri değiştirecek biçimde öteki tarafa kaptırmayacaktır), doğayı sömürenlerle savaşlar vasıtasıyla insanları -ve tabi yine doğayı- öldürenlerin aynı kurum ve kişiler olduğunu da görebiliriz. Hemen bir örnek: Bengladeş. Bu ülke, çok uluslu tekstil firmalarına (H&M, top shop, Nike, vs.) korkunç insan hakları ve çevre standartları altında ucuz işçilik arz etmesiyle ünlü olmakla beraber küresel ısınmanın sillesini halihazırda yemiş, sular altında kalmaya başlamıştır. Üstüne üstlük, Bengladeş halkı Müslüman olduğu için kapı komşusundaki Hindistan, buraya göçmelerini de onaylamaz. Bengladeş sınırındaki Hindistan’ın Meghalaya eyaletinde, yol tabelalarında Bengladeş’lilerin girişi yasaktır yazar.

Kıssadan hisse: savaş masraflarına aktarılan parayla radyoaktif atıklarından kurtulmanın imkansız olduğu nükleer teknolojisine ya da binlerce insanı yerlerinden eden büyük barajlara ya da genlerimize dokunarak nesillerce bizi etkileyecek olan genetiği değiştirilmiş organizmalara yatırım yapanlar birbirlerinin amcoğludur. Bunlar arasında daha da kabak gibi ortada bir bağlantı bulmaya çalışmak, oldukça yersiz bir çabadır.

Bu uzun yazıyı burada sonlandırırken, Karatani’nin neo-liberal kapitalizme 30 yıl biçmesini de yalnız Prenses’e ve ahalisine özel olarak müjdelemek istiyorum!

Elif

  • Share/Bookmark

Ilha das Flores/Çiçekler Adası

Bay Suzuki, bir Japon. Brezilya’nın Porto Alegre eyaletindeki bir bahçede domates topluyor. Domates: insanların çeşitli biçimlerde yemek suretiyle tükettiği bir sebze. İnsan: Komplike zekaları, duyguları ve oynak eklemleriyle diğerlerinden ayrılan bir memeli türü. Japon: Beyaz tenli, çekik gözlü, düz saçlı bir insan türü. Bay Suzuki domatesleri yemek için toplamıyor, bir markete götürülüp diğer insanlara para karşılığı satılması için topluyor. Para: Modern insanın maddeyi değiş tokuş etmesini kolaylaştıran bir araç.
Bayan Anete evleri dolaşıp şişelenmiş parfümleri parayla değiş tokuş ediyor. Parfüm: Belli çiçek ve bitki özlerinden üretilen, hoş koku veren bir modern dünya yaratımı. Bayan Anete parfümü bitki özlerinden üretmiyor. Para karşılığı laboratuarlarda üretilmiş, fabrikalarda şişelenmiş parfümleri alıyor ve ev ev gezerek bu parfümleri satın aldığı paradan daha yüksek bir fiyata satıp kar ediyor ve markete gidip Bay Suzuki’nin yetiştirip para karşılığı sattığı domatesleri ailesine yemek pişirmek için satın alabiliyor. Kar: maddenin parayla değiş tokuşu sırasında cepte kalan artı değer. Katoliklerde kar günah sayılırdı, artık herkes kar etmek için yaşadığından günah sayılmıyor. Bayan Anete ailesi için yemek pişirirken çürük olan domatesleri çöpe atıyor. Ailesini çürümüş ve yeterince iyi olmayan besinlerle beslemek istemiyor. Çöp: Birikince kendi kendini yok edemeyen, kötü koku, bakteri ve hastalık saçan artık yiyecek, ambalaj, paket. Bir milyondan fazla insanın yaşadığı Porto Alegre’de günde 500 ton çöp çıkmakta ve her evden çıkan çöpün ortada kalıp kötü koku ve hastalık yaymasını kimse istemez. Bu yüzden çöpler rahatça kötü kokabilecekleri, bakteri ve hastalık saçabilecekleri uzak yerlere, mesela Porto Alegre’de Çiçekler Adasına gönderiliyor.

Ada: Etrafı su ile sarılı kara parçası. Çiçek: Genellikle renkli ve kokulu olan, bitkilerin üreme organı. Bayan Anete’in karşılığında para kazanıp Bay Suzuki’nin yetiştirdiği domatesleri marketten almak için sattığı parfümler çiçek özlerinden üretilir. Çiçekler adasında çok az çiçek ama çok fazla çöp vardır. Tıpkı Bayan Anate’in ailesine yemek pişirmek için kullanmadığı çürük domates gibi. Bu domates Bayan Anete’in ailesini beslemek için çok iyi olmasa da bir domuzu beslemek için harikadır. Domuz: bir memeli; insandan farklı olarak gelişmiş bir zekası ve oynak eklemleri yoktur. Bu yüzden Çiçekler Adası’ndaki domuzların bir sahibi var. Kıvrak zekalı ve oynak eklemli bir insan. Bu sahip domuzları beslemek için para karşılığında, adadan bir arazi satın alır. Arazi: Etrafı çitlerle çevirili, dışarıdan kimselerin izinsiz giremediği özel mülk. Kendisi için çalışan işçiler, domuzları beslemek için adaya getirilmiş organik atıkları bu arazide toplar. Domuzların yiyemediği diğer atıklar ise adadaki diğer insanları beslemek için kullanılır.
Böylece Bay Suzuki’nin Porto Alegre’de toplayıp para karşılığında markete gönderdiği domates, marketin karı için Bayan Anete tarafından, çiçek özlerinden üretilmiş parfümleri satarak kazandığı parayla, satın alınıyor ve ailesi için pişirdiği yemekte çürük olduğu için kullanılmadığından diğer çöplerle birlikte Çiçekler Adası’na gönderiliyor; kıvrak zekalı ve oynak eklemli sahibi olan bir domuz tarafından yeniyor. Adanın diğer sakinleri ise kalan çöplerle beslenmek zorunda kalıyor.

-Ilha das Flores: Brezilya’dan, 1989 yapımı harika bir kısa film. Mutlaka youtube’e tünel kazınız, izleyiniz ve izletiniz. http://www.youtube.com/watch?v=0NdMjnFMj9g Türkçe altyazılı olanı da varmış, ben bulamadım ama bulan olursa yorum olarak paylaşsın. Google video ingilizce altyazili versiyonu:

Elif
  • Share/Bookmark

Obama Boyama: Şablon derdine son!

Şablon derdine son! Kes, yapıştır, boya!

Amerika’nın Irak işgalinden sonra yıpranmış imajını değiştirecek yeni kahramanı(!) son sürümüyle piyasada. DC’nin çizgi roman karakterleri gibi genç, atletik, siyahi ve üstelik ismi de Hüseyin. Tüm özellikler bir arada.

Son zamanlarda artan anti-amerikanizm dalgasını törpülemek için “değişim” sloganıyla çıkan Hüseyin’in seçim kampanyası da diğer çizgi romanların arasından kolayca seçilebilecek afililikte. Kampanyanın görselleri dönek sokak sanatçısı Shephard Fairey’in elinden çıkma. Epeydir “Obey the giant” in yaratıcısı Fairey, serigrafi çalışmalarında sovyetik görselleri taklit edip, imajların içini boşaltmakla meşgul. Hüseyin’in şutları için ortalar yapıyor.

Umutla havalara bakan Hüseyin görseli, tekrar tekrar kullanılarak Amerika’nın yeni markası olma yolunda. Bu yeni markanın reklam panolarında, gazetelerde, dergilerde görünür olması elbette yetmeyecek, yeni kahramanı çok seven ve nefret eden insanlar için de bu şablonumsu görseli çoğaltması, kesmesi biçmesi de kolay olacaktı. Kotu çocuk Bush’un vampirleştirilmesi, maymunlaştırılması, bin bir suratlaştırılması; hırsını aldığını zanneden spreyciler için bir aldatmaca aslında. Anti-Amerikan propagandanın yerini, Bush karşıtlığının alması Amerika’nın işine geliyor. Üzerine ne yapılırsa yapılsın bir anlamda Bush imajı çoğaltıldı ve zihinlere yerleştirildi. Şimdi Hüseyin görselleri şablonumsu yapısıyla kullanıma daha bir hazır.

Zombileştirilse bile sokağımda ne Bush’u ne de Hüseyin’i görmek istiyorum.

6 Nisan’da Hüseyin’in İstanbul’u ziyareti sırasında, boğaz köprüsündeki Greenpeace eyleminde aşağı sarkıtılan pankartta “Obama barış için iklimi kurtar” sloganı kullanıldı. Sloganın anlamsızlığına hiç bulaşmadan, pankarttaki bir diğer görselden bahsetmek gerek. Pankarttaki o tanıdık imaj, Hüseyin’in seçim kampanyasında kullandığı portre. Greenpeace’in kucakladığı yeni kahramana “kurtar bizi bu hayattan” talebi, anti-amerikan düşünceleri silme adına mı yapılıyordu yoksa? Dünyanın çeşitli yerlerine giden Hüseyin, beraberinde onu takip eden eylemcilerle benzer pankartlarla karşılanıyor. Yine ezberletilen görselimiz ve ricalar başrolde. Kotu çocuk gitti, Hüseyin geldi artık sevinci, yüksek yerlere çıkıp sallanmayı motive ediyor demek ki.

Bir taraftan usulca pasifleştirilen aktivistler tatlı su balığı kıvamında direniş gösterdiklerini zannediyor ve tatmin ediliyor, bir yandan da alttan alta başka propagandalar yapılıyor.

Ricada da bulunsan, küfür de etsen, boyama Hüseyin’i sokağıma, sallandırma pankartları. Nereye koşacağını bilmeden kaybolur insan, böyle koşacağına hiç koşma, gel bir çay söyliyim.

Kayahan Kaya

Related Posts with Thumbnails
  • Share/Bookmark
Kral Büyük Frederick Euler'den 16 yaşındaki yeğeni Anhalt-Dessau prensesine mektupla hocalık etmesini istedi ve Euler felsefe, bilim, matematik gibi değişik konular üzerine iki yıl boyunca haftada iki mektup yazıp prensese gönderdi. Prensesden hiç bir zaman bir cevap gelmedi, ama bu dahi matemetikçi sıkılmadan bilgilerini bu onaltı yaşındaki prensesin anlayabileceği bir yalınlıkta ona sunmaya devam etti. 1768'de Euler arkadaşlarının tavsiyesi üzerine bu mektupları üç cilt halinde " Lettres à une princesse d'Allemagne" ismiyle yayınladı, bir alman prensesine mektuplar. Bu blog Euler'in Anhalt-Dessau prensesiyle yaptığı karşılıksız mektuplaşmaya öykünmeyle başlayan bir serüvende yazılan mektuplarda karşımiza çıkan güzellikler üzerine düşülen dipnotlardır...
Kategoriler
Arşiv