Archive for the ‘muzik’ Category

Değişim için çalmak…

Hani yok mudur böyle gördüğün anda kırk yıldır tanıdığını hissettiğin insanlar. Hani bazen dersin o anda, evet ben bu abiye bir güzel kahve yapayım da sohbet şöyle uzasın gitsin. Bir şekilde ortak paydalar henüz kelimelere dökülmemişken, ifade ediverirler kendilerini başka şekillerde. Ne güzel muhabbetler çıkar, ne keyifli dostlar edinilir öyle zamanlarda.

Prensese mektupları okurken ya da birşeyler yazarken de benzer bir hisse kapılıyorum. Bir sürü insan yazılarını gönderiyor buraya, ve çok daha bir sürü insan okuyor. Okurken aynı şeyleri hissederek mi okuyorlar bilmiyorum ama işte o seslendirilmesine çoğu zaman gerek kalmayan ortak payda burada da hissettiriyor kendini. Sen yolunda yürüdükçe yürüyen, çaldıkça çalan, söyledikçe söyleyen ve seninle birlikte büyüyen, hem senden beslenen hem seni besleyen, kocaman bir bütün bahsettiğim.

Bak şimdi de dünyanın dört bir köşesinden enstrumanlarda dile gelmiş konuşuyor senle. Hemde aynı şarkıyı söyleyerek. Congo’dan davul sesleri yükseliyor, Hindistanın kendine has enstrumanları geliyor kulağımıza. Rusya’da bir viyola, İtalya’da bir saksafon, Afrika vokal grubuna eşlik ediyor. Amsterdam’da salınan rastalara, İsrail’den bir güzel cevap veriyor. Ancak bu kadar keyifli dile gelebilirdi herhalde. Belki de defalarca dinlediğin bir parça bu kez çok farklı şeyler anlatacak gibi görünüyor. Değişim için çalmak, demişler adına da. Üzerine çok fazla yazıp çizmeye gerek yok gerçekten. Kendini gayet başarılı ifade etmiş zaten olay. Buyur bir dinle bak ne diyo adamlar?

not: projeye dair daha fazla bilgi için www.playingforchange.com‘a bakılabilir.

Ou-San

Paylaş:
  • Digg
  • StumbleUpon
  • del.icio.us
  • Facebook
  • Twitter
  • Google Bookmarks
  • email
  • FriendFeed
  • Google Buzz
  • Tumblr

Vancouver Kritik Kitle Bisiklet Turu

Bir ay kadar once Kivilcim Madrid’de katildigi kritik kitle bisiklet turunu aktarmisti bize, gecen cuma da ben Vancouver’dakine katildim. Oda arkadasim Trey ile birlikte cektigimiz fotograflardan bir video klip hazirladik, keyifle izleyesiniz, es dostla paylasasiniz:

Videoda gordugunuz koprudeki goruntulerinin benzerinin bir gun Bogazici koprusunde de yasanmasi dilegi ile vancouver’dan herkese arabasiz bol bisikletli gunler!

NazIm

Paylaş:
  • Digg
  • StumbleUpon
  • del.icio.us
  • Facebook
  • Twitter
  • Google Bookmarks
  • email
  • FriendFeed
  • Google Buzz
  • Tumblr

Zen ve John Cage’in müziği

biraz da sesin kendisine girelim istedim. wikipedia’ya göre ses; atmosferde kulağımız tarafından algılanabilen periyodik basınç değişimleridir. seslerin, notaların birleşmesinden müziği oluşturuyoruz, belli bir düzen, belli bir matematik.. her ne kadar sınırsız ve bir yandan da esnek olduğumuzu düşünsek de aslında kurallı ve mantık çerçevesi içinde bir süreç..

kulağımıza hoş gelen şeyleri sevip diğerlerine “gürültü” diyebilecek kadar küstahmışız gibi geliyor bana. bir keresinde buna karşı çıkmak için kendime radyodaki cızırtı sesini dinletmiştim, sanki başkasından bahseder gibi yazıyorum bunu çünkü dinlemek istememiştim aslında. sıkıcı ve rahatsız ediciydi. sadece vücudumun ve beynimin bu sese ne tepki vericeğini merak etmiştim. sonuçta herşey bir frekans, herşey içimizden geçip giden dalgalar. her yerimde milyonlarca sivilce çıkıcağını sanana ya da oramdan buramdan böcekler fışkırıcağını hissedene kadar dinledim cızırtı sesini. sonuç: aslında ona da bir yerden sonra alıştı kulağım, kimi zaman duymadım, kimi zaman da kendi içindeki tekdüzeliği sanki ritmmiş gibi geldi. bir yerden sonra o kadar da kötü değildi yani.

demem o ki, sokaktan geçen çöp arabasının sesini tam o anda öten kuşla birleştirirseniz beyninizde ne gürültüsü kalır ne de rahatsızlığı. elbette tüm sesler dinlenesidir anlamında demiyorum bunu fakat uğraşırsak her yerde herşeyde müzik vardır diye söylüyorum. işte tam burada da bu yazının konusu olan john milton cage jr devreye giriyor. john cage müziğin, seslerin oldukları gibi kalmalarını, örgütlenmemelerini, düzenlenmemeleri gerektiğini söyleyen 1912-1992 yılları arasında yaşamış bir müzisyen filozof bestekar. bir notadan sonra gelen diğer notanın illa da onunla uyum içersinde olması gerekmediğini düşünmüş. müziğini yaratırkenki sürecinin yanı sıra bunu yapmasının sebeplerini açıkladığı felsefesiyle de çok konuşulmuş ve halen de konuşulan bir kişi.

john cage özgürleştirici bir karşı estetik yaratma girişimine piyanoyu bozarak başlamış. piyano aslında bir tabu, romantik dönemin en güçlü silahlarından biri, barok çağ kapandıktan sonra nerdeyse tüm aristokratların evine girmiş, insanların salonlarında kendisine yer bulmuş bir enstrüman. john cage bir dans performansı için aldığı müzik siparişinde piyanoyu tuşlarının ve tellerinin arasına cam kırıkları, fıstık kabukları ve çeşitli nesneler atarak hem bir nevi vurmalı çalgıya çevirmiş hem de synthesizer’ın ilk adımlarını atmış.

cage çevresindeki tüm seslerin bir müzikal değeri olduğunu düşünüyordu. bu konuda kendisine yol gösteren kişilerden birisi de sinemacı otto fischingen olmuş. “yeryüzündeki herşeyin bir ruhu bulunduğunu, bu ruhun varlığını titreşimlerle duyurduğunu, gözle görülmediğini ama ses olarak işitildiğini” söylediğinde cage büyük bir heyecan duymuş ve ondan sonra etrafındaki herşeyi farklı bir kulakla dinlemeye, çevresindeki gürültü denilen seslerin de müzikal öğeler taşığıdığını farketmeye başlamış. bu aşamada müzisyenin doğal haldeki akustik seslere müdahalede bulunmaması için herşeyden önce egosundan kurtulması, zihnini berraklaştırması gerektiğini savunmuş. bu aşamada zen budizmi ile tanışmış ve egonun tahakkümünden kurtulmayı, ruhsal olgunlaşma, denetim kurmamayı etik ve politik bir tavır olarak benimseme, tınıları özgürleştirme gibi konularda zen budizminin çok büyük yardımını görmüş.

cage ilk eseri “değişimler müziği”ni i ching, yıldız falı, oyun kartları açarak, zar atarak ve daha bir dolu şans işlemlerinden yararlanarak oluşturmuş. bana kalırsa rastlantısallığı daha fazla göğe çıkartamazdı john cage. sıkı kurallara bağlı olmayan bir hayatı, dayatmaların, toplumsal dışlanmanın bulunmadığı, kesinliklere karşı koyan, başkalarınca belirlenmiş kurallara bağlı olmamanın bir ifadesi “değişimler müziği”.

cage’in eserlerinden belki de en çok bilineni 4’33. bir konserinde salonda kendisini bekleyen yüzlerce kişinin karşısına geçip piyanonun kapağını açıp 4 dakika 33 saniye boyunca hiçbirşey çalmadı. müziğin her yerde olduğu önermesinin belki de en belirgini bu eser. 4 dakika 33 saniye boyunca izleyicilerin sıkıntıdan kıpırdaması, kalp atışlarının sesi, kimilerinin oflayıp puflamaları, bazılarının tepkilerini dile getirmeleri müziktir john cage’e göre. bestecinin tahakkümü altına girmemiş, kendi deyimiyle “konser salonlarının eli değnekli(sopalı) despotunun, orkestra şefinin” otoritesine karşı çıkış; özgür efendisiz seslerin müziği.

john cage şimdi yaşamıyor evet ama alman einsturzende neubauten, amm ve bu gibi kimi gruplar bir nevi bu avangart halin izinden gitmekteler. ütopik bir müzik olabilir, rahatsız edici de gelebilir ama etrafımızdaki seslerle daha barışık, yarattığımız “gürültünün” aslında bir nevi doğaçlamalar silsilesi olduğunu düşünmemize yardımcı olabilir.

çağlar

(yazıda halil turhanlı’nın anarşik armoni isimli kitabından da yararlanılmıştır)
aşağıdaki videoda insanların tepkilerini dikkat etmenizi önericem. gülmeleri, dalga geçmeleri dikkata değer.


Paylaş:
  • Digg
  • StumbleUpon
  • del.icio.us
  • Facebook
  • Twitter
  • Google Bookmarks
  • email
  • FriendFeed
  • Google Buzz
  • Tumblr

Arabasiz Vancouver Gunu

Gecen pazar Vancouver’in dort farkli semtinde, dort cadde yayalarca trafige kapatilip butun gun sokaklarda festival yapildi. Bu keyifli ve renkli gunden makinemin kadrajina takilan kareleri RJD2 dan cok hosuma giden bir parcayla birlestireyim, ortaya yanarli donerli birseyler ciksin dedim…

Youtube’a tunel kazacaklar icin: http://www.youtube.com/watch?v=acJZzKX9IVY

Yarinin ne getirecegini kimse bilmez
Belki piril piril bir gunes, belki yagmur….

NazIm

Paylaş:
  • Digg
  • StumbleUpon
  • del.icio.us
  • Facebook
  • Twitter
  • Google Bookmarks
  • email
  • FriendFeed
  • Google Buzz
  • Tumblr

Beirut: Balkanları Kapınıza Getirdiler


hazır taze taze yeni albümleri çıkmışken beirut’la tanışalım dedim bu sefer.

beirut (bence) ilginçtir ki, amerikalı bir grup. aslında öyle çok da eski değiller. 2006 senesinde kurulmuşlar. grubun vokalisti ve kurucusu 23 yaşındaki zack bir seyehatinde paris’te öğrencilerin arasında balkan müziklerinin çok dinlenildiğini keşfeder ve beirut’un müzikal şekli de o sıralarda kafasında belirir.

ilk albüm gulag orkestar’ı odasında kaydedip, son haline getirmek için stüdyoya giderken diğer grup elemanlarını da toplar odalardan. biri jeremy barnes diğeri de heather trost’tur.

ikinci albüm the flying club cup 2007de kaydedilir ve şimdi 2009da da son albüm gelir, march of zapotec/holland. albümün march of zapotec kısmı bildiğimiz beirut, realpeople holland kısmı ise zack kardeşimizin diğer grubu olan realpeople’ın bir kaç şarkısı. kısmen biraz elektronik katılmış balkan müzikleri gibi. hafiften teknolojikleştirilmiş beirut diyebiliriz. misal radiohead’in kid a’i pablo honey albümünün kıçına eklemiş olduğunu düşünebilirsiniz.

dönelim beirut’a. :) beirut’un müziği goran bregovic ile yann tiersen karışımı gibi bir müzik. bu 23 yaşındaki arkadaşımızın dünyayı gezerek beslendiğini düşünürsek şimdiden böyle albümleri de bize sunduysa, daha neler neler gelir bilemiyorum.
hani böyle bazı günler sebepsiz yere canınız sıkkın kalkarsınız, artık satürn poponuza mı kaçmıştır, gece üstünüzde minik cinler futbol maçı mı yapmıştır bilmezsiniz ama canınız sıkkındır işte. akşam bikaç arkadaşınızı ararsınız 1-2 bira içmek için, ya telefonları kapalıdır yada duymazlar. kös kös evde kalırsınız. işte tam o köşede beirut bekler neyse ki. zack kişisinin sesi, mandolinin yumuşaklığı derken yatakta tavana huzurlu huzurlu bakarken bulursunuz kendinizi. aşağıda iki videoları var ilki the gulag orkestar albümünden postcards from italy, ikincisi de the flying club cup’tan nantes.. şerefe sayın dinleyiciler!

çağlar

Beirut – “Postcards from Italy”, directed by Alma Harel

Paylaş:
  • Digg
  • StumbleUpon
  • del.icio.us
  • Facebook
  • Twitter
  • Google Bookmarks
  • email
  • FriendFeed
  • Google Buzz
  • Tumblr

Jim Morrison’da Oedipus Kompleksi Bilmecesi

1965 yazinda Venice plajinda Ray Manzarek ve Jim Morrision adli iki taze universite mezunu bir rock’n roll grubu kurudular. Grubun ismi William Blake tarafindan vaftiz edildi: “Evrende, bildigimiz seyler var, ve bilmedigimiz seyler, ve ikisinin arasinda kapilar (Doors)” ve grubun ismi “The Doors” kondu, bilinen ve bilinmeyen arasindaki kapi. Grubu kurduklarinda Jim Romali bir mum gibi olmak istedigini soyler, parlak bir isik yayip sonra kaybolmak. Bunu gercekten de yapar. The doors dunyadaki bir numarili rock grubu olur ve Jim Morrison 27 yasinda aniden olur, ya da Romali bir mum gibi kaybolur. Jim’in en ilginc yanlarindan biri de insanlara oyunlar oynamasi ve garip seyler yapmasiydi ki bunlarin cogu insanlar tarafindan yanlis anlasilir ve onlari deli ederdi. Bunlardan her halde en unlusu “The End” isimli sarkilarinin sonundaki Oedipal bolum. Bu yazida o oedipal bolumun aslinda Jim’in psikolojisinden cok Jim’in sinirlari ve tabulari zorlarsan ne olur merakinin bir urunu oldugunu gostermeye calisacagim.

Jim’in bir rock stari olmadan onceki kisiligi ve ilgi alanlari guzel bir baslangic noktasi. Jim Morrison 8 Aralik 1943′de Melbourne’da, amerikan donanmasinda calisan baba Steve Morison ve anne Clara Clarke’in cocugu olarak dunyaya geldi. Ileri duzeyde bir zekaya sahipti, IQ testinde 149 puan aldigi ve skorunun Einstein’inkinden 1 puan daha yuksek oldugu soylenir. IQ’sunu bilemeyecegim ama, daha lisedeyken odasinin duvari kitaplarla kaplidir. Bu lise yillarinda cok kitap okur ve bu kitaplarin cogunun ismileri hocalari tarafindan bile bilinmez. O donemlerde en favori yazarlari Nietzsche, Plutarch, Rimbaud, Kerouac, Ginsberg ve McClure. Nietzsche her zaman Jim’in yasam felsefesinde ana kahraman olduysa da, Rimbaud ve diger Beatnik yazarlar Jim’in siirine esin kaynagi oldular.

Lise yillarindan sonra Jim UCLA’e sinema okumaya gitti. Universite yillarinda, arkadaslari ile surekli Nietszche hakkinda konusur tartisirlardi “Trajedyanin Dogusunu” ellerinden dusurmeden. Jim daha o zamanlardan kendini sarabin ve tiyatronun tanrisi Dionysus ile ozdeslestirmisti ki bu ozdeslestirme hayati boyunca evam etti. Bu devrelerde baska bir muhabbet konulari da psikolojiydi. Arkadaslari Freund’un ogrencisi olan Jung’un yazilarina bayiliyorlardi. Oysa Jim baska bir ogrencisini, Sandor Ferenczi’yi savunuyordu ki Ferenczi Freud’un teorilerine radikal olarak karsi cikmis ozellikle de Oedipus komplexinin yorumlanmasina ki kendisi Freud tarafindan gruptan uzaklastirilmis bir psikologdur.

Jim’in karakterinin bir onemli yani da baska insanlara oyunlar oynamasidir. Bu oyuncul kisiligine bir suru ornek var. Lisedeyken hic tanimadigi bir kiza gider, onunde egilip 18yy romantik siirlerinden okumaya baslar ya da baska bir seferinde sinifta oradan oraya kosarak hayali bir ariyi kovalar. Bir rock yildizi oldugunda da medyaya oyunlar oynayarak onlari manipule etmeye ve konserlerde garip seyler yaparak seyirciyi sok etmeye bayilirdi. Arkadaslari Jimden beklenmez olani beklemeyi ogrenmislerdi. Bir kiz arkadasi neden hep boyle oyunlar oynadigi sordugunda “Oynamasaydim benimle hala ilgilenmezdin” diye cevap verir. Ama oyunlar sadece baska insanlarin ilgisini cekmek cin oynanmiyordu, Jim gerceklikle oynuyordu cogunlukla. Bir ropartajda bunu itiraf eder” Sadece gerceklikle oynuyordum. Ne olucagini merak ediyordum. Evet, sadece merak” Merak ana sebep olsa da, tek sebep degildi.

Oyunlar Jim’in yasam felsefesinde onemli bir yere sahipti. O hem bilinen hem de bilinmeyen seylerle ilgileniyordu ve oyunlar bilinen ve bilinmeyen seyleri test etmenin tek yoluydu. Oyunlara yaklasimi iki yonluydu. Birincisi merakdan dogup kendi gercek kimligini saklamasina yardimci oluyordu. Ikicisi ise oyunlar baskalarini tatmin etmeye yariyordu. Jim’in baskalarinin ondan beklentilerini sezinlemek gibi bir yetenegi vardi ve ne istediklrini anladiginda bunu onlara vermekden cekinmezdi. Konserlerde seyirciler daha once hic yasamadiklari bir sey deneyimlemek istiyorlardi ve Jim onlara istediklerini verdi: deri pantolonlar, mistik bir aura ile bezenmis mitolojik hikayelerle kutsanmis konserler, cinsel kiskirtmalar vs. Ya da medya sofistike ve sansasyonel soylemler pesindeydi ve Jim onlara “erotik politikacilar”, “rock oldu”, “Kelebegin cigligi” vs. gibi soylemlerle istediklerini fazla fazla verdi. Jim’in oyun takintisi sinema, tiyatro ve muzik askinin tetikleyici gucuydu.

Jim ve Ray Manzarek universiteyi bitirdikten sonra The Doors’u kurdular. Jim o yazi Venice plajinda gecirdi ve bir cok sarkilarinin sozlerini orada yazdi. Yazin sonunda Ray ile tanistiginda bir siirini okudu. Ray siire bayildi ve hadi bir rock grubu kuralim dediler, sene 1965. Bir bassci ve davulcu bulduktan sonra ilk demolarini kaydettiler ve sagda solda barlarda calmaya basladilar, ta ki Los Angeles’daki en populer bar Whiskey’de is bulana kadar. Whiskey’de bir yil calistilar, ta ki Jim “The End” isimli sarkilarinin ilham verici bir performansini sunana kadar. Performansdan sonra daha o gece Whiskey’deki islerine son verildi cunku Jim sarkiya oedipal bolumu o gece emprovize olarak eklemisti. Seyirciler ve patronlari duyduklari karsinda sok olup ofkelendiler tabi. Ama bir saniye, Jim “The End” deki oedipal bolumle ne demeye calisiyordu aslinda?

“The End” siirsel sunu oldugu kadar muzikal kompozisyon olan uzun dramatik bir parca. Aslinda bir arkadasa, muhtemelen bir kiz arkadasa, veda sarkisi olarak yazilmis. Baslarda da bu hissedilir zaten, sarki tatli elveda sozleri ile baslar ve hafif melankolik bir tonda anilari hatirlayip gelecek zamanlar icin umut dolu sozcukler ile devam eder. Ama, hemen onun ardina, sarki bir anda karanlik ambiansli bir havaya burunup mitiolojik ve tarihi semboller saga sola serpistirilmeye baslanir. Jim bize umutsuz diyarlarda Romalilarin vahsi acilarinda kaybolmakdan bahseder. Yaz yagmurunu bekleyen deli cocuklardan bahseder sonra. Bizi kasabanin sinirlarindaki tehlike hakkinda uyarir, ki bu muhtemelen insanin dunyasinin sinirlarindaki tehlikedir, bilinmeyene ulasmaya calismanin tehlikesi. Bu uyaridan sonra yolculuk motifi fiziksel ve ruhsal olarak baslar, ki sanirim bu ozgurluk arayisi ihtiyacindan kaynaklaniyor, ve insanlari bilinmeyene goturen, yani olume, mavi otobusle yolculuk sonlanir. Ama, tam olumden once ki bu noktaya iste Jim oedipal bolumu yerlestirir.

Oedipal bolum bir katil hakkindadir. Katil sabah safaktan once kalkar ve antik galeriden bir maske alir kendine. Once kizkardesinin odasina gider sonra erkek kardesini ziyaret eder. Koridorun sonuna yurur ve bir kapiya gelir ve iceri bakar:

Father
Yes son?
I want to kill you
Mother, I want to. . .

Bolum acikca Oedipus kompleksine gonderme yapiyor tabi. Antik galeriden alinan yuz katilille yanlislikla kendi babasini olduren ve annesiyle evlenen trajik mitolojik karakter Oedipus’u bagliyor. Oedipus’un yuzunu secen katil, Oedipus’un kaderini de bilerek secip uzerine gider. Katilin babasi ve annesiyle yaptigi son diyalog da guclu ama yine Oedipus’un trajik kaderini bilerek tekrar etme kararliligini gosteriyor. Bu diyalogun bir kapinin arkasinda oluyor olmasi da ilginc, kapilar bildiginiz gibi bilinen ve bilinmeyen seylerin arasinda.

Freud’a gore Oedipus kompleksi erken cocukluk doneminin en merkezi fenomeni. Cocuk annesini kendisinin saniyordur ama bir gun annesinin aslinda baska birine ait oldugunu ogrenir, yani babasina. Ama cocugun annesine olan arzusu tatminiz kaldigi ve hadim edilme tehlikesi yuzunden zamanla oedipus kompleksi coker ve cozulur.Tabi Freud dahi normal vakalarda kompleksin bilinc disinda bile gorunemeyecegini, ve patolojik durumlarda ancak ve ancak bilincdisi bir arzu olabilicegini itiraf eder. Bence Freud’un yaklasimi “The End” de gordugumuz Oedipus’un kaderini bilincli bir bicimde tekrar etme istegini aciklamaya yardimci olmuyor. Belki konu ile ilgili baska bir yorum daha iyi bir perspekif verebilir.

Friedrich Nietzsche de Oedipus miti ile ilgilenmisti. Hatta Freud kendi teorisini gelistirirken Nietzsche’in Oedipus mitini yorumlamasindan ciddi olcude esinlenmisti. Nietzsche oedipus mitinden “Trajedyanin Dogusu” isimli kitabinda bahseder, ilginctir ki Trajedyanin Dogusu Jim’in en sevdigi kitaplar arasindadir. Yani, “The End” de Nietzsche’den yansimalar gormek pek sasirtici olmaz. Nietzsche Oedipus’u kendini bilmenin coskulu kahramani olarak gorur. Trajedyanin Dogusunda Oedipus mitini soyle yorumlar:

“Ben bu fikrin ortaya cikisini Oedipus’un uc kaderinin urpertici uclemesinde goruyorum: Doganin bilmecesini (belirsiz sphinx) cozen adam ayni zamanda en kutsal dogal yasayi da cigneyip babasini oldurup annesi ile evleniyor. Aslinda, mit kullagimiza bilgeligin -ozellikle Dionysian bilgeligin- dogaya karsi korkunc ve dusmanca bir sey oldugunu fisildiyor, bir adam kendi bilgisi ile dogayi yikici bir ucuruma itiyorsa ayni adam kendi icinde dogasinin cozulmesini de tecrube etmek zorunda.”

Nietzsche’in Odeipus miti yorumu Jim’in “The End” de ne yapmaya calistigini acikliyor. Jim kendisini Dionysus ile ozdeslestirmsti, ama bu basit bir taklit degildi onun icin. Tam tersine, o daha ileri gitmek ve Dionysian bilgelige ulasmak istiyordu. Ama ona ulasabilmek icin once en kutsal doga yasalarini cignemek gerekiyordu. Jim Morrison bilgisiyle dogayi hep o yikici ucuruma itmeye calisti hayati boyunca.Oynadigi butun o oyunlar dogal duzene karsi asi bir itaatsizlikten baska bir sey degildi. Ne olacagini merak etmek ve kedini o ucuruma itmek doganin kendi icinde cozulmesini tecrube etmek icin bilinci bir istekti. Ve “The End” ve Whiskey’deki performanslari bu ic kargasinin metaforik yansimasindan baska bir sey degildi. Oedipal bolum konser esnasinda emprovize olrak eklenmeliydi cunku Jim dogal duzeni o kadar insanin onunde yikmak istedi ki kendi icindeki cozulmeyi daha guclu hissedebilsin. Ve tam oraya yerlestirilmeliydi, bilinen ve bilinmeyen arasindaki kapidan sonra ama olumden once. Burasi insan bilgisinin siniri, yani Dionysian bilgelik, bundan sonra tecrube edilecek sadece olum kaliyor.

Yani Oedipal bolumun Jim’in psikolojisindeki ki olasi bir Oedipus kompleksi ile uzaktan yakindan alakasi yok. “The End” ustasi Nietzsche’nin tavisyelerini dinleyerek Dionysian bilgelige ulasmaya calisan bir sanatcinin ruhundaki kaosun etkileyici bir tablosu. Oedipal bolum de dogal duzeni metaforik olarak cignemek ve kendi icindeki doganin cozulmesini hissetmek icin gerekli olan resmin en onemli firca darbesi.

NazIm


Videos tu.tv

Paylaş:
  • Digg
  • StumbleUpon
  • del.icio.us
  • Facebook
  • Twitter
  • Google Bookmarks
  • email
  • FriendFeed
  • Google Buzz
  • Tumblr

Ola Afrika!

Taptaze bir festivalin ardindan, aklillarda sagnak yagmurlu, camurlu, hareketli, terli, siyahi Tiken jah goruntuleri, hemen Tiken Jah a baglaniyor kulaklar. Kimmis bu diyenler icin hemen kisaca bir ozet gecelim. Tiken Jah Fakoly Fildisi sahillerinden gelmis, Afrika birligine inanan, depolitize olmus islamdan bahseden ve hosgoruye dayali, somurusuz bir dunya uzerine goruslerini muzik yoluyla insanlara ulastirmaya calisan, ve bu iste bayagi basari elde etmis asil adi Doumbia Moussa olan bir muzisyen kardesimiz. Duyduk duymadik demeyin diye hemen kulaklara ve kalplere seslenelim taa fildisi sahillerinden Madridin yagmur camur demeden dinleyen kulaklarina ve taa Madridden sizlere geliyor…Tonton de Amerika

Youtube’a tunel kazicaklar icin: http://www.youtube.com/watch?v=C7OVAVgIKQc


Konsere Tiken Jah vasitasiyla gitmeye karar verip, yeni gruplarla tanisma sansim da oldu tabi. Bunlardan bir tanesi Daara J Family. 1992 de kurulmus bu grup Senegal in en unlu gruplarindan bir tanesi, hatta en unlu grubu da denebilir.

AFRO Reggae, Hip-Hop, Soul tadinda muzik yapiyorlar. Modernite ve gelenegi bir araya getiren ve sosyo politik konulara deginmeyi seven grup Hayat Okulu anlamina geliyormus. Burada dinleyelim

Yagmur camur dinlemeden festivalin sonuna kadar dayandim, sirilsiklam ziplamaktan bacaklarimdaki kaslar Afrikali kardeslerime benzemeye baslamisken, Bassekou Kouyate cikti karsima. Bu kez Afrika nin gobeginden kopup gelmisligi daha bir hissettiren grup bizi Ngoni denilen bir geleneksel muzik aletiyle tanistiriyor. Aslinda Malinin en taninmis Ngoni ustasi oldugu duyumlari geliyor kulagima. Kouyate ayni zamanda Yousuf N dour la da birlikte calisiyormus. Yaptiklari muzigin yanisira caldiklari muzik aletlerinin ilgincligi ile de unutulmaz bir konser tecrubesi yasattilar biz siyah beyaz esmer sarisin Afrikalilara….Iste G8 de de sahne alan Bassekou Kouyate…

Youtube’a tunel kazacaklar icin: http://www.youtube.com/watch?v=2zAcQPjkOkA

Son olarak, Manu Chao ile de calismis olan Mali li grup Smod dan da bahsetmeden yazima son vermeye gonlum elvermiyor. Bazi parcalari tamamen bildiginiz Manu Chao tarzi olsa da, tamamen kendine ozgu bir havasi var. Veee son olarak iste karsinizda SMOD…

Youtube’a tunel kazacaklar icin: http://www.youtube.com/watch?v=y_-MXTO5dfE

Kivilcim

(You tube kullanmak istemezdim ama baska bir yolunu bulamadim…Uzgunum)

Paylaş:
  • Digg
  • StumbleUpon
  • del.icio.us
  • Facebook
  • Twitter
  • Google Bookmarks
  • email
  • FriendFeed
  • Google Buzz
  • Tumblr

Kara Güneş: Yoldan Müzik Getirdim Hanım

istiklal caddesinde çok güzel bir “durak” ismi kara güneş.

ankara’dan uzanıp, seneler içinde durak durak dolaşarak istanbul’a gelmişler. yanlarından geçerken durmamanız imkansız. santurun muhteşem sesi, gitar, darbuka, ney derken bir de güzel bir vokal erişiyor kulaklarınıza. ister gidin yanlarına sohbet edin, isterseniz çalmaları bitene kadar müzikleriyle mutlu olun.

benim takip ettiğim ve anladığım kadarıyla hep evrildi kara güneş. ankara’da başlayan yolculukları sonradan antalya, istanbul ve izmir’e yayılınca orda tanıştıkları müzisyenler, hayatlarla birlikte müzikleri de şekillendi, değişti devamlı. istanbul’a gelmeleriyle birlikte santur, kemençe eklendi seslerine, “barış için 100 kısa film, red 1111 vicdani red belgeseli, 25+ , videa” gibi video kolektifleri ile ortak çalışmaları oldu.

“modern çağ ozanları” gibi klişe bir tabir kullanmak istemiyorum ama nedense hep bana böyle bir his verdiler. yerleri hep sokaklar, caddeler olduğu için her an her yerde karşılaşma ihtimali var onlarla. şimdilik bir anadolu turnesindeler fakat sağlık sorunları nedeniyle kimi konserleri iptal oldu.
hani bazı adamlar vardır, ellerine teneke, ayakkabı, direk veya çay versen onlarla müzik yaparlar. kara güneş’de öyle işte. reggea, dub, türküler.. bir yerde denk gelinirse yanlarına çöküp bir bira/çay/su içmek şahane olur derim nacizane.

çağlar

(internet sitelerinden şimdilik yayınlanmış 4 albümleri indirilebiliyor, videoya bakmak güzel olabilir..)

Paylaş:
  • Digg
  • StumbleUpon
  • del.icio.us
  • Facebook
  • Twitter
  • Google Bookmarks
  • email
  • FriendFeed
  • Google Buzz
  • Tumblr

Susheela Raman: çukulata renkli sanatçı


Susheela Raman Hindistan asıllı ingilere’de doğmuş büyümüş bir sanatçı. 2001′de ilk albümü salt rain’i çıkardı ve bu albümle mercury ödülünü aldı.
2003′de ikinci albüm love trap ve son olarak da 2005′de music for crocodiles’ı çıkarttı.
üçüncü albüm kısmen hindistan’da kaydedilmiş.

2006′da plak şirketlerinden bağımsız olarak 33 1/3 isimli bir albüm kaydetti. 60 ve 70lerin gruplarının (bob dylan, john lennon, the velvet underground, captain beefheart, jimi hendrix, can and throbbing gristle) şarkılarının yorumlarını içeriyor bu albüm.

müziğinde hint enstrümanları ve ney bol bol bulunmakta. sanki evde sizinle birlikte hareket eden, hangi odaya giderseniz gidin yanınızda elinizden tutacakmış gibi bir müzik. varoluşuna teşekkür edilesi.

Related Posts with Thumbnails
Paylaş:
  • Digg
  • StumbleUpon
  • del.icio.us
  • Facebook
  • Twitter
  • Google Bookmarks
  • email
  • FriendFeed
  • Google Buzz
  • Tumblr
Kral Büyük Frederick Euler'den 16 yaşındaki yeğeni Anhalt-Dessau prensesine mektupla hocalık etmesini istedi ve Euler felsefe, bilim, matematik gibi değişik konular üzerine iki yıl boyunca haftada iki mektup yazıp prensese gönderdi. Prensesden hiç bir zaman bir cevap gelmedi, ama bu dahi matemetikçi sıkılmadan bilgilerini bu onaltı yaşındaki prensesin anlayabileceği bir yalınlıkta ona sunmaya devam etti. 1768'de Euler arkadaşlarının tavsiyesi üzerine bu mektupları üç cilt halinde " Lettres à une princesse d'Allemagne" ismiyle yayınladı, bir alman prensesine mektuplar. Bu blog Euler'in Anhalt-Dessau prensesiyle yaptığı karşılıksız mektuplaşmaya öykünmeyle başlayan bir serüvende yazılan mektuplarda karşımiza çıkan güzellikler üzerine düşülen dipnotlardır...
Kategoriler
Arşiv