Archive for the ‘gezi’ Category
Endorfin Kafası – 2
Gece nöbeti tutunca uyku düzeni altüst oluyor haliyle. Öğlene kadar uyumaca. Günlük akıştan da kopuk oluyorsun biraz. Tam alışıyorum derken Norveçe vardık. Allah için güzel memleket. Bi fiyorddan onlarca kilometre karanın içine girerek ulaşılıyor Oslo’ya. Ağaçların yeşili ile kar karışımı manzara şahane. Varınca bi vatandaşa hava hep böyle gri mi diye sorma gafletinde bulundum. Geçtiğimiz kasım ayı boyunca toplam iki saat (30 gun icinde diyorum her gün değil) güneş görmüş Oslo ahalisi. Güneşten vazgeçtim. Gün ışığı da 6 saat. 60. paraleldeyiz. sabah 9da hava aydınlanıyo. Öğlen üçte güneş batıyor. Millet tabi vermiş bünyeyi alkole. Doktorlar ışık odası reçetesi yazıyormuş depresyon şikayetiyle gelenlere. Metal müziğin de ana vatanı Norveç hani bir fikir vermesi babında. Oslo yine güneyde kalıyor. Norveçin kuzeyinde yaşayanları Oslo’lular bile yabani diye niteliyor.
Yabani diyorum ama allah icin ilk izlenimde on puan verdim. Gemiden inip Norvec toprağında 100m kadar adımlamıştım ki bir müzik sesi duydum. Pencereden içeri bakınca millet gel gel yaptı. Bi akordeon bir saksofonlu abi, aile toplantısı halindeki ortamda müzik yapıyolar. Girişteki norvecli hanım kızımız giris ücreti yemek rezervasyonu falan sordu. Walla dedim o Kron dediginiz paradan bizde yok. Aha surdaki gemiden indik. Garibanız, müziği duyduk, gel gel yaptınız ona tav olduk die anlattım derdimi. Abla da herkesten para mı alıcaz canım die bizi iceri aldı. Keyifli birkaç şarkının yanında beleşten nefis bir Balık Çorbası da yemiş olduk. Keşke her gümrük böyle olasıymış.
Bu abilerin türklerle çok eski tarihi bağları varmış. Vikingler İstanbula Miklagard diyorlarmış. Çok hoşuma gitti bu isim. İskoçyadan gelirken İskoçyanın Tarihi diye süper bir BBC belgesel serisi izliyordum. Viking zulmünden imanları gevremiş iskoçların. Diyor ki, bu viking abiler iskoç köleleri istanbul köle pazarında satıyolarmış. Süper ticari ilişkiler falan. Kültürler de etkilemiş birbirini. Bi ara derinlemesine bakmak lazım tarihsel bağlara. Hatta birisi dedi ki rivayet olunur ki istanbul meyhanelerinin badigartları komple viking yarmalarıymış. Ben diyenin yalancısıyım walla. Read the rest of this entry »
Delikanli bir Filozofun Bisiklet Guncesi
Oncesi:
Efenim son aylarda rejiden arkadaslardan akedemi beygiri oldugum, bir tatil yapmam gerektigi yonunde surekli uyarilar aliyordum. St.Louis’e tasindiktan, az cok eve yerlesip yeni okulla ilgili isleri hallettikten sonra dedim bari br tatil yapilim artik. St.Louis bana plaj bul lan allahsiz dediysem de, garibim St.louis’in camurlu misisipi kiyilarinda pek plaj yok ne yazik ki. Plaj yok ama sana gel kralindan eski demiryolu simdi ki bisiklet yolu olan Katy yolunda, missouri nehri kiyisindan, Lewis ve Clark’in tarihi bati Amerikanin kesfi ekspedisyonunun izlerinden keyifli bir hafta verelim deyince hayir diyemedim. Yukledim heybeleri, atladim bisikletime ve basladik 8 gun 767 kilometrelik yolculuga.
9 Agustos, 2009 Pazar. St.Louis’den Matson’a Katedilen Mesafe: 57km
Yola cikis biraz karanbole oldu, asiri sicaklardan tirstigim icin son ana kadar yola cikip cikmamaktan emin degildim. Alarmi erken saate kurdum, kalkabilirsem giderim, kalkamazsam pazartesi yola cikarim diyordum. Kalktim. Ahandana gidiyorum, lan harbi basimiza gunes falan gecmez insallah simdi doktora oncesi.

Sehrin icinden cikip Katy patikasina ulasma kismi yolculugun en sevimsiz yani, bir 20 km kadar ana yollardan surmek gerekiyor. Neyse ki pazar sabahi sakinliginde cok zorlu gecmedi. Katy yolunun hic haritasini basamadigim icin bir tirsiyorum yolu bulabilecek miyim diye. Neyse ki salakgecirmez (idiotproof) yapmislar yol isaretlerini, Katy icin saga don tabelasini geciyorum yerde dana gibi harflerle Katy bu tarafa ok eyvallah abi derken tam donemecde bir isaret daha yeter anladik uzerime gelme, burda saga donucez tamam. Bir de harita bastirsam her halde sinirimden yerdim haritalari.
Gunu olaysiz atlatip, Klondike parkina kampimi atiyorum. Dusumu aliyorum, tortelini mi mideye indiriyorum. Hep boyle kamp yerlerinde kalicaksak bu yolculuk baya luks gececege benziyor. Piril piri gokyuzune bakip bu sicakta sadece cadirin ic tentesi yeterli diyip sere serpe yayilip misil misil bir uykuya daliyorum.

Lakin gunun kaderinde yagmur dansi yapmak da varmis. Gece saat 3 sularinda gokyuzu patliyor ve deli bir yagmur basliyor, ben kafama damlayan yagmur damlalari ile uyaniyorum. Uyku sersemligine biraz dinmesini bekliyorum ama pek dinicek gibi degil, cadirin ici iyice islanmaya basliyor, panikleyebilirim artik. Iste yagmur dansi bu noktada basliyor, Gecenin bir yarisi cadirin dis tentesini yagmur altinda gecirip, aksam havaya guvenip ortaliga biraktiginiz ivir zivirlari islanmasin diye toparlayip cadira geri donme operasyonu. Sade bokserla yapildiginda yagmur damlalarini sirtinizda daha iyi hissettiginizden daha soyut dans figurlerine imza atabiliyorsunuz. Vokal opsiyonel.
10 Agustos Pazartesi. Matson’dan Mokane’ye Katedilen Mesafe: 100km Toplam Mesafe: 157 km
Gun islak basliyor. Hemen hemen her seyim islanmis. Coraplar, eldivenler, kask, bisiklet, cadir, tulum, ocak, heybeler. Bir cay demliyorum incirli biskuvilerinin yanina. Yagmur tekrar baslamadan en azindan yola koyulmali.
Bu Amerikalilarin tarih anlayisi biraz hayal gucu gerektiriyor. Katy yolunun buyuk bolumu Lewis ve Clark’in 1803-1806 yillari arasinda gerceklestirdikleri bati amerikanin kesfi ekspedisyonu ile paralel gidiyor, ikisi de missouri nehrini takip ettiklerinden. 1803 yilinda Fransizlardan bati Amerikayi Louisiana anlasmasi ile satin alan Amerika birlesik devletleri, neyi satin aldigini anlamak icin bir ekspedisyon duzenler. Kaptan Meriwether Lewis ve William Clark’in basini cektigi ekip 3 yil boyunca yol alip, binbir macera atlatip, pasifik okyanusuna kadar ulasip sag salim geri donerler. Yolculuklari boyunca da bol bol bolgenin envanter calismasini yaparlar.
Haliyle Katy yol boyunca da tabelalar koymuslar bu efsanevi ekspedisyon ile ilgili. O noktada neler yasandigini anlatiyor tabelalar. Hayal gucu burda devreye giriyor.
-Su karsidaki adayi goruyor musun?
-Hayir, hangi ada???
-Iste onu diyorum, ada artik yok . Ama eskiden orda bir ada vardi ve Lewis ve Clark orada kamp yaptilar.
-Himm, iyiymis.
ya da Konya ovasi gibi duz bir mekanda:
-Burada eskiden dik bir yamac vardi, Lewis ot toplamaya ciktiginda bu yamacta ayagi kaydi
-Eee, bir sey oldu mu?
-Yok ya, hafif tokezledi o kadar
ya da baska bir nokta da:
-Lewis ve Clark burada nehrin obur tarafina gectiler
-Eee?
-Ne eee’si, nehrin obur tarafina gectiler iste
-Peki
Aslinda bugun Tebbett’deki bisikletci barinagini hedefliyordum, ama Mokane’ye vardigimda hava kararmaya baslamisti coktan ve orada kalmaya karar verdim. Bu kucuk kasabanin parkina cadiri attiktan sonra kasabayi turlamaya ciktim. Simdi bu yorgunlugun uzerine bi bira icilir diyip ilk gordugum pub’a daldim.
-Sen de kimsin nerelisin?
-(Hobala, nasi yani) Ben bisikletciyim abi, St.Louis’den gelir Clinton’a giderim. Aslen Turkiyelim.
-Aaaa, turksun haa, super, bizim Turkiye’de arkadaslarimiz var, Incirlik ussundeler, gel buyur buyur soyle
-?!?!
Birayi alip Bob’un masasina oturdugumda etrafa goz atma sansi buluyorum. Bir bilardo masasini cevreleyen duvarlarda amerikan bayraklari, cercevelenmis savas ucaklari fotograflari ve iki uc tane dev “US Operation Iraqi Freedom” bayragi duvarlari susluyor. Yanlislikla gazilerin lokaline girmisim.
Bob donanmada calismis, artik emekli olmus. Yanimda yegeni Scott, cam yarmasi diye tabir ettigimiz cinsden iri bi abimiz, bana incirlik ussunun oldugu yerde havalar nasildir diye soruyor. Adana da yazin hava sicaktir abi diyorum, cok sicaktir hem de. Hic unutmam bir kere eyleme gitmistik incirlik ussune diyesim geliyor ama gulumseyip susuyorum. Ikinci birami Scott ismarliyor, muhabbet derinlesiyor. Bob demokratlardan yakiniyor bana, kendisi cumhuriyetci katolik, ben de kafa sallayici. Mokane kucuk bir demiryolu kasabasi, bizim Selamsiz’i hatirlatti bana, 75 kisi yasar, herkes bir birini tanir. 1983 de demiryolunun hatti degistikdikten sonra kasabanin ekonomisi iyice durmus, issizlik, bol bol goc, sadece orali olanlarin bildigi ve gitti bir yer Mokane.
11 Agustos Sali. Mokane’den Boonville’e Katedilen Mesafe: 108 km Toplam Mesafe: 265 km

Sabah erkenden yola cikip sicak bastirmadan biraz yol kat edeyim diyordum ama kalkamadim. Ucuncu gun artik yollarlar ve manzariyi baya kaniksiyorsunuz. Bol bol goz alabildigine misir tarlarlari, misir tarlari, misir tarlalari. Bu dum duz uzayip giden yesillikle bazi bazi hafif tepedikcikler. Windows XP standart arkaplani gibi bi goruntu. Saatlerce bu manzaraya pedal bastiktan sonra insan kendini Windows XP masaustunde sanmaya basliyor bir sure sonra,. Abi o kadar dedim Missouri’ye XP kurmayalim diye, bak dondu yine, biri restart atsin su makineye.
Aksam uzeri biraz degisiklik olsun diye Ipod’u takiyorum kulagima. Simdi burada verdim Vivaldiyi, Betthoven’i ne biliyim Loreena Mckennit’i, dogayla bir olduk, huzurdan kelebek oldum, kendimden gectim falan diye yazmak isterdim entel entel ama ne yazik ki Missy Elliott koydum son ses, get ur freak on motherfucker!!!! Hip Hop rulez baby! Burasi siyahilerin yerlilerin topraklari, buranin dogasinda muziginde ritim var. Oyle Avrupa Saray muzikleri gitmez buralara. Missy verdikce ritmi bende basiyorum pedala, sanki Etilerde piyasaya cikmisim spor arabamla oyle de bi havalara giriyorum ki sormayin. Aksam kalmayi planladigim kamp alaninin onune geldigimde duruyorum bi, Missy “Music makes you lose control” diye cilginca bagiriyor, tekrar basiyorum pedala, let’s go baby!
Ben boyle mal mal nereye gittigimi bilmeden giderken Doug ve Cole ile karsiliyorum neyse ki. Doug ve Cole Amerikayi bastan sona geciyorlar, Virginia’dan baslamislar 34 gun once Oregon’a gidiyorlar. Ikisi de Haziranda universiteden mezun olup temmuzda yola koyulmuslar. Keyifli elemanlar. Onlar bu gece Boonville sehrine ulasmayi hedefliyorlar, Missy’yi cantaya atip Doug ve Cole ile surmeye basliyorum.

Gunbatiminda Missiouri nehrini gecip hava kararmaya baslarken kamp alanimiza ulasiyoruz. Yaklasik 110 kilometre ile bugun uzun ve yorucu bir gun oldu, herkes yorgunluk ve acliktan dagilmis durumda. Bakiyorum bizimkiler bagellere ve kasar peynirlerine yamulmuslar coktan.
N-Aksama ne yiyoruz gencler?
D,C-Bagel, bagel, bagel
N-Nasi yani, bir seyler pisirmiycek misiniz?
D,C-Ocagimiz yok ki
N-Nasi ya? Dort aylik yolculuga ocaksiz mi ciktiniz. Ne yiyorsunuz peki?
D,C-Bagel, bagel, bagel
N-Baslatma lan bageline, bagelden aksam yemegi mi olur
D-Butun gun pedal bastiktan sonra kim yemek pisiricek o yorgunlukla, bana su kasari dogramak bile zor geliyor simdi
Benim kafam atiyor o noktada, su genclere hayata ve onun keyiflerine dair bir seyler ogretmem lazim. Aksam yemeginin keyifini suremeyeceksek yemisim butun gun pedal basmayi.
N-Durun, birakin bagelleri, benim ocagim var, hepimize yemek pisiricem
D,C-Bagel, bagel
N-Dur, yok bagel magel
Ocagi atesliyor, tortelinileri atiyorum suya. Siz tortelinilere bakin, ben kosedeki benzin istasyonundan sarap alip geliyorum diyip atliyorum bisiklete. Ben gelene kadar tortelini pismis bile, ikinci parti peynir ve domates soslu makarnayi ocaga atip torteliniyi kasiklamaya basliyoruz. Yanina sarabi da aciyorum. Cole 8 yildir agzina icki koymamis. Doug hemen hemen hic icmemis. Olum yazik size lan, hadi bakalim serefe diyorum, dibini gormeyen secdigini goremesin. Iki kadehten sonra bizim bagellerin kafalar cakir keyif olup gozleri fildir fildir donuyor. Acaba biz de ocak alsak mi lan muhabbetleri donuyor. Yemek ustu Cole hadi bara gidelim diyor, ben yasliyim bar maceralari icin diyip cadirima suzuluyorum, onlar bara sallanirken. Iki surahi bira icip bi guzel sarhos olmuslar o gece, cimlerde yuvarlanip bol kakara kikiriyle donmusler, guc bela cadirlarini kurabilmisler donduklerinde. Cok eglendik aksam diyorlardi sabah uyandiklarinda.
12 Agustos, 2009 Carsamba. Boonville’den Clinton’a Katedilen Mesafe: 117 km Toplam Mesafe: 382 km
Doug ve Cole bisikletlerine bakim yapmak icin Boonville’de biraz zaman gecirecekler. Bense bugun Katy yolunu bitirmeyi hedefliyorum, sabah vedalasip ters yonlere pedal basiyoruz.
Gun olaysiz geciyor. Tempolu bicimde pedal basiyorum, hafif tepelerin oldugu bu etaplarda dusuk bir egimde tirmanip sonra yine hafif bir egimde tepenin ardina sallaniyorum bol bol. Tarlarin ormanlarin arasindan Clinton’a ulasiyorum gun batimiyla birlikte. Bol sivri sinekli bir karsilama torenin ardina hizli bir yemek fasli ve yorgunluktan tuluma suzulmece.
13, 14, 15 Agustos 2009.Clinton’dan Matson’a Katedilen Mesafe 328 km Toplam Mesafe: 710 km
Donus yolculugu cok daha meditatif geciyor. Sabahlari erken kalkiyorum, cadiri toplarken cayimi yudumluyorum. Incirli biskuviler veya bagellerle kahvalti yapip seleye atliyorum. Acikana veya suyana kadar pedal ceviriyorum. Acikinca durup bir seyler yiyiyorum. Susayinca su iciyorum. Kilometre tabelelarinin oldugu yerlerde banklarda ki molalarda kivrilip uyukluyorum. Sonra kalkip tekrar pedala basiyorum. Iki gune bir marketlere ugrayip erzaklarimi tazeliyorum. Aksamlari kamp yapicak bir yer bulup cadirimi kurup ocagimda makarnami hasliyorum. Yemek ustu cok gecikmeden uykuya daliyorum.
Bisikletin pedali dondukce yollar altimdan akip geciyor. Gunes doguyor yukseliyor batiyor. Yolun tozu uzerime siniyor. Sivrisinekler ayaklarimi kemiriyor. Arada yagmur iniyor uzerime. Bazen ruzgar arkamdan esiyor daha hizli gidiyorum, bazen tam karsimdan esip hizimi kesiyor.
Dusuncelere daliyorsun bazen yolda. Bisiklet surdugunu bile unutup olaylari insanlari yasamini dusunuyorsun. bazen daha felsefi dusuncelere daldigin da oluyor. Ama butun gunu dusunurek kendini oyalayarak gecirmek cok da gerekli degil. Pedallara ve yola fokus oluyorsun cogunlukla, pek bir seyi dusunmeden, pek bir seyi umursamadan. Sadece varoldugun zamanlar.
15 Agustosta Klondike parkina variyorum, yarin Katy’de son gunum olucak. Yedi gundur yoldayim. Varirir varmaz ter kanter icinde kendimi dus kabinlerine atiyorum, soyle yolun tozunu terini uzerimden atmak icin. Dusun altinda uzun uzun kaliyorum, o tozlu pisli halden, kireclenmis gibi sertlesmis saclardan sonra ter temiz puri pak olmak. Suyu kapattigimda sanki bam baska bir insanim, medeniyete tekrar donmusum. Kapida asili havluya uzandigimda:
Gerceklik geldi sirtima vurdu unut dedi medeniyeti
Bisikletcisin sen bisikletci kal giy dedi kirlileri
ps: Bu gezide cektigim fotolara burada bakabilirsiniz.
Utila Adasinda Dalis Halleri
Dalis icin gittigim yerler hakkinda internette Turkce bilgi bulmak pek kolay degil. Bir de olabildigince objektif, tur sirketlerinin pazarlama dilinden uzak bir seyler aramaya basladigimda durum daha da bir umutsuz hale geliyor. Hem kendi kisisel hafizam icin, hem de dalis konusunda turkce bilgi dagarcigini internette genisletmek adina oturup yazmak istedim.
Su anda bulundugum Utila Adasi, Honduras Korfez Adalarindan (Bay Islands) birisi. Ismi genellikle daha turistik ve pahali olan Roatan Adasi ile birlikte aniliyor. Adaya La Ceiba sehrinden feribotla 1 saatte ulasiliyor. Ada Orta Amerika Resifi (Mesoamerican Reef) `nin en guney ucunu olusturuyor. Bu resif oldukca dikkate deger zira Meksika`daki Yucatan Yarimadasindan korfez adalarina kadar uzaniyor. Ve dunyanin en buyuk ikinci resifi konumunda.
Adanin kulturu ve tarihcesi karayip korsanlariyla oldukca icice. Colomb`un 1502`deki dorduncu seferinde kesfedildiginde adada halihazirda yasayan yerliler varmis. Bu yerlileri yamyam diye niteleyen ispanyol kasif yamyamlar ada halkini kole olarak calistirmak uzere baska yerlere tasimis ve gorece kisa bir surede butun yerli nufus ortadan kalkmis. Ada karayiplerde cok merkezi bir noktada, kolonilerden avrupaya altin ve gumus tasiyan gemilerin rotasi uzerinde. Tabi bu da korsanlar icin adayi oldukca cazip hale getirmis. Bu korsanlarin en unlu ve acimasizi olan Kaptan Henry Morgan, 17. yuzyilin buyuk bolumunde adayi kontrolu altinda tutmus. Zaman icerisinde bir cok avrupali korsan adaya yerlesmis. Bu yuzden bugun bile en az 5-10 kusaktir yasayan bir “beyaz” nufusu var. Artik pek avrupali olduklarini soyleyemeyecegim acikcasi. Son yillarda adaya yerlesmeye baslayan honduraslilarin disinda adadaki diger baskin etnik grup Garifuna’lar. Garifunalar, kokenleri afrikaya kadar uzayan karayipli karisik bir etnik grup ve karayiplerde ispanyollar tarafindan kole olarak bir cok farkli yere surulmelerine ragmen kulturlerini korumayi basarmislar. Bob Marley tarafindan temsil edilen Rastafani kulturu de aslen Garifuna kulturunu kastediyor benim anladigim kadariyla. Uzun lafin kisasi, bundan 150 yil once ingilizler adayi honduras’a birakmak zorunda kalmis ama adadaki hakim dil hala ingilizce. Ingilizce diyorum ama 18. yuzyil ingilizcesini karayip ispanyol aksaganiyla harmanladiginizda ortaya cikan corbayi kastadiyorum aslinda. Sonucta adalilarda Honduras`a karsi bir aidiyet duygusu yok acikcasi.

Utila’da birkac tatil koyundeki dalis sevislerini de sayarsak yaklasik 17 dalis okulu var. Ucuz dalis konusunda nam saldigindan beri Backpacker dedigimiz bitli turistlerin orta amerika rotasinda ana durak noktasi haline gelmis. Dalis okullari arasinda kiyasiya bir rekabet var. Gunde 2 kere adaya gelen feribottan cikip yurumeye basladiginizda karsiniza bir egitmen ve divemaster guruhu cikiyor. Okullar kendi aralarinda anlasip cigirtkanlar icin okul basina 3 kisi siniri koymuslar. bu kalabaligi atlatip kalacak yer aramaya basladiginizda bircok hotel ve pansiyonun dalis okullari ile anlasmali oldugunu goreceksiniz. Eger dalmiyorsaniz, ada kalacak yer konusunda pek fazla alternatif sunmuyor.
Fiyatlar genelde birbirine cok yakin. PADI Open Water kursu 270 dolar civarinda. Tabi ki bu fiyat 4 gunluk kalis ve kurs sonrasi iki dalisi da kapsiyor. Bu yuzden de dunyanin en fazla dalis sertifikasi verilen noktalarindan birisi Utila. Sabah iki ve ogleden sonra iki dalis olmak
uzere standart bir gunde 4 dalis yapiliyor. Okullar tek dalis icin musteri kabul etmemeye calisiyor genelde. 2 dalis icin 55 dolar gibi bir ortalama fiyat hakim.
Ayrica Utila, Divemaster egitimi almak icin inanilmaz ideal bir yer. 750 dolar oduyorsunuz ve gercekten egitim programinin tamaminin uygulandigi bir divemaster egitimi veriliyor. Herhangi bir dalis okuluyla divemaster egitimi yapmaniz halinde yasam boyu ucretsiz dalis hakki kazaniyorsunuz. Dalis yogunlugu oldukca fazla oldugu icin tecrubenizi de hizla arttirabiliyorsunuz.Dalis okullari genelde kendi egittikleri Divemaster`lari ise aliyor. Ama genelleme yapmayayim. Sonucta ben adaya gelip duzgun bir is bulabildim gorece kisa zamanda.
Birden cok yabanci dil konusmak cok net bir avantaj. Turkceyi kimse ciddiye almiyor haliyle
PADI sistemi ve standartlarina butun dalis okullari titizlikle uyuyor. Ben acikcasi bu kadar ucuz fiyatlarla bu kadar yuksek standartlar beklemiyordum. Deneme dalislarini egitmenler yapiyor. Egitmenler sadece kurslari yapiyor. Teknenin idaresi ve kurs disi dalislarin tamami sadece divemaster`lar (dalis uzmani diye cevirmisti sanirim federasyon) tarafindan yapiliyor. Kimse maasla calismiyor. Tup basina komisyon genel olarak kabul goruyor. Yukarida bahsettigim normlar butun dalis okullarini kapsiyor ve bu normlarin disina cikan dalis okullari kisa surede kapaniyor benim gordugum.
Ama adada dalan herkes, gunde 3 dolar vergi oduyor. Bu paralar samandiralarin korunmasi kacak avciligin engellenmesi ve adadaki basinc odasinin calisir halde tutulmasi icin kullaniliyor. Yani bizim Antalya – Kas`ta yapildiginin tersine kimse dalis noktasinin ustune
demir atmiyor. Tabiri caizse kimse yemek yedigi kaba sicmiyor. Samandiralar caliniyor argumanini nasil basitce astiklarini gordum ayrica burada. 2 metre uzunlugunda 25cm kalinliginda bir boru alinir. Alt ve ust kismina cimento dokulur, aradaki hava boslugu korunur.
Samandira zincirle deniz zeminine baglanir. Bu samandiranin guzel tarafi sapasaglam orada durmasi ve uzun oldugu icin yuksek teknelerin bile rahatca baglanmasini saglamasi. Maliyetin de oldukca dusuk oldugunu dusunuyorum. Kas ve diger dalis merkezlerimizdeki okullara
duyurulur. Cozun artik su samandira meselesini!!!
Dalis noktalarina gelince. Adanin etrafina dagilmis, aktif olarak dalinan yaklasik 60 dalis noktasi var. Sualti topografisi de oldukca birbirine yakin dalis noktalari arasinda. 5-10 m derinlikte resif platosu ve resifin arasinda kumul parcaciklari var. Derin suya dogru keskin bir yamac ve derinlik 20-40 metreye ulasiyor yamacin alt kisminda. sonrasi da genel olarak kum zemin. Bu yuzden kaybolmak ya da tekneyi kaybetmek pek mumkun degil. Adada yerlesim guney kisminda. Kuzey tarafi oldukca bakir kalmis. O yuzden kuzeydeki dalis noktalari daha zengin ve saglikli bir resifi barindiriyor. Ayrica Balina Kopekbaligi denen guzel canlilari gormek de ancak kuzeyde mumkun. Bir cok dalis okulu masraflardan kismak icin dalislarini limana yakin guney bolumunde sinirli tutuyor. Turkiye`den kalkip buraya gelirseniz muhtemelen dalis sirasinda agziniz acik kalir. Ama Tayland ya da Kizil Deniz ile karsilastirildiginda buranin biraz vasat kaldigini kabul etmek gerek. Bir cok tropikal tur yaninda kaplumbaga ve kopekbaliklarina zaman zaman rastliyoruz dalislar sirasinda. Tabi Turkiye Utila arasinda, Guatemala’daki bir yuksek irtifa golunde 3 ayimi dalarak gecirdigim icin buradaki dalistan sikilmam cok uzun zaman alacak diye dusunmekteyim.

Bu yazi aslinda dalis profesyonellerine yonelik oldu biraz. Hafiften ortaya karisik. Neyse ama bende daha yazacak cok hikaye var. Her dalis noktasina bir yazi ayirmaya baslarsam sasirmayin derim. Ayrica cok karizmatik balikcilar var burada. Yuzlerce hikayeleri var. o alana girmekte henuz pek acele etmiyorum. Efenim saglicakla kalin. Buralara yolu dusen olursa kapimiz her zaman acik.
Tuna Turkmen
Joffrey Golu Canavari
Dagda yururken karsinizdaki vadiden bir cig kopar ve uzerinize buyuk bir toz bulutu ile birlikte gelmeye baslarsa ne yaparsiniz? Snatch’in final sahnesini hatirla: Hic bir sey yapamazsin, donar kalirsin. Biz de oyle yaptik, donduk kaldik. Mekan Matier Buzulu, Joffre Golunun uc yuz dortyuz metre yukarilarinda Matier Dagi ile Joffre Dagi arasindaki gecide cikan vadide. Sicaklik gunesin buyuk yardimlari ile 3 derece civarlarinda, ogleden sonra saat 3 sulari.
Joffre daginin yamaclarindan kopan cigi gorunce oldugumuz yerde durup tedirginlikle izliyoruz kulvarin icinde akan kari, kulvarin kavis yaptigi yerde cig gozen kayboluyor. Onumde ilerlemekte olan Trey arkasini donup bana yukardaki cigi gordun mu diye soruyor, ben tedirgenlikle basimi sallayip gordum yanitini verdigim sirada o kulvarin bizim vadinin yamacinin kesistigi yerde asil buyuk cig patliyor ve buyuk bir toz bulutu yukseliyor. Iste asil cig bu ve iste asil donup kaldigimiz an da bu. Yuzmetre yukarimizda cikmayi plandigimiz noktaya yuklu bir toz kar cigi isabet etmisti, cigin daha da buyuyup bize dogru gelip gelmeyecegi hakkinda bir fikrimiz yoktu, aslinda o anda hic bir konuda hic bir fikrimiz yoktu, budistlerin pesinden kostuklari mutlak zihinsizlik anlarindan biri, tam da yillardir kafamizda tasigimiz saksiya asil ihtiyacimiz oldugu anda o bizi birakip gitmisti iste.Insan dedigin komik bir mahlukat. Trey ile daha sonra konustugumuzda tam o anda, o buyuk toz bulutunu gordugumde ve ne yapacagami bilemedigimde fark ettigim sey cok kucuk oldugumdu dedi. Bir anda kendini Matier ve Joffre daglarinin arasindaki bi vadide, binyillardir orada bulunan Matier buzulunun yaninda, uzerine gelen cigla birlikte kucukcuk bir karincacik gibi hissetmek. Bu vahsi yerler bu zamansal ve uzamsal gigantik olcekler biz fani yaratiklar icin fazla buyuk kaciyor,biz her ne kadar bunu unutsakta habire. Aslinda daha bir gece once gok yuzunu kaplamis piril piril yildizlara bakarken anlamistik olcegimizi, -30 derece civarlarindaki donduran sogukta ne kadar zayif oldugumuzu anladigimiz gibi.
Benim ise o toz bulutunu gordugumde ilk aklima gelen kamerami cikarip bir fotograf cekmek oldu, hani onumde duran trey ile birlikte olcegi iyi verip ilginc bir kare cikarabilirdim ordan. Aninda cok sacma bulup yapmadim tabi. Dagci egitimim cigi gozlerimi ayirmadan izlememi salik veriyordu, orada bir turist gibi fotograf cekemezdim, Louvre Muzesini gezmiyordum sonucta.Ilk toz bulutun ardindan cig uc-bes saniye kadar kisa ama bir omur kadar da uzun bir sure yamacin arkasinda kayboldu. Iki sey olabilirdi, birincisi ve kotu ihtimal, cig yamacin arkasindaki kari da onune katip daha da buyumus bir halde bizim de icinde bulundugumuz vadiye patlayabilir, ya da ikincisi ve iyi ihtimal, yamacin arkasinda gucunu kaybedip bizim vadide son kirintilarini birakabilirdi. Bu yaziyi yazdigima gore, ikinci ihtimal oldu, ki birinci ihtimal bile olsa biz yine de guvendeydik, cunku olasi bir cig ihtimaline karsi vadidin sol yamacinda kayalik karsiz guvenli bir bolgede yuruyorduk yani vadi tabaninda veya sag yamacta degildik.
Yine de bulundugun acimasiz ama bir o kadar da guzel ortamda onunde patlayan bir cig insani garip ve karmasik duygulara surukluyor. Hayatimda hic bu kadar yakindan bir cig gormemistim. Cig gecip gittikten sonra orada bir kayanin uzerine oturup durum degerlendirmesi yaptik. Soguk dag havasini sik araliklarla solurken, gunes isinlariyla paril paril parildayan binlerce yil yasindaki ne ciglar gormus gecirmis sakin buzula baktim uzun uzun. Matier buzulu gozume hic bu kadar guzel gozukmemisti o ana kadar.
ps: Bu etkinlikte cektigim fotolara bakmak icin burayi tikla
Garibaldi Garibanının Hali

Yokuş aşağı esler çizerek iniyorum….es çizmesem diklik ayakta durarak inilecek gibi değil, neyse ki esler çizerek makul bir eğimde patikadan aşağı doğru inebiliyorum…ne kadar zamandır…bir saati geçmiştir her halde…günün hangi saatinde olduğumu söylemem çok zor, yoğun yağmur ormanlarının içinde günün sadece iki farklı durumu var…ya hafif aydınlık ya komple karanlık…sabahtan beri yoğun kar yağışı var, neyse ki ormanın içine girdiğimizden beri üzerimize daha az kar düşüyor…açıklıkta batan karda debelenirken yürümeyi yeni öğrenmiş iki kardan adam gibiydik…üzerindeki karı silkelemenin de faydası olmuyordu, nasıl olsa iki dakika sonra tekrar bembeyaza kesmiş oluyordun…rüzgar da biraz daha azaldı, ağaçlar rüzgarı kesiyor ne de olsa…nasıl kesmesin yirmi otuz metre boylarında askerlerin omuz omuza dizildiği bir tabur bu yağmur ormanı…dizlerimin yavaş yavaş çözülmekte olduğunu hissediyorum… sırtımdaki çanta gittikçe ağırlaşıyor, omuzlarımda acı ve uyuşukluk var nicedir…aşağıya doğru atılan her adım biraz daha sancılı, biraz daha fazla dikkat gerektiriyor…işi zorlaştıran patikanın üzerini kaplamış olan yeni yağmış toz kar, şu an kayıp düşmenin sırası değil…hele bir denge kaybıyla patikadan dışarı savrulmanın hiç sırası değil…bu dik yamaç ve bu dizili ağaç gövdeleri hiç keyifli sonlanmayacak bir yuvarlanmanın sinyalini veriyor…yorgunluk artıkça kendime daha dikkatli olmayı telkin ediyorum, her bir adam daha bir temkinli ve sakin atılmalı…bir adım ve bir adım daha…ayağının zemine iyice yerleştiğinden emin ol ve bir adım ve bir adım daha…alçalıyorsun işte…bir adım ve bir adım daha…Dün çıktığımız yer burası mıydı? Tüm gece boyunca yağan kar bir gün önce çıktığımız patikayı bem beyaz bir örtüyle kaplamıştı. Oysa ki daha dün patikanın büyük bölümünde hiç kar yoktu, yukarlardı ki karlı bölüm ise sertleşmiş sorunsuz bir kardı. Dün hava da çok güzeldi. Cuma günü hava durumuna baktığımızda haftasonu için kapalı ve kar yağışlı dese de, Cumartesi günü hava inadına güneşli idi. Kamp yerine tırmanırken ormanın içinde çok fazla güneşi hissedemediysek de, yol boyunca ışık hüzmelerinin ağaç dalları ile yaptığı dansı izlemiştik…yoğun bir yeşilliğin içinde kaybomuştuk… çimlerin arasında yolunu bulmaya çalışan karıncalar gibiydik…
Burası Garibaldi Eyalet Parkı, Britanya Kolumbiasındaki en etkileyici yerlerden, Kanadadaki en güzel doğal yaşam parklarınlardan birisi…Vancouver’ın sadece 97 kilometre kuzeyinde, dünya
klassmanında bir kaya tırmanış yeri olan Squamish’ten ise sadece 17 kilometre uzaklıkta… 2000 kilometrekare bir alanı kapsayan park, içerisinde bulunan yağmur ormanları, el değmemiş vahşi yaşamı ve onlarca dağ, göl ve deresi ile ziyaretçilerine inanılmaz manzaralar sunuyor… Kamp yapacağımız Garibaldi Gölü, arabayı bıraktığımız park yerinden 850 metre yukarda. Bu 850 metrenin de yaklaşık 750 metresi bir solukta yağmur ormanlarının içinden çok dik bir yamacı esler çizerek çıkılıyordu…bu şu anda da inmeye çalışmakta olduğumuz yamaç…aslında bu yamacı çıkarak derin bir vadiyi aşıyoruz. Vadinin tabanında Garibaldi gölünden gelen suyun oluşturduğu bir dere var, daha aşığılarda bu dere büyüyüp Rubble dersini oluşturuyor, Rubble deresi de Cheakamus Nehrine bağlanıyor…Vadinin kapandığı yerde ise büyük bir şelale akıyor, şelaleyi göremedik ama tırmanışımız boyunca metrelerce yukardan vadinin tabanına, boşluğa, kendini bırakan suyun kayalara çarparken çıkardığı görkemli uğultuyu dinledik…
Önümde Trey köpeğiyle ilerliyor, arada onları izliyorum…içimizde en iyi durumda olan her halde Trey’in köpeği, bıraksan koşarak inicek aşağılara…tüm faaliyette keyifle bize eşlik etti, sabah batan karda atlayıp zıplayarak yılmadan ilerledi, kar fırtınasına bana mısın demedi, dün gece bizimle çadırdaydı, sabaha karşı çadırda yediğimiz soğukta o da üşüdüyse de yine de sesini çıkarmadı…Aslında soğuğun sebebi çadırdan veya dışarının soğundan çok yağan kardı…çadırın üzeri gece tamamen karla kaplanınca, ağırlıktan dış tente ile iç tente temas etmeye başlamış, bir de hava sirkülasyon yerleri kapanınca içerde terleme ve ıslaklıkla birleşip dışardaki soğuk aynen içeriye de etki etmeye başlamış…biz uyku tulumlarımızda uyku sersemliğiyle titremekten, sorunun ne olduğunu bile fark edemedik, havanın soğukluğuna verdik kabahati… Yediğimiz soğuğa rağmeni sabah çadırdan çıktığımızda karşımızda bulduğumuz Garibaldi Gölünü çevreleyen dağların üzerine çökmüş puslu bulutlar üzerinden doğan güneşin manzarası, gece çektiğimiz çileyi bir anda alıp götürmüştü. Bir anda kendimizi başka bir gerçeklikte bulmuştuk… Göl sabahın sakinliğinde huzur veriyor, gölü çevreleyen beyazlık insanı kendinden geçirtiyordu… Gece yiyeceklerimizi olası bir ayı saldırısına uğramamak için göl kıyısında ki barınakta bırakmıştık, iyi ki de öyle yapmışız çünkü dönüş yolunda barakanın çevresinde ayı izlerine rastladık… sabah kahvaltısını da aynı barınakta yapıyoruz… ocak kahvaltı boyunca Black Tusk yürüyüşü için ihtiyacımız olacak suyu kaynatmakla meşgul…Kahvaltı sonrası çadırı ve eşyalarımızı toparlıyoruz, dönüşte zaman kaybetmemek için bu işi şimdiden yapıp, eşyaları yol ayrımındaki uygun bir noktada benim çantanın içinde bir ağaç altına saklayacağız… O hazırlık yaptıysak da Black Tusk’a çıkamadık ama…biz ona yaklaştıkça, o havayı daha da bozdu, kendini daha da ulaşılmaz kıldı… yükseklik artıkça ağaçlar azaldı ve açıklıkta ilerlemek kaldık…etraf açıklık olunca haliyle gece yağan kardan dolayı kar batmaya başladı…hava kapattı, kar yağışı başladı, sonra hızını artırdı, rüzgar başladı, sonra şiddetini artırdı, görüşümüz hızla düşmeye başladı, hava iyice soğudu…bütün veriler hızla yaklaşmakta olan bir kar fırtınasının içine girmek üzere olduğumuzu gösteriyordu…ki bu noktada zaten patikayı takip etmekte zorlaşmaya başlamıştı, ağaçlık alanda dallara asılı fosforlu işaret bantlarını takip etmek kolaydı, ama açık alanda fosforlu bantların arası da oldukça açılmıştı ve uzun bir süredir hiç bir işaret de görmemiştik… fırtınanın içerisinde görüşümüz iyice düşerse, kaybolmamız an meselesi olurdu…dönmek tek mantıklı seçenekti…ama bütün bu debelenme ve soğukta üşüme iyice enerji kaybettirmişti…dönüşte öğle yemek molası planlarımız da aynı kar fırtınası yüzünden iptal olmuştu, beş dakikanın üzerinde mola verebileceğimiz korunaklı hiç bir yer yoktu, kar, rüzgar, tipi…bu soğukta ve karda korunaksız bir yerde duramazdık…hızla aşağıya inmek de tek mantıklı yoldu…ama açlık ve yorgunluk ve bu esler çizerek inilen dik yamaç…dizlerimin giderek çözülmekte olduğunu hissediyorum…bir adım ve bir adım daha… ayağının zemine iyice yerleştiğinden emin ol ve bir adım ve bir adım daha…Dün bu dikliği çıktıktan sonraki yürüyüşümüz çok keyifli olmuştu. Hafif eğimle arada yükselerek Garibaldi gölüne doğru ilerlemiştik. Yolda ilk önce Barrier Gölünü, ardına çevresini turladığımız Küçük Garibaldi gölünü geçip kamp yapacağımız yer olan Garibaldi Gölüne varmıştık…Göllerin çevresi kırmızı sedir veya çam ağaçları ile çevreli…ağaçların yaprakları yağan karla ağırlaşmış…akşamın renk cümbüşünde göllerde ışık ve ağaçların yansımaları bize eşlik ediyordu…Oysa şimdi bu yamacı inmeye uğraşıyorum… Bir an duraklıyor ve kafamı gök yüzüne kaldırıyorum…büyük kar tanelerini ağaçların arasından süzülerek aşağıya iniyorlar…yirmi otuz metrelik dev ağaçların oluşturduğu perspektifin altında eziliyorum…hava tamamen bulutlarla kapalı olsada kar yağan günlerde oluşan bir parlıklak var gökyüzünde…karanlık yağmur ormanının zemininden yukarıya doğru bakınca aydınlığa uzanıyorum…içim bir ferahlama ile doluyor…kar taneleri narin hareketlerle süzülüyor…uzaklardan gelen şelalenin uğultusu dışında mutlak bir sessizlik var…Trey’i artık önümde göremiyorum, köpeğiyle birlikte biraz tempoyu artırıp aşağılara doğru çoktan kaybolmuş…çok da umurumda değil…şu an çok da bir şey umurumda değil…yaşamın gerçekliğinden çok anın gerçekliği veya masalsılığıyla ilgileniyorum…hafif sersemlemiş olarak yavaş yavaş alçalmaya devam ediyorum…arada kafamı kaldırıyorum, ve yine kar taneleri, her yer kar taneleri, bem beyaz, lapa lapa, gök yüzü aydınlamış, ağaçların arasından kar taneleri parıldayarak süzülüyor…görüntü gerçekliğini kaybetmeye başlıyor…kar taneleri giderek yavaşlıyor, çok daha yavaş ve çok daha narin hareketlerle süzülüyorlar…ben yalpalayarak şaşkınlıkla kar tanelerini izliyorum, parlayan gökyüzünü, görkemli ağaçları, dikliği…sırtımdaki çanta ile iyice ağırlaşmışım, her adımımla yere saplanıyorum…oysa ki kar taneleri ağırlıksız gibiler…hafif ve kırılgan ve güzel…ama her biri birbirinden de farklı…bir sürü farklı hafiflik bir sürü farklı kırılganlık bir sürü farklı güzellik…ve çok sakinler, hiç bir aceleleri yok…onlara baktıkça zaman yavaşlamış gibi geliyor…elimi havaya kaldırıp avucuma inen kar tanelerine sersem sersem bakıyorum…bir kendini bırakıverme hissi ile doluyorum, aynı bir kar tanesi gibi hava da süzülme, aynı bir şelale gibi boşluğa kendini bırakma…hafiflemek kırılganlaşmak ve güzelleşmek…çok fazla mücadele etmiyorum…bu itki ile kendimi yavaşça dik yamaca bırakıyorum ve kaymaya başlıyorum…eminim bir ağaca çarpmadan önce beş tane daha kar tanesi sayabilirim….
NazIm
ps: Bu faaliyette çektiğim fotoları
http://picasaweb.google.com.tr/nazimkeven/GaribaldiLake ‘de
bulabilirsiniz.














