Archive for the ‘politika’ Category

Demokratik Müzik, Arabesk Referandum

St.Louis’e dönerken Müslüm Gürses dinliyordum uçakta. Altımda serili uçsuz bucaksız Kuzey Amerika kıtası, Müslüm babanın dertli nameleri ile inledi yeminlen. Savulun lan hostes tayfası, dünya tersine dönse vazgeçmem anladın mı diyesim geldi çok feci, ama bir kültür şoku durumuna mahal vermemek için sesimi kıstım. Rakı da servis etmiyorlar bu gavur uçaklarında. Halbu ki Seattle’a giderken Fikret Kızılok nameleri eşlik etmişti de Rocky dağlarını bizim Toroslara benzetip memleket hasreti depreştirmiştim. Geçen gün 5N1K programında Fazıl Say‘a denk gelince aklıma ilk bu geldi. Klasik Müziği severek sıklıkla dinlememe karşı, Müslüm babanın damardaki yeri ve zamanı başka, Bethoven’in Bach’in yeri ve zamanı başka.

Ama arabesk tartışması ve yozlaşma diyince aklıma gelen ikinci şey Muhsin Bey filmi oldu. Köyden kente göç etmiş Ali Nazik’in, şehir de müzisyen olup kolay yoldan para ün kadın arayışına karşılık, Muhsin Bey iyi bir müzisyen olmak için notasıyla şöfejiyle çalışmayı, emeği, hakketmeyi, değerleri savunur. Filmin tüm olayının özeti çatıdaki intihar sahnesindedir. Ölmekten başka seçeneği kalmadığını düşünen Ali Nazik, çatıdan kendini atmak ister, ama korkusuna yenik düşer. Muhsin Bey gelir yanına, ikisi de yüksekten korkuyor, ikisinin de gözleri kapalı. “Sesime gel” der Ali Nazik, ve bu çağrıya kulak verir Muhsin Bey. İkisi de birbirine sarılmış, dans eder gibi, bir iki bir iki adımları sayarak çekilirler yüksekten: “Şimdi ben geri gidiyorum, sen ileri adım atıyorsun” diye diye değerleri temsil eden Muhsin Bey, kurtulmakdan başka hiç bir şeyi umursamayan Ali Nazik’i çeker alır ölümün eşiğinden. Bir kültür geriye giderken, başka bir kültür ileriye gider. Ve işte tam da orda, Ali Nazik’in, arabeskin, göçün getirdiklerinin yükselişi başlar bir ülkenin semalarında. Muhsin Bey’in ve önün taşıdığı değerlerin, kentli insanın, dürüstlük, erdem gibi değerlerin de düşüşü… Read the rest of this entry »

Digg This
Reddit This
Stumble Now!
Buzz This
Share on Facebook
Bookmark this on Delicious
Kick It on DotNetKicks.com
Shout it
Share on LinkedIn
Bookmark this on Technorati
Post on Twitter
Google Buzz (aka. Google Reader)

Yerel Grup Eylemine Giriş

Yerel. Türk Dil Kurumu sözlüğünden kelime anlamı: 1- Yöresel. 2- Gözlem yerine veya gözlemcinin bulunduğu yere göre tanımlanan. 3- Lokal.

Grup. Türk Dil Kurumu sözlüğünden kelime anlamı: 1- Ortak özellikleri olan varlıklar, nesneler bütünü. 2- Görüşleri, çıkarları bir olan kimseler bütünü, ekip.

Şimdi grup kelimesinin birinci anlamını al, yerel kelimesinin ikinci anlamına yerleştir. O zaman şöyle diyebilir miyiz?

Yerel Grup: Ortak özellikleri olan varlıklar, nesneler bütününün bulunduğu yere göre tanımlanması.

Mesela mahalle ortamında yaşamış olanlar bilir. Mahalle çocukları bir trip içindedirler adeta, kendi geyiklerini yaratırlar, takma isimler olsun, yeni oyunlar olsun, ne bileyim moda akımlarına özenme filan. Büyüklere yönelik grup halinde bir tutumları da vardır. Mahallede kendilerine iyi davranmayan bi bakkal amca varsa gidip ondan sakız çalarlar cezalandırmak olsun hesabı, sonra gidip daha iyi, tonton bakkal amcadan cips kola alırlar. İşte, Prenses, esasında bu çocuklar  planlı, programlı, işbölümlü filan yerel grup eylemleri içinde yaşarlar. Mesela biz, 8-9 yaşlarındayken, bir yılbaşı akşamı büyüklerin keyfini bozmayalım diye onların eğlendikleri mekana mesafeli bir yerde oyalandırılırken cıngar çıkartıp, bir takım uyduruktan dramalar yaratıp bir şekilde büyüklerin olduğu yere kabul edilmeyi başarmıştık. Sanırım yalan uydurmaya ortaklık etme suçundan annemden sağlam çimdik yemiştim masa altından, ama tüm mahalle çocuklarıyla birlikte büyüklerin eğlence dünyasına çocuk olarak kabul edililip, onların da ona göre davranmayı kabul etmelerini sağlamıştık. Süper organize bir eylemdi. Gruptan bir kişi tüm dramı yaratan olacaktı, hani mızmızcı çocuk rolü. O mızmızlanınca diğer çocuklar ayaklanıp onlar da mızmızlanacaklardı ve iki ikişi de iletişim kişisi olarak gidip büyüklerden birini (mümkünse en hassas, sevgi dolu anne veya babayı) yakalayıp ayaklanmayı korkunç dramatik bir felaket olmuşcasına, doğaçlama yalan yöntemini kullanarak anlatacaktı ki birilerinin dikkatini çeksin mevzu, rakı masasında gündeme otursun, kulaktan kulağa gezsin ve dayanamayan ana baba yüreği olaya müdahale etsin. Tabi bu sözcüler grubun bilinen yaramazları değil de ya çokbilmişleri ya da inekleriydi. Çünkü inekleri büyükler daha çok dinler. Read the rest of this entry »

Digg This
Reddit This
Stumble Now!
Buzz This
Share on Facebook
Bookmark this on Delicious
Kick It on DotNetKicks.com
Shout it
Share on LinkedIn
Bookmark this on Technorati
Post on Twitter
Google Buzz (aka. Google Reader)

Şehitler ve Bitmeyen Şafakları

Afganistan'taki ABD askerlerinin üzerine Şafak Sökerken

Şimdiye kadar birçok arkadaşım askere gitti. Bedelli, bedelsiz, er, uzun dönem kısa dönem… Hepsi de birçok hikaye ile döndü.

Kolay yapanı da var, zor yapanı da var, torpilli yapanı da.

Ne olursa olsun çoğunun ortak noktalarından bir tanesi ‘devreleri kapamak’ üzerine. Yani ‘inanmadığınız ama yaptığınız, tüm verilen emirlere karşı olumlu/olumsuz fark etmez uymak zorunda olduğunuz, herşeye karşı duygularınızı arka plana itip bir daha düşünmemek’ diye açıklanan durum.

Dü-şün-me-me-ye zorlanmak. Ne zor değil mi? Hele bir de düşünmeyi seviyorsanız.

Dün halen asker olan bir arkadaşım aradı. Tam olarak bu biçimde ifade etmedi ama kendisi de böyle yapmış anlaşılan. Her ne kadar benim ne yaptığımı ve keyfimi sormak istese de her iki cümle sonrası söz kendi yaptığı mantıksız şeylerin, gerçektende ne kadar mantıksız olduğunu benle paylaşmaya çalıştı. Çünkü ben onu anlıyordum. Kendisine saçma gelen şeyler bana da saçma geliyordu ama bu durumu paylaşacağı bir kişi yoktu etrafında. Read the rest of this entry »

Digg This
Reddit This
Stumble Now!
Buzz This
Share on Facebook
Bookmark this on Delicious
Kick It on DotNetKicks.com
Shout it
Share on LinkedIn
Bookmark this on Technorati
Post on Twitter
Google Buzz (aka. Google Reader)

Unabomber: Modernite ve İlkel Yaşam

Theodore John Kaczynski, ya da popüler adıyla Unabomber. Chicago doğumlu dahi matematikci. 16 Yaşında Harvard’da lisans okumaya başladı, doktorasını Michigan Üniversitesinde Matematik alanında tamamladı ve 25 yaşında Berkeley’de assistan profosör oldu. Ama iki yıl sonra istifa edip Montana’da herkesden ve herşeyden uzakta, kendi yaptığı klübesinde elektrik veya su tesisatı dahi olmadan 25 yıl tek başına topladıkları ve yetiştirdikleri ile yaşadı. Belki dünyanın ondan hiç haberi olmadan da ölüp gidebilirdi, modern yaşam eleştirisini, teknoloji karşıtlığını ve ilkel yaşamı savunusunu bütün dünyaya duyurmaya karar vermeseydi, ve bunu yapmak için 1978 yılından yakalandığı 1995 yılına kadar 16 el yapımı bombayı üniversiteler, hava yolları, teknoloji enstitüleri gibi yerlere gönderip 4 kişi öldürüp 23 kişi yaralamasaydı. Bombalamalarının fazla extrem olduğunu kendisi de kabul ediyor, ama amacına da ulaştı: Bombalamalarını durdurmak için bir şart koştu, yazdığı Endüstriyel Toplum ve Geleceği adlı manifestosunu New York Times ve Washington Post gazetelerinde yayınlanması. Ve Unabomber’in 35.000 kelimelik manifestosu 19 Eylül 1995 yılında bu gazetelerde yayınlandı. Mesajını binlerce kişiye ulaştırdı ama mesajını okuyanlardan birisi de erkek kardeşiydi, fikirlerin abisinin fikirlerine olan benzerliğinden şüphelenip polise haber vermesiyle, 17 yıldır elleri boş takipte olan polisler sonunda Unabomber’ı Montana’daki klübesinde ele geçirirler.

Prensese Mektuplar olarak şiddetin hiç bir zaman sonuç getirmeyeceğine, sadece daha fazla şiddete neden olacağına inansak da, Ted Kaczynski’in modern toplum eleştirisi ve teknoloji karşıtlığı yine de oldukca dikkate deger. Bu sebeple Dünya özgürlük mahkumları ağı ve Veganarşi fanzin adıyla Ted ile 2003 yılında yapılan, teknoloji karşıtlığının sebeplerinin yanısıra anarşistler, yeşil anarşistler, anarko-ilkelçiler, vejetaryenlik/veganlık ve hayvan hakları mücadelesi gibi konulara da getirdiği oldukça ilginç eleştirilerle üzerine düşünülesi kafa yorulası bir mektup-ropörtajını yayınlayalım dedik : Read the rest of this entry »

Digg This
Reddit This
Stumble Now!
Buzz This
Share on Facebook
Bookmark this on Delicious
Kick It on DotNetKicks.com
Shout it
Share on LinkedIn
Bookmark this on Technorati
Post on Twitter
Google Buzz (aka. Google Reader)

Bahar temizliği

Ben bir karar verdim. Askere gidiyorum. Orta sınıfa mensup, ailesinden milliyetçi dogmalarla büyümemiş her türk insanı gibi ben de askerliğe hayatımın üzerine devletin koyduğu bir ipotek gözüyle bakıyorum. Gürültülü patırtılı uğurlama törenleriyle askere uğurlanan bir kitle var bu ülkede. Ama diğer yandan sessiz sedasız “şalteri kapatıp” giderek askerliğini yapan ve bu dönemi bir daha hatırlamamak üzere zihninin yüksek raflarına kaldıran bir grup insan da var. Deniz’in yazısında anlattığı ruh haline uzun yıllardır ben de girip çıkıyorum. İdari boşluklar bulalım, yurtdışına çıkalım, gay taklidi yapalım da askerliği erteleyelim konulu konuşmalar sanırım hepinizin etrafında bol miktarda dönüyordur. Hatta geçen gün psikiyatri kitabından bir hastalığı çalışan bir tiyatrocunun psikiyatristleri dize getirip çürük raporu aldığı geyiklerini bile duydum.

Deniz’in sonuçlarına katlanmak pahasına askere gitmeme kararını saygıyla karşılıyorum. Deniz itaat etmeyi, öldürmeyi ve öldürmenin eğitimini almayı kendi vicdanına aykırı bulduğu için gitmiyor benim anladığım kadarıyla. Bu çok ciddi bireysel bir duruş. İnsan kendine olan saygısını korumak için bu tür zor kararlar vermek zorunda kalıyor. Çok saygı duyuyorum. Benim bu konuda kafamda kurduğum gerçeklik ise biraz farklı. Yaklaşık 5 yıldır yasal yollarla askere gitmemeyi başardım. Kaçak durumuna düştükten sonra seyahat özgürlüğü, yurtdışına çıkış, işe girme ve daha birçok konuda ciddi yaptırımlar sözkonusu biliyorsunuz. Bir şekilde bütün bu idari yaptırımların dışında bir hayat kurmak da tabii ki mümkün. Şimdi bu noktadan sonra şöyle bir soruyorum kendime: askere gitmeden geçirdiğim her bir gün, hayatıma dair hür irademle verdiğim kararların ne kadarını askerlik gerçeğini gözönünde bulundurarak alıyorum? Yola çıkarken, eve dönerken, bir işe başlarken, ülkeye dönerken, hayatıma dair yeni bir düzen kurarken. Tahakküm altına girmeyeceğim, otoriteye boyun eğmeyeceğim derken hayatımın tamamı benim kendi zihnim ve askerlikten kaçınma korkusuyla kurduğum bir “sivil ölüme” dönüşüyor. Read the rest of this entry »

Digg This
Reddit This
Stumble Now!
Buzz This
Share on Facebook
Bookmark this on Delicious
Kick It on DotNetKicks.com
Shout it
Share on LinkedIn
Bookmark this on Technorati
Post on Twitter
Google Buzz (aka. Google Reader)

Olmadı bir daha çağıralım bakalım…

Artık ne yapacabileceğim konusunda en ufak bir fikrim bile yok. Belki bu yazının sonuna doğru bir formül bulabilirim.

Bir yolum vardı gidiyordum, bozuldu… Tam bu bozukluğun esasında hayatıma renk ve heyecan kattığını gördüm ve kabullendim, şimdi kendimi eskisinden daha bozuk bir yolda bulmuş durumdayım.

Durumumda olan belki yüzbinlerce insan var şu Anadolu dediğim topraklarda. Hepsinin de durumu benden daha iyi veya kötü olabilir ama herkesin derdi üç aşağı beş yukarı aynı. Buna ek olarak benim durumumdan çok daha kötü durumda yaşayan insancıklar ve onların acıları var. Herhangi bir gazeteyi alıp okumak yeterli. Aile içi cinayetler, yurtlarda tecavüze uğrayan bebeler, kirlenen topraklar ve o topraklarda yaşamak zorunda kalan insanlar. Anlatacağım durumum belki bunların içinde en masum olanı ama herkesin derdi kendine. Bu da benim derdim. Herkes nasıl kendi yaptığından sorumlu oluyorsa ben de kendi yaptıklarımdan sorumlu oluyorum. Evet efendim gelelim derdime;

1994 yılında bir nedenle yurtdışına gitme ihtimalim belirdiğinde ilk işim askerlik şubesine gidip durumumu öğrenmek olmuştu. Öğrenciydim ve öğrenci olmamın tek nedeni askerlik idi. Kanunlardan tam olarak emin değildim ve sınırda hoş olmayan bir sürpriz ile karşılaşmak istemiyordum. Şubedeki kadın görevli bana ‘yoklama kaçağı’ olduğumu ve gidip komutan bilmem kim ile görüşmemi söyledi. Çok heyecanlandığımı hatırlıyorum. 21 yaşımda iken askere gitme fikrinin ne olduğu konusunda çok az bir fikrim vardı. Yelken sporu ile uğraşıyordum, çevre hareketine ucundan bulaşmıştım, deliler gibi bisiklete binip uzun yol yapma hayalleri kuruyordum ve hepsinden önemlisi ‘askerliğin’ neden gerekli olduğunu bir türlü anlamamıştım. Bir de yurtdışına çıkmak istediğimde sorun oluyordu. Şimdi diyeceksiniz ki ‘salak mısın? hiç mi Milli Güvenlik dersi almadın? Hiç mi gazete okumuyorsun? Anan, baban arkadaşların falan filan hiç mi anlatmadılar sana?’ Tabii ki teknik olarak bunun farkındaydım ama kendi üzerime hiç yakıştıramamıştım. Kot pantolon giyince kendini rahat hisseden bir insana zorla kumaş pantolon giydirmek gibi. Herkesin gözü üzerimde olur sanırdım aile ziyaretlerine gittiğimizde. Oysa şimdi olsa önemli olmaz ama o zaman önemliymiş. Bir de rakçılık da var kanda. Neyse askerlik şubesinde kalbimin gümbür gümbür attığını, elimdeki dosyayı orada rastgele bir yere bıraktığımı, zaten içerisi kalabalık gibi gözüken komutanın odasının önünden geçip oradan çıktığımı hatırlıyorum. Sanki çok önemli bir durum varmış gibi kapıdaki askere selam verdiğimi de hatırlıyorum. Aman kaçtığım anlaşılmasın haliyle… Şimdi düşünüyorum da ne komikmiş yaptığım.. Read the rest of this entry »

Digg This
Reddit This
Stumble Now!
Buzz This
Share on Facebook
Bookmark this on Delicious
Kick It on DotNetKicks.com
Shout it
Share on LinkedIn
Bookmark this on Technorati
Post on Twitter
Google Buzz (aka. Google Reader)

Kara Ayı Fırını

Yaşadığım ekolojik köyün ekmekleri Black Bear (Kara Ayı) adlı çalışanların sahibi olduğu ve işlettiği bir fırından geldiğini söylemiştim, ne zamandır bu fırınla ilgili yazıcam diyordum kısmet bugüneymis. Geçen cuma günü fotoğraf makinemi kapıp bu fırını ziyarete gittim, hem biraz fotoğraf çekeyim hem de bu fırın nasıl çalışır, ne üretir, ne yapar ne eder bir öğreneyim diye. Şimdi bu abiler kendilerini anarşist diye tanımlıyor, ve anarşist diyince biliyorum insanın aklına kaos kargaşa gibi kelimeler geliyor ama ben gayette tıkır tıkır düzenli çalışan bir fırın gördüm. Anarşistlerin düzenle iliskisini Elif’e paslayip, ben bu kendini anarşist olarak tanımlayan fırının düzeninden bahsedicem.

Efenim, fırınımız Güney St.Louis’de, belki de St.Louis’ın en alternatif en renkli caddesi olan Cheeroke caddesinde yer alıyor. Bu Cheeroke caddesi başlı başına bir yazı konusu, onu bir başka bahara bırakıp fırının içine girdiğinizde rengarenk sıcak bir ortam ekmek kokuları ile sizi karşılıyor. Black Bear temel olarak ekmek ve çeşitli kurabiyeler üreten bir fırın olmasının yani sıra, aynı zamanda mini kütüphanesi ve keyifli mekanı ile bir kafe hizmeti de görüyor. Bilgisayarını kapıp kahvenin içerek ders çalışmak, leziz yemekleri ve pizzaları ile karnını doyurmak, ortalıktaki dergiler ve kitapları okuyarak pazar tembelliği yapmak için bire bir. Read the rest of this entry »

Digg This
Reddit This
Stumble Now!
Buzz This
Share on Facebook
Bookmark this on Delicious
Kick It on DotNetKicks.com
Shout it
Share on LinkedIn
Bookmark this on Technorati
Post on Twitter
Google Buzz (aka. Google Reader)

Kürt Kızı

Yine memleket semalarında çıldır geldi bana. Devleti bir yandan, ordusu bir yandan, islamcısı kemalisti başka bir yandan dumurdan dumura koşturuyor beni. Eşcinsel düşmanı bir bakan, kürt düşmanı başka bir bakan şeklinde uzayan bir listede herkesin herkese düşman edildiği, ayrıştırıldığı ve yalnız bırakıldığı bir paradigmanın bayraktarlığına soyunmuş herkes. Piyasa ekonomisinin ve paranın tek geçerli akçe olduğu ortamda, kürdün de eşcinselin de islamcının da solcunun da parası olanı makbul. Hak istiyorsan, hoşgörü istiyorsan sen de çalış özgürlüğünü, hakkını, adaletini, saygını satın al. Siyasetçiler için ise durum tam tersi. Siyaset sermayelerini, herkese bol keseden kapış kapış satabilecekleri toplumsal önyargıları kaşıyarak kat be kat arttırabileceklerini çok iyi anlamışlar anlaşılan. O yüzden gündem denen saçmalık tam da bu karşılıklı kaşıma ve kaşınma reflekslerinden oluşuyor. Bu safsatanın çok üstünde ise asıl güç savaşı sessiz sedasız geleceğimizi şekillendiredursun.

Ben bugün kendi kişisel deneyimimden yola çıkarak birazcık kürt meselesinden bahsetmek istiyorum. Ülkedeki kürt siyasetini anladığımdan değil, anlamadığım birçok nokta olduğundan aslında. Ben de dahil herkes klişelerin arkasına saklanıp konuştuğundan. Neyse hikayemiz şöyle başlıyor. Geçen ay 90 yaşındaki anneannemi ziyaret ettim. Kendisi hem asker kızı hem de asker karısı olarak hayatındaki erkeklerin ve genç cumhuriyetin sessiz ve sabırlı tanığı olmuş hep. Yeni düzenlediği bir fotoğraf albümünü gösterirken 1938 Elazığ yazan bir fotoğrafta kim kimdir diye anlatıyordu. Bu kim diye fotoğrafta işaret ettiğim 12 yaşlarında bir kızı sorduğumda isim vermeden o “kürt kızı”, bi süre bizimle kaldı besleme olarak, sonra da kocaya kaçtı dedi sakince. Biraz daha sorunca anladım ki Dersim isyanı sırasında öksüz kalan veya ailelerinden koparılan kız çocukları asker ailelerine dağıtılmış. Tabi o bu işe hayır işlediği gözüyle bakıyordu. O dönemde jandarma olarak görev yapan kocası ve babasının uygulamalarından pek bahsetmezken, “isyan ettiler, Atatürk de cezalandırılmalarını emretti, cezalandırıldılar” şeklinde özetledi. Atatürk’ün yanlış bir şey yapma ihtimali bile birçoğumuz gibi onun da kafasının ucundan geçmemiş anlaşılan. 90 yaşında bir cumhuriyet kadınından başka türlüsünü beklemek de gerçekten haksızlık olur.

Bu hikaye anlatılmaya bile gerek olmayan küçük bir anekdot olarak kalacaktı ki 2 hafta önce Yıldırım Türker’in Radikal’deki yazısını gördüm. Read the rest of this entry »

Digg This
Reddit This
Stumble Now!
Buzz This
Share on Facebook
Bookmark this on Delicious
Kick It on DotNetKicks.com
Shout it
Share on LinkedIn
Bookmark this on Technorati
Post on Twitter
Google Buzz (aka. Google Reader)

Gökkuşakları ve Cinsellik

Sevgili Prenses,

Pek öyle gündeme dair yazılar, yorumlar yapmıyorum biliyosun fakat şimdi bahsedeceğim konuda kendimi tutamadım açıkçası.

Aklıma iğneleme, hakaret -işin aslı küfür dolu milyon tane cümle gelmesine rağmen kendimi tutmaya çalışarak sevgili aileden sorumlu bakan Selma Aliye Kavaf’ın son günlerde yaptığı homofobik açıklamayı seninle paylaşmak isterim.

Kendileri gazeteciliğin, basının yüzkarası Hürriyet Gazetesi’ne verdiği demeçte: “Ben eşcinselliğin biyolojik bir bozukluk, bir hastalık olduğuna inanıyorum. Tedavi edilmesi gereken bir şey bence. Dolayısıyla eşcinsel evliliklere de olumlu bakmıyorum. Bakanlığımızda onlarla ilgili bir çalışma yok. Zaten bize iletilmiş bir talep de yok. Türkiye’de eşcinseller yok demiyoruz, bu vaka var” buyurmuşlar..

Bu muhteşem açıklamayla kendisinin nasıl ayrımcı bir bakış açışına sahip olduğunu gözümüze sokmaktan çekinmeyen bakan, belki de millet olarak hala ne kadar atgözlüklü olduğumuzun da canlı ispatı. Cinsel eğilimleri/seçimleri sebebiyle hedef gösterdiği insanların hayatlarına ne hakla müdahale etmeye kalktığını sormak ise muhtemelen bizim eşşekliğimiz..

Kendisine öncelikle eşcinselliğin ne olduğunu açıklamak gerekir belki de.. Burada wikipedia’dan yardım alıyoruz hemen:

“Eşcinsellik, kişinin cinsel, duygusal ilgi ve isteğinin (cinsel yöneliminin) kendisiyle aynı cinsten kişilere dönük olmasıdır. Sadece kendi cinsine yönelenlere homoseksüel, hem karşı cinsine, hem kendi cinsine yönelenlere de biseksüel denir.” Buraya kadar anlaşılması kolay değil mi sevgili prenses? Devam edelim..

“Amerikan Psikiyatri Kurumu, 1973 yılında eşcinselliği, “Akıl Hastalıkları Teşhis ve İstatistikleri Klavuzu”ndan çıkarmıştır. 1 Ocak 1993 tarihinde dünya sağlık örgütü (WHO) eşcinselliği “Uluslararası Hastalıklar Sınıflandırması”ndan çıkarmıştır. ICD-10 maddesi “cinsel yönelim, tek başına, bir rahatsızlık/hastalık olarak kabul edilemez” şeklindedir.” Sanırım bakanın takıldığı yer burası. Eşcinsellik genetik bir bozukluk mudur, çocukluktan kalan bir travma mıdır ya da bir tercih midir? Read the rest of this entry »

Related Posts with Thumbnails
Digg This
Reddit This
Stumble Now!
Buzz This
Share on Facebook
Bookmark this on Delicious
Kick It on DotNetKicks.com
Shout it
Share on LinkedIn
Bookmark this on Technorati
Post on Twitter
Google Buzz (aka. Google Reader)
Kral Büyük Frederick Euler'den 16 yaşındaki yeğeni Anhalt-Dessau prensesine mektupla hocalık etmesini istedi ve Euler felsefe, bilim, matematik gibi değişik konular üzerine iki yıl boyunca haftada iki mektup yazıp prensese gönderdi. Prensesden hiç bir zaman bir cevap gelmedi, ama bu dahi matemetikçi sıkılmadan bilgilerini bu onaltı yaşındaki prensesin anlayabileceği bir yalınlıkta ona sunmaya devam etti. 1768'de Euler arkadaşlarının tavsiyesi üzerine bu mektupları üç cilt halinde " Lettres à une princesse d'Allemagne" ismiyle yayınladı, bir alman prensesine mektuplar. Bu blog Euler'in Anhalt-Dessau prensesiyle yaptığı karşılıksız mektuplaşmaya öykünmeyle başlayan bir serüvende yazılan mektuplarda karşımiza çıkan güzellikler üzerine düşülen dipnotlardır...
Kategoriler
Arşiv