Archive for the ‘guncel’ Category

TEKEL İşçileri ve Direniş

Bu seferki konuk fotoğrafçım Evren Özesen, konu ise TEKEL İşçileri ve Direniş. TEKEL işçilerinin, bu yazının kaleme alındığı tarih itibarı ile 61. gününü doldurmakta olan eylemlerine ışık tutmaya çalışmak, bu hadiseyi görmezden gelmeyip daha geniş bir kitleye ulaştırmaya çalışmak temel bir sorumluluk gibi.

Bununla beraber Evren Özesen’in fotoğrafları eşliğinde bu konuyu ele almaya karar verdiğimde bu fotoğrafların altını hak ettikleri şekilde dolduramayacağımın farkında idim (Türkiye’deki eğitim anlayışının kendisine emanet edilen gençlere attığı kazıkların en sağlamlarından birisi olduğuna inandığım Fenci-Sosyalci ayrımı yüzünden, iş toplumsal mevzulara geldiğinde dut yemiş bülbüle dönen tek Fenci‘nin ben olmadığımı da biliyorum (yetiştirdiği nesillerin analitik düşünme araçları ile donatılacak olan kısmını, sosyal problemlerden hiç anlamayacak şekilde eğitmeyi seçen bir ülkenin buna karar verirken olsa olsa başlama çizgisinin hemen gerisinde iki ayakkabısını da bağcıkları ile sıkıca birbirine bağlamaya karar veren bir maratoncu kadar ileri görüşlü olduğunu düşünüyorum)).

Bu konunun ve bu konuya dair fotoğrafların benim vizyonsuzluğuma kurban gitmesine müsaade etmemek, bu mevzuyu sizlere medyada çıkan ve duymaktan artık sıkıldığınız basmakalıp haberlerden ve birbirinin aynısı köşe yazılarından edinilmiş fikirler ile iletmemek adına fikrine ve duruşuna güvendiğim kişi ve topluluklardan bu konuya dair özgün yorumlarını benimle paylaşmalarını rica etmeye karar verdim. Yazı boyunca sizlere Özesen’in objektifinden TEKEL işçileri ile beraber işte bu görüşler ve düşünceler eşlik edecek.

Dolayısıyla, birbirinden farklı perspektiflere yer verip benim gibiler için küçük bir kaynak oluşturmak da bu yazının amaçları arasında sayılabilir.


© Evren Özesen

Ankara’lı bir fotoğrafçı olan Evren Özesen TEKEL işçilerinin direnişini 33. gününden beri belgeliyor ve fotoğraflarını http://tekeldirenisi.blogspot.com/ adresindeki günlüğünde yayınlıyor. Sadece fotoğraf çekmekle kalmayıp olan bitenin iç yüzünü yazılarıyla da aktarmaya çalışarak “belgelemek” fiilinin içini iyice doldurmuş bence. Read the rest of this entry »

Ben eylemin doğrudanını severim…

Sevgili prenses,

Hiç durgun bir suya taş atıp dalgaları seyrettin mi? Attığın taş minicik bir çakıl parşası da olsa dalgalar tek bir noktadan başlayıp genişleyerek yollarına devam ederler. Kıyıya ulaşıncaya kadar… Sonra o çakıl gözden kaybolsa da yitip gitmemiştir aslında. Suyun dibinde bir yer tutmaktadır artık. Üstelik aynı çakılı karlı bir yamaçtan salıverirsen, ne olduğunu anlamadan kocaman bir çığa dönüşür, saraylarının üzerine çöküverir. Söylemedi deme dikkat et şu minik çakıl taşlarına…

Çakıl taşları falan dedik ama mevzu büyük. Memleketin bir türlü ders almayan nükleer sevdası. Hem de ne ders almamak! İptal edilen son ihalenin 2 milyon dolara mal olması bir yanda, ihaleye giren yegane şirketin 14centten (normalden 5kat daha pahalı) başlayan fiyatlarla sana elektrik satmayı planlaması bir yanda. Çernobil ve hala radyasyonun etkilerini yaşayan insanlar bir yanda, çözümsüz nükleer atıklar ve silahlar bir yanda.. Şöyle bir tabloya bakınca, tekdirle uslanmayanın hakkı kötekdir diyesim gelse de umutluyum birilerinin birşeyleri anlayacağından. Çünkü benim gibi umutlu insanlar, üşenmeden, ertelemeden, unutmadan ve vazgeçmeden ses çıkarmaya devam ediyorlar.
.
Bakınız geçen hafta AKP grup toplantısına giren Aslı Olcay. Kötek yerine küçük bir el pankartıyla nükleer inadından vazgeç diyen Aslı, içeridekileri çok korkutmuş olsa gerek ki 10 tane siyah giyen adam üstüne çullanıp ağzını kapatmaya çalıştılar. Ama güçleri, bu ufak tefek kızın, nükleerin ölümcüllüğünü, pahalılığını ve kendisinin de barışcıl biz kız olduğunu söylemesini engelleyemedi. Read the rest of this entry »

Grevdeyiz

İklim Eylemcileri Serbest

Kopenhag’da, 3 haftadır gözaltındaki iklim eylemcilerini bekleyen Rainbow Warrior’da bugün tatlı bir heyecan var. Geminin önü canlı yayın araçlarıyla dolu. Gemide sağa sola koşuşturan kameraman ve gazetecilerin telaşına bizim gemideki basın toplantısı hazırlıklarımızın telaşı katılıyor. Geminin üzerindeki bembeyaz kar örtüsünün üzerine bugün ilk defa harika bir güneş parlıyor.  haftalardır ilk kez gözüken Güneş’i karşılayan gülen yüzler bugün dört özel konuğu gemide ağırlıyor. İklim eylemcileri 21 gun yargılanmadan tutuldukları cezaevinden dün gece serbest bırakıldılar. Hapishane kapısından çıkarken büyük bir çoşku ile karşıladık ve kucakladık herbirini. Gözaltına alındıkları sarayın kırmızı halısına inat, hapishane çıkışına kırmızı halı serdik. 3 haftadır özgürlükleri sebepsizce kısıtlanan 4 iklim kahramanı kesinlikle kırmızı halı üzerinde yürümeyi hakediyorlar. Kopenhag İklim Zirvesi sırasında büyük bir başarısızlığın altına imza atan dünya liderlerlerinden kat be kat daha fazla hakediyorlar kırmızı halıyı.

Hatırlarsanız, Danimarka Kraliçesinin Sarayında dünya liderleri için verdiği yemek daveti sırasında yaptıkları eylemden sonra gözaltına alınmıştı  dört eylemci. Smokin, gece elbiseleri ve limuzinleriyle, çok akıllıca ama son derece basit taktiklerle saray girişine sızdıktan sonra pankart açan eylemciler, dünya liderlerini iklim için laf değil iş üretmeye çağırmışlardı. Read the rest of this entry »

İklim Adaleti

Sizlere, kendini medeni ve demokratik olarak niteleyen, insan hakları savunucusu bir iskandinav ülkesinden yazıyorum. Ama aynı zamanda insan hakları, demokrasi ve hukuku; güvenlik kisvesi altında askıya alan, yok sayan bir ülkeden: Danimarka’dan. Bu sefer gözaltında olan ben değilim ama bu sadece bir tesadüften ibaret. Kopenhag iklim zirvesi sırasında eylem yapan dört Greenpeace Eylemcisi arkadaşımız hala gözaltında tutuluyor. Biz de Gökkuşağı Savaşçısı ile Greenpeace örgütünün eylemciler ve yapılan eylemin arkasında durduğunun en sağlam göstergesi olarak zirve sonrasında Kopenhag’da kalmaya karar verdik.

İçlerinden Greenpeace İspanya Genel Direktörünün de oldugu 4 kisi hala gozaltinda. Savcilik ek gozalti suresi istedi ve eylemcileri 3 hafta hapiste tutacak karari mahkemede cikarttirdi. Eylemciler 7 aya varan hapis cezasi ile karsi karsiya bulunuyorlar. Read the rest of this entry »

Yıl sonuna doğru ortalık karışırken karlar altında Afrika dansı…

İskandinavya soğuklarına rağmen Kopenhag’da yüz binlerce sivil sokaklarda, yine de karar alma mekanizmaları saçma kararlar almak suretiyle bu kararları yaptırıma bağlayamıyor, Türkiye karışmış yine -annem aradı söyledi, tatsız buralar dedi- DTP kapatılmış ve DTP’lilerle birlikte milliyetçilerde sokaklara dökülmüş, Avrupa’yı karlı soğuk hava dalgası vurdu da hayat bir yavaş akıyor ki sorma, İran’da reformist dini lider Ayatollah Montazeri ölmüş ve reformist halk bastırılmış kinleriyle meydanlarda ağıt yakıyor, İtalya’da halkın çoğunluğu ayaklanmış Berlusconi’yi istemezük diyor. Bir tane iyi haber duymak istiyor bünye bu karlı -13 derece memlekette. Ben de saçma bürokratik engellere takıldığımdan buradan çıkamıyorum gibi, Prenses. Çalışma vizesi olan birisi olarak yerel muhtarlığa kayıt olup bir kimlik kartı almadan ülkeden çıkamıyorum, oldu da çıktım, geri gelemiyorum. Ve bu kayıt işlemi 3.5 aydır sürüyor. Kar yağdığı ve noel öncesi olduğu için bürokratlar bir rehavet içinde, ailelerinin yanına gidip sıcak çikolata içmek istediklerinden bir an önce, pek umurlarında değil göçmenler gidip sevdiklerini görmek ister mi kara kış bastırmışken. 31 Aralık aynı zamanda tam dolunaymış Prenses ve ben umuyorum ki yeni ay ve yeni yılla birlikte herkes bir siner, ortalık bir durulur, herkes bi derin nefes alıp birbirini kucaklar.

Ben de bu soğukların üstesinden gelmek için Afrika dansına sardım. Epeydir sardım da şimdi daha sık dans etmek istiyorum. İronik gibi. Karda kaya kaya gittiğim dans kursunda Afrika perküsyonları eşliğinde iki saat enerji alıyor, enerji saçıyorum. Dışarıya çıkınca tabi az evvel kulak memesi kıvamına gelmiş kaslar kemiklerle bütünleşiyor soğuktan. Ama o kadar mutlu ediyor ki beni. Diyorum param olsa da her gün gidip dans edebilsem. Eğitmenimiz Zam Ebale. Kendisi orta Afrika’nın Cameroon Cumhuriyeti doğumlu bir dansçı ve eşcinsel aktivist. Budist öğretisiyle yetişmiş ve tabi ki bu soğuk avrupa memleketi yerine güzelim Afrika’ya dönüp yaşamak, dans etmek istiyor ama eşcinsel ilişkiyi 5 yıla kadar hapis cezasına çarptıran memleketine 347. yasa kaldırılana kadar dönmeyeceğini ve bunun olması için uzaktan da olsa elinden geleni yapacağını söylüyor.

Egosu epey şişkin olmasına rağmen (ve hatta tam da bu yüzden) çok iyi bir dans eğitmeni, Zam. Tabi bu egoyla sorunları olan öğrenciler uzakta durmayı tercih ediyorlar ama kendisini öyle kabul edince dersleri tadından yenmiyor ve iyi dansçıya hakkını veriyor. Read the rest of this entry »

Genetiğiyle oynanan kültür

Bilmem haberin var mıdır Prenses ama Türkiye’de Eylül ayının sonunda “gıda ve yem amaçlı genetik yapısı değiştirilmiş organizmalar ve ürünlerinin ithalatı, işlenmesi, ihracatı, kontrol ve denetimine dair yönetmelik” diye bir yönetmelik çıktı. Bu yönetmeliğin izniyle Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar (GDO) artık ülkeye rahat rahat girebilecek, ithal ve ihraç edilebilecek.

Süreç şöyle gelişti: Haziran ayında -tam da ben Türkiye’deyken- bir GDO (Ulusal -güya- Biyogüvenlik) yasa tasarısının taslağı ortaya atıldı bir anda (?!). Esasında, Ocak ayının başında

Tarım Bakanlığı Tarımsal Araştırmalar Genel Müdürlüğü’nde tasarı ile ilgili bir bileşenler toplantısı yapılıyor ve bu toplantıya -yeterince bileşen gibi görünmediklerinden olacak- Ziraatçiler Derneği, Çiftçi-Sen, GDO’ya Hayır Platformu, Buğday gibi bizim anladığımız dilde “biyogüvenlik” üzerine çalışmaları olan sivil toplum kuruluşları yerine Cargill, Monsanto gibi ülkemizde ve tüm dünyada GDO üreten, ithal eden ağa baba şirket temsilcileri davet ediliyor. Arada neler dönüyor bürokrat-işadamı ortamlarında bilemiyoruz ama sonra Nisan ayı oluyor ve bu yasa tasarısı dillere pelesenk edilmeden hemen önce TBMM’den beş milletvekili ile bir TÜBİTAK temsilcisi, ABD Tarım Bakanlığı’nın ve dünyadaki GDO’lu tohum üretiminin %71ini elinde tutan Monsanto şirketinin sponsorluğunda ABD’ye gidiyor ve dönüşte ismini basında bulamadığım bir milletvekilimiz, Meclis’e gelmesi beklenen biyogüvenlik yasa tasarısı ile ilgili çok şey öğrendiğini, Türkiye’nin ABD’ye tarımsal ürün ihracatı için çok sağlam kaynak olduğunu, “pamuk, mısır ve yağlı tohumlarda halihazırda ABD ihracatında ikinci sırada olduğumuzu” anlatıyor. Şimdi ne alaka hakkaten deme Prenses. Adam önce diyor Biyogüvenlik Yasasıyla ilgili çok şey öğrendim, sonra anlatıyor ABD’ye ihracat, yağlı tohum, yağlı müşteri, canavar tohum… Ekonomik güvenlik konusunda bir şeyler öğrendikleri kesin de biyogüvenlik konusu pek anlaşılamamış gibi geldi sanki bana. Neyse, sonra tasarı geçti, geçmedi, iptal davası açıldı vesaire derken, bu arada sivil toplum kuruluşları uyanıp, kapılar ardında nelerin döndüğünden emin olmadıkları halde insanları bir dolaplar döndüğü konusunda uyandırmak suretiyle harekete geçiyorlar ama Ekim ayının sonlarında zırt diye yönetmelik çıkıveriyor.

Peki bu yönetmelik sayesinde başımıza ne şekil çoraplar örülebilir?

En öncelikli açmazı, ürünleri bu ürün GDO’ludur veya GDO’suzdur diye etiketleme iznini vermiyor bu yönetmelik. Şimdi, esasında epey bir zamandır zaten çaktırmadan GDOlu ürün yemekteyiz, Prenses. Marketten aldığın ürünlerin bir çoğunda genetiğiyle oynanmış soya olsun, şeker, palmiye yağı olsun -ha bir de şu Arı Domates denilen şirin mi şirin dallı domates var ya, o da öyle- her türlüsü mevcut ama üzerinde “GDO içerir” ibaresi olmadığı için memlekete girebiliyordu. Read the rest of this entry »

Sundance ve Biodanza tecrübesi

İstanbul’da IMF karşıtı gösterilerde gaz bombasını bir güzel ciğerlerimize çektikten sonra ayağımın tozuyla Antalya Tekirova’daki Sundance Juggling Festivali’nde aldım soluğu. Sundance Juggling yani daha anlaşılır tabiriyle jonglörlük festivali de neymiş diye soranlar için de biraz bilgi vereyim hemen. 2006 yılında yapılmaya başlanan ve jonglörlükle ilgili veya ilgisiz bir sürü atölye çalışmasına ev sahipliği yapan Tekirova’nın pırıl pırıl güneşi, yemyeşil ormanları ve kayalı taşlı ama tertemiz denizi ile Sundance adlı kamp alanında düzenlenen bir festival bu. Her yıl birbirinden yaratıcı olarak tasarlanmış bedge leriyle, birbirinden ilginç ve yetenekli jonglörlerini biri araya getiriyor bu festival. Bu yıl da çağdaş sirk dansçıları derneği tarafından dördüncüsü düzenlendi ekimin 5 i ile 11 i arası.

Jonglörlükle çok fazla haşır neşir olmayan, sadece poi çevirmek ve biraz da akrobasiyle ilgilenen ben, kamp alanında, doğanın ortasında olmanın tadına vardıktan sonra onlarca ilginç atölye çalışmasının arasından dansla ilgili olanlarına dadandım hemen. Bunlardan en çok ilgimi çekeni de Biodanza adında ve daha önce de birkaç kere bazı atölye çalışmalarında tanıma imkanı bulduğum danstı. Yazının geri kalanında sizlere bu konu hakkında biraz bilgi verip, ilginizi buraya çekmeye çalışacağım.

Biodanza duygularımızı dışa vurmamızı sağlayan bir sanat. İnsanın müzikle hareketi birleştirerek kendisiyle ve dünyayla -yani çevresiyle- ilişki kurmasını sağlıyor. Evrenle bizim aramızda işbirliği kurulmasını sağlıyor başka bir değişle. 1960′larda Şili’li bir profesör ortaya çıkarmış bu dansı.

Biodanza sırasında birbirimize dokunuruz…
Bazen çoğu insana zor gelen o birbirine dokunma ihtiyacımızı giderir, bu korkumuzu atarız. Bunu suda mayoyla ve hatta çırılçıplak yapanlar da var tabi. Böylece müzik eşliğinde saatlerce dans ederiz. Kullanılan müzik de ortaya çıkarılacak duyguya göre değişir.

Biz elementler üzerine yağunlaşarak dans ettik. Toprak elementini, Afrika müzikleri eşliğinde ayaklarımızı ellerimizi yerlere vurarak ve bu şekilde toprağı hissetme güdüsüyle yaptık örneğin.

Biodanza ile bu son tecrübemden sonra üşenmeyip bir araştırmaya karar verdiğimde, bu dansın aslında oldukça ciddiye alındığını farkettim. Belli başlı bazı kuralları var. Biodanza işte deyip de geçmeyin, bunun teorisini ve nasıl uygulandığını iyice anlamak gerekiyor. Dans etmek değil de dansın kendisi olmak, seçtiğimiz müziğin dans sırasında bizi nasıl etkilediğini anlamak gerek.

Biodanza tecrübesi, etrafınızla kendinizi nasıl ilişkilendirdiğinizi ve gruptaki diğerlerinin kendilerini sizlerle nasıl ilşkilendirdiğini görmenize oldukça yardımcı oluyor gerçekten. Kendi kalp atışlarımdan ve de tepkilerimden, duygu durumumdan yola çıkarak etrafımla ilişkilerimi gözlemleme şansını yakalamama yardımcı olduğu için, bu teknolojiye ve bizlere taa Hollanda’dan kalkıp gelerek bu deneyimi yaşatan tatlı çifte ne kadar teşekkür etsem azdır diyorum ve fırsatını bulduğunuzda denemenizi şiddetle tavsiye ediyorum.

Kıvılcım

350 nedir?

24 Ekim İklim için Küresel Eylem Günü nedeniyle bol bol gündeme gelen 350 meselesine prenses bulaşmasa ayıp olurdu. Hani bazı kavramlar vardır, bir anda herkes konuşmaya başlar. Siz de utanırsınız artık o neydi diye sormaya… “350 mi? tabi canım” otamotaik cevabına dönüşüverir bütün tepkiler. Ben de konu ile ilgili cahilliğimi farkedip 350 neymiş ne değilmiş diye bir bakayım dedim. bu vesileyle gezegenimiz için çok önemli bir süreç olan Kopenhag iklim değişikliği toplantısından da bahsetmek istiyorum. Zira kyoto’dan kopenhag’a giden çetrefilli yolu görmek, atmosferdeki sera gazı emisyonlarının ne ölçüde düşürülebieceğini, bunun için nasıl bir uluslararası mutabakat sağlanabileceğini anlamak için de önemli.

Lisede fizik hocamız, sınavlarda sorduğu sorular için hesapladığımız sonuçların yanına birimlerini yazmadığımızda, o sorudan puan vermezdi. Cevabını bulduğum sorudan not alamayıp hocanın bol bol ahını aldım zamanında. Sonradan duruma uyandım tabii ki. Adamın bir bildiği var. 350 derken 350 patatesten mi yoksa 350 kilodan mı bahsediyoruz anlamak lazım. 350 ppm, olası iklim felaketini önleyebilmek için atmosferde bulunması gereken karbondioksit miktarı olarak hızla özetlenip geçiyor. Ppm (part per million) aslen bi moleküler yoğunluk birimi. herhangi bir ortamda adı geçen partikülün görece yoğunluğu konusunda bize bilgi veriyor. 350 ppm dediğim zaman, atmosferdeki her bir milyon gaz partikülünün arasında, 350 partikül karbondioksit var diyorum aslen. tabi yine de biraz amiyane kaçıyo bu tabir, daha fazla ayrıntıya bulaşmıyorum.

Bildiğiniz gibi karbondioksit ( metan, su buharı, CFC’ler, azot oksitleri, ozon yanında) bilinen en önemli sera gazı. Sera gazı dediğimiz gazların ortak özelliği de şu: Normalde dünyaya çarpıp yansıması gereken güneş ışınlarından kaynaklı ısıyı bünyelerinden tutabilme özelliği var bu gazların (aynen bir sera camı gibi: ışık geçer ısı kalır). Gezegenimizdeki karbondioksit, bitkisel yaşamın kaynağı olan fotosentezin hammaddesi olarak, dünyada yaşamın sürebilmesi için vazgeçilmez bir gaz. Tadından yenmez bişey anlayacağınız. Olmasaydı hepimiz çook üşürdük. Atmosferimizin oluşmasında ve dünyada istikrarlı bir iklimin oluşması için çok önemli bir rolü olmuş karbondioksit gazının. Taa ki bundan 200 yıl önce başlayan sanayi devrimine kadar. Bütün insanlık tarihi boyunca, karbondioksit seviyesi 275ppm civarında kalmış hep.Ta ki 200 yıl öncesine kadar… Aşırı karbondioksit salınımına yol açan fosil yakıtların (önce kömür sonrasında petrol ve türevleri) artan kullanımıyla bugün atmosferdeki karbondioksit seviyesi 390 ppm seviyesine gelmiş. Mevcut üretim- tüketim tarzı ile bu seviyeye her yıl 2ppm daha ekleniyor. İşte hali hazırda gerçekleşmeye başlayan iklim felaketinin önüne geçebilmek için bu seviyeyi 350ppm seviyesine indirmemiz gerekiyor. Tabi bunu ben kafamdan atmıyorum. Dünya çapında,önde gelen iklim bilimciler böyle diyor. Zira bana kalsa 275 ppm seviyesine indirirdim tekrar.

Bu ppm meselelerini, göze çok bilimsel gözüktüğü için pek fazla gündeme ve söyleme sokmuyordu, konuyla ilgili olarak halkı bilinçlendirmeye çalışanlar. Ama aksinin ne kadar kafa karıştırdığı da görüldü. Şimdi ben gezegende iki derece küresel ortalama sıcaklık artışından bahsediyorum misal. Bizim Bakkal ahmet ise, “-oooo bugun de çok sıcak, bu iklim değişikliği dağıttı bizi” diye geyiğe veriyor bünyeyi. Halbuki küresel ortalama sıcaklığın yükselmesi, gezegenin bazı bölgelerinde daha soğuk ya da daha yağışlı, ya da daha kurak vs. vs. hava durumlarına yol açabiliyor. Kaos biliminin doğmasında meteoroloji ve iklim biliminin katkısı düşünüldüğünde şöyle diyebiliriz: Bu iş biraz kaotik :) bilim adamının şahı gelse istanbuldaki sel felaketinin iklim değişikliğinden kaynaklandığını söyleyemez. Tabi kaynaklanmadığını da söyleyemez. Zira eldeki bilimsel veriler ve iklim bilimi henüz bu noktadan çok uzakta. Ama artan sel felaketlerinin giderek hızlanmaya başlayan iklim değişikliğine bağlı anomaliler olduğu öngörülebilir. İklim değişikliinin bizi felakete sürüklediği konusunda da artık hiçkimsenin bir şüphesi yok.

Yakın zamana kadar bu genel sıcaklık artışıyla halk bilgilendirilmeye çalışılıyordu. Ya da Kyoto sürecinde gördüğümüz gibi diyorduk ki “atmosferdeki sera gazı emisyonu 1990 seviyesine çekilmelidir” gibi daha rakamlardan arınmış ifadeler kullanılıyordu. Tabi doksanlı yıllar ve ikibinlerin ortasına kadar süren bilimsel bir tartışma da kesin konuşmayı önlüyordu. Siz bunun adına bilimsel temkin diyebilirsiniz. Ama son yirmi yılda iklim değişikliği billimsel gerçeğini çürütmek için, petrol kömür ve bilimum lobiler tarafından desteklenen master ve doktara tezlerini, kurulan düzmece enstitüleri bir inceleyin, kendiniz karar verin. Benim yorumum bu sürecin büyük bir bölümünün kar hırsı ve gezegenin geleceği arasında süren bir enformasyon – dezenformasyon savaşı olduğu yönünde.

Bu vesileyle biraz hafıza da tazeleyelim. Türkler olarak “İklim değişikliği mi? hadi canım! yok artık” tepkisini vermeyi bırakalı sadece birkaç yıl oldu. Öyle dedelerimiz zamanından bahsetmiyorum. Yanılmıyorsam 2003 yılında Atlas Dergisi, 15 sayfa ayırdığı iklim değişikliği dosyası ile iklim değişikliğinin insan eliyle gerçekleşmediğini ispat etmeye kalkışmıştı. Bununla da yetinmeyip bir bilim şarlatanını türkiyeye davet etmişlerdi. Dergiyle dağıtılan bedava biletlerle, yaklaşık 1000 kişinin katılıdğı bir konferansta, şimdi duysanız katıla katıla güleceğniz iddialar ortaya atılmıştı. Yıllarca iklim değişikliğinden bahsederken deli peygamber muamelesi görmenin hırsıyla yazıyorum bütün bu satırları da zaten :P

Medyanın iklim değişikliği kavramından bir iddia olarak bahsetmeyi bırakması, ve sokaktaki boyacının iklim değişikliğini konuşmaya başlaması, “Uygunsuz Gerçeklik” filminin yayınlanmasını takip eden üç ay içinde gerçekleşti. Gözlerimle gördüm, ağzım açık izledim bütün olan biteni. Bunun adına paradigma kayması diyorlar. Toplumsal önkabulllerden herhangi birindeki ani değişimin, iklim değişikliği özelinde sebeplerini oturup burada incelemeye kalksak bir doktora tezi olur, ben bi ara niyetlenmiştim bu konuda yazmaya, odtü’den bir abimiz benden önce davranmış, tez yapmış :) .

İyice dağıttık konuyu yine. Çok önemli bir hikaye olmasına rağmen “350″ hareketinin hikayesini ve internette örgütlenme modelini anlatmayı Nazım’a bırakalım. Çok düşük bütçelerle ulaşılan ve birlikte, dünya çapında harekete geçirilen insan sayısı olarak 24 ekim 2009 bence tarihi bir gündü. Ama ben, sıkıcı olmak pahasına, biraz daha Kopenhag sürecinden bahsetmek niyetindeyim. Efenim Kopenhag demeden Kyoto demek gerekiyor tabii ki. Kyoto protokolü, 184 ülke tarafından imzalandı. Geçtiğimiz yıl Türkiye de, galiba Angola’nın ardından (bunu kafadan attım:) Protokolü imzaladı.Bizim dışişlerinin görüşmeler sırasındaki kasaba kurnazlıklarını birisi lütfen kitap yapsın, karikatürcüler size sesleniyorum. Kyoto protokolü aslen şunu diyordu. Gelişmiş ülkeler (Ek-I ülkeleri), sera gazı salımlarını 1990 seviyesinin %5.2 altına indirsinler. Geri kalan ülkeler de çeşitli taahhütlerde bulundular. Anlaşma 1997 yılında imzaya açıldı ama yürürlüğe girmesi bir şarta bağlandı. Anlaşmayı onaylayan ülkelerin toplam sera gazı salımı %55′e ulaşmadan bu protokol yürürlülüğe giremez. bu çoğunluğun sağlanması 8 yıl aldı. Gezegendeki sera gazı salımının yüzde 36sından (1990 seviyeleri ile) sorumlu ABD ise bu anlaşmayı hala imzalamış değil. Pek sevgili Obama kardeşimizin çokuluslu şirket lobilerini bir kenara atıp ne Kyoto’yu ne de kopenhag’ı imzalamaya niyeti varmış gibi gözüküyor. Yine de ABD’de California gibi, şehir ve eyalet bazında Kyoto şartlarını gönüllü olarak yerine getirmeye çalışan birçok girişim mevcut.

Anlaşma daha 2005 yılında yürürlüğe girdi. Zaten 2012 yılnda da yükümlülük dönemi sona eriyor. bu süre içinde taraflar her yıl toplanıp kim ne kadar CO2 salacak, kim ne ödeyecek şeklinde bir pazarlığa oturdu. Gelişmiş ülkeler, Çin ve Hindistan gibi gelişmekte olan ülkeler adım atmadan adım atmak istemiyorlar. Zira iklim dostu teknolojilerin uygulanması ciddi bir maliyet artışı ve rekabet kaybı getirecek. Gelişmekte olan ülkeler ise, bu adamlar iklimi batırdı, bedelini niye biz ödüyoruz, bırakın bi refah yüzü görelim die bastırmaktalar. Sonunda Kyoto Prtokolü ve ek protokoller ile erişilen mutabakat devede kulak gibi kaldı. Ama bu uluslararası mutabakata bile ulaşılması, o kadar zaman alan ve sancılı bir süreç oldu ki, kimse yüksek sesle Kyoto Protokolünü kötülemeye cesaret edemedi. Sonuçta iklim konusunda bağlayıcı ilk küresel anlaşma kendileri. Kopenhag’da yapılacak toplantı da, son 14 yıldır toplana toplana bir hal olan devletlerin bir toplantısı. Bu toplantılar COP (taraflar konferansı) adı altında yapılıyor. Kyoto protokolu tarafları icin 5nci yani COP5, iklim cerceve sozlesmesi taraflari icin 15nci yani COP15 toplantisi olacak. Bu toplantiyi digerlerinden ayıran unsur ise şu: daha önce Bali’de taraflar, Kopenhag Konferansında, 2012 sonrası taahhut donemi icin anlaşmaya varmak için karara vardı. Bu ne demek yahu? turkcesi, arkadasım yil 2010 oldu neredeyse, simdi anlasamadik ama söz kopenhag’da anlasacagiz demek oluyor.

Tabi boylesine buyuk bir devletler arası pazarlik sureci oyle tek bir konferans ile olmuyor. Taraflar teknik, burokratik ve politik seviyelerde bircok hazirlik (aslen pazarlık) toplantisi yapıyorlar. Bu toplantilarin gidisatına bakıldığında manzara pek de heyecan verici gözükmüyor. Dünya kamuoyunun liderler üzerinde baskı yaratma çabası da biraz bundan kaynaklanıyor. 350ppm gibi bir hedefin gerçekleşebilmesi icin fosil yakıt bağımlısı üretim ve tüketim modellerinde devrimsel bir değişikliğe gidilmesi yetmiyor. Sonuçta Almanya gibi bir ülke böyle bir teknolojik ve toplumsal dönüşümü göze alabliiyor olabilir. Ama Çin ve Hindistan gibi ülkelerin fosil yakıtsız bir gelecek kurmalarını hem finansal hem de teknoljik anlamda kolaylaştırma görevi de yine büyük oranda gelişmiş ülkelerin sorumluluğu. Konuyu ülkeler ve ekonomiler bazında tartışmak aslında oldukça abes. Zira gezegenin bacasını saran ateş, kuzey kutbunda yaz deniz buzullarını neredeyse tamamen eritmeye başlamış, gözü grönland’ın kalıcı buz tabakasına dikmiş durumda.

Avrupa yetmişli yıllardaki çevresel uyanışının ardından, bütün enerji yoğun kirli teknolojileri başarıyla az gelişmiş ülkelere transfer etmeyi başardı. Eğer Ren nehri artık siyanür akmıyorsa bunun bedelini hintlilerin ya da Filipinlillerin ya da Kolombiyalıların, ya da bergamalıların ödediği kesin. Kopenhag süreci bu çevresel adaletsizlik ibresinin artık tersine dönüp dönmeyeceği ile ilgili önemli bir gösterge olacak. Ama uluslararası çok taraflı bir birleşmiş milletler toplantısından devrim bekleyenleri de hayal kırıklığına uğratacağı kesin. Biz Rainbow Warrior ile yavaş yavaş Kopenhag’a ilerken, iklim zirvesine kalan kırk günde bu meselelerden daha yoğun bir şekilde bahsedeceğim.

Tuna

Related Posts with Thumbnails
Kral Büyük Frederick Euler'den 16 yaşındaki yeğeni Anhalt-Dessau prensesine mektupla hocalık etmesini istedi ve Euler felsefe, bilim, matematik gibi değişik konular üzerine iki yıl boyunca haftada iki mektup yazıp prensese gönderdi. Prensesden hiç bir zaman bir cevap gelmedi, ama bu dahi matemetikçi sıkılmadan bilgilerini bu onaltı yaşındaki prensesin anlayabileceği bir yalınlıkta ona sunmaya devam etti. 1768'de Euler arkadaşlarının tavsiyesi üzerine bu mektupları üç cilt halinde " Lettres à une princesse d'Allemagne" ismiyle yayınladı, bir alman prensesine mektuplar. Bu blog Euler'in Anhalt-Dessau prensesiyle yaptığı karşılıksız mektuplaşmaya öykünmeyle başlayan bir serüvende yazılan mektuplarda karşımiza çıkan güzellikler üzerine düşülen dipnotlardır...
Kategoriler
Arşiv