Archive for the ‘muzik’ Category

Once – Müzikli Dostluk Filmi

yazının başlığını böyle mp3 ismi koyar gibi araya çizgi çekerek koydum prenses çünkü şimdi sana uzun bir şarkı filmi anlatıcam.

hani bazı filmler vardır, o kadar güzellerdir ki “yine izlerim” diyip bilgisayardan silinmezler. ya da ben öyle yaparım. yedeklesem de bırakırım oldukları yerde onları. canım sıkıldıkça, kendimi bi arkadaşımla sohbet eder gibi hissetmek istediğimde basarım playe, kahvemle birlikte filmi izlerim, dinlerim, bazen bakmam bile filme sadece orda oynadığını bilmek iyi gelir.. once da o filmlerden biri oldu benim için.

birçok kişinin başına gelmiştir. bir yerlerde birisiyle tanışırsın, o sihir vardır, o’dur. doğru kişidir ama yanlış zamandır bazen. aklında günlerce, haftalarca belki aylarca takılı kalarak, içinde sıkışmış bir şekilde unutursun sonra zamanla.. hayata devam edersin. hayatın sana getirdiklerini, peşinden gitmediklerini belki bir gece evde içerken düşünürsün ama o da sabaha gitmiş olur. üstüne düşündüğün için kendini “hayatını sorgulayan” biri olarak görüp içten içe gurur duyar, yeni karar dönemeçlerinde içindeki o sen’e selam vermek üzere yürümeye devam edersin.

bir yandan babasının dükkanında elektrik süpürgesi tamir ederken diğer taraftan da sokakta müzik yapan bir adamla bir şekilde çek cumhuriyeti’nden dublin’e gelmiş bir kızın arkadaşlık hikayesini izliyoruz once’da. bol müzikle hem de. yanında da güzel irlanda aksanı cabası.
müzikler o kadar güzel ki film yerine soundtracki koyup gözleri kapatıp kendi filmini bile çekebilirsin. başroldeki iki oyuncu da kendileri söyleyip çalmışlar. tanıdığımız birileri olmaması, kızın gözlerinden akan doğallık sanki yanlarındaymışız hissi veriyor. son zamanlarda izlediğim en güzel, en samimi film o yüzden. hatta o kadar samimi ki 30 sene sonra bir devam filmi çekilse de karakterlerin yaşlanmış hallerini görsek dedirtiyor.

filmin afişinde yazan “How often do you find the right person? ” sorusu filmin çıkış noktası aslında. “ne sıklıkla doğru insanı bulabilirsin ki?” sorusuyla başlayıp cevabımızı da güzel bi şekilde alıyoruz. “once”.. Read the rest of this entry »

Balmorhea

bazı insanlar gerçekten “iyi ki varlar” bu dünyada. balmorhea’nın insanları da bu sınıftakilerden. son zamanlarda yazdığım gruplardan anladığım ben pek öyle cımbırcımbırlı müzikleri sevmiyorum(birkaç grup dışında), sakin, cümlesi olan müzikler daha çok kulağımda kalıyor sanki.

balmorhea dünyanın en iyi gruplarından biri değil, olmaları da gerekmiyor elbet… ben kendilerini internetten dinlediğim karışık bir playlistin içinde birden çalmaya başladıklarında remembrance isimli şarkılarıyla tanıdım. parça çalmaya başladığı an bilgisayarın başına koşup neymiş bu diyip o gün başka birşey dinleyemedim. bir nevi ilk görüşte aşk.. explosions in the sky’ın distorsionsız hali gibiler. gitar çello piano melodika ve bas gitarın yanına biraz çay koy al sana balmorhea. çaydan başka bişey olmaz ama, kahvelik değiller -kahverengi değiller bi kere- düpedüz çaylar bu adamlar.

birçok parçaları için bundan bir filme soundtrack olurmuş diyorum içimden. bazı parçalar vardır görsellerini kendileri seçer, bazı parçalara da görselleri yedirmeye çalışırsın. balmorhea’nın bir çok parçası sanki kendisine filmini seçebilmek ister gibi dizilmiş.. amerika teksas’lı oldukları okuduğumda ilk başta şaşırdım, sonra sevindim. evet dedim, müzik yer, zaman, memleket tanımaz. etkilendikleri müzisyenler arasında ludvig van beethoven, arvo part ve john cage gibi isimleri görünce de içimi bir sevinç kapladı. şimdilik üç tane albümleri var, ilki kendi isimleriyle 2007′de çıkmış. ikincisi river arms ve sonuncusu da 2009′da çıkan all is wild, all is silent..

aşağıdaki parça benim onları keşfettiğim remembrance isimli parçanın bir sanat galerisinde çekilmiş videosu. kulaklarından öperim prenses.

Balmorhea “Untitled 2″ from Retread Sessions on Vimeo.

Madrid`den sesler

Evde bos bos otururken en cok muzik dinleyerek kalbi neselendirmeyi tercih ediyorum. Madrid’de yasadigim zamanlardan da elimde bir tek müzik grupları ve onlari dinlerken gozumun onune gelen tanisiklik hatiralari kaldi. Bu irili ufakli ama cok guzel sesler cikaran gruplarla tanisma firsatini yakalayabildigim icin kendimi cok sansli hissediyorum.  Simdi bu hatiralarimdan yola cikarak gozlerinizin onunde biseyler canlandirirken kulaklariniza da hitap etmeyi istiyorum. Yolculuga hazir misiniz?

Bu karsilasma ve tanismalari mumkun kilan yer, Madrid´in Lavapies mahallesindeki “Escenas” yani Sahneler isimli, kapisindaki zili kullanarak iceriye girebildiginiz ve Madrid’li bir cok grubu tanima ve ayakustu dinleme sansi bulabildiginiz mekan. Bu kenarda kosede kalmis, isgal evini andiran mekani da kimse bilmez haa… Onunden binlerce kisi gelip gecer ama pek bilinmez. Oyle tabelasi filan da yoktur zaten. Kulturel merkez filan gibi bi unvani da olmadigi icin aslinda hersey polisin gozunden kacacak sekilde tasarlanmis. Disardan siradan bir ev kapisi gibi gorunuyor yani. Icerisi ise zamanin nasil gectigini anlamadiginiz bir zaman gemisi gibi. Bir kurtarilmis bolge sanki. Zamandan, mekandan otede bir yer. O kadar otede ki size gosterecek bir fotografini bile bulamiyorum internetten. Sakli lokal diyor ispanyollar boyle yerlere. Madrid in bohem tayfasinin takildigi Escenas´a neyse ki benim de yolum dustu ve bir daha da alamadim kendimi ortamdan.

Neyse efendim, neredeyse her gece yaptigimiz jam session lardan birinde, sagimda solumda oturanlarin kim oldugunun farkina varmadan sarki soylerken arkada oturan elemanlardan birinin yanima gelip El Bicho adli gruptan oldugunu ve onlarin grupta sarki soylememi istemesiyle daha bir icine girdigim Madrid’in kucuk bohem muzisyen dunyasiyla biraz daha yakindan tanima imkani buldugum Madrid li muzik gruplariyla tanisalim hadi! Read the rest of this entry »

Allahaşkına

Galiba lisedeydi. Benim tam ergen zamanlarım, bütün dünyaya kızgınım. din dersi hocasına, bu din meselesi senin anlattığın kadar sütten çıkmış ak kaşık değil diye laf anlatmaya çalışıyorum. Evden İlhan Arsel’in “Şeriat ve Kadın” kitabını getirmişim. Okusun diye eline tutuşturmaya uğraşıyorum. Kitabı aldı bi daha da geri getirmedi. Ben okumadan yaktığına kanaat getirdim. Kime ne anlatıyosun safım benim deyip de hiç bozmuyo beni. Tam ılımlı diyaloga açık tarikatçı tayfanın ilk kuşağı. Hikaye bu değil tabi. Ben ateşli ateşli laf anlatmaya çalışırken yanımdaki inançlı arkadaşım, çok konuştuğuma kanaat getirmiş olacak; “hocam dinsiz bu, niye uğraşıyosunuz” deyip lafı kestirip attı. Ortamdaki sessizlikte herkes din hocasına döndü, bakalım buna ne diyecek diye. Hoca aynen şöyle dedi: “Biz ne dinsizler gördük, Sultan Ahmet’te sabah ezanı dinlerken gözlerinden yaşlar akarak imana geldiler”.

Sonradan sultan ahmet’te çok sabah ezanı dinledim, pek ağlayasım gelmedi ne yalan söyleyeyim. Ama Ankara Yenimahalle camisi imamı Bilal Demiryürek beni ağlatmayı başardı. Demiryürek’in solist olarak yeraldığı “Sufi müzik’ten Flamenkoya” albümünden bahsetmek istiyorum size bugün. Albümün neredeyse on yılı var. Yeni bir keşif edasıyla değil, eğer bir süredir bu albümdeki müzikleri ihmal ettiyseniz diye yazıyorum aslen. Ben yıllardır, ne zaman sakin sessiz, kimsenin bana ilişmeyeceği bir köşe bulsam, ışıkları kapatıp saatlerce bu albümü dinliyorum.

1999 yılında Hollanda’da faaliyet gösteren Kulsan isimli bir türk vakfı, flamenko üstadları ile sufi müzik üstadlarını biraraya getirmiş. Beraber bi çalın bakalım ne çıkacak diye. Sonunda da çok başarılı bir konserler dizisi çıkmış ortaya. Albümdeki parçaların tamamı da bu canlı konser kayıtları zaten. Aynı parça içinde flamenkonun tonlarını takip ederek bir anda kendinizi bir ilahinin ortasında buluyorsunuz. Şarkı söyleme teknikleri ve ritimlerin benzerliği, benim daha önce hiç bilmediğim bir uyumu gösterdi bana. Çok heyecanlandım. Albüm kapağına ilk baktığımda, dönemin moda kavramı “kültürler arası sentez” geyiğini abartan bir grup kültür çorbacısı olduklarını düşünmüştüm. ama bu müzisyenler gerçekten alanlarının en iyisi. Endülüs müziği flamenkonun 12. yüzyıldan gelen sufi bağlarını ve tonlarını çok başarılı bir müzikal yolculukla anadolu’ya taşıyorlar. Zaten müzikal bağlar ortadayken onlara karıştırmak değil, birlikte parıldamak düşmüş.

Bi yerde, blues müzisyenlerinin, müziğin izlerini takip ederek afrikanın savanlarında, orijinal blues kalıplarına kadar ulaşmaları ve yerel müzisyenlerle müzik yapmalarını anlatan bi belgesel izlemiştim. Kültürel hafızanın gücü, gidenlerin kalanlarla müzikal karşılaşması ve farklılaşması beni çok heyecanlandırmıştı. Bu proje de bende yine benzer duygular depreştirdi.

Ve tabii ki Kalan Müzik’ten çıkmış albüm. Alanında en seçkin müzisyenlerin yer aldığı grup, Türkiye den Kanun sanatçısı Tahir Aydoğdu, Hollanda’lı gitarcı Eric Vaarzon Morel tarafından oluşturulmuş, icra edilen müzikler yine Tahir Aydoğdu ve Eric Vaarzon Morel tarafindan seçilmiş ve program oluşturulmuş. Konserler sırasında, SEMA’ları ile Engin KÖKÇÜ, Flamenko Dansları ile Ines CONTREAS müziğe görsellik katılmış. Bu konserlerin tam kaydını bilen duyan varsa ayrıca bana haber versin lütfen. 11.-12. Yüzyıldan itibaren Anadolu’daki Tasavvuf Müziğinin gelişimi ve etkilerini anlatan Ayin, İlahi ve Sema’lar, aynı yıllarda İspanya’daki Akdeniz Müziği örnekleriyle birlikte, gerek dönüşümlü gerekse birbirinin içine gireecek şekilde aktarılmış. Anadolu’daki Tasavvuf Müziği ile Akdeniz Müziği’nin buluşması sağlanırken birbirlerini karşılıklı olarak etkilemeleri de örneklerle sunulmuş. Abiler kendilerini az çok böyle anlatmışlar. 12. yüzyıl endülüsünde doğu batı ayrımını pek umursamayan sufi dervişlerin çok büyük bir kültürel etki yarattıkları biliniyor. Andalucia (endülüs) kaynaklı flamenko tarihinin de bu oryantal eğilimden etkilenmemesi zaten kaçınılmaz. Devamında ispanyol yahudilerinin müzikleriyle birlikte istanbul’a göçü ise yine osmanlı saray müziğine uzanan bambaşka bir müzikal etkileşim yaratmış ama tabi bu başka bir yazı konusu.

Her bir parça çok uzun bölümlerden oluşuyor. Ben affınıza sığınarak binlerce tekrarla dinlediğim bölümleri not düşmek isterim. 16 dakikalık “Una tarde en abril” parçasında, 10:48 de, sert bir flamenko geçişini takiben gitar fade out olur. Üstad bir anda müziğe katılır:”ya resullallah! yanan kalbe devasın sen, bulunmaz bir şifasın sen, dilersen ruh-u numasın sen, habibi kibriyasın sen, Muhammet Mustafa’sın sen! Celalinle yandım, ya resullah!” diye devam eder. Arada insanlar birbirlerine allahaşkına, peygamber aşkına! diye serzenişlerde bulunuyorlar ya. İşte bir tasavvuf üstadı, gerçekten aşık olmuş ve bu aşkı öyle içten dile getiriyor ki hayran kalmadan edemiyorsunuz. Ben bu aşkın önünde eğiliyorum. Hermanos parçasında ise; “git yarim zülfün getir derim, o gider katlime ferman getirir” şeklinde kırgınlığını öyle ince anlatmış ki amca, böyle bir dilegelişin müzikal karşılığını merak etmiyorsanız siz bilirsiniz.

“İlahi aşk” meselesini bizim kültür bakanlığı, sevgi barış dinlerin kardeşliği mesajlarıyla o kadar sulandırıp bürokratik ulusal bir gurur kavramına dönüştürdü ki, beton mu mozaik mi diye bi ara tartışmıştık hatırlarsanız saçma sapan. Sevgiye ve şefkate dayanan bir varoluşun kapsayıcı ve huzur verici doğasını gördüğüm yerde tanıyorum. Çünkü hepimizin içinde parçası olduğumuz bir teklik var. Ben henuz imana gelmedim ama Yunus’un, Mevlana’nın, İsa’nın ya da Buda’nın aşkını birbirinden pek ayırıp kayıramıyorum açıkçası. Kayırabilen beri gelsin zaten.

Tuna

Valravn

sevgili prenses ne zamandır sana mektup yazamadım. düşündüm ki tüm bu karmaşanın, koşuşturmacanın içinde kulaklarına hoş bir müzik göndermek güzel olabilir.

sana valravn’dan bahsetmek istiyorum. son zamanlarda playlistimden ayıramadığım danimarkalı bir grup. bilmediğim bir dilde, anlamadığım şarkı isimlerine ve sözlerine sahipler ama müzikte illa da ne dediğini anlamak gerekmez elbet hatta bu kimi zaman müziğin içine daha çok girmene bile yardımcı olabilir.

çoğu kuzey ülkesinin müzisyenlerinin tersine (ki ben çok severim kendilerini) valravn hiç de iç karartıcı bir müzik yapmıyor. 2007 çıkışlı ilk albümleri bir çok grup gibi kendi isimlerini taşıyor. bunun dışında iki albümleri daha var. dediklerine göre amaçları ses ve danslarla doğanın bir parçası olabilmek. valravn kuzey mitolojisine göre büyüyle kuzguna dönüştürülmüş bir adam. 1800lerde bir kral ya da kabile şefi savaşalanında öldürüldüğünde ve cesedi bulunamadığında kuzgunlar gelip vücudu yerlermiş. vücudu yiyen kuzgun bir “valravn”a dönüşürmüş. kralın kalbini yiyen kuzgun insan bilgilerine ve gücüne sahip olup ölümlüleri yoldan çıkartmayı becerebilen “korkunç bir hayvan”a dönüşürmüş.

her ne kadar isimlerinin böyle ürkütücü bir anlamı olsa da valravn hiç de öyle bir müzik yapmıyor. etnik enstrümanlarla ve atmosfer yaratsın diye kullandıkları biraz elektronikle birlikte gayet mutlu bir müzikleri var. vokalist bayanın sesi bjork’e korkunç derecede benzemekte ki bu durum müziklerine ayrı bir güzellik katmakta. kemanın önde olması sebebiyle biraz irlanda semalarında dolaşır gibi olabilirsin kimi zaman.

dünyanın bir çok yerinde konserler veriyorlar (fransa, hollanda, belçika, almanya vb..) eğer bir gün senin şehrine de gelirlerse gözün kapalı, kalbin açık gitmeni öneririm..

aşağıdaki video valravn isimli albümlerinden, elden çekilmiş bi video kaydı fakat fikir verebilir.

çağlar

Wheatland Muzik Festivali


Beni bilenler bilirler, pek festival adami degilimdir. Ne Rock’n Coke’a gitmisligim vardir, ne baska bi muzik festivaline. Rock desen bilgisayarimda var, kola desen bakkalda satilir ki pek tercih etmem kendisini, ne isim var bi ton ergenle ikis tikis 3 gun gecirmeye. Wheatland’a gidis sebebim cok baska idi, festivale gidiyoz heyoo deselerdi hayatta yerimden kipirdamazdim. Ama bizim ekolojik koy projesinin basini cekenlerden Carol, kiz kardesi Nancy’nin otuz yili askin suredir Wheatland festivalinde mutlu cifticilerin mutfaginda insanlara yemek pisirdigini, onlara gonullu olarak yardim etmek isteyip istemeyecegimi sorunca direk atladim. Festival bir yana, bir festivalde ascilara yardimci olarak mutfakta calismak baska bir yana.


Happy Farmers adi uzerinde neseli bir mutfak. 14.000 kisinin katildigi festivalde insanlari sabahtan aksama besleyen uc mekandan biri. Sabah sekizden gece 1′e kadar akin akin insan geciyor. Mutfakta surekli bir kosusturma hali. Disardan bakan birisi bu olcekte calisan bir mutfagin cok organize olmasi gerektigini dusunebilir, ama happy farmers pek ogle degil. Iki uc asci disinda is yukunun cogunlugunu benim de dahil oldugum gonulluler olusturuyor. Gonullulerden beklenen gunde ortalama sekiz saat calismalari, canlari ne zaman isterse ama. Tabi bir de kimin ne kadar calistigini denetleyen de yok, gonlune kalmis. Kimse sana sunu bunu yap da demiyor, sen kendi isini kendin buluyorsun, ne yapmak istiyorsan. Biraz deli isi gibi geliyor kulaga di mi? Nancy otuz yildir her festivalin basinda bu sefer kesin bir yerde isleri elimize yuzumuze bulastiricaz diyorum ama nasil oluyorsa her sene isler bir sekilde yuruyor diyor.


Islerin yurumesi icin her zaman otoriteye ihtiyac yok galiba. Benim kendi tecrubemden gordugum, insan o mutfakta calismak ister zaten. Bir kere ana sahneden mutfaga canli baglanti var, butun konserleri canli olarak yukses sesde dinliyorsun calisirken. Mutfakta calismak keyifli bir sey zaten, muzik esliginde ayri bi keyif. Birlikte calismak muhabbet etmek bam baska bir keyif. Csir cesit insanla biber sogan dograrken muhabbet dondurmek. Hic bitmeyen bulasiklara bir iki saat debelenip sonra bunlarin bitmeyecegini kabullenip baska islere uzamak. Patates dogramak, kurabiye yapimini yardim etmek, kahka, eglence, dans, gurultu, bol bol yemek, guzel leziz dogal yemek. Bir de kimse uzerine is yikmaya calismadiginda, ekmegini yedigin bu guzel mekana karsi kendini borclu hissedip sorumluluk duyuyorsun.


Sorumluluk demisken, happy farmers’in mutfagini birakip biraz da festivalden bahsetmek lazim. Bu yil 36.si duzenlen Wheatland muzik festivali, gercekten bir tarihi ve kulturu olan, markalarin ticari kaygilarindan arinmis bir festival. Bu kadar eski olunca, bi de tarih 70′lere isaret edince bu o zaman harbi bi hippie festivali dediysem de pek onay alamadim. Hippieler bati sahilindeydi, burasi midwest burda hippielerin isi yoktu. Burdakiler oyle sade folk (halk). Gercekten de hafif hippie renkleri olsa da asil bu festivalin muzigi folk, country ve jazz. Rock’in esamesi okunmuyordu yani. Tabi wheatland harbi bi muzik festivali, insanlarin sadece muzik tuketmeye gelmedigi, birlikte muzik urettikleri bir senlik. Her kose basinda 3 gun 24 saat muzik vardi diye bilirim. Cadirinin onunde gitar calandan, karavanlarinin arasinda muzik yapan amator gruplara, arplara, kemanlara, flutlere, vurmalilara, jam sessionlara, cocuk korolarina, akla hayale gelebilecek her sekilde ve formatta muzik muzik muzik. Bir ana sahne bir de cadir sahnede de devamli muzik vardi ama, ben kose baslarindaki muziklerden veya daha kucuk olcekli sahnelerden daha cok keyif aldim kendi adima.


Wheatland’i diger festivallerden ayiran bir onemli ozelligi de yillarin getirdigi organizasyonel basari ve kalite. Festival baslangic yillarinda hizla buyuyup bir ara 20.000 insana ulastiginda insanlar isin tadinin hafiften kacmaya basladigini sezmisler. Genclerin icki ve uyusturucuyla kendilerinden gecmelerinin bahenesi olmaya dogru gidiyormus ki, demisler bu is boyle olmaz. Bilet saysini 14.000′de tutmuslar, daha cok aile festivali olarak tanitim yapmislar, ve kamp alanlarini sistematize etmisler. Kids bolgesinde sigara ve icki bile yasakken, lost world de insan kendini kaybediyor misal. Benim hic bir olay taskinlik veya sacmalik gozume carpmadi misal, ki boylesi festivaller icin nadir olsa gerek. Lakin eglence yoktu sanmayasiniz, tam tersine gercek muzik dans ve eglence vardi her yerde, genclik asiriliklarina bogulmamis hem de.

Wheatland’i yaziyla anlatmak zor, o yuzden lafi daha fazla uzatmadan ben sizi en iyisi orada cektigim fotograflardan olusturdugum bir video ile bas basa birakayim.

Değişim için çalmak…



Hani yok mudur böyle gördüğün anda kırk yıldır tanıdığını hissettiğin insanlar. Hani bazen dersin o anda, evet ben bu abiye bir güzel kahve yapayım da sohbet şöyle uzasın gitsin. Bir şekilde ortak paydalar henüz kelimelere dökülmemişken, ifade ediverirler kendilerini başka şekillerde. Ne güzel muhabbetler çıkar, ne keyifli dostlar edinilir öyle zamanlarda.

Prensese mektupları okurken ya da birşeyler yazarken de benzer bir hisse kapılıyorum. Bir sürü insan yazılarını gönderiyor buraya, ve çok daha bir sürü insan okuyor. Okurken aynı şeyleri hissederek mi okuyorlar bilmiyorum ama işte o seslendirilmesine çoğu zaman gerek kalmayan ortak payda burada da hissettiriyor kendini. Sen yolunda yürüdükçe yürüyen, çaldıkça çalan, söyledikçe söyleyen ve seninle birlikte büyüyen, hem senden beslenen hem seni besleyen, kocaman bir bütün bahsettiğim.

Bak şimdi de dünyanın dört bir köşesinden enstrumanlarda dile gelmiş konuşuyor senle. Hemde aynı şarkıyı söyleyerek. Congo’dan davul sesleri yükseliyor, Hindistanın kendine has enstrumanları geliyor kulağımıza. Rusya’da bir viyola, İtalya’da bir saksafon, Afrika vokal grubuna eşlik ediyor. Amsterdam’da salınan rastalara, İsrail’den bir güzel cevap veriyor. Ancak bu kadar keyifli dile gelebilirdi herhalde. Belki de defalarca dinlediğin bir parça bu kez çok farklı şeyler anlatacak gibi görünüyor. Değişim için çalmak, demişler adına da. Üzerine çok fazla yazıp çizmeye gerek yok gerçekten. Kendini gayet başarılı ifade etmiş zaten olay. Buyur bir dinle bak ne diyo adamlar?

not: projeye dair daha fazla bilgi için www.playingforchange.com‘a bakılabilir.

Ou-San

Vancouver Kritik Kitle Bisiklet Turu

Bir ay kadar once Kivilcim Madrid’de katildigi kritik kitle bisiklet turunu aktarmisti bize, gecen cuma da ben Vancouver’dakine katildim. Oda arkadasim Trey ile birlikte cektigimiz fotograflardan bir video klip hazirladik, keyifle izleyesiniz, es dostla paylasasiniz:

Videoda gordugunuz koprudeki goruntulerinin benzerinin bir gun Bogazici koprusunde de yasanmasi dilegi ile vancouver’dan herkese arabasiz bol bisikletli gunler!

NazIm

Zen ve John Cage’in müziği

biraz da sesin kendisine girelim istedim. wikipedia’ya göre ses; atmosferde kulağımız tarafından algılanabilen periyodik basınç değişimleridir. seslerin, notaların birleşmesinden müziği oluşturuyoruz, belli bir düzen, belli bir matematik.. her ne kadar sınırsız ve bir yandan da esnek olduğumuzu düşünsek de aslında kurallı ve mantık çerçevesi içinde bir süreç..

kulağımıza hoş gelen şeyleri sevip diğerlerine “gürültü” diyebilecek kadar küstahmışız gibi geliyor bana. bir keresinde buna karşı çıkmak için kendime radyodaki cızırtı sesini dinletmiştim, sanki başkasından bahseder gibi yazıyorum bunu çünkü dinlemek istememiştim aslında. sıkıcı ve rahatsız ediciydi. sadece vücudumun ve beynimin bu sese ne tepki vericeğini merak etmiştim. sonuçta herşey bir frekans, herşey içimizden geçip giden dalgalar. her yerimde milyonlarca sivilce çıkıcağını sanana ya da oramdan buramdan böcekler fışkırıcağını hissedene kadar dinledim cızırtı sesini. sonuç: aslında ona da bir yerden sonra alıştı kulağım, kimi zaman duymadım, kimi zaman da kendi içindeki tekdüzeliği sanki ritmmiş gibi geldi. bir yerden sonra o kadar da kötü değildi yani.

demem o ki, sokaktan geçen çöp arabasının sesini tam o anda öten kuşla birleştirirseniz beyninizde ne gürültüsü kalır ne de rahatsızlığı. elbette tüm sesler dinlenesidir anlamında demiyorum bunu fakat uğraşırsak her yerde herşeyde müzik vardır diye söylüyorum. işte tam burada da bu yazının konusu olan john milton cage jr devreye giriyor. john cage müziğin, seslerin oldukları gibi kalmalarını, örgütlenmemelerini, düzenlenmemeleri gerektiğini söyleyen 1912-1992 yılları arasında yaşamış bir müzisyen filozof bestekar. bir notadan sonra gelen diğer notanın illa da onunla uyum içersinde olması gerekmediğini düşünmüş. müziğini yaratırkenki sürecinin yanı sıra bunu yapmasının sebeplerini açıkladığı felsefesiyle de çok konuşulmuş ve halen de konuşulan bir kişi.

john cage özgürleştirici bir karşı estetik yaratma girişimine piyanoyu bozarak başlamış. piyano aslında bir tabu, romantik dönemin en güçlü silahlarından biri, barok çağ kapandıktan sonra nerdeyse tüm aristokratların evine girmiş, insanların salonlarında kendisine yer bulmuş bir enstrüman. john cage bir dans performansı için aldığı müzik siparişinde piyanoyu tuşlarının ve tellerinin arasına cam kırıkları, fıstık kabukları ve çeşitli nesneler atarak hem bir nevi vurmalı çalgıya çevirmiş hem de synthesizer’ın ilk adımlarını atmış.

cage çevresindeki tüm seslerin bir müzikal değeri olduğunu düşünüyordu. bu konuda kendisine yol gösteren kişilerden birisi de sinemacı otto fischingen olmuş. “yeryüzündeki herşeyin bir ruhu bulunduğunu, bu ruhun varlığını titreşimlerle duyurduğunu, gözle görülmediğini ama ses olarak işitildiğini” söylediğinde cage büyük bir heyecan duymuş ve ondan sonra etrafındaki herşeyi farklı bir kulakla dinlemeye, çevresindeki gürültü denilen seslerin de müzikal öğeler taşığıdığını farketmeye başlamış. bu aşamada müzisyenin doğal haldeki akustik seslere müdahalede bulunmaması için herşeyden önce egosundan kurtulması, zihnini berraklaştırması gerektiğini savunmuş. bu aşamada zen budizmi ile tanışmış ve egonun tahakkümünden kurtulmayı, ruhsal olgunlaşma, denetim kurmamayı etik ve politik bir tavır olarak benimseme, tınıları özgürleştirme gibi konularda zen budizminin çok büyük yardımını görmüş.

cage ilk eseri “değişimler müziği”ni i ching, yıldız falı, oyun kartları açarak, zar atarak ve daha bir dolu şans işlemlerinden yararlanarak oluşturmuş. bana kalırsa rastlantısallığı daha fazla göğe çıkartamazdı john cage. sıkı kurallara bağlı olmayan bir hayatı, dayatmaların, toplumsal dışlanmanın bulunmadığı, kesinliklere karşı koyan, başkalarınca belirlenmiş kurallara bağlı olmamanın bir ifadesi “değişimler müziği”.

cage’in eserlerinden belki de en çok bilineni 4′33. bir konserinde salonda kendisini bekleyen yüzlerce kişinin karşısına geçip piyanonun kapağını açıp 4 dakika 33 saniye boyunca hiçbirşey çalmadı. müziğin her yerde olduğu önermesinin belki de en belirgini bu eser. 4 dakika 33 saniye boyunca izleyicilerin sıkıntıdan kıpırdaması, kalp atışlarının sesi, kimilerinin oflayıp puflamaları, bazılarının tepkilerini dile getirmeleri müziktir john cage’e göre. bestecinin tahakkümü altına girmemiş, kendi deyimiyle “konser salonlarının eli değnekli(sopalı) despotunun, orkestra şefinin” otoritesine karşı çıkış; özgür efendisiz seslerin müziği.

john cage şimdi yaşamıyor evet ama alman einsturzende neubauten, amm ve bu gibi kimi gruplar bir nevi bu avangart halin izinden gitmekteler. ütopik bir müzik olabilir, rahatsız edici de gelebilir ama etrafımızdaki seslerle daha barışık, yarattığımız “gürültünün” aslında bir nevi doğaçlamalar silsilesi olduğunu düşünmemize yardımcı olabilir.

çağlar

(yazıda halil turhanlı’nın anarşik armoni isimli kitabından da yararlanılmıştır)
aşağıdaki videoda insanların tepkilerini dikkat etmenizi önericem. gülmeleri, dalga geçmeleri dikkata değer.


Related Posts with Thumbnails
Kral Büyük Frederick Euler'den 16 yaşındaki yeğeni Anhalt-Dessau prensesine mektupla hocalık etmesini istedi ve Euler felsefe, bilim, matematik gibi değişik konular üzerine iki yıl boyunca haftada iki mektup yazıp prensese gönderdi. Prensesden hiç bir zaman bir cevap gelmedi, ama bu dahi matemetikçi sıkılmadan bilgilerini bu onaltı yaşındaki prensesin anlayabileceği bir yalınlıkta ona sunmaya devam etti. 1768'de Euler arkadaşlarının tavsiyesi üzerine bu mektupları üç cilt halinde " Lettres à une princesse d'Allemagne" ismiyle yayınladı, bir alman prensesine mektuplar. Bu blog Euler'in Anhalt-Dessau prensesiyle yaptığı karşılıksız mektuplaşmaya öykünmeyle başlayan bir serüvende yazılan mektuplarda karşımiza çıkan güzellikler üzerine düşülen dipnotlardır...
Kategoriler
Arşiv