Archive for the ‘edebiyat’ Category

Biçimsel Manipulasyon

Gök yüz tamamen kapatmış,yağmur bulutları ve mikro bir alana sığdırılmış olan bir mutluluk. Biçim. Biçimi manipule etmek, onu değiştirmek ve tekrar sunmak, başka bir formda ve sonra tekrar manipulasyon ve tekrar başka bir biçim. Nokta. Virgül, Ünlem! İki nokta üst üste: noktalı virgül; kısa çizgi- tırnak işareti” soru işareti? Bütün bunlara ihtiyaç var mı yani yağmur bulutları gök yüzünü kapladığında ama yine de bizler küçük küçücük insan parçacıkları mikro alanlarımızda mutluysak eğer yağmayan ama yağmaya başlayacak olan yağmur ve de havadaki karanlığa ve de karamsarlığa rağmen ilk gök gürültüsünü beklerken bizler mutluysak dış dünya umurumuzda değilse karanlığın içine akıp giden bir nehir gibi kararlı ve umursamazsak ve inatla akarsak yine de biçimi oluşturmak için onun kurallarına muhtaç mıyız bu zinciri kırabilmenin bir yolu yok mu ve kırarsak ne olur yağmur mu yağmaya başlar gök yüzünden veya yüzümden ve bu yağmurun yanaklarımdan aşağıya süzülen ve belki de saçlarımın arasından geçip giden bedenimi titreten ve belki bir de rüzgar ile birleşip beni üşüten bu yağmurun durabilmesi için birilerinin onu durdura bilmesi için bir nokta işareti mi koymam gerekiyor neden işaretlerle simgeselleştiriyoruz yaşamımızı ve de düşüncelerimizi duygularımızı kağıda dökerken dökülen yaşlar bilgisayar ekranında bir iz bırakmadığı için mi ünlem işaretlerine ihtiyacım var ya da hayatımın sonuna geldiğimi anlatırken bu sonu bir nokta işaretiyle mi simgelemek zorundayım son tek başına son değil mi başka bir son da mı var ya da belirsizliklerimin merkezine bir soru işareti mi koymalıyım o soru işareti olmadan beynimin içindeki belirsizlik anlaşılamıyor mu noktalama işaretlerinden arındırılmış bir metin ne kadar metindir ve de son bir şey yaşama karşı hayatım boyunca sorduğum soruların yanıtsız kalmasından bıkıp artık sorularıma soru işareti koymama ve böylece onları soru değilleştirme yapma şansım yok mu- Read the rest of this entry »

Digg This
Reddit This
Stumble Now!
Buzz This
Share on Facebook
Bookmark this on Delicious
Kick It on DotNetKicks.com
Shout it
Share on LinkedIn
Bookmark this on Technorati
Post on Twitter
Google Buzz (aka. Google Reader)

Pis Moruk Bukowski

Prenses sana Bukowski’yi tanıştırmakta tereddüt ettim ne yalan söyleyeyim, daha genç yaşta bu alkolik bu berduş bu serseri bu kadın düşkünü bu ahlaksız bu pis morukla tanışıp ne yapıcaksın dedim? Ama sonra dayanamadım, tanışman lazım prenses, tanışman lazım, iki kadeh içki, bir kaç küfür, biraz kadınla bozulacaksan bozul o zaman, senden bi cacık olmazmış zaten.

Ben Bukowski ile lise yıllarımda tanışmıştım. Babam birgün “Büyük Zen Düğünü” isimli kitabıyla çıkagelip son zamanlarda okuduğum en yürekli en harbi yazar diye bana vermişti. Ben o zamanlar daha Victor Hugo’nun etkisindeyim, Sefiller’i okumuşum, hayata o eksantrik Fransız gözlükleri ile bakıyorum, hani böyle aşkı, kadınları acayip yüceltmişim, kadınlarla erkekler arasındaki ilişkilerin viktoryen kalıplarla yürümesi gerektiği hissindeyim, hani ilk alt ay sade bakışalım, sonraki altı ay el ele tutuşalım, böyle mücadele diyince aklıma Paris komünü falan geliyor, ama o da idealize, böyle bayrağı kapıp Bastille’e yürüyelim tadında, ya da doğal olmaya kassan bile olup olabileceğin doğallık Zola’nun Germinal‘i, hani böyle için kor kor alevlerle yansa da düşüncelerinden vazgeçmeyen, duygularını kendine bile açamayan mağdur ama gururlu bir nesli düşlüyordum, şiir desen Rimbaud diyorum, derin sembolik bağlantılar içinde imgelemini kaybetmek diyorum, bi tek absent ile coşarım diyorum, anlatabilyor muyum prenses hani böyle hayatında en derin ve en anlamlı şeyleri aradığın bir devrede, onları görkemli ideallerin içinde bulduğunu sandığın ve de kendini şekilden şekile saldığın bir devre.

Sonra ben bu Bukowski denen adamı okuyorum işte babamın tavsiyesiyle, ya prenses olucak şey değil okuduklarım bir görsen, insan yazar için utanır mı ya okuduklarından? Read the rest of this entry »

Digg This
Reddit This
Stumble Now!
Buzz This
Share on Facebook
Bookmark this on Delicious
Kick It on DotNetKicks.com
Shout it
Share on LinkedIn
Bookmark this on Technorati
Post on Twitter
Google Buzz (aka. Google Reader)

Modern zamanlarda ‘Yolda’ olmak

“Benim icin sadece cilgin olanlar adamdir, yasamaya cilgin, konusmaya cilgin, kurtarilmaya cilgin, ayni zamanda herseyi arzulayan, hic bir zaman agzini bir karis acmayan veya siradan bir sey soylemeyen, ama yanan, yanan, muhtesem Romali bir mesale gibi yanan, yildizlara yayilmis orumcekler gibi yanan ve tam ortasinda merkezdeki mavi isigin patladigini gorursun ve herkes ovvvv! diye kopar…”

Jack Kerouac 1957 yilinda Yolda adli bir solukta yazilmis romaninda iste bu cilgin insanlari anlatir…ona gore adam gibi adam olan insanlari…beat generation’i tanimlarken hippielerin hindistana giden yolunu acacaktir Yolda…toplumsal duzenin karsisinda yasayan bu insanlar ilginctir onun icin…gocebedir cogu…edebiyat duskunu, sair kiliklidirlar…muzigi, kadinlari, ickiyi, uyusturucuyu severler…eglenmeyi severler…kavga etmeyi severler…terlemeyi severler…pasaklidirlar, daginiktirlar…asidirler…

Kerouac bu insanlari, bu alt kulturu anlatmak icin yeni bir dil gelistirmek zorundaydi…klasik romanciligin diliyle bu ruhu veremezdi, bu onlarin degerlerini, onlarin sanatini, edebiyatini, ahlakini reddeden bu insanlara haksizlik olurdu. Neyse ki cevresinde kullanabilecegi yeni edebi araclar sekilleniyordu. Louis Ferdinand Celine Voyage au bout de la nuit (Gecenin Sonuna Yolculuk) ile daha 1932lerde argoyu ve sokak dilini edebiyatin baskosesine muhtesem bir bicimde yerlestirmisti. Ote yanda Virgina Woolf bilinc akisi teknigini yine 1920ler ve 30larda yeterince gelistirmisti. Bu iki teknigin savas sonrasi Amerika’nin yollarindan gettolarindan toplanan anilar, olaylar ve insanlarla harmanlanmasi sonucu ortaya gelecek kusaklari etkisi altina alacak ve surukleyecek nitelikte bir bas yapit ortaya cikar. Tam bir yol hikayesi. Tam baska bir yasam icin yolda olanlarin hikayesi.

1990lara ve 2000lere geldigimizde yolculuk tamamlanmistir ve bu insanlari her yerde goruruz artik. Her yerde. Olimposa tatile giden gencliktir Keruoac’in sayfalarindan firlayan. Sirt cantalarini takip iki haftalik tatillerinde Olimposun kumsallarinin ve diskolarinin tozunu attirirlar, geriye coplerini ve paralarini birakarak. Interaille Avrupayi yazlari tulayanlar bunlardir. Hindistanda tapinaklarin cevresindeki koylerde ot icmeye dunyanin her yerinden gelen sirt cantalilardir Beat generationin torunlari, Hippielerin cocuklari. Akin akin, yuzbinlerce. Thailand’a, Sri Lanka’ya, Vietnam’a, Nepal’e…akin akin, yuzbinlerce. Kuba’ya, Brazilya’ya, Arjantin’e, Meksika’ya, Guetemala’ya, Nikaragua’ya… akin akin, yuzbinlerce. Agzini bir karis acan ve hep siradan seyler soyleyen bu insanlar, artik Keruoac’in anlattigi degil, Kerouac’in baskaldirdigi kitleye donusmustur.

21.yuzyilin cilginlari, yanan mesaleleri, yasam tutkunlari, kendilerine baska seyler bulmak zorunda ozgur olabilmek icin. Ozgur olduklarini hissedebilmek icin. Ozgurluk garip bir kavram, kendisini ancak negatif olarak tanimlanabiliyor. Oysa tutsaklik dedigin elle tutulur bir sey. Normlar olmadan, normlari yikanlar da olamiyor. Her hangi bir kultur norma donustugunde ve insanlari kendine tutsak ettiginde, cagin ozgur mesaleleri gelip onu paramparca ediyor, ayni Kerouac’in yaptigi gibi, yep yeni bir kulturle, yeni bir dille ortaya cikip romali bir mesale gibi yanip bir yildiz gibi kayarak, gokyuzunde piril piril bir iz birakip kayboluyorlar. Kulturel, politik, bireysel, her ne formda olursa olsun ‘isyan’ etmek cagin cilginlarinin isi, neye isyan ettiklerini ise cagin gerceklikleri belirliyor.

2o. yuzyil saniyelesmenin cagi ise, 21. yuzyil kesinlikle teknolojinin cagi. 20. yuzyilda isyan 19 yuzyil viktoryen ahlaka, degerlerine ve yasam bicimlerine yeni sanayi degerleriyle baskaldirdiysa, 21. yuzyildaki isyan 20. yuzyilin endustriyel ahlakina, degerlerine ve yasam bicimlerine hiper-teknolojik degerlerle baskaldiri olacak. 20. yuzyilin bize biraktigi beton yiginlari, izolasyon, yabancilasma, sehirlesme, medya, turizm, eglence ve populer kultur, muze ve galerilerde sanat, gun batiminda ask, sadece sandiklarda demokrasi, tuketim, ve tuketim, ve tuketim… asiri tuketim…Dunyada acliktan daha fazla insanin obeziteden oldugu bir cag bu…Cagimiz nerden bakarsaniz bakin karanlik bir devre, sorunlarin bol cozumlerin ise kit oldugu bir devre. Herseyin tekrar ve tekrar tuketildigi bir devre, Michael Jackson’i gencligimizde popstar olarak dinlerken,orta yasimizda nostalji olarak anip, yasliligimizda hiper-nostalji olarak tekrar tekrar tuketiyoruz. Herkesin herseyi, herkesin herkesle ayni seyi tukettigi, herkesin herseyi herkesle hepbirlikte tukettigi, herkesin herkesi tukettigi bir devre bu. Hizdan basimizin dondugu bir devre, bilgisayarla tanistigimiz, laptoplara alistigimiz, netbooklari tasidigimiz, iphonelarla konustugumuz bir devre. Hic durmadan konustugumuz hem de cok konustugumuz bir devre, cep telefonu ile, sms ile, emaille, facebook ile, ama ne kadar konusursak konusalim konusalacak seyleri bitiremedigimiz bir devre. Bilgi cagi bu, bilgiyi urettigimiz, tukettigimiz, geceleri derin dondurucuda sakladigimiz, kahvaltida blackberrymizden aldigimiz, arabamizda gps’imizden billboardlardan takip ettigimiz, isyerinde interneten, evde tv’den bilgisayardan, her an her seyden haberdar oldugumuz, bilgeye doydugumuz, bilgiyle yogruldugumuz, bilgiye boguldugumuz bir cag bu.

Ve yine de yasiyoruz usul usul, sesimizi cikarmadan. Herkes nasil yasiyorsa bizde oyle yasiyoruz. Biz yasiyoruz ama cagin cilginlari icin bu yasanilasi bir dunya degil. Cagin Keruoaclari icin isbasi yapma vakti geldi. Yeni bir dil, yeni bir kultur insa etme zamani geldi de geciyor. Yollara bakmayin bosuna, yoldakiler onlar degiller. Onlar sehirdeler. Sokaklara bakin, sokaklara…


(Tam ekran izlemeniz siddetle tavsiye edilir)

NazIm

Digg This
Reddit This
Stumble Now!
Buzz This
Share on Facebook
Bookmark this on Delicious
Kick It on DotNetKicks.com
Shout it
Share on LinkedIn
Bookmark this on Technorati
Post on Twitter
Google Buzz (aka. Google Reader)

An’ı yakalamak

Sabah, sekize çeyrek kala çalan alarmının sesiyle uyandı, cep telefonunun yanıp sönen ışıklarıyla göz göze gelmesi de aynı sıralardaydı. Taktiği biliyordu, en azından bunu öğrenmişti. İki kere yes tuşuna basması kendisini altı yedi saat ileriye ışınlıyordu. Hayatının altı saatini yaşamamak, bu gerçek özveriydi onun için. Yes tuşuna ardı ardına iki kere bastı, telefonda yazanları okumadan. Bu kısa anda hep ufak bir tereddüt yaşıyordu, ışınlama öncesinde kendini okumadığı bir metnin altına imza atan o çaresiz adam gibi hissediyordu. Uyandığında saat iki civarlarıydı, ışınlamanın en hoşuna gitmeyen yanı da işte buydu, jetlag etkisi, o yarattığı hazımsızlık duygusu.Kolay bir şey değildi tabi, insanın hayatından bir şeyler vermesi, hele ki zaman gibi en değerli hiçlikten söz edildiğinde hiç kolay değildi. Kalktığında ilk olarak tuvalete gitti, bu her sabah zevkle tekrarladığı bir ritüele dönüşmüştü artık, aslında tamamen bir zorunluluktu ama kendi kimyasıyla ve yaşamsal zorunluluklarıyla barışık yaşamaya çalışıyordu, bu hiç fena değildi. İşemenin rahatlatıcı etkisi altında, ki uyanmasına yaklaştıkça bu işeme isteği yavaş yavaş ve sonra gittikçe artarak kendini belli etmişti ve uyumak gibi başka bir içgüdü karşısında olmasa çoktan tuvaletin yolunu tutmuş olurdu, geçen bu kısa sürede tuvaletin fayanslarına ve havalandırma penceresine bakarak düşünüyordu hiçbir şeyi. Yüzünü yıkamadı, aslında genelde yıkardı, bazen de yıkamazdı, bu onun için o kadarda önemli bir ayrıntı değildi kendisini tamamen anlık itkilerin emrine bırakmak böyle zamanlarda onun en vazgeçemediği özelliğiydi. Öyle ki canı camdan atlamak istese, hiç duraksamadan atlardı, ölmek pahasına. Odasına giderken buzdalabının üzerinde duran su ısıtıcısına ve hazır çay poşetlerine bir an gözü takıldı, ama durmadı, yine o itkilerin emrindeydi. Bilgisayarını açması sadece alışkanlıktandı, yoksa bu saatte yapacak hiçbir işi yoktu, yine aynı alışkanlıkla emaillerini kontrol etti, ama sadece email gelip gelmediğini kontrol ediyordu, gelen emailları okumaya bile tenezzül etmedi. Asıl önemli ve kritik olan karar müzik seçimiydi, güne başlarken dinlediği müzik, bütün günün gidişatını belirleyecekti. Vereceği kararın önemi ve ağırlığı altında ezilerek dakikalarca arandı, sonunda pes etti ve en kötü kararı verdi: Sessizlik. Koltuğuna oturdu, neyse ki otururken yanına kültablası, sigarası ve çakmağını almayı unutmamıştı yoksa tekrar oturduğu yerden kalkıp bunları yanına alabilmek için bir sürü bürokratik işleme tabi olmak zorunda kalacaktı. Bir sigara yaktı, günün ilk sigarası açlıktan guruldayan boş bir miğde ile kuru kuru içiliyordu, çok tatsızdı ama o bunu pek de fark etmedi. Karşısındaki kapalı perdeye ve onun arkasındaki camın ardında akan şehre doğru bakıyor gibiydi ya aslında daha çok boşluğa bakıyordu, beynindeki boşluğa. Bu düşünce onu hep şaşırtıyordu, beyin her zaman yeni veriler kaydedecek bir yerler buluyorsa demek ki her zaman boş olan bir yerleri de var. İşte o da şu anda tam da bu boş bölgeler üzerine odaklanmış durumda, bu boşluk ona huzur veriyor. Evet, kendi düz mantığına bazen kendisi de çok şaşırıyor. Sigaraların güzel yanlarından biri de buydu işte, gün içinde içilen sigaraların çoğu bu özelliğe sahipti, zamanı hızlandırıp hemencecik bitiyorlardı, siz nasıl bittiğini anlamadan. Ama bazen öyle sigaralar oluyorduki hiç bitmiyorlar ve insana cehennem azabı çektiriyorlardı, bu tip sigaraları şikayet etmeyi düşünmüştü ama açacağı davada firmaların tutacağı güçlü avukatlarla baş edemeyeceğini de biliyordu. Sonra zaman geçmeye devam etti, canı sıkılmıyor ya da her hangi bir şey yapmak da istemiyordu. Öylece koltukta oturmak.Bu çok güzel bir yaşamdı:

-Ne iş yaparsınız?
-Ben mi, bütün gün koltukta otururum.
-Vay be, çok zor bir iş bu. Sıkılmıyor musunuz?
-Yo hayır, neden sıkılayım ki? Her gün aynı şeyi tekrar tekrar yapmakla, her gün hiçbir şeyi tekrar tekrar yapmak arasında pek bir fark göremiyorum.
-Doğru aslında, haklısınız.

Böyle kendi kendine iç diyaloglar kurmak, ve yerine göre egosunu okşamak yerine göre ise baltalamak hoşuna gidiyordu. Deneysel bir yaşamın içinde kalmak suretiyle her türlü tadılabilecek şeyi tadmak gerekti onun gözünde. Bi de içsel kurgular vardı, hayali olması arzu edilen şey olarak tanımlarsak bu kurgular hayal değildi, çünkü o bunların olmasını istemiyordu. Bu garip bir çelişkiydi, zaten kurgulandığı anda yaşanan bir şeyi tekrar gerçek hayatta yaşamanın ne anlamı vardı, bu kesinlikle sıkıcı olurdu, sonuçta ikiside aynı yerde gerçekliğini bulmuyor mu, yani beyinde. Tekrarlar onu gerçekten sıkıyordu, hayatta her şey bir kere yaşanmalı diyordu çoğu zaman ama bazı bazı da bu düşüncesini kendisi bile savunmaktan aciz duruma düşüyordu. Çünkü tekrar tekrar yapmaktan sıkılmadığı şeyler de vardı, ki bunlar ve türevleriydi onu hayata bağlayan. Ama hayır, hayır, bu aynı şey değil diyor sonra öfkeyle, mekan aynı olsada ben aynı olamayacağım için bir tekrar söz konusu değil. Sonra bu kendisini kurtaran düşünce, kendi düşüncesinin de sonunu getiriyor, o zaman ben hayatta zaten istesemde aynı şeyi tekrarlayamam, mutlaka paremetrelerden biri değişmiş olacaktır, özellikle de ben. Bu gerçekten kötü bir durum, böyle anlar zaten sık sık oluyor, kendi düşüncenin ölümünü görmek ve çöpe atılışını izlemek. Yazık oldu be! Düşünce üretimleri, oyunları, kurguları ve iç diyalogları masasının üzerinde duran saatinin piliydi, en azından temiz bir enerji. Yiyecek bir şeyler aranmak için ayağa kalkması planlanmış bir eylem değildi. Bir saniye önce yoktu ve sonra vardı ve işte o ayaktaydı. Dünden kalan bir ekmek buldu, hiç fena değildi, sertleşmediği sürece bir sorun yoktu ki bu gayet yumuşaktı. Lezzet dedi kendi kendine, ne anlama geliyor acaba? Çok basit kavramlar gözünde büyüdükçe, çok komplike düşünceler gittikçe basitleşiyordu sanki. Emaillerini bir kez daha kontrol ettikten ve gelenleri yine okumadıktan sonra eline bir kitap alıp okumaya başladı. Okuma eylemini de şu an için meraktan ya da zevk için değil, sadece alışkanlıktan yapıyordu. Yoksa, aslında ne okuduğundan bile haberi yoktu. Çabuk sıkıldı, canının bir şeyler okumak istemediğini anlaması çok uzun sürmemişti, demek ki o kadar da kendinden uzak değildi. Şu anda tek istediği şey canının sıkılmasıydı, bu isteği bir gerçekleşse, işte belki o zaman bir şeyler yapmak isteyebilirdi. Saatinin pilini bir süre daha doldurduktan sonra tekrar bilgisayarının başına geçti. Bir adım attı ve müzik seçmeyi başardı. Sonra garip bir biçimde canı yazmak istedi, bu forrest gump’ın bir anda koşmak istemesi gibi bir şeydi. Koşmaya başladı, daha önce koştuğu yerlerde dolandığını görünce sıkıldı, başka bir yerlere doğru döndü ve koştu. Ta ki anı yakalayıncaya kadar yazdı, yazdı. Ve an’da, yani şimdide takıldı. İşte tam burada. Önüne çekilen bu sınır aşılamaz bir şeydi, sadece zorlanıp biraz daha ileriye çekilebiliyordu, ve hatta zorlamasına bile gerek yoktu çünkü biraz durduğu zaman o zaten kendi kendine daha ileriye gidiyordu. Bulduğu bu taktikle biraz daha oyalanabildi ve bu sayede yazabildi, durup ekrana bakıyor, sonra geçen süreyi anlatarak, yani ekrana baktığını anlatarak yazıyı sürdürüyordu. Ve yine bir ekrana bakış, ama bu sefer kısa. Bu ara imdadına müziğin bitmesi yetişti, bir süre seçimle uğraştı, sonra aradığını değil ama bu boşluğu doldurabilecek bir şey buldu, müzik susmamalıydı, yazabilmesi için ön şart buydu. Üst satırlarda yaptığı hataları düzelti. Artık daha ilerisinin olmadığını kesinlikle anladı, sonuna gelmişti.

Nazım
İsmini yazdı ve bitirdi.

Digg This
Reddit This
Stumble Now!
Buzz This
Share on Facebook
Bookmark this on Delicious
Kick It on DotNetKicks.com
Shout it
Share on LinkedIn
Bookmark this on Technorati
Post on Twitter
Google Buzz (aka. Google Reader)

Bugun beni aradin mi?

Flash required

Yillar once yazdigim bir hikayecigi, Tuna’nin insiyatifi ile tiyatrocu Perihan Kurtoglu seslendirmis ve bu cok keyifli kayit cikmis ortaya. Bana gecikmis bir dogumgunu hediyesi olarak geldi bir zaman once, her dinledigimde icim bir hos olur. Sizinle de paylasayim dedim. Kayitta emegi gecenlere buradan tekrar cok tesekkurler. Ilgilenenler icin hikayenin kendisi de burada.

NazIm

Digg This
Reddit This
Stumble Now!
Buzz This
Share on Facebook
Bookmark this on Delicious
Kick It on DotNetKicks.com
Shout it
Share on LinkedIn
Bookmark this on Technorati
Post on Twitter
Google Buzz (aka. Google Reader)

Toza Sor

Bukowski’nin platonik aski John Fante’nin keyifli romani toza sor. Kitap hakkinda oyle uzun uzun yazip cizmeye gerek yok, bir paragraf bile Fante’nin ince ironisi ve anlatim dehasıni gostermeye yeter. kahramanımız 20 yaşında, yazar olmaya çalışan bir genç. şu ana kadar sadece bir hikayesi bir dergide basılmış. los angeles da,bir otel odasında tek başına yaşıyor. bir akşam avare avare dolaşırken bir kilisenin önüne geliyor:

“kilisenin önündeyim, kerpiç bina yıllarla kararmış. duygusal nedenlerden ötürü içeri gireceğim. sadece duygusal nedenlerden ötürü. lenin’i okumadım ama onun, “din kitlelerin afyonudur,” dediğini başkalarından duydum. kilisenin basamaklarında kendi kendime konuşuyorum: evet, kitlelerin afyonu. kendim,ateistim: mesih düşmanı’nı okudum ve önemli bir yapıt olduğunu düşünüyorum. değerlerin değişiminden yanayım ben. kiliseden kurtulmalıyız, kilise aptalların, ahmakların, cibilliyetsizlerin ve şarlatanların sığınağıdır. ağır kapıyı çektim, ağlar gibi inledi. mihrabın üzerinden süzülen o kan kırmızı ebedi ışık iki bin yıllık sessizliği kızıl gölgelerle aydınlatıyordu. ölüm gibiydi, ama vaftiz törenlerinde feryat figan bebekler de anımsıyordum. diz çöktüm. alışkanlık. oturdum. diz çökmek daha iyi. dizlerimde hissedeceğim acı bu korkunç sessizliğe katlanmamı kolaylaştırır belki. bir dua. neden olmasın, tek bir dua: duygusal nedenlerden ötürü. tanrım, artık bir ateist olduğum için beni bağışla, ama nietzsche’yi okudun mu? ne kitap! ulu tanrım, sana karşı dürüst olacağım. bir teklifte bulunacağım sana. benden büyük bir yazar yarat kiliseye döneyim. ve lütfen tanrım, bir ricam daha olacak: annemi mutlu kıl. ihtiyar o kadar önemli değil, onun şarabı var ve sıhhati yerinde, ama annem her şeye kaygılanır. amin”

Bukowski sevenler, Fante’yi de sevdiler.

NazIm

Digg This
Reddit This
Stumble Now!
Buzz This
Share on Facebook
Bookmark this on Delicious
Kick It on DotNetKicks.com
Shout it
Share on LinkedIn
Bookmark this on Technorati
Post on Twitter
Google Buzz (aka. Google Reader)

Son Surgun

orjinal adi le dernier exil olan muhtesem bir dragan babic romani son surgun. paris’in arka sokaklari, gettolari ve squattlarinda toplumdan sürgün edilmis olan marjinallerin, junkielerin ve anti-kahramanlarin yasamlarini anlatir. sadece topluma, devlet adi altindaki kurulu duzene ve toplumun kabul edilen yasam formlarina elestiri getirmekle kalmaz, orientalist triplerde hindistana gidip ot içmekten başka bir şey yapmayan turist-hippieleri, sehirlerin arka sokaklarinda uyusturucu ve seks kosusturmacasinda yasayip giden marjinalleri de ayni kalemde acimasizca elestirir. monotonlugun her formunu icsel olarak anlamsiz bulur. kamcilanan arzuyla uca dogru devamli yukselmek zorunda kalan zevkin pesinde kosmakta ayni raddede anlamsizdir, cunku mutlak tatmini olmayan bir eroinmanin eroin pesinde kosmasindan farksizdir. tum bu anlamsizliklar icinde devlet neyi yapabileceginizi neyi yapamayacaginizi geri donussuz bir bicimde tanimlayip, size bu tanimi dayattiginda, kendi savasinizi vermeniz gerekir, kendi bildiginiz yontemlerle onlarin anlayacagi bir dilde ve o nokta da yikim kacinilmazdir.

babic sert bir mesajla yola cikinca, anlatim dili olarak da mesajinin sertligini yansitabilmesi, okuyucuyunun dalgic kiyafetiyle textin icinden akip gitmesini onleyebilmek icin oldukca sert ve acimasiz bir anlatim dili secmekten baska bir caresi yoktu denebilir. bunu basardigi ise su goturmez, turkiye’de bir donem verilen toplatilma ve yakilma karari bile bence babic’in basarisini gosterir. bu ulkede amerikan sapigi gibi muhtesem ve son surgun’den kesinlikle daha mustehcen bir kitap best-seller olurken kimse sesini cikarmiyor, ama son surgun’u daha cikar cikmaz dava ediyorlar. babic’in mesaji canlarini acitti her halde!

anlatim dili olarak requiem for a dream’in final sahnesine benzetilebilir: hizli kamera gecisleri ile hayatin farkli an’larina ve durumlarina bakislar, ayni anda seks, arzu, mazosizm, sehvet, ciplaklik tum ayrintilari ile bir yanda, siddet, darp, kan, caresizlik baska bir yanda ve bekleyis, heyecan, umut baska bir yanda. bir duygu, bir an veya bir durum hic bir zaman yalniz degildir, her zaman ona eslik eden zit duygular, anlar veya durumlar ile birliktedir. ama bu kokteyl her zaman midenizi burkmak, nefesinizi tikamak icin hazirlanmistir.

babic’ten sert bir krose. hayat ile dovusmekten hoslananlara.

NazIm

Digg This
Reddit This
Stumble Now!
Buzz This
Share on Facebook
Bookmark this on Delicious
Kick It on DotNetKicks.com
Shout it
Share on LinkedIn
Bookmark this on Technorati
Post on Twitter
Google Buzz (aka. Google Reader)

Masum Kurgular, Gercek Muzeler

Masumiyet Muzesi, Orhan Pamuk’un hem nobelli ask hikayesi hem de post-modern realist muzesi…Yillar once Foucault Sarkaci` ni okuyana kadar cok saglam bir Pamuk hayrani iken, o kitaptan sonra Pamuk, hayrani oldugum Kara Kitap ile birlikte gozumden biraz dusmustu. Ne de olsa Kara Kitap’in anlattigi seylerden cok daha muhtesem olan ve asil beni etkileyen kismi daha once hic rastlamadigim bir kurgu ve anlatim bicimi idi ki bu besbelli Umberto Eco’dan devsirilmisti. Post-modern edebiyati Yeni Hayat`ta ilk defa deneyimlemis her genc birey gibi ben de bir sure ‘abi iste tanzimattan bu yana batiya imrenmemiz taklitcikten oteye gidemiyor’ tepkimeleri vermistim. yine de `benim adim kirmizi `yi da okumadan edememistim. Kirmizi teshisi iyice kesinlestirmisti, Pamuk, batidan alinan post-modern uslubu `orientalizm` ve `tarihselcilik`le harmanlamaktan ote bir sey yapmiyordu. orada da benim pamuk ile kisisel maceram bitmisti, nobeli aldigi gunlerde ben politik nedenlerden nobelli eski sovyet bloku ulkelerinin yazarlarinin biografileri ile mesguldum.

lakin banu guven hayranligimdan mi yoksa yaz sonu bos vakit enflasyonundan midir bilinmez ntv’de gecenlerde yayinlanan roportaji ilgiyle izledim. pamuk bir iki yila kadar istanbulda `masumiyet muzesi`ni aciyoruz diyor, benim ilgimi kitaptan cok ceken bu muze ve arkasindaki fikir oldu. Hani romancilik Don Kisot`tan bu yana gerceklik ile kurgunun savas alani olagelmistir. ilk devrelerinde kurgu gercekligin izinden giderek kendini inkar etmeye calismis, gercekligi oldugu gibi kaydetmek ve olumsuzlestirmek icin varolmustu. Duchamp`larla Magritte`lerle 20.yuzyilin baslarinda sanatta yasanan kirilmanin ve ortaya cikan kavramsal sanat anlasinin romanciligi etkilememsi mumkun degildi haliyle. artik bu bir pipo degildi ne olsa, kurgu gercekligi resmedemezdi, o sadece bir kurguydu. `magritte`’in prizmasindan ortaya rengarek romanlar cikti, magical realism ile borgesler marquezler gerceklikle isim olmaz, benim kurguyla sanayi devrimi sonrasi buyusu bozulmus bu dunyayi buyulemem lazim derken tolkien daha o devrelerde coktan realismle ipleri hepten koparmak uzereydi ya, onun asil popular kulturle bulusmasi doksanlara kadar gerceklesmeyecekti. O ara Sartre eski bir ekolun izinde kurguyla dusunsele uzanmayi tercih edip varolussal sorunlarimiza kurgusal yamalarla mesgulken, Beckett kurguyu kurgu yapan her ne varsa kaldirip atsam da yine de icinde insanin acisina dair bir seyler kalir deneylerini yapiyordu. Orwell’larin Huxley’lerin anti-utopyalari buhrani daha da koruklerken, Virginia Wolf dusunce akisi ile beatniklere yol gosterip,Kerouc`lara Ginsberg`lere bilincaltinin kapilarini araliyordu. Warhol’un pop arti sadece resimi etkilemedi, romancilikta kopyala yapistirdan payini aldi, belkide post-modern edebiyata asil formunu verende bu oldu zaten. Tarihten dogudan batidan olaylar, ufak onemsiz detaylar Balzac zamaninindan beri unutulan bir teknigin modernlikle harmanlanmasiyla tekrar kullanima girdi. Michel Houellebecq 20.yylin son kitabi diye anilan Temel Parcaciklar adli romaninda bu metodu yeniden vaftiz ediyordu bir bakima. Kopayala yapistir ile gerceklikten parcalar tekrar kurgunun icine tasiniyordu yavas yavas, ayni pop artta oldugu gibi.

Romanciligin metodolijik gelisimin yaninda, yuzyilin baslarinda gerceklik yitimine ugrayan kurgu da tekrar gerceklikten payini istemeye baslamisti bu arada. ama bu sefer gercekligi oldugu sekliyle kabul etmeye niyeti de yoktu, onu kendine donusturecekti. sanal gerceklik gerekli kavramsal alt yapiyi zaten hazirlamis, amerikan kulturu bunun uzerine insa edilmeye baslanmisti bile coktan. disneyland ve holywood kurgulari gerceklikle bulustururken star wars, yuzuklerin efendisi gibi kurgular arkalarinda milyonlarca fan birakip sinema salonlarini terkettikten sonra para kazanmaya hazirlanmis sirketlerin yatirimlari ile tekrar turlu sekilde gerceklige donuyorlardi. Baudrillard simulacra ve simulasyon’nun ilk taslagini yayincisina cokdan postalamisti bile. bir sonraki adim cok belliydi, iki sey bir birinin icine gececekti, kurgu gerceklige gondermeler yaparken gerceklik kurguya donusecekti.

iste tam bu noktada orhan pamuk’ un son romani devreye giriyor, daha once romancilikta boyle bir sey yapilmis midir bilmiyorum, yapilmissa sasirmam ikinci bi foucoult sarkaci vakasi olur benim icin. lakin pamuk bu kitapla gerceklikle kurgunun dansini tam 21.yyla yakisacak bir sekilde bir adim ileri goturuyor. kitabi yazdigi sure icinde topladigi gercek nesneleri kitabin icinde kurguya yedirirken cagimiza yakisir bir bicimde nesnelerin gercekligini degistiriyor. bir iki yil sonra butun o nesneleri cukurcumada masumiyet muzesi`nde sergilemeye basladiginda, o nesneler artik bir kurgunun gercekligi olacaklar, gercek kurguya donusurken kurgu gercek olucak. kurgudan gerceklige geciste gayet sorunsuz olacak, kitabin icinde bunun yeterince alt yapisi hazirlanmis, kitabin kahramani kemal kitabin icinde yazar orhan pamuk ile baglantida, hatta nesneleri birer birer o pamuk a anlatiyor. bu yazarlarin yillardir kullandiklari bildigimiz bir gerceklik ilizyonu yaratma teknigi, ama bu sefer pamuk un fazladan kanitlari da var, kurgunun butun detay nesneleri kanli canli orada muzede duruyor, kitapta anlatilan seylerin, kurgunun, gercek olmadigina inanabilir misiniz artik? o muzeyi gezerken kurgunun icinizde adim adim gercek olmasina engel olabilir misiniz? o tecrubenin onune gecebilir misiniz? acaba kitabin asil yazilis amaci o tecrubeyi okuyuculara yasatmak olabilir mi? ne de olsa kurgunun yuzyillardir hayalini kurdugu bir sey bu, okuyucusuna gercek oldugunu iliklerine kadar hissettirmek. Yoksa, roman da kavramsal sanat vitrinlerinden enstelasyon bolumunde kendi yerinimi hazirliyor?

Benimkisi biraz Duchamp’in sanat galerisinde duran unlu pisuarina gidip isemeye calisan performans sanatcilari gibi olucak ama, kendi adima muzeyi gezmeden kitabi okumamaya karar verdim, once butun o objeleri cihangirdeki galatadaki eskici dukkanlarindan toparlanmis degersiz nesneler olarak gormek algilamak hissetmek istiyorum. sonra kitabi okuyup gercekligi kurgunun icine serpistiricem, kurgunun gercekligi manipule etmesine izin vermeden. Ne de olsa post-modern yazarin kacinilmaz olarak post-modern okuyuculari oluyor. Pamuk’un eline ve kalemine saglik, kendi adima Turkiyedeki ilk postmodern-realist muzeyi gezmek icin sabirsizlikla bekliyorum.

NazIm

Digg This
Reddit This
Stumble Now!
Buzz This
Share on Facebook
Bookmark this on Delicious
Kick It on DotNetKicks.com
Shout it
Share on LinkedIn
Bookmark this on Technorati
Post on Twitter
Google Buzz (aka. Google Reader)

Bugün Beni Aradın mı?

-Bugün beni aradın mı?
-Hayır,niye?
-Hiç
uykumun derinliklerinde,battaniye mağaramın içinde yankılanan bir ses.Telefonum çalıyor,sesi gayet net duyabiliyorum ve sadece dinliyorum.Önce üç kere çalıyor,bir iki üç.Tahminler yürütmeye başlıyorum,ilk ve en basit olasılıkta yanlış bir numara çevrilmiş olması ihtimali var.Bu o kadar zor bir şey değil,bir numaraya yanlış basarsın ve pat,hiç tanımadığın birilerinin sesini duyarsın.Bende olanda,arayan kişi,daha telefon çalarken yanlış bir numara çevirmiş olduğunu fark eder ve pat telefonu kapatır,tanımadığı birisiyle neden muhatap olsun ki.Başka bir olasılık beni tanıyan biri,ama kim?İşte bu sorunun yanıtını düşünüyorum,beni tanıyan biri,ilk çalışlarda açmadığımdan uyumakta olduğumu düşünüp,rahatsız etmemek için kapatıyor telefonu.O halde çok da önemli bir şey için aramamış,ya da belki de öylesine aramış,ya da uyku daha önemli,bu işin acelesi yok. Sonra,yani ben daha ilk üç çalışın sırrını çözemeden telefon tekrar çalmaya başlıyor.Bu ilginç işte,ilkinde demek ki beni uyandırmamak için kapatmamıştı,belki de yanlış bir numara çevirdiğini düşündüğü için kapatmıştı,şimdi doğru numarayı çevirdiğinden gayet emin bir şekilde çaldırıyor,bir,iki,üç,beni yine tanıyan biri diyorum,evde olduğumu biliyor,ve büyük ihtimalle uyumakta olduğumu da biliyor ve yine de çaldırıyor,demek ki arama sebebi önemli,mutlaka kalkıp cevap vermemi istiyor.Yattığım yerin rahatlığı,telefona olan mesafeli duruşu,sıcaklığı,kıpırtısızlık içinde düşüncelerle boğuşmak,yorum yapmak.Yine de bir merak var,kim arıyor?
-Bugün beni aradın mı?
-Hayır,niye?
-Hiç
Ne derler,arayan bir daha arar,tabi,o kadar çaldırdığına ve numaramı iki kere çevirdiğine göre önemli bir mesele olmalı,o halde mutlaka bir daha arayacaktır.Peki ya ben,bir daha ki aramasında açacak mıyım?Olabilir,neden olmasın ki,sonsuza kadar bu nokta olmayacağıma göre,zaman ve uzamda yol kat edip ileride telefona daha yakın bir yerlerde bulunacağıma göre,büyük olasılıkla bir dahakine veya belki de ondan bir sonraki aramaya cevap verebilirim.Ama o zaman geldiğinde onun,o olduğunu nasıl anlayabilirim?Bir anlık tereddüt,ama sonra rahatlama.Mutlaka kendisi soracaktır:
-Bugün seni aradım,nerdeydin?
Ve bende ona durumu açıklarım o zaman,yatıyordum derim,telefonun çalışını duydum ama ben kim olduğu üzerinde bir mutabakata varamadan sustu.Ayrıca iki kere üst üste araman ve her arayışında farklı sayılarda çaldırman,kimliğini saptamamı imkansızlaştırdı derim.İnsanın arayışında bir kimliği olması lazım,mesela kapı çalışında olduğu gibi.Çoğu insanı,kapıyı çalışından,merdiveni çıkışından,öksürük sesinden vs. evimize gelmeden çok önce tanıyabiliriz,o halde aynı şekilde bir telefon çaldırış stili de olması lazım ki,kim olduğunu daha telefonu açmadan önce bilelim,ya da açamadığımız telefonları daha sonradan biz arayalım ve niye aradığını öğrenebilelim.
-Bugün beni aradın mı?
-Hayır,niye?
-Hiç
Evet,bu sorunun cevabını da öyle herkese veremem ki,çünkü kolay anlaşılabilir bir şey değil hani.Ya,şey,beni bugün biri aradı da,saat beş civarlarında,iki kere,birinde üç kere,diğerinde altı kere çaldırdı.Bilemiyorum,belki de iki kişi idi,bu daha az akla yatkın bir cevap.Aynı ana yakın bir zaman diliminde iki farklı kişi,iki farklı merkezden tek bir noktaya ulaşmaya çalışıyor,ve ikisi de yanıtsız kalıyor.Ama dediğim gibi,bu daha az akla yatkın bir cevap,beni arayacak çoğul kişilerin sayısı gayet az olduğu gibi,bunların aynı zaman diliminde aramaları ise oldukça uzak bir olasılık.O yüzden bence,tek bir kişiydi.
-Ne saçmalıyorsun sen?
-Hiç
Dediğim gibi,bu sorunun yanıtı öyle herkese verilebilecek bir şey değildi.En iyisi hiç ile geçiştirme yoluna gitmekti. Yatakta,uyuyor olmak ile uyumuyor olmanın arasında bazı temel farklılıklar var.Mesela benim açımdan en belirgin ve rahatsız edici olanı,uyanıkken isteklerin aktif olması,oysa uyurken hepsinin de uyuyor olması.Mesela şu ana bakarsak,aklım şu telefon meselesiyle bu kadar meşgulken ve belki de çözüme bu kadar yakınken,canım kahve istiyor.Ve sigara,ve işemek istiyor.Kaç saattir bazal metabolizma tribinde takılı olduğumu hesaplıyorum,mesela bunu hesaplamak o kadar zor bir şey değil,cep telefonumun saatine bakıyorum ve rahatlıkla diyebiliyorum ki on altı buçuk saattir bazal metabolizma tribindeyim.Ama aç karnıma,bu arada acıkmış olduğumu da fark ediyorum mesela,dökülecek sıcak koyu bir kahve,ve sigara.Bu düşünce oldukça rahatlatıcı.Kendimi sıcak kahvem elimde,camın kenarına oturmuş,sigaramı yakmış,çatı katı dairemden sokakta geleni geçeni izlerken hayal ediyorum.Normal yaşamın koşturmacasından bu kadar uzak bir noktada oturup,kahvemi ve sigaramı içmek,ya da yine aynı noktada yatarak,kahvemi ve sigaramı içtiğimi düşünmek,sokaktan gelen geçen insanları izlediğimi düşünmek,camın kenarına oturmuş bunları yapan ve soğuğa ve dışarıdaki yağmura aldırmadan bunları yapan beni kurgulamak,yatağımın sıcaklığında.Bu şu anda yapmakta olduğum şeyin tanımı.
-Bugün beni aradın mı?
-Hayır,niye?
-Hiç
Evet,soruna odaklanmalı,kahveyi ve sigarayı bir kenara koyuyorum ve düşünmeye başlıyorum.İlk çaldırma üç adet,ve ikinci çaldırma altı adet.Toplamda dokuz adet çaldırma yapılmış.İnsan olanın dokuz çaldırmada açacağı düşünüldüğünde,arayan açısından başarıya ulaşılmış sayılır.Yani yapmak istediğini yaptı sonuçta,gerisi bana kalmış.Beni tanıyan biri ise aklında iki olasılık vardır,birincisi uyumakta olduğum,ikincisi dışarıda olduğum.Cep telefonumdan gelebilecek bir sesi bekliyorum,çünkü eğer önemliyse,bana ulaşması geriyorsa mutlaka cep telefonumdan da arayacaktır.Bir kahvem ve bir sigaram olsa kesin bu sorunu çözerdim,sorun biraz motivasyon eksikliği.Zamanın ilerlemesi ile cep telefonumdan aranmayacağım kesinlik kazanmaya başlıyor,arayacak olan çoktan aramıştı.Demek ki,bu o kadar da önemli bir şey değildi olasılığı güçleniyor.Belki de öylesine,havadan sudan konuşmak için yapılan bir aramaydı,ama kim?Ve neden üç ve altı arama?Bu soruların yanıtları önemli.Karşımda duran tavan bana istediğim soruların yanıtlarını verecek gibi gözükmüyor,elimdeki bu kadar az veriyle sonuca ulaşmam oldukça zor görünüyor.Biraz daha fazla konsantrasyon lazım.Yorgan mağaramın derinliklerine çekiliyorum,biraz karanlık,duyularımın birkaç tanesinin daha veri göndermeyi bırakması,beynimin ihtiyacı olan salt konsantrasyonu getirecektir sanıyorum.Sıcaklık da büyük bir etmen tabi,sıcak olmalı bulunulan mekan,ama çok fazla da değil,bu uyuşukluğa yol açar.
-Bugün beni aradın mı?
-Hayır,niye?
-Hiç
Çok önemsiz bir ayrıntı olarak başlayan bu telefon,önce üç,sonra altı,şimdi git gide bütün günüme egemen olmaya başlıyor.Bundan sonraki tüm gelen aramalarda,ister istemez sormak durumundayım,çünkü öğrenmem gerek kimin aradığını.Tabi başka bir yol da,bütün günü burada geçirmek,çalan bütün telefonları buradan dinlemek,olası bir üçlü altılı kombinasyonu kollamak,ve onu da diğerleri gibi tekrar yanıtsız bırakmak,ve bu şekilde,kişiliklerin ve aramaların sayısını artırıp,kimliklerin ve aramaların sahiplerinin önemini azaltmak.
-O kadar çok kişi aradı ki,hangi birini bulayım.
Ama ya,başka hiç kimse aramazsa,bu üç ve altı kombinasyonun mevcut değerini en az ona katlayacak,ve gerçekten de hiç kimsenin aramama olasılığı oldukça yüksek.Arz talep meselesi,sen ne kadar arama yaparsan o kadar çok aranırsın.Ama tabi salt arama yapmakta o kadar yeterli bir şey değil,aradığın zaman ne sunduğunun da önemi,ne arz ettiğinin,iktisat yasaları gereğince bu böyle.Değerli bir şey sunamıyorsan,talep edeninde olmaz,bu açık.O halde başka hiç kimsenin arama olasılığı da yok gibi bir şey.Bulunduğum noktada yine de ben huzurluyum,hiç arayan olmasa belki daha da huzurlu olurum.Çünkü,alışkanlık kötü bir şey,insanın bir ritmi olması gerekiyor,ben ritmimi insanların aramalarına göre değil,aramamalarına göre kurmuşum bir kere,o halde böyle arada bir ortaya çıkan,üç ve altılı kombinasyonlar,olağan ritmime bir darbe vurup gidiyorlar.Telefonum benim açımdan fonksiyonsuz bir alet olmalı,öyle ki,ne işe yaradığını,nasıl kullanıldığını bile unutmalıyım. Yorganın altı sıcak olmaya başladı,işte şimdi çok sevdiğim bir şey geliyor,içeride nefesimi veriyorum ve kafamı dışarıya çıkarıp serin bir nefes çekiyorum,ciğerlerime soğuk temiz hava doluyor.Çok hoş bir duygu,boğulmak üzereyken alınan tertemiz ve soğuk hava,insana yaşadığını hissettiriyor,ki bunu arada bir hissetmem lazım.Serinliği duyumsuyorum,özellikle boynumda ve kafamda.Yine şu kahve ve sigara isteği,yine aynı cam kenarı düşü.Bir parça daha ekliyorum düşe,onu zenginleştirmek için.Ben cam kenarında oturmuş,sıcak koyu kahvemden yudumlar alıp aç karnıma sigaramı içerken cam kenarında,soğuğa ve dışarıdaki yağmura aldırmadan,telefonum çalmaya başlıyor,bir, iki,üç ve sonra susuyor. sigaramdan bir nefes daha çekiyorum,nikotinin ciğerlerime yerleştiğini hissediyor ve ağır ağır dumanı bırakıyorum,dışarıda,aşağıda insanlar günlük yaşamın koşuşturmacasındalar ve telefonum tekrar çalmaya başlıyor,bir,iki,üç….dışarıda çiseleyen yağmur,şemsiyelerinin altına sığınmış insanlar,arabalar,kahvemden yudumlar alıyorum….dört,beş,altı….görüntüler ve sesler birbirleriyle dans ediyor,sigaramın dumanında oluşan bir spiral telefonun ısrarlı çalışlarından çok daha narin hareketlerle havada bir kavis çiziyor,zaman yavaşlıyor,duruyor,geriye gidiyor ve telefonum çalıyor….yedi,sekiz,dokuz….
-Bugün beni aradın mı?

-Hayır,niye?
-Hiç….

NazIm

Related Posts with Thumbnails
Digg This
Reddit This
Stumble Now!
Buzz This
Share on Facebook
Bookmark this on Delicious
Kick It on DotNetKicks.com
Shout it
Share on LinkedIn
Bookmark this on Technorati
Post on Twitter
Google Buzz (aka. Google Reader)
Kral Büyük Frederick Euler'den 16 yaşındaki yeğeni Anhalt-Dessau prensesine mektupla hocalık etmesini istedi ve Euler felsefe, bilim, matematik gibi değişik konular üzerine iki yıl boyunca haftada iki mektup yazıp prensese gönderdi. Prensesden hiç bir zaman bir cevap gelmedi, ama bu dahi matemetikçi sıkılmadan bilgilerini bu onaltı yaşındaki prensesin anlayabileceği bir yalınlıkta ona sunmaya devam etti. 1768'de Euler arkadaşlarının tavsiyesi üzerine bu mektupları üç cilt halinde " Lettres à une princesse d'Allemagne" ismiyle yayınladı, bir alman prensesine mektuplar. Bu blog Euler'in Anhalt-Dessau prensesiyle yaptığı karşılıksız mektuplaşmaya öykünmeyle başlayan bir serüvende yazılan mektuplarda karşımiza çıkan güzellikler üzerine düşülen dipnotlardır...
Kategoriler
Arşiv