Archive for the ‘eglenceli’ Category

2005 Model Din

Bu aralar inceledikçe hem çok eğlendiğim hem de duymamış olanlara anlatmaktan çok keyif aldığım bir ‘inanmışlık’ duygusu uyandıran tek tanrılı bir dini sizinle paylaşmak istiyorum. Halen kutsal kitabını okuyamadığım için nüfus kağıdımın ‘din’ hanesine ‘pastafaryan’ yazdırmıyorum ama kutsal kitabı okuduktan sonra niyetim o yönde. Zira bu yeni din hakkında şimdiye kadar duyduklarım yıllardır esasında bir soru işareti içinde yaşadığımı hissettirdi bana. Bu arada nüfus kağıdınızda yazan din konusu kafanızı kurcalıyorsa ve değiştirmek istiyorsanız nüfus müdürlüğüne bir dilekçe verip kütüğünüzdeki değişikliği istediğiniz gibi yapıp, nüfus kağıdınızı yeniledikten sonra yeni dininizle ya da mevcut haneyi boş bıraktırıp hayatınıza devam edebilirsiniz.

Bende herkes gibi aileden çocuğa geçen ve kafa kağıdına yazılması zorunlu din konusu ile hesaplaşmamı bir zaman önce yaptım ve çok rahatladım. Ama din haneme müdahale etmek için AKP’nin iktidara gelip AB uyum yasaları çerçevesinde herkese ‘özgürlük’ tanıması gerekiyormuş. Ne ironik di mi? Şimdiye kadar hiç bir partinin yapmadığını bu islamcı parti yaptı. Kendilerine temkinli bir teşekkür edip konumuza dönüyorum. Din ile hesaplaşmam ortaokul sıralarında iken bitmişti. Olayı çözmüş, neyin mantıklı neyin mantıksız olduğuna karar vermiştim. Mutluydum ve bu konunun kendi açımdan kapanması beni gayet mutlu etmişti. Hayatım böyle geçer diye düşünürken karşıma çıkan bu yeni din kendimi anlatabilmek için bir anda ilaç oldu. Read the rest of this entry »

Digg This
Reddit This
Stumble Now!
Buzz This
Share on Facebook
Bookmark this on Delicious
Kick It on DotNetKicks.com
Shout it
Share on LinkedIn
Bookmark this on Technorati
Post on Twitter
Google Buzz (aka. Google Reader)

David Lynch usulü Scooby Doo: Twin Peaks

Zeki, çevik, kıvrak zekalı, psişik bir dedektif… Ona her türlü destek olan, naif görünümlü ama yeri geldiğinde insiyatif almakla kalmayıp FBI’a bağlı çalışan bir adli doktoru yumruklamaktan çekinmeyen ama yer yer şüpheli davranışlarda bulunan kasaba şerifi… Ve akıl almaz absürdlüklerle dolu kasaba sakinleri…. Twin Peaks…

David Lynch’in 1990 yılında 29 bölüm olarak çektiği dizinin senaryosu, salt kendisinin dâhi kafasındaki detayları geniş geniş görsele dökmesi için yazılmış zannımca. Zira 45 dakikalık tam 29 bölüm, nüfusu 51,000 olan bir Amerikan kasabası’ndaki tek bir cinayeti çözmek üzerine çekilmiş! Karakterlerden, baş kahramanımız dedektif de dahil, bir kısmının psişik halleri ve doğaüstü deneyimleri ile birlikte bunların cinayetlerde bayağa ciddi ciddi ipucu olarak kullanılması olaylar zincirini iyice karmaşıklaştırıyor. Lynch abimizin fantazilerini zamanın klişe senaryosu üzerine kurması, kendisine hem izleyiciyi ekrana bağlama garantisi vermiş hem de ekrana bağladığı izleyiciyi cinler, devler, cüceler, kırmızı kadife perdeler, seksi kadınlar, tanıklık eden odunlarla gülme, gerilme ve mest olmayla tiksinme arasında bir yerde bırakabilme şansını vermiş. Read the rest of this entry »

Digg This
Reddit This
Stumble Now!
Buzz This
Share on Facebook
Bookmark this on Delicious
Kick It on DotNetKicks.com
Shout it
Share on LinkedIn
Bookmark this on Technorati
Post on Twitter
Google Buzz (aka. Google Reader)

Fotoğrafta Işıkla Boyama

canım prenses, bu sefer sana evdeki imkanlarınla yapabileceğin, can sıkıntısına birebir bir oyunla gelmek isterim. sen de benim gibi çeşitli sebeplerden pek evden çıkmıyorsun biliyorum. müzik dinlemek, film izlemek derken insan bir şekilde evde kendini eğlendirmek için yeni yöntemler keşfediyor ister istemez. bu oyunumuz için gerekli malzemeler şunlar:

- bir fotoğraf makinası. tercihen dijital. dijital olmasa da pozlama süresiyle oynayabileceğin ve self-timer’ı olan bir makina olması yeterli.
- karanlık bir ortam (gece sokak olabilir, ışıkları kapalı odan olabilir)
- çakmak, maytap, cep telefonu, fener yani bir şekilde ışık saçan bir alet.
- tripod, tripod yoksa makinayı koyabileceğin düz bir zemin.

şimdi hikayemiz şöyle prenses. bir grup insanoğlu 1980′li yıllarda, son birkaç yıldır bolca moda olan hatta reklamlarda kullanılan eğlenceli bir oyun geliştirdiler fotoğraf makinalarıyla. aslında bir nevi sinemanın içinden çıkamadığı teknoloji, konu kısırlığı sorununa 3d ile gelmesi gibi bu insanlar da light paint diye bir yöntem buldular. bir nevi kendi teknikleri içinde sıkışıp kalmış fotoğraf sanatına ilk başlarda ilaç gibi geldi bu yeni oyun. oyun diyerek hafife aldığımı düşünme, ben işin oyun kısmına bakıyorum yoksa aslında çokça zaman alan ve aldığı zamanın karşılığını haddiyle veren bir sanat akımı da diyebiliriz bu yönteme.

fotoğrafa ışıkla resim yapmak (cümlesini yazmak bile sihirli geliyor). ışıkla yazı da yazabilirsin, hayaletler de çizebilirsin, rastgele şekiller de çıkarabilirsin. Read the rest of this entry »

Digg This
Reddit This
Stumble Now!
Buzz This
Share on Facebook
Bookmark this on Delicious
Kick It on DotNetKicks.com
Shout it
Share on LinkedIn
Bookmark this on Technorati
Post on Twitter
Google Buzz (aka. Google Reader)

Lomography

sevgili prenses,

dedim ki cebine bir lomo koysak, sarayının her yerini çekip bize göndersen, nasıl olur?

ben oldum olası tam olmayan, hatalı, çirkin, birilerine rahatsızlık verebilecek işleri sevdim. orasında burasında kusur olan, yarım kalan, genel estetik kurallarına uymayan işleri.. lomo bunu isteyerek yapmak için harika bir fırsat. eline aldığında bırakmak istemeyeceğin seni sokağa çıkmak için zorlayacak eskilerden kalma bir fotoğraf makinası. bir çeşit alt-kültür aslında. fotoğraf makinelerinin converse’i bile diyebiliriz belki. hafif, ucuz(?!), basit ve kullanışlı.

lomo ilk olarak rusya’da ajanların kullanması için üretilmiş. küçük olması, hafif olması ve pratikliği nedeniyle sokakta, yolda olan insana hitap etmeye başlamış bir süre sonra. 80lerde prag’a tatile giden üç gençten bir tanesi ikinci el bir dükkanda lomo compact automat (lc-a) bulmuş. seyahatinin tüm anlarını bu makina ile kaydetmiş ve negatifi bastırdığında ortaya çıkanlardan çok etkilenmiş. renkler, açılar derken makina kulaktan kulağa bir şekilde yayılmaya başlamış. gencin çektiği fotoğrafların diğerlerinden farklı olmasının sebebi lc-a’nın üstündeki 32mm.lik merceğin yapısı.. mercek üretim şekli sayesinde görüntüde bozulmalara, renklerde sapmalara ve aslında bir çok kişiye “hata” gibi gelebilecek kareler çıkmasına sebep oluyor. Read the rest of this entry »

Digg This
Reddit This
Stumble Now!
Buzz This
Share on Facebook
Bookmark this on Delicious
Kick It on DotNetKicks.com
Shout it
Share on LinkedIn
Bookmark this on Technorati
Post on Twitter
Google Buzz (aka. Google Reader)

MetroLink Prom: Toplu tasima daha eglenceli olabilir!

Toplu tasima arabanizla yolculuk etmekden daha eglenceli olabilir. Nasil mi? Valla bir grup formal giyinmis absurd tipleri bir metronun icine doldurup sarki turku soylettirirseniz, prens ve prenses secimi yaptirtirsaniz gayet de kolay oluyor. Bugune kadar belediyelerin bunu dusunememis olmasini aklim almiyor (!) Gecen cuma katildigim muthis bir fikir olan ‘prom’ aktivitesini sizlerle paylasayim dedim sevgili prensesler. Wikipedianin masaaltindan verdigi kopyaya gore prom, promenade’nin kisaltmasi olup, lise ogrencilerinin takim elbiseler giyip dans ettikleri bir cesit kutlama toreni. Liseliler bu isi gercekten ciddiye aliyorlar mi bilemeyecegim ama bizim metro promculari olayi baya dalgaya almislar. Bu prom hadisesini, son gunlerde cok populerlesen bir grup internetten organize olmus insanin belli bir zaman ve mekanda bulusup kisa bir aktivete gerceklestirip dagilmalarindan ibaret Mob aktiveteleri denen bir formata cevirmisler. Onceden belirlenen bir metro istasyonunda takim elbise ve bilimum sacma sapan kitch kiyafetler giymis bir grup bulusup aksam 7:30 daki metro trenini tika basa doldururlar. Amac birlikte gulmek eglenmek, biraz da ucundan kiyisindan araba kulturunu protesto edip toplu tasimaya dikkat cekmek. Amerika’da, ozellikle St.Louis’de toplu tasima az gelismis, metro ve otobusler genelde bombos, sagolsun herkesin arabasi oldugu icin. Tiklim tikis bir metro goruntusu bile cevredekiler icin yeterince dikkat cekici haliyle. Ama onun otesinde metronun camlarindan iceriye tiplere biraz daha yakindan bakinca insanlarda olusan soklanmis balik ‘nasi yani’ surat ifadelerini gormeniz lazimdi. Bol kahkahali, bol samatali tiklim tikis iki tam istikamet metro yolculugundan sonra sehir merkezindeki metro isletmeleri genel merkezinin onunde hatira fotografi cektirip, yakinda ki bir barda biraya ve dansa gecildi. Bu tarz guldururken dusunduren, abzurd ama bir o kadar da yaratici aktiveticiklerin hastasi oldugumu belirtir, sizi cektigim fotolarla bas basa birakirim:

NazIm

Bonus: Gectigimiz cumartesi de bildiginiz uzere 24 Ekim 350 kuresel isinmaya karsi uluslararasi eylem gunuydu. St.Louis’de bunun icin de bi aktivete gerceklestirdik:


Bu etkinlikten diger fotolar da surada.

Digg This
Reddit This
Stumble Now!
Buzz This
Share on Facebook
Bookmark this on Delicious
Kick It on DotNetKicks.com
Shout it
Share on LinkedIn
Bookmark this on Technorati
Post on Twitter
Google Buzz (aka. Google Reader)

Buyuk Sisko Gay isbirligi

Youtube degisik videolari izleyebildiginiz bir websayfasi olmanin otesinde, bir birleri ile surekli interaksiyonda olan binlerce kullanicinin olusturdugu buyuk bir topluluk ayni zamanda. Insanlar sadece eglence amacli da orada toplanmiyorlar. Arada bu topluluktan cok ilginc projeler de cikabiliyor, mesela gaylere sisko insanlara karsi toplumsal nefreti tiye alan bu video gibi:

Youtube’a tunel kazacak arkadaslar icin videonun linki: http://www.youtube.com/watch?v=tuDJmVkPYpw

Isbirligi(Collab) videolari denen bu tip videolar belli bir konu uzerine yuzlerce kullanicinin urettigi versiyonlarin baska bir youtube kullanicisi tarafindan editlenip bir araya getirilmesi ile olusturuluyor. Ilk baslarda komik danslarla veya skeclerle sadece eglence amacli baslayan collab videolari giderek sosyal ve politik mesajlar da icermeye basliyor. Oldukca amator, tamamen kullanici tarafindan uretilen icerige dayali ve organik bir paylasim surecinden arada bu tadda cok renkli videolar cikinca insan ayri bir keyifle izliyor. Ayni zamanda bu tip isbirligi videolari bireysel sanal aktivizme de cok guzel bir ornek. Video 15-20 kullanicinin mutfaginda odasinda bahcesinde cektigi amator goruntulerden derlenmis, ne kullancilarin ne videoyu editleyenin aktivist bir gecmisi, bir mitinge gosteriye katilmisligi oldugunu da sanmiyorum. Alti gun once youtube’a yuklenen bu videoyu su ana kadar 100.000 kisi izlemis, viral olarak internette yayilmaya da devam ediyor. Basit bir mesaji insanlara iletmek icin belki milyonlarca dolarlik butcelere, devasa kurumsal yapilanmalara ihtiyac yoktur. Belki bir bilgisayar ve birseyler yapmak isteyen bir birine bagli ruhlar yeterlidir. Denk geldikce baska collab video ornekleri postalamaya calisacagim.

NazIm

Digg This
Reddit This
Stumble Now!
Buzz This
Share on Facebook
Bookmark this on Delicious
Kick It on DotNetKicks.com
Shout it
Share on LinkedIn
Bookmark this on Technorati
Post on Twitter
Google Buzz (aka. Google Reader)

Palyaço, clown, şaklaban, cloun, palhaço, pelle…

Saç baş, kıyafet, makyaj, jest, mimik değiştikçe çevremizdekilerin tepkileri, davranışları, tavırları değişir durur. Veyahutta bazen bu tepki, davranış, tavırların ne yönde değişeceğinden emin bir şekilde belli biçimlerde giyinir, davranır, oturur, kalkar, gülümser, sırıtır, ciddi veya kasıntı oluruz. Ne bileyim biri iş görüşmesine gidecektir, evde giydiği çizgili pijamasını tayyörle değiştirir, rastalı saçlarını topuz yapar, ruj muj sürer, yüzündeki akşamdan kalma ifadesini bir kahve çakmak suretiyle enerjik bir gülümsemeyle örter vesaire.

Hep çok ilginç gelmiştir bu konuşma tarzının, gülme şeklinin bile değişmesi, insanların seni nasıl kafalarındaki bir konsepte dönüştürüp olumlu veya olumsuz izler bırakmasını sağlar diye. Bu nedenle de geçen hafta, bir gün için palyaço olmaya karar verdim. Bildiğin palyaço. Herkesin tanıdığı bir konsept oldum yani bir gün için. Ve de öyle davrandım.

Palyaçoluk kuralları:

1) Makyajını kendi yüz ifadene göre yap, yaptıktan sonra aynanın karşısına geçip değişik yüz ifadeleri yap. Değişimi göreceksin, kendini benimseyeceksin.

2) Palyaço enerji doludur, komiktir ve de bir kişi değil bir konsepttir. Palyoçoyken gösterdiğin davranışların hepsi palyaçoya mahsustur, senin nüfus cüzdanında yazan bilgilerin bununla bir ilgisi yoktur. Pshchedelic bir anı, bir rüya gibi düşün.

3) Herkesin içinde bir palyaço vardır. Palyaço olmayanların yanında göze batan, ciddi insanlara anlam veremeyen, yoldaki insanların karizmayı çizdirmemek için yapamadığı küçük şeyleri (yüksek sesle hapşıran birinin taklidini yapmak, ciddi polis kordonunu parmakla göstererek poliiisss poliiiisss diye tırsma ifadesiyle bağırmak, çocuklarla çocuk olmak, ağlayan birisinin boynuna sarılmak gibi) yapmak için yanıp tutuşan palyaço, bir makyajla ortaya çıkıverir.

4) Ciddi, kalıplaşmış kişi görmek istemezse palyaçoyu görmezden gelebilir. Merak etme, o seni çoktan gördü ve için için hoşuna gitti ama senin rengini, ırkını, dilini, karakterini kestiremediği için sana yaklaşmayacak. Umursama. Etrafta değişime açık olanlar var ve açılımlar hep bu kişilerden başlar toplumda.

5) Yanında palyaço olmayan ama normalde yakının olan arkadaşların varsa hoşlarına bile gitse, sana alışmaları zor olacak. Zorlama. Akışına bırak. Onların içindeki palyaço da dışarı çıkmak üzere!!

6) Son olarak, palyaço sürekli enerji alışverişinde bulunur. Günün sonunda bünyen ilgiden çok yorulacak. Bu yüzden enerjini verimli kullan, yöneltilen kötü tepkileri filtrelemeyi öğren, iyi olanlarla egonu besleme ve bu deneyimi mutlaka birisiyle paylaş. Akşam bir bira içip günden kalan sahneleri hatırladıkça, deneyimin izleri daha kalıcı olur!!

Hiçbir beklentiyle girişmediğim, sabah 11′den gece 11′e kadar süren palyaçoluk deneyimimde Kraliçe’nin doğumgünü için turuncu giyip sokağa dökülmüş Amsterdam halkının tepkileri harika geldi beklentisiz bünyeye. Bir kısım anlam veremedi Kraliçe’nin doğumgününde palyaçonun ne işi var diye. Bir çok kişi gelip boynumuza sarılıp “Harikasınız, benim kahramanımsınız” dedi. Birkaç kişi “ucube şovu” veya “hippiler” diye bağırdı. Bütün bu tepkiler palyaçonun kendisine verilmiş tepkiler değil. İnsanoğlunun çok iyi bildiği bir konsepti, kişilere oturtmaya çalışma çabası sanki. Hani adam palyaço görmek istese sirke gider. Sokakta ise para sormadan sürekli enerji saçan, paylaşan kişilerin niye bunu yaptığını sorgularken ortaya çıkan olumlu veya olumsuz yansımalardır bu tepkiler.

Alışmak lazım diyorum. Birileri de palyaço olsun şu hayatta. Ne olur yani?

Digg This
Reddit This
Stumble Now!
Buzz This
Share on Facebook
Bookmark this on Delicious
Kick It on DotNetKicks.com
Shout it
Share on LinkedIn
Bookmark this on Technorati
Post on Twitter
Google Buzz (aka. Google Reader)

Bandista | de te fabula narratur


Bandista bir aralık, bu darlık bu basmakalıp, bu ayık kafayla esrik taklitleri, bu aramızda yaşayan katilleri teşhir etmek gerek dedi evde uyuklarken. Uyanmak gerek dedi önce kendi kendine, evde bir gitar çaldı manuş, klarnet aktı meyanlı, kaydırmalı, akordeon zaten doldurmuştu köşe bucak, vurmalılar hazırdı “marş”a, başladı ev’in hikâyesi, varyetesi söküp söküp yapmanın.

Bandista evi şenlik kıyamet bir eylem bandosu şimdi ses vermekte ska, balkan, vertov, reggae, eşitlik, özgürlük, cango, votka, adalet, kökler sularından… Bandista evinde geceler gündüz gündüzler denktir geceye, bu evde güneş batsa da dinlenir ev hece heceye. Bu evin odaları geniş uzun dar hayal; bu evde mebzul miktar kapılar kilitsiz gıcırdar. Bu evde koridorlar, sokaklar ve meydanlar, sahneler salonlar dansla sesle hınçla çığlıklar… Bu ev bir dağ başında bir gettoda ya da down-town’da, bu ev dev bir karavan bu evi bulur arayan. Bu evin sakinleri kara kızıl mor renkleri, yeşil sarı turunç ve nar, bu ev binbir bedenle var. Bu ev döker alınteri, bu ev rahim yangın yeri; söndürür kandilleri nice esrik sever evi. Bu evde geçmiş hüzünle değil hüsnü kabulle, bu evde gelecek yokla değil beklenir telaşla. Bu ev tenha bu ev dar-maduman kanma yalan, gözyaşları ağıtlar destanlar epik tasalar, bu evde yasalar değil ses verir yoldaş maison‘lar!

Websayfalarini bir ziyaret edip tadlarina bakasiniz, soyle bir balkan ezgileri ve reggae ile hareketlenin derim. Websayfalarinda sarkilari tek tek dinleyebildiginiz gibi butun albumu de indirebiliyorsunuz. Burdan buyrun:

http://tayfabandista.org/

NazIm

ps: Kisisel favorilerim Ozgurluge Manus ve Ille de Rumba :)

Digg This
Reddit This
Stumble Now!
Buzz This
Share on Facebook
Bookmark this on Delicious
Kick It on DotNetKicks.com
Shout it
Share on LinkedIn
Bookmark this on Technorati
Post on Twitter
Google Buzz (aka. Google Reader)

Kultur Jamming ve Aikido

Kultur jamming temel olarak kultur yayinina parazit yapmak anlamina geliyor. Evet evet, bizim kulturumuze. Yani, bizim sandigimiz kulture. Aslinda, bize dayatilan kulture. Ve hatta, bize satilan kulture. Taslama. Kulture. Tikama. Kulturu. Sikistirma. Kulturde. Bozma. Kulturu. Jam. Kultur Jam. Degistirmek icin. Donusturmek icin. Dalga gecmek icin. Eglenmek icin. Ne dersen de. Nasil algilarsan algila. Istersen gorme bile. Umursama. Yine de aktivistler yapar. Grafikerler yapar. Yazarlar yapar. Sokaktan gecen adam yapar. Ali yapar Veli yapar. Bakkal amca kizar. Sonra polisler kizar. Sirketler kizar. Devletler sasirir. Planlayani yoktur. Ideolojisi yoktur. Hedefi yoktur. Zaferi veya malubiyeti yoktur. Tuketilmez. Tuketenleri de sevmez. Kulaktan kulaga fisildanir. Internette gezer. Duvarlara spreylenir. Billboardlara boyanir. Stickerlarla saga sola yapistirilir. Cogaltilabildigi kadar cogaltilir. Gelen gecen parmakla gosterir. Sever. Anlamaz. Guler. Gecer. Kultur Jam. Bana ordan kulturu uzatir misin canim kardesim? Jamlisindan olsun lutfen.


Kultur jamming’in yayginlasmasinin 90larin basina takabul etmesi rastlanti degil. Sanayi devrimi, teknolojik gelismeler, dunya savaslari, buyuk buhran derken 20yy lin baslari insanlari mesgul edecek yeterince mataryelle dolu idi. 68 kusagi, kendisi ile gecmisi arasinda devrimci bir cizgi cekip, savasma sevis derken, fark etmeden de tum toplumsal degerleri de temizliyordu aslinda. 68 kusagi bircok acidan ozgurlukcu olmalari nedeniyle cok ovulur de, toplumsal degerleri temizlersen geriye ne kalir o pek dusunulmez. 80′ler sonrasinin bize gosterdigi bir sey var: Bireysel zevklerden baska bir sey kalmaz. O ozgurlukcu soylemin arkasindaki ideolojiyi aradan cikardiginda ve onun yerine sirketleri koydugunda, bireysel degerlerin yuceltildigi koca bir tuketim toplumundan baska bir sey kalmadi insanlara . Senin emegin, senin paran, ozgurce diledigin gibi harca. Ne ailenin, ne devletin sana nasil harcaman gerektigini soylemesine izin verme. Sen ozgursun. Ozgur. Kendin ol. Nike ile. Levi’s ile. Adidas ile. Kendini tanimla. Nike ile. Levi’s ile. Adidas ile. Kendini yarat. Nike ile. Levi’s ile. Adidas ile. Ozgursun sen. Ozgur.


Reklamlar giderek artan miktarda hayatimizda yer almaya basladi. Logolarlar, markalar, kimlikler. Satilan kimlikler. Alinan kimlikler. Alindigi sanilan kimlikler. Tras kopugu ile kendimizi daha erkeksi hissedip, kullandigimiz rujla seksi olduk, sampuanla herkes pesimizden kostu, esofmanla atletik, ayakkabi ile sportif, pijamayla mistik, elbise ile kadin, araba ile erkek, kot pantolanla cool olduk. Susadigimizda su yerine gazoza uzandik. Aldigimiz teyple muzisyen, aldigimiz bilgisayar ile tasarimci, ictigimiz sigara ile adam olduk. Oldugumuzu sandik. Markalandik.


Bir saniye: Ben gozluklu sivilceli kambur birisiyim ama! Kultur jammerlerin vermeye calistigi mesaj belki de bu. Bir saniye, ben normal birisiyim, bana kimlik satma, insanlara kimlik satma, saticaksan sadece urununu sat. Kandirma beni. Sporcu olmak o kadar kolay degil, yillarca calismak lazim. Kandirma beni. Artist olmak o kadar kolay degil, yetenekli olmak calismak gerekir. Kandirma beni. Bilgili olmak o kadar kolay degil, yillarca okumak ogrenmek gerekir. Kandirma beni. Bunlar parayla alinabilcek seyler degil, keske olsaydi. Kadin veya erkek dedigin o kadar hatlari keskin cizilebilecek seyler degil. Yonlendirme beni. Rujum icin benle cikan adami ne yapayim. Yonlendirme beni. Arabam icin benle olan kadini ne yapayim. Yonlendirme beni. Beni ben oldugum icin sevin, hep birlikte bir halisunasyonu yasamayalim. Bir saniye lutfen, sirketler cikin aradan, sirketler cikin hayatimdan ve insan iliskilerimden!


Urunlerini insanlara bir hayalle birlikte satarak buyuk karlara donusturen sirketlerin tabi aradan cikmaya pek niyeti yok. Sirketler reklamlara her yil milyonlarca dolar harciyor. Bu parayi cebe indiren reklamcilar ise insanlara hayal satmanin daha etkili yontemleri uzerine surekli calisiyor, grafikerler renklerle oynuyor, psikologlar insan beyninin calisma yontemlerini ogreniyor, yaratici yazarlar yeni yeni akilda kalici sloganlar yaratiyor, logolar tasarlaniyor, sporcular sponsorlaniyor, reklam filmleri cekiliyor, afisler hazirlaniyor, kampanyalar duzenleniyor ve bombalaniyoruz. Nike ile. Levi’s ile. Adidas ile. Bombalaniyoruz. Ipod ile. Mercedes ile. Coca Cola ile. Bombalaniyoruz. McDonalds ile. Sony ile. Shell ile. Bombalaniyoruz. Bilboardlardan, televizyondan, gazeteden, internetten bombalaniyoruz. Hergun istemeden reklamlara maruz kaliyoruz. Binlerce reklamla bombalayarak zihinlerimizi isgal ediyorlar.


Aikido, karsidakinin momentumunun dogru yerine dogru zamanda mudehale ederek, ortadaki enerjiyi donusturup, aradaki catismayi cozumleyen bir uzak dogu dovus sanatidir. Karsi taraf ne kadar guclu saldirirsa o kadar kontrolsuz olacagindan, enerjisi de o kadar kolay donusturulur. Kultur jamming, bunun sirketlerin miyonlarca dolarlik reklam kampanyalarina yapilan halidir. Ki sizinle olsun.


NazIm

Related Posts with Thumbnails
Digg This
Reddit This
Stumble Now!
Buzz This
Share on Facebook
Bookmark this on Delicious
Kick It on DotNetKicks.com
Shout it
Share on LinkedIn
Bookmark this on Technorati
Post on Twitter
Google Buzz (aka. Google Reader)
Kral Büyük Frederick Euler'den 16 yaşındaki yeğeni Anhalt-Dessau prensesine mektupla hocalık etmesini istedi ve Euler felsefe, bilim, matematik gibi değişik konular üzerine iki yıl boyunca haftada iki mektup yazıp prensese gönderdi. Prensesden hiç bir zaman bir cevap gelmedi, ama bu dahi matemetikçi sıkılmadan bilgilerini bu onaltı yaşındaki prensesin anlayabileceği bir yalınlıkta ona sunmaya devam etti. 1768'de Euler arkadaşlarının tavsiyesi üzerine bu mektupları üç cilt halinde " Lettres à une princesse d'Allemagne" ismiyle yayınladı, bir alman prensesine mektuplar. Bu blog Euler'in Anhalt-Dessau prensesiyle yaptığı karşılıksız mektuplaşmaya öykünmeyle başlayan bir serüvende yazılan mektuplarda karşımiza çıkan güzellikler üzerine düşülen dipnotlardır...
Kategoriler
Arşiv