Archive for the ‘eglenceli’ Category

Lomography

sevgili prenses,

dedim ki cebine bir lomo koysak, sarayının her yerini çekip bize göndersen, nasıl olur?

ben oldum olası tam olmayan, hatalı, çirkin, birilerine rahatsızlık verebilecek işleri sevdim. orasında burasında kusur olan, yarım kalan, genel estetik kurallarına uymayan işleri.. lomo bunu isteyerek yapmak için harika bir fırsat. eline aldığında bırakmak istemeyeceğin seni sokağa çıkmak için zorlayacak eskilerden kalma bir fotoğraf makinası. bir çeşit alt-kültür aslında. fotoğraf makinelerinin converse’i bile diyebiliriz belki. hafif, ucuz(?!), basit ve kullanışlı.

lomo ilk olarak rusya’da ajanların kullanması için üretilmiş. küçük olması, hafif olması ve pratikliği nedeniyle sokakta, yolda olan insana hitap etmeye başlamış bir süre sonra. 80lerde prag’a tatile giden üç gençten bir tanesi ikinci el bir dükkanda lomo compact automat (lc-a) bulmuş. seyahatinin tüm anlarını bu makina ile kaydetmiş ve negatifi bastırdığında ortaya çıkanlardan çok etkilenmiş. renkler, açılar derken makina kulaktan kulağa bir şekilde yayılmaya başlamış. gencin çektiği fotoğrafların diğerlerinden farklı olmasının sebebi lc-a’nın üstündeki 32mm.lik merceğin yapısı.. mercek üretim şekli sayesinde görüntüde bozulmalara, renklerde sapmalara ve aslında bir çok kişiye “hata” gibi gelebilecek kareler çıkmasına sebep oluyor. Read the rest of this entry »

MetroLink Prom: Toplu tasima daha eglenceli olabilir!

Toplu tasima arabanizla yolculuk etmekden daha eglenceli olabilir. Nasil mi? Valla bir grup formal giyinmis absurd tipleri bir metronun icine doldurup sarki turku soylettirirseniz, prens ve prenses secimi yaptirtirsaniz gayet de kolay oluyor. Bugune kadar belediyelerin bunu dusunememis olmasini aklim almiyor (!) Gecen cuma katildigim muthis bir fikir olan ‘prom’ aktivitesini sizlerle paylasayim dedim sevgili prensesler. Wikipedianin masaaltindan verdigi kopyaya gore prom, promenade’nin kisaltmasi olup, lise ogrencilerinin takim elbiseler giyip dans ettikleri bir cesit kutlama toreni. Liseliler bu isi gercekten ciddiye aliyorlar mi bilemeyecegim ama bizim metro promculari olayi baya dalgaya almislar. Bu prom hadisesini, son gunlerde cok populerlesen bir grup internetten organize olmus insanin belli bir zaman ve mekanda bulusup kisa bir aktivete gerceklestirip dagilmalarindan ibaret Mob aktiveteleri denen bir formata cevirmisler. Onceden belirlenen bir metro istasyonunda takim elbise ve bilimum sacma sapan kitch kiyafetler giymis bir grup bulusup aksam 7:30 daki metro trenini tika basa doldururlar. Amac birlikte gulmek eglenmek, biraz da ucundan kiyisindan araba kulturunu protesto edip toplu tasimaya dikkat cekmek. Amerika’da, ozellikle St.Louis’de toplu tasima az gelismis, metro ve otobusler genelde bombos, sagolsun herkesin arabasi oldugu icin. Tiklim tikis bir metro goruntusu bile cevredekiler icin yeterince dikkat cekici haliyle. Ama onun otesinde metronun camlarindan iceriye tiplere biraz daha yakindan bakinca insanlarda olusan soklanmis balik ‘nasi yani’ surat ifadelerini gormeniz lazimdi. Bol kahkahali, bol samatali tiklim tikis iki tam istikamet metro yolculugundan sonra sehir merkezindeki metro isletmeleri genel merkezinin onunde hatira fotografi cektirip, yakinda ki bir barda biraya ve dansa gecildi. Bu tarz guldururken dusunduren, abzurd ama bir o kadar da yaratici aktiveticiklerin hastasi oldugumu belirtir, sizi cektigim fotolarla bas basa birakirim:

NazIm

Bonus: Gectigimiz cumartesi de bildiginiz uzere 24 Ekim 350 kuresel isinmaya karsi uluslararasi eylem gunuydu. St.Louis’de bunun icin de bi aktivete gerceklestirdik:


Bu etkinlikten diger fotolar da surada.

Buyuk Sisko Gay isbirligi

Youtube degisik videolari izleyebildiginiz bir websayfasi olmanin otesinde, bir birleri ile surekli interaksiyonda olan binlerce kullanicinin olusturdugu buyuk bir topluluk ayni zamanda. Insanlar sadece eglence amacli da orada toplanmiyorlar. Arada bu topluluktan cok ilginc projeler de cikabiliyor, mesela gaylere sisko insanlara karsi toplumsal nefreti tiye alan bu video gibi:

Youtube’a tunel kazacak arkadaslar icin videonun linki: http://www.youtube.com/watch?v=tuDJmVkPYpw

Isbirligi(Collab) videolari denen bu tip videolar belli bir konu uzerine yuzlerce kullanicinin urettigi versiyonlarin baska bir youtube kullanicisi tarafindan editlenip bir araya getirilmesi ile olusturuluyor. Ilk baslarda komik danslarla veya skeclerle sadece eglence amacli baslayan collab videolari giderek sosyal ve politik mesajlar da icermeye basliyor. Oldukca amator, tamamen kullanici tarafindan uretilen icerige dayali ve organik bir paylasim surecinden arada bu tadda cok renkli videolar cikinca insan ayri bir keyifle izliyor. Ayni zamanda bu tip isbirligi videolari bireysel sanal aktivizme de cok guzel bir ornek. Video 15-20 kullanicinin mutfaginda odasinda bahcesinde cektigi amator goruntulerden derlenmis, ne kullancilarin ne videoyu editleyenin aktivist bir gecmisi, bir mitinge gosteriye katilmisligi oldugunu da sanmiyorum. Alti gun once youtube’a yuklenen bu videoyu su ana kadar 100.000 kisi izlemis, viral olarak internette yayilmaya da devam ediyor. Basit bir mesaji insanlara iletmek icin belki milyonlarca dolarlik butcelere, devasa kurumsal yapilanmalara ihtiyac yoktur. Belki bir bilgisayar ve birseyler yapmak isteyen bir birine bagli ruhlar yeterlidir. Denk geldikce baska collab video ornekleri postalamaya calisacagim.

NazIm

Palyaço, clown, şaklaban, cloun, palhaço, pelle…

Saç baş, kıyafet, makyaj, jest, mimik değiştikçe çevremizdekilerin tepkileri, davranışları, tavırları değişir durur. Veyahutta bazen bu tepki, davranış, tavırların ne yönde değişeceğinden emin bir şekilde belli biçimlerde giyinir, davranır, oturur, kalkar, gülümser, sırıtır, ciddi veya kasıntı oluruz. Ne bileyim biri iş görüşmesine gidecektir, evde giydiği çizgili pijamasını tayyörle değiştirir, rastalı saçlarını topuz yapar, ruj muj sürer, yüzündeki akşamdan kalma ifadesini bir kahve çakmak suretiyle enerjik bir gülümsemeyle örter vesaire.

Hep çok ilginç gelmiştir bu konuşma tarzının, gülme şeklinin bile değişmesi, insanların seni nasıl kafalarındaki bir konsepte dönüştürüp olumlu veya olumsuz izler bırakmasını sağlar diye. Bu nedenle de geçen hafta, bir gün için palyaço olmaya karar verdim. Bildiğin palyaço. Herkesin tanıdığı bir konsept oldum yani bir gün için. Ve de öyle davrandım.

Palyaçoluk kuralları:

1) Makyajını kendi yüz ifadene göre yap, yaptıktan sonra aynanın karşısına geçip değişik yüz ifadeleri yap. Değişimi göreceksin, kendini benimseyeceksin.

2) Palyaço enerji doludur, komiktir ve de bir kişi değil bir konsepttir. Palyoçoyken gösterdiğin davranışların hepsi palyaçoya mahsustur, senin nüfus cüzdanında yazan bilgilerin bununla bir ilgisi yoktur. Pshchedelic bir anı, bir rüya gibi düşün.

3) Herkesin içinde bir palyaço vardır. Palyaço olmayanların yanında göze batan, ciddi insanlara anlam veremeyen, yoldaki insanların karizmayı çizdirmemek için yapamadığı küçük şeyleri (yüksek sesle hapşıran birinin taklidini yapmak, ciddi polis kordonunu parmakla göstererek poliiisss poliiiisss diye tırsma ifadesiyle bağırmak, çocuklarla çocuk olmak, ağlayan birisinin boynuna sarılmak gibi) yapmak için yanıp tutuşan palyaço, bir makyajla ortaya çıkıverir.

4) Ciddi, kalıplaşmış kişi görmek istemezse palyaçoyu görmezden gelebilir. Merak etme, o seni çoktan gördü ve için için hoşuna gitti ama senin rengini, ırkını, dilini, karakterini kestiremediği için sana yaklaşmayacak. Umursama. Etrafta değişime açık olanlar var ve açılımlar hep bu kişilerden başlar toplumda.

5) Yanında palyaço olmayan ama normalde yakının olan arkadaşların varsa hoşlarına bile gitse, sana alışmaları zor olacak. Zorlama. Akışına bırak. Onların içindeki palyaço da dışarı çıkmak üzere!!

6) Son olarak, palyaço sürekli enerji alışverişinde bulunur. Günün sonunda bünyen ilgiden çok yorulacak. Bu yüzden enerjini verimli kullan, yöneltilen kötü tepkileri filtrelemeyi öğren, iyi olanlarla egonu besleme ve bu deneyimi mutlaka birisiyle paylaş. Akşam bir bira içip günden kalan sahneleri hatırladıkça, deneyimin izleri daha kalıcı olur!!

Hiçbir beklentiyle girişmediğim, sabah 11′den gece 11′e kadar süren palyaçoluk deneyimimde Kraliçe’nin doğumgünü için turuncu giyip sokağa dökülmüş Amsterdam halkının tepkileri harika geldi beklentisiz bünyeye. Bir kısım anlam veremedi Kraliçe’nin doğumgününde palyaçonun ne işi var diye. Bir çok kişi gelip boynumuza sarılıp “Harikasınız, benim kahramanımsınız” dedi. Birkaç kişi “ucube şovu” veya “hippiler” diye bağırdı. Bütün bu tepkiler palyaçonun kendisine verilmiş tepkiler değil. İnsanoğlunun çok iyi bildiği bir konsepti, kişilere oturtmaya çalışma çabası sanki. Hani adam palyaço görmek istese sirke gider. Sokakta ise para sormadan sürekli enerji saçan, paylaşan kişilerin niye bunu yaptığını sorgularken ortaya çıkan olumlu veya olumsuz yansımalardır bu tepkiler.

Alışmak lazım diyorum. Birileri de palyaço olsun şu hayatta. Ne olur yani?

Bandista | de te fabula narratur


Bandista bir aralık, bu darlık bu basmakalıp, bu ayık kafayla esrik taklitleri, bu aramızda yaşayan katilleri teşhir etmek gerek dedi evde uyuklarken. Uyanmak gerek dedi önce kendi kendine, evde bir gitar çaldı manuş, klarnet aktı meyanlı, kaydırmalı, akordeon zaten doldurmuştu köşe bucak, vurmalılar hazırdı “marş”a, başladı ev’in hikâyesi, varyetesi söküp söküp yapmanın.

Bandista evi şenlik kıyamet bir eylem bandosu şimdi ses vermekte ska, balkan, vertov, reggae, eşitlik, özgürlük, cango, votka, adalet, kökler sularından… Bandista evinde geceler gündüz gündüzler denktir geceye, bu evde güneş batsa da dinlenir ev hece heceye. Bu evin odaları geniş uzun dar hayal; bu evde mebzul miktar kapılar kilitsiz gıcırdar. Bu evde koridorlar, sokaklar ve meydanlar, sahneler salonlar dansla sesle hınçla çığlıklar… Bu ev bir dağ başında bir gettoda ya da down-town’da, bu ev dev bir karavan bu evi bulur arayan. Bu evin sakinleri kara kızıl mor renkleri, yeşil sarı turunç ve nar, bu ev binbir bedenle var. Bu ev döker alınteri, bu ev rahim yangın yeri; söndürür kandilleri nice esrik sever evi. Bu evde geçmiş hüzünle değil hüsnü kabulle, bu evde gelecek yokla değil beklenir telaşla. Bu ev tenha bu ev dar-maduman kanma yalan, gözyaşları ağıtlar destanlar epik tasalar, bu evde yasalar değil ses verir yoldaş maison‘lar!

Websayfalarini bir ziyaret edip tadlarina bakasiniz, soyle bir balkan ezgileri ve reggae ile hareketlenin derim. Websayfalarinda sarkilari tek tek dinleyebildiginiz gibi butun albumu de indirebiliyorsunuz. Burdan buyrun:

http://tayfabandista.org/

NazIm

ps: Kisisel favorilerim Ozgurluge Manus ve Ille de Rumba :)

Kultur Jamming ve Aikido

Kultur jamming temel olarak kultur yayinina parazit yapmak anlamina geliyor. Evet evet, bizim kulturumuze. Yani, bizim sandigimiz kulture. Aslinda, bize dayatilan kulture. Ve hatta, bize satilan kulture. Taslama. Kulture. Tikama. Kulturu. Sikistirma. Kulturde. Bozma. Kulturu. Jam. Kultur Jam. Degistirmek icin. Donusturmek icin. Dalga gecmek icin. Eglenmek icin. Ne dersen de. Nasil algilarsan algila. Istersen gorme bile. Umursama. Yine de aktivistler yapar. Grafikerler yapar. Yazarlar yapar. Sokaktan gecen adam yapar. Ali yapar Veli yapar. Bakkal amca kizar. Sonra polisler kizar. Sirketler kizar. Devletler sasirir. Planlayani yoktur. Ideolojisi yoktur. Hedefi yoktur. Zaferi veya malubiyeti yoktur. Tuketilmez. Tuketenleri de sevmez. Kulaktan kulaga fisildanir. Internette gezer. Duvarlara spreylenir. Billboardlara boyanir. Stickerlarla saga sola yapistirilir. Cogaltilabildigi kadar cogaltilir. Gelen gecen parmakla gosterir. Sever. Anlamaz. Guler. Gecer. Kultur Jam. Bana ordan kulturu uzatir misin canim kardesim? Jamlisindan olsun lutfen.


Kultur jamming’in yayginlasmasinin 90larin basina takabul etmesi rastlanti degil. Sanayi devrimi, teknolojik gelismeler, dunya savaslari, buyuk buhran derken 20yy lin baslari insanlari mesgul edecek yeterince mataryelle dolu idi. 68 kusagi, kendisi ile gecmisi arasinda devrimci bir cizgi cekip, savasma sevis derken, fark etmeden de tum toplumsal degerleri de temizliyordu aslinda. 68 kusagi bircok acidan ozgurlukcu olmalari nedeniyle cok ovulur de, toplumsal degerleri temizlersen geriye ne kalir o pek dusunulmez. 80′ler sonrasinin bize gosterdigi bir sey var: Bireysel zevklerden baska bir sey kalmaz. O ozgurlukcu soylemin arkasindaki ideolojiyi aradan cikardiginda ve onun yerine sirketleri koydugunda, bireysel degerlerin yuceltildigi koca bir tuketim toplumundan baska bir sey kalmadi insanlara . Senin emegin, senin paran, ozgurce diledigin gibi harca. Ne ailenin, ne devletin sana nasil harcaman gerektigini soylemesine izin verme. Sen ozgursun. Ozgur. Kendin ol. Nike ile. Levi’s ile. Adidas ile. Kendini tanimla. Nike ile. Levi’s ile. Adidas ile. Kendini yarat. Nike ile. Levi’s ile. Adidas ile. Ozgursun sen. Ozgur.


Reklamlar giderek artan miktarda hayatimizda yer almaya basladi. Logolarlar, markalar, kimlikler. Satilan kimlikler. Alinan kimlikler. Alindigi sanilan kimlikler. Tras kopugu ile kendimizi daha erkeksi hissedip, kullandigimiz rujla seksi olduk, sampuanla herkes pesimizden kostu, esofmanla atletik, ayakkabi ile sportif, pijamayla mistik, elbise ile kadin, araba ile erkek, kot pantolanla cool olduk. Susadigimizda su yerine gazoza uzandik. Aldigimiz teyple muzisyen, aldigimiz bilgisayar ile tasarimci, ictigimiz sigara ile adam olduk. Oldugumuzu sandik. Markalandik.


Bir saniye: Ben gozluklu sivilceli kambur birisiyim ama! Kultur jammerlerin vermeye calistigi mesaj belki de bu. Bir saniye, ben normal birisiyim, bana kimlik satma, insanlara kimlik satma, saticaksan sadece urununu sat. Kandirma beni. Sporcu olmak o kadar kolay degil, yillarca calismak lazim. Kandirma beni. Artist olmak o kadar kolay degil, yetenekli olmak calismak gerekir. Kandirma beni. Bilgili olmak o kadar kolay degil, yillarca okumak ogrenmek gerekir. Kandirma beni. Bunlar parayla alinabilcek seyler degil, keske olsaydi. Kadin veya erkek dedigin o kadar hatlari keskin cizilebilecek seyler degil. Yonlendirme beni. Rujum icin benle cikan adami ne yapayim. Yonlendirme beni. Arabam icin benle olan kadini ne yapayim. Yonlendirme beni. Beni ben oldugum icin sevin, hep birlikte bir halisunasyonu yasamayalim. Bir saniye lutfen, sirketler cikin aradan, sirketler cikin hayatimdan ve insan iliskilerimden!


Urunlerini insanlara bir hayalle birlikte satarak buyuk karlara donusturen sirketlerin tabi aradan cikmaya pek niyeti yok. Sirketler reklamlara her yil milyonlarca dolar harciyor. Bu parayi cebe indiren reklamcilar ise insanlara hayal satmanin daha etkili yontemleri uzerine surekli calisiyor, grafikerler renklerle oynuyor, psikologlar insan beyninin calisma yontemlerini ogreniyor, yaratici yazarlar yeni yeni akilda kalici sloganlar yaratiyor, logolar tasarlaniyor, sporcular sponsorlaniyor, reklam filmleri cekiliyor, afisler hazirlaniyor, kampanyalar duzenleniyor ve bombalaniyoruz. Nike ile. Levi’s ile. Adidas ile. Bombalaniyoruz. Ipod ile. Mercedes ile. Coca Cola ile. Bombalaniyoruz. McDonalds ile. Sony ile. Shell ile. Bombalaniyoruz. Bilboardlardan, televizyondan, gazeteden, internetten bombalaniyoruz. Hergun istemeden reklamlara maruz kaliyoruz. Binlerce reklamla bombalayarak zihinlerimizi isgal ediyorlar.


Aikido, karsidakinin momentumunun dogru yerine dogru zamanda mudehale ederek, ortadaki enerjiyi donusturup, aradaki catismayi cozumleyen bir uzak dogu dovus sanatidir. Karsi taraf ne kadar guclu saldirirsa o kadar kontrolsuz olacagindan, enerjisi de o kadar kolay donusturulur. Kultur jamming, bunun sirketlerin miyonlarca dolarlik reklam kampanyalarina yapilan halidir. Ki sizinle olsun.


NazIm

Sokaklara ses katanlar, şehirlere ruh verenler

Şehir hayatı zor şey. Ama seviyoruz işte bir şekilde her şeyin aynı anda ortaya çıktığı, bazen birbirine girdiği, bazen de şaşırtıp gülümsettiği şehirlerde dolaşmayı. Bazen bir sarhoş çıkıp bir şey söylüyor, bazen bir kavga çıkıyor, geleneksel bir aile diyaloğuna tanık oluyoruz, bazen romantik sevgili anlarına, parklarda takılanları görüp iyi hissediyoruz, çoğu zaman da sokaklardaki müziği o anki ruh halimizin soundtrack’i yapıyoruz.

Hikayeleri sesle anlatmak bazen fotoğrafla anlatmaktan daha da eğlenceli olabiliyor. Dinleyicinin hayal gücüne kalmış renkler, kokular, şekiller; ama, sesler burada.

Meydandan eve yürüken Eric’in çaldığı Jew’s Harp, soundtrackimiz oluyor güneşli bir Şubat gününde, Brüksel’de:

Barselona’da metroya benimle birlikte binen Roman akordeoncunun çaldığı Tango, nerede olduğumu unutturup ruh halime şekil veriyor:

Metrodan inip kuş pazarından geçtikten sonra:

Vardığım meydandaki bir çift sokak müzisyeni hangdrum’la tanıştırıyor beni:

İstanbul’da yağmurlu bir Mart gününde Taksim’de Yeşim’le kahve içtiğim cafe’den çıkıyorum ve Galatasaray Meydanı’nda bir grup sokak sambacısı deliler gibi samba çalıyor yağmur altında ve etraflarındaki kalabalık gülümseyerek dans ediyor:

Beşiktaş’dan vapura binip Kadıköy’e geçiyorum. Haldun Taner tiyatrosunun önünde Karadeniz’li yaklaşık 40-50 kişilik bir grup, tulum eşliğinde horon tepiyor:

Strasbourg’da Nato karşıtı gösteri mitinginde, polis sirenleri, sambacı aktivistler ve havada uçuşan sloganlar nerede ve ne yapmakta olduğumu hatırlatıyor sürekli:

Amsterdam’da OVA halk kütüphanesinde çalışırken, 4. kattaki canlı yayın odasından bir jazz grubunun prova sesleri yükseliyor:

Brüksel’de yürüyüşe çıkıyorum ılık bir Nisan akşamında. Orta yaşlı bir müzisyen çift -Fransız bir bey, Amerika’lı bir bayan) gitar çalıp kulaklarımızı 70′lerin müziğiyle yıkıyor, temizliyor. Çevrelerinde işten çıkmış bir adam kravatını gevşetmiş bağdaş kurmuş, birkaç genç bira içiyor, iki ayyaş dans etmeye başlıyor, bir tanesi çiftin topladığı paraları çalmaya çalışırken ötekisi onu yaka paça halkanın dışına fırlatıp, elindeki bozuklukları gitar kutusuna geri atıyor, Japon turistler fotoğraf çekiyor:

Ve eve dönüyorum. Juuda, henüz söz yazamadığımız şarkıyı gitarla çalarken kardeşi Elisa mızıkayla doğaçlıyor ve şarkının giriş kısmı tamamlanmak üzereyken, Elisa bırakıyor ve mızıkanın kolay görünmesine rağmen ne kadar emek isteyen bir müzik aleti olduğundan bahsediyor, Juuda çalmaya devam ederken:

Bu kalabalık, biraz kaotik, biraz karışık kentleri yaşanır kılan en güzel şeylerden biri sokak müziği. İçinde olduğumuz anları gerçek kılıyor, hikayeye boyut katıyor.

Bogazici Koprusunde Greenpeace Eylemi


Boğaziçi Köprüsü’nde Greenpeace eylemi from Greenpeace Akdeniz on Vimeo.

Eylemciler Obama’ya Boğaz Köprüsünden “Ortadoğu’da barış için önce iklimi kurtarmak şart” mesajı verdi

http://www.greenpeace.org/turkey/news/obama

Dutch Provos Polise Karsi

Haberlere bakarken bir baslik dikkatimi cekti: “Polis besiktas taraftarina acimadi” Carsi sempatizanligimdan hayirdir dedim, carsi yine politik icerikli bir eylem yapti da polis onlara mi daldi diye. ama isin asli oyle degil, haberden anladigim kadariyla besiktas taraftari mesaleli yuyus adini verdikleri, takimlarina mac oncesi motivasyon saglama amacli olarak inonu stadyumuna kadar onlarin otobusune eslik etmeye calisiyor ve yolu kapattiklari gerekcesiyle polis hismina ugruyor. Isin trajik yani 4 Nisanda Nato mitingine adam toplamak hic kolay olmazken, bir futbol takimina destek icin binlerce taraftar cadde bile kapatabiliyor. Birileri insanlarin enerjisini zararsiz amaclara cok iyi yonlendirmis besbelli. Ama bu kitleyi bile belli ki stadyum disinda gosteri yaparken gormeye tahammulleri yok. Fotograflar 1 Mayis goruntulerini aratmiyor, tek fark Kirmizili orak cekicli flamalar yerine, siyah beyaz kartalli flamalar. Sokalarda birlikte olmanin, birlikte protesto, omuz omuza destek olmanin gucunu insanlar hissetmesin istiyorlar. Kullanilan yontem, 1 Mayislarda veya mitinglerde insanlari sindirmek icin kullanilan yontemle ayni; Araya bir iki provakator yerlestir, polisi tahrik et, sonra polis var gucuyle zevkle saldirsin, kurunun yaninda yasta yansin, insani urperten goruntuler al, onlari gazate ve televizyondan boy boy yayinla ki bir daha kimse korkusundan sokaga cikamasin.

Kendi kendime polis bu ulkede olmasi gerektiginden fazla bir guce sahip diye hayiflanirken gecenlerde okudugum bir makale aklima geldi. Makale Dutch Provos diye bilinen, 1960larda Hollandada yaratici eylemler ve gosteriler yaparak marihuannanin legallesmesi dahil bir cok kazanima on ayak olmus bir grup. Hollandanin bizim bildigimiz ozgurlukcu Hollanda olmasinda bu abilerin baya payi var. Siddetsizligi ve absurd komediyi gosterilerinde ve eylemlerinde birlestirerek sosyal sorunlara isaret ediyorlardi. Besiktas taraftari ile alakasi, Dutch provos’u olusturan grup aslinda Nozem denilen sokakta amacsiz bir sekilde mopedleri ile dolanip, sistemden rahatsiz ama ne yapacagini bilmeyen genclerden olusuyor. Nozemlerin en buyuk vakit oldurme aktivitesi sorun cikarmak ve polisi provoke etmek. Amacsiz huzursuz gencligin enerjisi, aktivizmle birlesince Dutch Provos doguyor. Besiktas taraftarinin yedigi polis sopasi ile alakasi, Dutch provosta az polis siddetine maruz kalmadi. Lakin Dutch Provolarin en onemli farki Polisi hic siddet kullanmadan zekalarini kullanarak uysallastirmayi basarmalari.

Ilk basta her sey Marihuetteoyunu ile basliyor, marihuanna hakkinda ortaliga ve ozellikle polise yanlis bilgi verme oyunu. 1960 larda marihuanna icimi yasak, ama polisin marihuanna hakkinda dogru duzgun bir bilgisi yok. Bilmeyen insana ne dersen ona inanir degil mi? Iste Dutch Provos’da tam bunu kullanarak marihuannayi yasaklayanlarin aslinda konuyla ilgili cehaletini ortaya sermeye calisiyor. Oyunun tek kurali, eglenmek, polisle dalga gecmek ve arada ot icmek. Marihuannaya uzaktan yakindan benzer herseye marihu demeye basliyorlar: cay, kedi mamasi, otlar, tohumlar vs. Kendi kendilerini polise ispiyonluyorlar. Oyunun en buyuk odulu, polisi olmayan bir seyi arar hale getirebilmek.

Frakli farkli yerlerde bir suru Marihuetteoyunu tertipleniyor. Bir gun Provos belcikaya otobusle giderken polise grupa marihuanna oldugu bilgisi sizdiriliyor. Polis sinirda barikat kurup otobusu durdurup arama yapiyor, basinda ordayken. Kopek mamasindan baska bir sey bulamiyor. ertesi gun gazeteler Kopek Mamasi Marihuanna diye polisle dalga geciyor. Bu olaydan sonra polis provoslari marihuanna konusunda rahat birakiyor, tekrar boyle komik bir duruma dusmemek icin.

Marihuetteoyunu ilerdeki Provos aktiveteleri icin bir model oluyor. Bu oyunlar ilginc bir sekilde otoritelerin o her zaman hakli duruslarini tuz buz ediyor. Polis herzaman asiri tepki gosteriyor ve aktivite icerisinde kendilerini komik duruma dusuruyordu. Ama oyunlarin arkasinda ciddi bir amac da vardi: Daha iyi bir toplum yaratmak.

Insanlari harekete gecirmek icin beyaz plan adi verilen aktiveteleri hayata geciriyorlar. En unlu beyaz planlari her halde Amsterdamda arabalarin yerini bisikletlere cevirme beyaz plani olsa gerek. Plan insanlarin bisikletlerini beyaza boyayip sokaga birakmalarini, boylece herkesin arabalarini kullanmak yerine rahatca bisikletlerle gitmek istedikleri yerlere gitmelerini saglamak. Ilk 50 bisikleti kendileri beyaza boyayip torenle sokaga birakiyorlar, polis hemen hirsizliga davetiye cikardigi gerekcesiyle bisikletleri topluyor.Provo polis bisikletleri calarak karsilik veriyor.

Beyaz kurban plani ise yine arabalara karsi bir plan. Insanlara her araba kazasi olan yere kurbanin dis hatlarini yere beyaz boyayla cizmelerini salik veriyorlar. Boylelikle amac arabalarin yarattigi zararin toplumsal hafizadan silinmesini onlemek. (Ara not bunun benzerini Kanadada gordum gecenlerde, bir arabanin bir yayaya veya bisikletliye carptigi yerde haftalarca insanlar cicek ve notlar biraktilar, o kaldirimi trajik bir mezar yeri havasina cevirdiler, sanirim butun suruculerin daha dikkatli olmasi icin cok iyi bir yontem)

Diger beyaz planlar: Beyaz baca plani(cevreyi kirleten bacalara yuksek vergi koy ve bacalarini beyaza boya), beyaz cocuklar plani (ucretsiz kres saglanmasi icin), beyaz kadin plani (kadinlar icin ucretsiz ucretsiz saglik hizmeti) vs. Bir yerden sonra bir beyaz plan uretmek provo olmanin sarti haline geldi.

Polis giderek provolara karsi daha fazla siddet kullanmaya basladi haliyle, onlari ve olasi yeni provolari caydirmak adina. Provonun yaniti yine bir beyaz planla geldi: Beyaz tavuk plani. Hollanda polisi mavi tavuk imaji ile biliniyordu. Provolar ise bunu beyaz tavukla degistirmeye karar verdi. Polis gibi giyinmis, ama mavi yerine beyaz kiyafetler, beyaz bir bisikletle gezen, silahsiz, insanlara ilk yardim, kizarmis tavuk ve prezervatif dagitan beyaz polisler. Tabi bu polisin hosuna gitmedi ve beyaz polisleri gozaltina aldi.

Provo-Polis atismalari provo hareketi var oldugu surece devam etti. Polis duzenli toplandiklari ve konusmalar, gosteriler yaptiklari heykel cevrelerinde onlari toplum huzurunu bozmaktan goz altina aldi. Onlar bir sonraki sefer heykelin cevresine cicek sunmak icin toplandi bu sefer, yine goz altina alindilar ayni sebeple. Polis bildiri dagitan provolari tutukladi, bir sonraki hafta provolar bildiri yerine beyaz kagit dagitmaya basladilar, yine tutaklandilar. Gosterilerde kuru uzum dagittiklari icin bile tutuklanmaya basladilar. Tutuklanmalar provolar icin normal hale gelirken, polis kendini giderek daha da marjinallestirdi ve komik ve haksiz duruma dustu, insanlarin guvenini kaybetmeye basladi.

Isi tavana cikaran olay ise bir kraliyet dugun gununde gerceklesti. Provolar kraliyet mitolojisine da karsiydilar ve daha once karsi gosteriler gerceklestirmislerdi. Dugun haberini alir almaz aylar oncesinden hazirliklara giristiler. Buyuk bir provo dugun hediyesi icin bagis toplamaya basladilar. Beyaz soylentiler plani devreye konuldu. Dugun gunu sehrin su kanalina lsd atilacagindan tut da dugun alanini boyamaya yeticek bir boya tabancasi hazirladiklarindan o gun kraliyet atlarina uyusturucu vereceklerine kadar degisik korkunc plan soylentileri sokaga salindi. Provolar bir iki gaz bombasindan baska bir sey planlamiyorlarken, polis sehirde olasi en kotu teror planina hazirlik yapiyordu. Yabanci basin ajanslari provolara ne yapacaklarini onceden soylemeleri icin cok buyuk paralar teklif ediyorlardi.

Dugunden iki-uc gun once buun provolar kayiplara karisti, goz altina alinmamak icin. Sehre 25.000 ek polis kuveti getirildi dugun gunu icin. Mucizevi bir sekilde provos dugun alanina sizmayi basarip seker ve nitrattan yapilmis bir iki gaz bombasi patlatti ve olanlar oldu. Ortagi kaplayan buyuk miktardaki duman canli yayindaki televizyonlardan butun dunyada panik yaratirken, polis panikle kalabaliga saldirdi butun yerli ve yabanci basinin onunde, yerli ve yabanci basina da. Cogu sehir disindan getirilen polisler olduklari icin kimin provo kimin normal insan oldugunu bilmiyorlardi haliyle. Rezalet ustune rezalet.

Torenden bir iki hafta sonra dugun davetlilerine uygulanan polis siddetinin fotograf sergisi sehirde sergileniyor, davalar sikayetlerin ardi ardi arkasi gelmiyordu. Toplumun polise olan rahatsizligi cok baska bir boyuta tasinmisti bu olayla.

Turkiyede giderek artan polis siddeti, Dutch Provos gibi olusumlara duyulan ihtiyaci hatirlatiyor. Polisle catisarak bir yere varilmaz, ama siddetsiz gosteriler ozellikte espiri unsuru icerdigi olcude donusturucu bir guce sahip olabilir. Dun mitinglerde gosterilerde dusuncelerini rahatsiliklarini dile getiren vatandaslara, bugun takimini destekleyen bir taraftar gurubuna, yarinda sokakta yuruyen vatandasa. Polis toplum huzurunu saglamak icin ihtiyacimiz olan bir guc. Ama bir reklam slogani vardi hani: Kontrolsuz guc, guc degildir.

NazIm

ps: Dutch Provos ile ilgili detayli cok ilginc makalaye buradan ulasabilirsiniz, bu makaleden beni blogundan haberdar eden Aysem’e de burdan tessekkurler.

Related Posts with Thumbnails
Kral Büyük Frederick Euler'den 16 yaşındaki yeğeni Anhalt-Dessau prensesine mektupla hocalık etmesini istedi ve Euler felsefe, bilim, matematik gibi değişik konular üzerine iki yıl boyunca haftada iki mektup yazıp prensese gönderdi. Prensesden hiç bir zaman bir cevap gelmedi, ama bu dahi matemetikçi sıkılmadan bilgilerini bu onaltı yaşındaki prensesin anlayabileceği bir yalınlıkta ona sunmaya devam etti. 1768'de Euler arkadaşlarının tavsiyesi üzerine bu mektupları üç cilt halinde " Lettres à une princesse d'Allemagne" ismiyle yayınladı, bir alman prensesine mektuplar. Bu blog Euler'in Anhalt-Dessau prensesiyle yaptığı karşılıksız mektuplaşmaya öykünmeyle başlayan bir serüvende yazılan mektuplarda karşımiza çıkan güzellikler üzerine düşülen dipnotlardır...
Kategoriler
Arşiv