Archive for the ‘guncel’ Category
Yıl sonuna doğru ortalık karışırken karlar altında Afrika dansı…
İskandinavya soğuklarına rağmen Kopenhag’da yüz binlerce sivil sokaklarda, yine de karar alma mekanizmaları saçma kararlar almak suretiyle bu kararları yaptırıma bağlayamıyor, Türkiye karışmış yine -annem aradı söyledi, tatsız buralar dedi- DTP kapatılmış ve DTP’lilerle birlikte milliyetçilerde sokaklara dökülmüş, Avrupa’yı karlı soğuk hava dalgası vurdu da hayat bir yavaş akıyor ki sorma, İran’da reformist dini lider Ayatollah Montazeri ölmüş ve reformist halk bastırılmış kinleriyle meydanlarda ağıt yakıyor, İtalya’da halkın çoğunluğu ayaklanmış Berlusconi’yi istemezük diyor. Bir tane iyi haber duymak istiyor bünye bu karlı -13 derece memlekette. Ben de saçma bürokratik engellere takıldığımdan buradan çıkamıyorum gibi, Prenses. Çalışma vizesi olan birisi olarak yerel muhtarlığa kayıt olup bir kimlik kartı almadan ülkeden çıkamıyorum, oldu da çıktım, geri gelemiyorum. Ve bu kayıt işlemi 3.5 aydır sürüyor. Kar yağdığı ve noel öncesi olduğu için bürokratlar bir rehavet içinde, ailelerinin yanına gidip sıcak çikolata içmek istediklerinden bir an önce, pek umurlarında değil göçmenler gidip sevdiklerini görmek ister mi kara kış bastırmışken. 31 Aralık aynı zamanda tam dolunaymış Prenses ve ben umuyorum ki yeni ay ve yeni yılla birlikte herkes bir siner, ortalık bir durulur, herkes bi derin nefes alıp birbirini kucaklar.
Ben de bu
soğukların üstesinden gelmek için Afrika dansına sardım. Epeydir sardım da şimdi daha sık dans etmek istiyorum. İronik gibi. Karda kaya kaya gittiğim dans kursunda Afrika perküsyonları eşliğinde iki saat enerji alıyor, enerji saçıyorum. Dışarıya çıkınca tabi az evvel kulak memesi kıvamına gelmiş kaslar kemiklerle bütünleşiyor soğuktan. Ama o kadar mutlu ediyor ki beni. Diyorum param olsa da her gün gidip dans edebilsem. Eğitmenimiz Zam Ebale. Kendisi orta Afrika’nın Cameroon Cumhuriyeti doğumlu bir dansçı ve eşcinsel aktivist. Budist öğretisiyle yetişmiş ve tabi ki bu soğuk avrupa memleketi yerine güzelim Afrika’ya dönüp yaşamak, dans etmek istiyor ama eşcinsel ilişkiyi 5 yıla kadar hapis cezasına çarptıran memleketine 347. yasa kaldırılana kadar dönmeyeceğini ve bunun olması için uzaktan da olsa elinden geleni yapacağını söylüyor.
Egosu epey şişkin olmasına rağmen (ve hatta tam da bu yüzden) çok iyi bir dans eğitmeni, Zam. Tabi bu egoyla sorunları olan öğrenciler uzakta durmayı tercih ediyorlar ama kendisini öyle kabul edince dersleri tadından yenmiyor ve iyi dansçıya hakkını veriyor. Read the rest of this entry »
Genetiğiyle oynanan kültür
Bilmem haberin var mıdır Prenses ama Türkiye’de Eylül ayının sonunda “gıda ve yem amaçlı genetik yapısı değiştirilmiş organizmalar ve ürünlerinin ithalatı, işlenmesi, ihracatı, kontrol ve denetimine dair yönetmelik” diye bir yönetmelik çıktı. Bu yönetmeliğin izniyle Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar (GDO) artık ülkeye rahat rahat girebilecek, ithal ve ihraç edilebilecek.
Süreç şöyle gelişti: Haziran ayında -tam da ben Türkiye’deyken- bir GDO (Ulusal -güya- Biyogüvenlik) yasa tasarısının taslağı ortaya atıldı bir anda (?!). Esasında, Ocak ayının başında
Tarım Bakanlığı Tarımsal Araştırmalar Genel Müdürlüğü’nde tasarı ile ilgili bir bileşenler toplantısı yapılıyor ve bu toplantıya -yeterince bileşen gibi görünmediklerinden olacak- Ziraatçiler Derneği, Çiftçi-Sen, GDO’ya Hayır Platformu, Buğday gibi bizim anladığımız dilde “biyogüvenlik” üzerine çalışmaları olan sivil toplum kuruluşları yerine Cargill, Monsanto gibi ülkemizde ve tüm dünyada GDO üreten, ithal eden ağa baba şirket temsilcileri davet ediliyor. Arada neler dönüyor bürokrat-işadamı ortamlarında bilemiyoruz ama sonra Nisan ayı oluyor ve bu yasa tasarısı dillere pelesenk edilmeden hemen önce TBMM’den beş milletvekili ile bir TÜBİTAK temsilcisi, ABD Tarım Bak
anlığı’nın ve dünyadaki GDO’lu tohum üretiminin %71ini elinde tutan Monsanto şirketinin sponsorluğunda ABD’ye gidiyor ve dönüşte ismini basında bulamadığım bir milletvekilimiz, Meclis’e gelmesi beklenen biyogüvenlik yasa tasarısı ile ilgili çok şey öğrendiğini, Türkiye’nin ABD’ye tarımsal ürün ihracatı için çok sağlam kaynak olduğunu, “pamuk, mısır ve yağlı tohumlarda halihazırda ABD ihracatında ikinci sırada olduğumuzu” anlatıyor. Şimdi ne alaka hakkaten deme Prenses. Adam önce diyor Biyogüvenlik Yasasıyla ilgili çok şey öğrendim, sonra anlatıyor ABD’ye ihracat, yağlı tohum, yağlı müşteri, canavar tohum… Ekonomik güvenlik konusunda bir şeyler öğrendikleri kesin de biyogüvenlik konusu pek anlaşılamamış gibi geldi sanki bana. Neyse, sonra tasarı geçti, geçmedi, iptal davası açıldı vesaire derken, bu arada sivil toplum kuruluşları uyanıp, kapılar ardında nelerin döndüğünden emin olmadıkları halde insanları bir dolaplar döndüğü konusunda uyandırmak suretiyle harekete geçiyorlar ama Ekim ayının sonlarında zırt diye yönetmelik çıkıveriyor.
Peki bu yönetmelik sayesinde başımıza ne şekil çoraplar örülebilir?
En öncelikli açmazı, ürünleri bu ürün GDO’ludur veya GDO’suzdur diye etiketleme iznini vermiyor bu yönetmelik. Şimdi, esasında epey bir zamandır zaten çaktırmadan GDOlu ürün yemekteyiz, Prenses. Marketten aldığın ürünlerin bir çoğunda genetiğiyle oynanmış soya olsun, şeker, palmiye yağı olsun -ha bir de şu Arı Domates denilen şirin mi şirin dallı domates var ya, o da öyle- her türlüsü mevcut ama üzerinde “GDO içerir” ibaresi olmadığı için memlekete girebiliyordu. Read the rest of this entry »
Sundance ve Biodanza tecrübesi
İstanbul’da IMF karşıtı gösterilerde gaz bombasını bir güzel ciğerlerimize çektikten sonra ayağımın tozuyla Antalya Tekirova’daki Sundance Juggling Festivali’nde aldım soluğu. Sundance Juggling yani daha anlaşılır tabiriyle jonglörlük festivali de neymiş diye soranlar için de biraz bilgi vereyim hemen. 2006 yılında yapılmaya başlanan ve jonglörlükle ilgili veya ilgisiz bir sürü atölye çalışmasına ev sahipliği yapan Tekirova’nın pırıl pırıl güneşi, yemyeşil ormanları ve kayalı taşlı ama tertemiz denizi ile Sundance adlı kamp alanında düzenlenen bir festival bu. Her yıl birbirinden yaratıcı olarak tasarlanmış bedge leriyle, birbirinden ilginç ve yetenekli jonglörlerini biri araya getiriyor bu festival. Bu yıl da çağdaş sirk dansçıları derneği tarafından dördüncüsü düzenlendi ekimin 5 i ile 11 i arası.
Jonglörlükle çok fazla haşır neşir olmayan, sadece poi çevirmek ve biraz da akrobasiyle ilgilenen ben, kamp alanında, doğanın ortasında olmanın tadına vardıktan sonra onlarca ilginç atölye çalışmasının arasından dansla ilgili olanlarına dadandım hemen. Bunlardan en çok ilgimi çekeni de Biodanza adında ve daha önce de birkaç kere bazı atölye çalışmalarında tanıma imkanı bulduğum danstı. Yazının geri kalanında sizlere bu konu hakkında biraz bilgi verip, ilginizi buraya çekmeye çalışacağım.
Biodanza duygularımızı dışa vurmamızı sağlayan bir sanat. İnsanın müzikle hareketi birleştirerek kendisiyle ve dünyayla -yani çevresiyle- ilişki kurmasını sağlıyor. Evrenle bizim aramızda işbirliği kurulmasını sağlıyor başka bir değişle. 1960′larda Şili’li bir profesör ortaya çıkarmış bu dansı.
Biodanza sırasında birbirimize dokunuruz…
Bazen çoğu insana zor gelen o birbirine dokunma ihtiyacımızı giderir, bu korkumuzu atarız. Bunu suda mayoyla ve hatta çırılçıplak yapanlar da var tabi. Böylece müzik eşliğinde saatlerce dans ederiz. Kullanılan müzik de ortaya çıkarılacak duyguya göre değişir.
Biz elementler üzerine yağunlaşarak dans ettik. Toprak elementini, Afrika müzikleri eşliğinde ayaklarımızı ellerimizi yerlere vurarak ve bu şekilde toprağı hissetme güdüsüyle yaptık örneğin.
Biodanza ile bu son tecrübemden sonra üşenmeyip bir araştırmaya karar verdiğimde, bu dansın aslında oldukça ciddiye alındığını farkettim. Belli başlı bazı kuralları var. Biodanza işte deyip de geçmeyin, bunun teorisini ve nasıl uygulandığını iyice anlamak gerekiyor. Dans etmek değil de dansın kendisi olmak, seçtiğimiz müziğin dans sırasında bizi nasıl etkilediğini anlamak gerek.
Biodanza tecrübesi, etrafınızla kendinizi nasıl ilişkilendirdiğinizi ve gruptaki diğerlerinin kendilerini sizlerle nasıl ilşkilendirdiğini görmenize oldukça yardımcı oluyor gerçekten. Kendi kalp atışlarımdan ve de tepkilerimden, duygu durumumdan yola çıkarak etrafımla ilişkilerimi gözlemleme şansını yakalamama yardımcı olduğu için, bu teknolojiye ve bizlere taa Hollanda’dan kalkıp gelerek bu deneyimi yaşatan tatlı çifte ne kadar teşekkür etsem azdır diyorum ve fırsatını bulduğunuzda denemenizi şiddetle tavsiye ediyorum.
350 nedir?
24 Ekim İklim için Küresel Eylem Günü nedeniyle bol bol gündeme gelen 350 meselesine prenses bulaşmasa ayıp olurdu. Hani bazı kavramlar vardır, bir anda herkes konuşmaya başlar. Siz de utanırsınız artık o neydi diye sormaya… “350 mi? tabi canım” otamotaik cevabına dönüşüverir bütün tepkiler. Ben de konu ile ilgili cahilliğimi farkedip 350 neymiş ne değilmiş diye bir bakayım dedim. bu vesileyle gezegenimiz için çok önemli bir süreç olan Kopenhag iklim değişikliği toplantısından da bahsetmek istiyorum. Zira kyoto’dan kopenhag’a giden çetrefilli yolu görmek, atmosferdeki sera gazı emisyonlarının ne ölçüde düşürülebieceğini, bunun için nasıl bir uluslararası mutabakat sağlanabileceğini anlamak için de önemli.
Lisede fizik hocamız, sınavla
rda sorduğu sorular için hesapladığımız sonuçların yanına birimlerini yazmadığımızda, o sorudan puan vermezdi. Cevabını bulduğum sorudan not alamayıp hocanın bol bol ahını aldım zamanında. Sonradan duruma uyandım tabii ki. Adamın bir bildiği var. 350 derken 350 patatesten mi yoksa 350 kilodan mı bahsediyoruz anlamak lazım. 350 ppm, olası iklim felaketini önleyebilmek için atmosferde bulunması gereken karbondioksit miktarı olarak hızla özetlenip geçiyor. Ppm (part per million) aslen bi moleküler yoğunluk birimi. herhangi bir ortamda adı geçen partikülün görece yoğunluğu konusunda bize bilgi veriyor. 350 ppm dediğim zaman, atmosferdeki her bir milyon gaz partikülünün arasında, 350 partikül karbondioksit var diyorum aslen. tabi yine de biraz amiyane kaçıyo bu tabir, daha fazla ayrıntıya bulaşmıyorum.
Bildiğiniz gibi karbondioksit ( metan, su buharı, CFC’ler, azot oksitleri, ozon yanında) bilinen en önemli sera gazı. Sera gazı dediğimiz gazların ortak özelliği de şu: Normalde dünyaya çarpıp yansıması gereken güneş ışınlarından kaynaklı ısıyı bünyelerinden tutabilme özelliği var bu gazların (aynen bir sera camı gibi: ışık geçer ısı kalır). Gezegenimizdeki karbondioksit, bitkisel yaşamın kaynağı olan fotosentezin hammaddesi olarak, dünyada yaşamın sürebilmesi için vazgeçilmez bir gaz. Tadından yenmez bişey anlayacağınız. Olmasaydı hepimiz çook üşürdük. Atmosf
erimizin oluşmasında ve dünyada istikrarlı bir iklimin oluşması için çok önemli bir rolü olmuş karbondioksit gazının. Taa ki bundan 200 yıl önce başlayan sanayi devrimine kadar. Bütün insanlık tarihi boyunca, karbondioksit seviyesi 275ppm civarında kalmış hep.Ta ki 200 yıl öncesine kadar… Aşırı karbondioksit salınımına yol açan fosil yakıtların (önce kömür sonrasında petrol ve türevleri) artan kullanımıyla bugün atmosferdeki karbondioksit seviyesi 390 ppm seviyesine gelmiş. Mevcut üretim- tüketim tarzı ile bu seviyeye her yıl 2ppm daha ekleniyor. İşte hali hazırda gerçekleşmeye başlayan iklim felaketinin önüne geçebilmek için bu seviyeyi 350ppm seviyesine indirmemiz gerekiyor. Tabi bunu ben kafamdan atmıyorum. Dünya çapında,önde gelen iklim bilimciler böyle diyor. Zira bana kalsa 275 ppm seviyesine indirirdim tekrar.
Bu ppm meselelerini, göze çok bilimsel gözüktüğü için pek fazla gündeme ve söyleme sokmuyordu, konuyla ilgili olarak halkı bilinçlendirmeye çalışanlar. Ama aksinin ne kadar kafa karıştırdığı da görüldü. Şimdi ben gezegende iki derece küresel ortalama sıcaklık artışından bahsediyorum misal. Bizim Bakkal ahmet ise, “-oooo bugun de çok sıcak, bu iklim değişikliği dağıttı bizi” diye geyiğe veriyor bünyeyi. Halbuki küresel ortalama sıcaklığın yükselmesi, gezegenin bazı bölgelerinde daha soğuk ya da daha yağışlı, ya da daha kurak vs. vs. hava durumlarına yol açabiliyor. Kaos biliminin doğmasında meteoroloji ve iklim biliminin katkısı düşünüldüğünde şöyle diyebiliriz: Bu iş biraz kaotik
bilim adamının şahı gelse istanbuldaki sel felaketinin iklim değişikliğinden kaynaklandığını söyleyemez. Tabi kaynaklanmadığını da söyleyemez. Zira eldeki bilimsel veriler ve iklim bilimi henüz bu noktadan çok uzakta. Ama artan sel felaketlerinin giderek hızlanmaya başlayan iklim değişikliğine bağlı anomaliler olduğu öngörülebilir. İklim değişikliinin bizi felakete sürüklediği konusunda da artık hiçkimsenin bir şüphesi yok.
Yakın zamana kadar bu genel sıcaklık artışıyla halk bilgilendirilmeye çalışılıyordu. Ya da Kyoto sürecinde gördüğümüz gibi diyorduk ki “atmosferdeki sera gazı emisyonu 1990 seviyesine çekilmelidir” gibi daha rakamlardan arınmış ifadeler kullanılıyordu. Tabi doksanlı yıllar ve ikibinlerin ortasına kadar süren bilimsel bir tartışma da kesin konuşmayı önlüyordu. Siz bunun adına bilimsel temkin diyebilirsiniz. Ama son yirmi yılda iklim değişikliği billimsel gerçeğini çürütmek için, petrol kömür ve bilimum lobiler tarafından desteklenen master ve doktara tezlerini, kurulan düzmece enstitüleri bir inceleyin, kendiniz karar verin. Benim yorumum bu sürecin büyük bir bölümünün kar hırsı ve gezegenin geleceği arasında süren bir enformasyon – dezenformasyon savaşı olduğu yönünde.
Bu vesileyle biraz hafıza da tazeleyelim. Türkler olarak “İklim değişikliği mi? hadi canım! yok artık” tepkisini vermeyi bırakalı sadece birkaç yıl oldu. Öyle dedelerimiz zamanından bahsetmiyorum. Yanılmıyorsam 2003 yılında Atlas Dergisi, 15 sayfa ayırdığı iklim değişikliği dosyası ile iklim değişikliğinin insan eliyle gerçekleşmediğini ispat etmeye kalkışmıştı. Bununla da yetinmeyip bir bilim şarlatanını türkiyeye davet etmişlerdi. Dergiyle dağıtılan bedava biletlerle, yaklaşık 1000 kişinin katılıdğı bir konferansta, şimdi duysanız katıla katıla güleceğniz iddialar ortaya atılmıştı. Yıllarca iklim değişikliğinden bahsederken deli peygamber muamelesi görmenin hırsıyla yazıyorum bütün bu satırları da zaten
Medyanın iklim değişikliği kavramından bir iddia olarak bahsetmeyi bırakması, ve sokaktaki boyacının iklim değişikliğini konuşmaya başlaması, “Uygunsuz Gerçeklik” filminin yayınlanmasını takip eden üç ay içinde gerçekleşti. Gözlerimle gördüm, ağzım açık izledim bütün olan biteni. Bunun adına paradigma kayması diyorlar. Toplumsal önkabulllerden herhangi birindeki ani değişimin, iklim değişikliği özelinde sebeplerini oturup burada incelemeye kalksak bir doktora tezi olur, ben bi ara niyetlenmiştim bu konuda yazmaya, odtü’den bir abimiz benden önce davranmış, tez yapmış
.
İyice dağıttık konuyu yine. Çok önemli bir hikaye olmasına rağmen “350″ hareketinin hikayesini ve internette örgütlenme modelini anlatmayı Nazım’a bırakalım. Çok düşük bütçelerle ulaşılan ve birlikte, dünya çapında harekete geçirilen insan sayısı olarak 24 ekim 2009 bence tarihi bir gü
ndü. Ama ben, sıkıcı olmak pahasına, biraz daha Kopenhag sürecinden bahsetmek niyetindeyim. Efenim Kopenhag demeden Kyoto demek gerekiyor tabii ki. Kyoto protokolü, 184 ülke tarafından imzalandı. Geçtiğimiz yıl Türkiye de, galiba Angola’nın ardından (bunu kafadan attım:) Protokolü imzaladı.Bizim dışişlerinin görüşmeler sırasındaki kasaba kurnazlıklarını birisi lütfen kitap yapsın, karikatürcüler size sesleniyorum. Kyoto protokolü aslen şunu diyordu. Gelişmiş ülkeler (Ek-I ülkeleri), sera gazı salımlarını 1990 seviyesinin %5.2 altına indirsinler. Geri kalan ülkeler de çeşitli taahhütlerde bulundular. Anlaşma 1997 yılında imzaya açıldı ama yürürlüğe girmesi bir şarta bağlandı. Anlaşmayı onaylayan ülkelerin toplam sera gazı salımı %55′e ulaşmadan bu protokol yürürlülüğe giremez. bu çoğunluğun sağlanması 8 yıl aldı. Gezegendeki sera gazı salımının yüzde 36sından (1990 seviyeleri ile) sorumlu ABD ise bu anlaşmayı hala imzalamış değil. Pek sevgili Obama kardeşimizin çokuluslu şirket lobilerini bir kenara atıp ne Kyoto’yu ne de kopenhag’ı imzalamaya niyeti varmış gibi gözüküyor. Yine de ABD’de California gibi, şehir ve eyalet bazında Kyoto şartlarını gönüllü olarak yerine getirmeye çalışan birçok girişim mevcut.
Anlaşma daha 2005 yılında yürürlüğe girdi. Zaten 2012 yılnda da yükümlülük dönemi sona eriyor. bu süre içinde taraflar her yıl toplanıp kim ne kadar CO2 salacak, kim ne ödeyecek şeklinde bir pazarlığa oturdu. Gelişmiş ülkeler, Çin ve Hindistan gibi gelişmekte olan ülkeler adım atmadan adım atm
ak istemiyorlar. Zira iklim dostu teknolojilerin uygulanması ciddi bir maliyet artışı ve rekabet kaybı getirecek. Gelişmekte olan ülkeler ise, bu adamlar iklimi batırdı, bedelini niye biz ödüyoruz, bırakın bi refah yüzü görelim die bastırmaktalar. Sonunda Kyoto Prtokolü ve ek protokoller ile erişilen mutabakat devede kulak gibi kaldı. Ama bu uluslararası mutabakata bile ulaşılması, o kadar zaman alan ve sancılı bir süreç oldu ki, kimse yüksek sesle Kyoto Protokolünü kötülemeye cesaret edemedi. Sonuçta iklim konusunda bağlayıcı ilk küresel anlaşma kendileri. Kopenhag’da yapılacak toplantı da, son 14 yıldır toplana toplana bir hal olan devletlerin bir toplantısı. Bu toplantılar COP (taraflar konferansı) adı altında yapılıyor. Kyoto protokolu tarafları icin 5nci yani COP5, iklim cerceve sozlesmesi taraflari icin 15nci yani COP15 toplantisi olacak. Bu toplantiyi digerlerinden ayıran unsur ise şu: daha önce Bali’de taraflar, Kopenhag Konferansında, 2012 sonrası taahhut donemi icin anlaşmaya varmak için karara vardı. Bu ne demek yahu? turkcesi, arkadasım yil 2010 oldu neredeyse, simdi anlasamadik ama söz kopenhag’da anlasacagiz demek oluyor.
Tabi boylesine buyuk bir devletler arası pazarlik sureci oyle tek bir konferans ile olmuyor. Taraflar teknik, burokratik ve politik seviyelerde bircok hazirlik (aslen pazarlık) toplantisi yapıyorlar. Bu toplantilarin gidisatına bakıldığında manzara pek de heyecan verici gözükmüyor. Dünya kamuoyunun liderler üzerinde baskı yaratma çabası da biraz bundan kaynaklanıyor. 350ppm gibi bir hedefin gerçekleşebilmesi icin fosil yakıt bağımlısı üretim ve tüketim modellerinde devrimsel bir değişikliğe gidilmesi yetmiyor. Sonuçta Almanya gibi bir ülke böyle bir teknolojik ve toplumsal dönüşümü göze alabliiyor olabilir. Ama Çin ve Hindistan gibi ülkelerin fosil yakıtsız bir gelecek kurmalarını hem finansal hem de teknoljik anlamda kolaylaştırma görevi de yine büyük oranda gelişmiş ülkelerin sorumluluğu. Konuyu ülkeler ve ekonomiler bazında tartışmak aslında oldukça abes. Zira gezegenin bacasını saran ateş, kuzey kutbunda yaz deniz buzullarını neredeyse tamamen eritmeye başlamış, gözü grönland’ın kalıcı buz tabakasına dikmiş durumda.
Avrupa yetmişli yıllardaki çevresel uyanışının ardından, bütün enerji yoğun kirli teknolojileri başarıyla az gelişmiş ülkelere transfer etmeyi başardı. Eğer Ren nehri artık siyanür akmıyorsa bunun bedelini hintlilerin ya da Filipinlillerin ya da Kolombiyalıların, ya da bergamalıların ödediği kesin. Kopenhag süreci bu çevresel adaletsizlik ibresinin artık tersine dönüp dönmeyeceği ile ilgili önemli bir gösterge olacak. Ama uluslararası çok taraflı bir birleşmiş milletler toplantısından devrim bekleyenleri de hayal kırıklığına uğratacağı kesin. Biz Rainbow Warrior ile yavaş yavaş Kopenhag’a ilerken, iklim zirvesine kalan kırk günde bu meselelerden daha yoğun bir şekilde bahsedeceğim.
Tuna
IMF! Pabucu yarım…
IMF, pabucu yarım çık dışarıya oynayalım!!! dedik. Çıktılar mı ? Çıkmadılar. Ne yaptılar peki? İçeride kalıp o çok sevdikleri rakamları, sağlığın, eğitimin, güvenliğin, insanların, özgürlüğün yerine koyarak oyunlarını oynamaya devam ettiler. Bu beyaz kağıt iklim olsun, bu bol sıfırlı küçük kağıt gelsin evlensin onunla, sonracığıma orasında burasından 1′ler 0′lar sarkan çocuklarıyla mutlu mesut yaşasınlar. Çoçuklar haydi bakayım kavga etmeden oynayın, oğlum ver arkadaşının çekini, sen de bozma kardeşinin haklarını bakiim.
Herneyse, zaten nasıl bir ebelemecilik oynadıklarını herkes biliyor herhalde. Aynı zamanda dışarıda neler olduğunu da biliyoruz. Oyunu değiştirmek isteyen kitle taksim meydanını hınca hınç doldurduktan sonra yürümek isteyince ortalık bir anda karıştı. Polis eylemci ebelemeciği başladı bu kez. Bildik manzaralara şahit olduk yine. Gaz bombaları, plastik mermiler, panzerler ve pvcnin arkasından bakan boş gözler.
Ben alandaki insanların, kendini bir şekilde bu dünyanın bir parçası gibi hisseden ve bu yüzden, üzerinde oynanan oyunları da yüreğinde hisseden insanlar olduklarını düşünüyorum. Çoğalması gereken, duyulması gereken insanlar… Önüne ne kadar engel koyarsanız koyun, su er ya da geç akacak bir yön bulur. Birikir birikir, sonrada kayaların yerini değiştirir. Henüz en büyüklerini oynatacak kadar birikememiş ki, banka camlarında, polis arabalarında, kaldırım taşlarında, sapanlarda patladı dalgaları. Çok uzak olmasa gerek tsunamilerin patlayacağı zamanlar. Bunlar iyiye işaretler.
Tüm bunlar olup biterken bir de beyazlar giymiş bir adam vardı meydanın ortasında. Elinde, bir tarafında “Gül Güçtür”, diğer tarafında “Power to Imagination” yazan bir pankart vardı. Herhalinden şiddetsizliği tercih eden bir aktivist olduğu belliydi. Elindeki gülleri panzerlere uzatmaya çalışırken, tazyikli suyun altında defalarca yıkandı. Ama kıpırmadan durdu yerinde pankartını kaldırarak. Sonra polislere vermeye çalışırken güllerini yine itildi kakıldı sağa sola. Hatta en sonunda kendisine arkadan saldıran ve istiklal esnafı olduğu söylenen kişiyle dahi konuşmaya, sorununu anlamaya çalışırken gördüm onu. Yediği yumruklara rağmen hala şiddetsiz ve hala sakindi. Sağda solda polislerin önüne çıkıp dansetmeye devam etti. Bir ara bir kameraya semazen olduğunu, barış için sema ettiğini söylemeyi de ihmal etmedi. Beyaz arkadaşımızın eylemi, gülleri bitip pankartı yırtılınca sona erdi.
Şiddet ortalıkta kol gezerken, kimileri bunu mesajını iletmek için ya da sadece biriktirdiklerini atmak için bir yöntem olarak tercih ederken, aynı alanda şiddetsizliği tercih eden eylemciler de vardı. Sayıları daha fazla olsaydı, “çatışma çıkar biz karışmayalım”cılar da meydanda olsaydı, denge daha başarılı kurulmuş olurdu sanki. Bakınız bu beyazlı abi herşeyin ortasında yaratıcı eylem denilebilecek tarzıyla bol bol haber olmayı başardı.
Diyeceğim o ki; kimin doğru kimin yanlış olduğunu tartışmak benim işim değil. Zaten böyle birşey de yok. Çünkü o alana şöyle bir yukardan baktığınızda görülen şey başka birşeydi bence. Farklı renkler, farklı bayraklar, farklı yöntemler. Siyahlar giymiş ve yüzleri siyah peçelerle kapalı gençlerin yanında, beyazlar içinde başka bir tarzın eylemcisi. Hani herkes tartıştı ya hedef şaştı mı, mesaj yerine ulaştı mı diye. Bence gözleri açıp bakmak lazım. Zaten mesajın ta kendisi olmuşlar bu insanlar birlikte. Anlayana sivrisinek saz, anlamayana davul zurna az demişler. Oradaki herkesi kucaklamak lazım tek tek.
Ou-San
21.Yuzyilda Gerceklik: Dokunun!
Dusen Asker. 5 Eylul, 1936 yilinda unlu savas fotografcisi Robert Capa tarafinda cekilen bu fotograf, cumhuriyetci anarsist Federico Borrel Garcia’in Ispanya ic savasi sirasinda vuruldugu an cekilmis. Dustugu yerden bir daha kalkamadi Borrel Garcia ve bu fotograf onun olum anini olumsuzlestirdi. Dunyanin gelmis gecmis en unlu savas fotografi olarak bilinir Capa’nin dusen asker’i. 23 Eylul, 1936 yilinda, cekildikten 15 gun sonra, Vu adli Fransiz magazin dergisinde ilk defa basildiginda buyuk sok etkisi yaratir insanlarda. Bu ilk basimin ardina onlarca farkli yerlerde kopyalari basilir ve ispanya ic savasinin sembolu haline gelir bi fotograf.
Yine Robert Capa’dan efsanevi bir fotograf, normandiya cikartmasini olumsuzlestiren kare. 6 Haziran, 1944 ‘de ikinci taaruzda askerlerle birlikte karaya yuzen Capa, bir adet Contax 2 kamera ve bir adet 50mm objektif, uc bes rulo filmle efsanevi kareler cikardi, kendi hayatini buyuk riske atarak. Capa bu cikartmanin ilk ssatlerinde 106 fotograf cektiyse de, Life derisinin Londradaki karanlik odasinda yapilan bir hata sonucu resimlerin cogu yandi, sadece 8 tanesi bu buyuk talihsizlikten kurtulabildi. 19 Haziranda, cekildikten 13 gun sonra, Life dergisinde basildiginda insanlar savasin vahsi yuzu ile daha once hic gormedikleri kadar yakina gelmisler ve fotograflar buyuk sok etkisi yaratmisti.
Usteki kareyi pek anlatmama gerek yok sanirim, tarihden degil gunumuzden ne de olsa. 20 Haziran 2009 saat 19:05 de vurulan Neda Agha Sultan kanlar icinde yere duser ve aninda olur. Yere dusme anindan baslyarak olumune giden son 40 saniye bir cep telefonun kamerasi ile kaydedilir. Ayni gun icinde video once Facebook ardindan youtube’a yuklenir ve butun dunyaya yayilir. Son atmis yilda geldigimiz noktaya soyle kabaca bir bakarsak:
- Fotograf degil video.
- Robert Capa gibi efsanevi bir savas muhabiri degil, sokakdan gecen amator birisi cekti.
- Contax, Leica gibi efsanevi kameralarla degil, ucuz bir cep telefonun kamerasiyla cekildi.
- Cekildikten 13-15 gun sonra degil, ayni gun saatler sonra yayinlandi.
- Lokal bir dergide yayinlanip sonra zaman icinde tekrar basilmadi, 24 saat icerisinde viral olarak butun dunyaya yayildi.
Bu bes nokta cagimizi, hani su habire soylenen bilgi ve teknoloji cagini, gozler onune seriyor aslinda. Yasadigimiz cagin fark etmedigimiz teknolojik imkanlari, bilgeye ulasim hizimiz, bilgiyi isleyis hizimiz, bir birimizle iletisim hizimiz. Hizdan basimizin henuz donmemis olmamasina sasiyorum.
Her turlu kanli olum ve vahset goruntulerine gorsel olarak asina, canli yayinlarda savas izlemeye alisik bir toplum icin bile, Nida’nin olum aninin goruntuleri hiper bir gerceklik sunuyor. CNN’in pahali ekipmanli produksiyon canli savas yayinlarina kiyasla cok daha amator cok daha sahici. Bu TV’den Youtube’a geciste yasanan Youtube’da her sey gercek, TV’lerde her sey yapmacik hissiyatinin bir uzantisi bir bakima. Bir bakima da o tatminsiz gerceklik ihtiyacimizin yan urunu. Hep gerceklik istiyoruz ama her verilen gerceklige de alisip buyusunu kaybediyoruz. Sonra, bizi harekete gecirebilmek icin daha yeni bir gerceklik gerekiyor.
Robert Capa’in fotograflari simdi biz de hic bir sok etkisi yaratmasa da zamanin da insanlarda yaratmisti, Nida’nin olum goruntulerinin biz de yarattiginin cok benzerini hem de. Cagimizin ‘Dusen Asker’ fotografi Nida’nin olum goruntuleri. Bu urpertici bir dusunce. Demek ki bir zaman sonra Nida’nin videosunun da Capa’nin fotograflarinin bize su an gorundugu gibi bir zaman da gelicek. En bastan acikca soyleyeyim: Ben orada olmak istemiyorum.
NazIm
Iran’da dusler, kan, gozyasi ve politika
2005 yazinda secimler yapilirken Irandaydim. Iran’a bu ilk gidisimde yillardir kafama hic farkinda olmadan yerlesen, mollalar, kara carsaflilar, islam, baskici bir rejim gibi kelimelerle ozetlenebilecek bir ulkeden cok bam baska bir Iran bulmustum. Turkiye’den hemen hemen hic bir farki olmayan bir yasam, cogunlukla basortulerini yariya kadar takan makyajli farsi guzeli kadinlar, istanbulda gordugun siklikla gorebildigin kara carsaflilar, caddeler boyunca giden kitapcilar, cok egitimli bir nufus, Istanbul Universitesini hic aratmayan Tahran Universitesi, sevencen guler yuzlu yardimsever insanlar, turizmle bozulmamis kapali carsilar pazar yerleri. Kendimi o kadar fazla evde ulkemde hissettigim bir yer hatirlamiyorum. Yine de Tahran’in kesmekesinden ve trafiginden hizla kacip kendimizi Isfahan’a atmistik da bi ohh cekmistik sisepol koprusununun altindaki caycida.
Secim zamani oldugu icin insanlarla konustugumuzda siklikla konu secimlere geliyor ve her seferinde ayni cevabi alip sasaliyorduk. Kimin secilecegi konusunda herkes hem fikirdi, Ahmedinejat, desteklediklerinden degil, Amerika’nin oylesi isine geldigi icin. Insanlarin hep bir agizdan soyledigi, Bush yonetiminin orta doguda kendisine meydan okuyacak bir guce bir dusmana ihtiyaci oldugu, Ammedinejat gibi radikal cikislari ile unlu tutucu baskici bir liderin onlar icin tam bicilmis kaftan olacagi yonudeydi. Sonucta Bush yonetiminin ortadogu tiyatrosu dusman-kurtarici dinamigi uzerine kuruluydu. Guclu bir dusman bir tehdit olmazsa, kurtaricinin guc kullanimini nasil aklayacaksiniz? Biz Iran’dan ayrilirken Ahmedinajat’in secildigi aciklanmisti, insanlarin tamamen hakli olduklarini gormemiz icinse bir 4 yilin daha gecmesi gerekiyordu.
Bizim tarih kitaplarinda okudugumuz, 1978′den once Iran soguk savas donemi Amerika’nin Rusya karsinda ortadogunadaki en saglam muttefigi, basinda sah abimiz sahlana sahlana saliniyor. 1978 deki islami devrimi takiben Amerika-Iran iliskileri sogumaya baslayip 1979′da Tahran Amerikan baskonsoloslugunda yasanan rehine krizi sonrasi tamamen felc oldugu. Sonrasinda, Iran-Irak savasinda da Amerika destekli Saddam Huseyin Iranlilarin pek sempatisini kazanmis olamazdi her halde. Silah ve istihbaratin sempatisi olmuyor ne yazik ki, denize dusen yilana sarilir. Daha savas sirasinda Iran-Amerika iliskileri tekrar ivme kazanmisti bile.
Tarih kitaplarinda yazmayan ise Iran’da butun universitelerde genclerin hayallerini ayni Turkiye’de oldugu gibi Amerikaya doktoraya, mastera gitmenin susledigi. Bizde dersanelerin OSS basarilari listelerini duvarlarina astiklari gibi Iran’da universitelerin Amerikaya gonderdikleri ogrencilerin listelerini duvarlarin astiklari. Halklar arasinda pek dusmanlik yok gibi, tam tersine dostluk ve sempati ruzgarlari esiyor. Buna Iran’da konustugum herkesin Amerika’yi dusman degil tam tersine dost olarak gordugunu eklemek de lazim. Kimse olasi bir Amerika saldirisindan da korkumuyordu, cunku oyle bir seyi olasilik disi olarak goruyorlardi, iki dost atisir ama bir birine saldirmaz. Yine tarih kitaplarinda yazmayan islami devrimden sonra devrimden kacan Iran burjava sinifina Amerika ve Kanada’nin kucak actigi, burada luks hayatlarina devam eden Iranlilarin da Iran’daki rejimi elestirdikleri, yerden yere vurduklari, rejim karsiti hareketlere maddi manevi destek olduklari.
Obama ile birlikte Amerika ortadogu politikasinin degisecegini biliyorduk ama, degisimin icindeyken degisimi algilamak cok zor. Oyle her seyin altinda Amerika’yi ve kotu gucleri arayan komplo teorisyenlerinden degilim ama, gorunen koy de klavuz istemiyor. Amerika artik Iran’da radikal meydan okuyan bir lider istemiyor, cunku dedik ya Obama’nin ortadogu politikasi farkli. Obama Ahmedijat’in restlerine rest ceken Bush’un poker masasi taktiklerini uygulayamaz, imajina uymaz bir kere. Huseyin Amerikanin bozulan imajini tazeleyecek. Ona biraz daha demokratik boyalarla suslenmis bir liderle karsilikli diyalog lazim.
Musevi. Humeyni’nin islami devrim sirasinda sag kolu. Iran-Irak savasi sirasinda ulkenin lideri, o donemde Amerika ile tekrar koprulerin kurulmasinda az emegi gecmedi. Iran kontra skandaliyla aciga cikan, 1986 yilinda Israil ve Reagan ile kapali kapilar altindan pazarliklari yuruten ve Lubnandaki amerikan rehineleri serbest birakma karsiligi Amerika’dan silah satin almanin yolunu acan isim. Eski disisleri bakani, bati ile ve ozellikle Amerika ile iyi iliskileri var. Ahmedinejat’in tutucu baskici yaklasimlarina politikalarina karsi, daha devrimin ozune donmeyi savunuyor. Bizim anladigimiz anlamda bir ozgurlugun lafi gecmiyor. Bir cok insan Musevi’yi desteklemek icin cikmiyor sokaga, asil istedikleri biraz daha ozgurluk, biraz daha rejimin insanlari rahat birakmasi. Musevi o noktada ‘alternatif’ oldugu icin one cikiyor, ‘ozgurlukcu’ oldugu icin degil. Insanlar seslerini duyurup Musevi’yi basa gecirebilirlerse, Musevi de onlarin sesini biraz duyar her halde.
Ve dunya. Tahran’in sokaklarinda gosteriler kan ve goz yasi surerken, Iran avrupanin ve kuzey amerikanin gundemi haline geliyor. Herkes insanlarin ozgurlukleri icin savasmasini izliyor, herkes ozgurlukleri icin savasan insanlara destek oluyor. Liderler ardi ardina Iran hukumetine kinama mesajlari gonderiyor, insanlarin bariscil gosterilerine bu kadar sert mudahale edemezsin diyor. Twitteri yayinda tutuyorlar. Irandan gelen haberleri butun dunyaya geciyorlar. Bir an icin dunya adina sevincle doluyorum, ne guzel diyorum, ozgurluk dusu. Ama cok da sevinemiyorum. Bu coskuya katilamiyorum. Icimden bir ses yanlis olan bir seyler var diyor.
Belki daha alti ay once Israil Gazze’de gupe gunduz katliama giristiginde ayni ulkelerin ve kurumlarin hic bir ses cikarmadiklarini ve hatta butun dunyanin haber almamasi icin bu sefer bloggerlari sansurledeklerini hatirladigimdan inanamiyorum samimiyetlerine. Gazze’de olanlara gozlerini yumarken, Iran’da olanlarla neden bu kadar ilgililer diye sormadan edemiyorum. Gazze ne bir ilk ne de bir son, sadece dunya kamuoyunun ikiyuzlu politikalarinin simdilik en taze ornegi.
Iran’da insanlar gidisattan rahatsiz. Secimlerde muhtemelen hile de yapildi. Insanlari sokaga cikaran da dunya kamuoyu degil haliyle. Ama dagin eteklerinde kopan kar parcalarini bir ciga donusturen etmenler, o ilk parcalari koparan etmenlerden cok farklidir. Cig icin, kar ile dolu bir kulvari tetikleyecek ve onu harekekete gecirecek olaylar ve idealler, bu olaylarin insanlara duyuracak bilgi akisi ve insanlari organize edip harekete gecirecek maddi manevi destek lazim.
Politika ulkelerin cikarlari icin her turlu halti yedikleri kirli bir zanaat. Politik bir olayin analizinde ozgurluk esitlik gibi insani ideallerden once, politik aktorler arasinda ki cikar iliskilerine bakmak lazim. Ancak o zaman o ideallerin arkasinda donen dolaplari gorebilir, belli bir ideal icin mi savasiyoruz, yoksa baska bir amaca mi alet oluyoruz anlayabiliriz.
NazIm
Ruyalar Gercek Olur
Yaklaşık üç yıl önce, hayatımın belki de en karışık döneminde, kendimi hiç bilmediğim bir ülkeye göndermiştim. O ülkede çölde verilen “dolunay partilerine” katılmış, insanların ağlamak için kullandıkları duvarı ve altın kubbeli bir caminin avlusunda oyuncak silahlarıyla oynayan küçük çocukları görmüştüm. Yıllar önce rüyasını gördüğüm o sokaklarda gezerken, yeşil yaldızlı bir zemin üzerine, o bilmediğim ülkenin dilinde soldan sağa “Dreams come true” yazan bir sticker almıştım.

Şimdi, Akdeniz’in ortasında, bir Greenpeace gemisiyle açık denizde geçirdiğim dördüncü gecede, simsiyah gökyüzünde parlayan yüzlerce yıldızın altında, aklıma gelen ilk şey bu oldu. Parlak yeşil zeminli stickeri aldığım o gün ve hayatımın geri kalanında inanmaya devam edeceğime söz verdiğim (ve tabi ki sonra kaç kez daha unuttuğum) cümle: Rüyalar gerçek olur.
Tesadüf olmasa gerek, yanımda bugüne kadar tanıdığım en iyi fotoğrafçılardan biri oturuyor. Sıcakkanlı, dürüst, eğlenceli yetenekli bir İtalyan. İlk Greenpeace gemisi tecrübesi ve çok heyecanlı. Daha bir hafta önce Pakistan’da askerlerle birlikteymiş, şimdiyse Akdeniz’in bugününü fotoğraflıyor. Çok mutlu.
Gökyüzüne gözlerimizi dikip baktığımızda bana söylediği ilk şey şu oldu: “Küçük Prens’i hatırladım! Aynı dövmen gibi!” O esnada yüzümde beliren minnet dolu gülümsemeyi görmedi ve içimden geçirdiğim şu cümleyi duymadı: “Neyseki yeni ve çok sevgili dövmemi laleye benzetenlerden olmadın!”
Tabi insan kendisini bir şey karşısında büyülenmiş hissedince (burada yıldızlar çok büyük rol oynuyor) ve bir karanlığın ortasında öylece oturuyor olunca başlıyor konuşmaya ve hayatındaki mucizeleri hatırlamaya. İtalyan fotoğrafçı beş yıl önce World Press Photos sergisini arkadaşlarıyla gezip hayran kalırken, bu yıl aynı ödülü almaya hak kazanmış. “İşte bu harika! Hayat mucizelerle dolu! Sadece beş yıl geçti aradan” dedi bana. (Tabi benim onun ödüllü fotoğrafını sadece bir ay önce Amsterdam’da sergiyi gezerken de görmüş ve şimdi “tesadüfen” onunla aynı gemide çalışıyor olmam da ayrıca enteresan bir detay.) Sonra yine yıllar önce İtalya’da gerçekleştirilen bir Greenpeace eylemini gördüğünde babasının “terrorist bunlar” dediğini ve nasıl tartıştıklarını anlatıyor. Greenpeace gemisine fotoğrafçı olarak çağrıldığını duyunca da ilk babasını aramış. Tabi ki. Yüzünde süreki dostça bir gülümseme var. O da bir şeylerin peşinde, bir şeylerin yolunda, ya farkında, ya da arkasında.
Benim kendime çok itirafım oldu bu gece, hepimiz yapsak arada bir. Dürüstçe konuşsak kendimizle. Bunu yapabilmek için hiçliğin ortasına gitmemize gerek kalmasa. Gürültüdeki sessizliği bulsak. Şehri ve dağınıklığı da sevsek. Sevsek ki, değiştirebilsek. Okuduğum şu şeyi hiç unutmam: Direnme. Direndiğin şey kalıcı olur.
Belki de çok direniyoruz her şeye. Şehre, trafiğe, keşmekeşe. Hayır ben bunu istemiyorum dedikçe batıyoruz içine. Bağ kurmak önemli. Evet, katılıyorum.
Ne kadar çok şey için endişe ediyoruz. Ne kadar çok şeyi düşünüyoruz. Oysa kadife gibi bir gecenin altında yalnızca ama yalnızca yıldızlara bakınca her şey bir anda duruyor. Gerçekten duruyor. Aynı duyguyu kutuplarda buzdağlarının arasında gezerken “kuzey ışıklarını” görmek ayrıcalığına erişmiş insanlar da tanıyorum tabi. Belki bir gün yaşarım. Yaşayayım.
Günlerdir ilk blog yazımı düşünüyordum. Çok kişisel olmasın diye kendime uyarılarda bulunuyordum. Ama çıkan bu, elimde değil.
Gemi çok güzel, deniz çok güzel. Bu herneyse, çok güzel.
Özgürlük ve endişelerden arınmış olmak daha da güzel.
Ben bu gece bir şey buldum. Unutursam biri bana hatırlatsın.
“All men have the stars,” he answered, “but they are not the same things for different people. For some, who are travelers, the stars are guides. For others they are no more than little lights in the sky. For others, who are scholars, they are problems. For my businessman they were wealth. But all these stars are silent. You–you alone–will have the stars as no one else has them–” L.P.
Yeşil
Sansürcü zihniyet çalışıyor, ya sen?
sonunda dailymotion’ı da kapattılar. önce youtube, ardından wordpress, şimdi dailymotion. dergilere sansur, fotograf sergilerine sansur, okuyucu yorumlarina sansur. sansürün sonu sınırı yok, geçenlerde google’ı kapatmayı bile gündeme getirmişlerdi. kuralları herkes kendince yorumlamak istiyor, öyle işimize geliyor çünkü, sansur bulasici bir rahatsizlik cunku.Ve sansurcu zihniyet topluma giderek yayiliyor.
olan da sen ben gibi internet kullanıcısına oluyor. tek eglencesi orantisiz gucle elinden aliniyor. yasak nedir, doğru yanlış kimin çizgisine göredir hepsi tartışılır. ama internetin uçsuz bucaksız olduğunu, her fikre, her ideolojiye, her bakış açısına sahip olması gerektiğini ne zaman alışkanlıklarımıza ve düşüncelerimize ortak edicez acaba?
biz dns ayarlarımızla, proxylerimizle oynamaya devam edelim, hepimiz minik birer internet korsanı olalım hiç birşey farketmeyecek. birşeyler yapmak için harekete geçmedikçe, bir gün maillerimizi kontrol edemediğimizde ya da msne giremediğimizde şimdiye kadar harekete geçmemiş olduğumuza yanacağız. kocaman bir şirket bilgisayarından internete bağlanır gibi, devlet tarafından izin verilen 3-5 siteye ulaşabildiğimizde dünyamızın darlığını farkedicez.
Simdi bu durumdan herkes muzdarip, her hangi bir protesto muhalefet kulturumuz olmadigi icin de herkes iki bik bik edip sonra susup tunellerden surdan burdan ulasmaya calisacak. Ama kimsenin sesini cikarmamasin sebebi bu sefer ses cikarmak istemediklerinden degil de, nasil ses cikaracaklarini bilmediklerinden kaynaklaniyor gibi geliyor bana. Sonucta sacma sapan sebeplerden kapatilan insanlarin eglence kaynagi. Sansuru mansuru bir yana koysak bile, deve icin yorgan yakildigi gun gibi ortada.
Insanlarin ses cikarabilmesi icin de gerekli platformalarin yaratilmasi gerekiyor. Sansuresansur.org cok guzel bir adim, ama daha ileri adimlar ve o adimlarin bizler tarafindan desteklenmesi gerekiyor. Kampanyaciligin birinci kurali surekli bilgi akisi saglamaktir. Sansuresansur.org kendisini hic bir kosulda eylem icin bile olsa kapatmamali ve ana iletisim hubu olmali herkese. Baska bloglarin kendi yayinlarina son vermek uzere eylemler organize edebilir, ama yine de kendisini koordinasyonu ve bilgi akisini saglamak adina acik tutmak durumundadir gibi geliyor bana. Yoksa hepimiz ne yapacagini sasirmis civ civ yavrulari gibi kostururuz ortalikta boyle durumlarda.
Ikinci adim, yaratici protestolar bulmak. Sansuresansur butonlari bannerleri stickerlari falan harika, arkasinda cok yaratici bir ekip oldugu asikar. Ama kendini tekrar etmemek, ve surekli atesi sicak tutmak lazim. Eylem gerekli noktalarda buyuk olceklerde bilgiyi veya baskiyi iletmek icin faydalidir. Arkasinda kampanya ve insan surekliligi olmayan sade eylemle protestoyla bir yere varilmaz. Baski yaratacak bir guc arkanda yoksa, soylediklerini kimse dinlemez. Ama bir konuyu yeterince isitabilirsen hic bir politikaci onun uzerinde oturmak istemez. Simdi burada arkanda durumdan muzdarip binlerce insan var, o zaman bu adamlarin seslerini duyurmalarinin yolunu ac. Misal bir facebook page i olustur insanlarin orada tek bir cati altinda toplanmalarini sagla. Once facebook fan sayfani tanit duyur. Orada 30.000 insan toplandiginda, taksime 30.000 adam toplamis kadar gucun olur. Orda durma ama, oradan basla. Ardina minik bireysel protestolar dusun, ya da insanlarin hep birlikte dusunup tartisabilcegi forumlar yarat, bir elin nesi var iki elin sesi var. Surekli protestolar ve devamli insanlara olan bitenle ilgili bilgi akisi sagla ki konuya olan ilgilerini kaybetmesinler. Uc bes eylemle, site kapatmayla bir degisiklik olusmaz, dedigim gibi surekliligi olan ve sicakligini koruyan bir gundem yaratmak lazim. Surekli bireysel kullaniciya dokunan yerlerine, orantisiz guc kullanimina vurgu lazim. Youtube’u actirmayi hedef alip kampanya yapilabilir. Ya da yasalarda toptan bir domaini kapatmanin onune gecilecek duzenlemeler talep edilebilir. Kampanya butcesi icin google, youtube gibi uluslarasi websayfalarindan maddi manevi destek istenebilir, sonucta onlar da buyuk miktarlarda para kaybediyor bu isten.
Turkiye’de hic bir seye sesini cikarmayan bizler istedigi zamanda cok guclu sesler de cikarabiliriz, sagimiz solumuz belli olmaz. Hele ki ucu kendimize dokununca. O yuzden yillardir her sey pahalanir da ekmek ne hikmetse ucuzdur ya bir tek. Bence sansure karsi baslayan bir hareket hizla cok buyuk rakamlara ulasabilir, sonucta ucu herkese dokunuyor. Olay herkesin her hangi bir seyin ucundan tutmasiyla basliyor.
Birey veya grup olarak neler yapabilirim diye dusunenler icin: Sanal Aktivizm ve sansuresansur’un blogu guzel baslangic noktalari. Sansuru mantikli bulanlara da sunu oneriyorum.











