Archive for the ‘dogu’ Category
Bir Zen Tapınağında 18 Ay
Çok okuyan mı bilir çok gezen mi? İnsanlık tarihinin, cevabı en meçhul sorularından birisi bu herhalde. Her iki ekolün de çok başarılı karakterlerini tanıyorsundur mutlaka. Külliyatı yemiş bitirmiş, hikayesini anlatabileceğiniz her kitabı okumuş karakterler vardır. Bir de onların yanında, kitaplarda anlatılan hayatları yaşayan, nehrin kenarında sakin sakin takılan karakterler vardır. Umurunda değildir yazılanlar. Olur da denk gelip, üstadın biri şöyle demiş derseniz, sarma sigarasını nehre atar ve akışını izler. Sen de gömülürsün kitaplara, nehirdeki dumanın anlamını çözmek için.
E ilgi alanımız uzak doğu olunca o malum bardak hikayesini anmadan geçmek olmaz. (Klişeyi bilen okur bir sonraki paragrafa atlasın lütfen) Zen konusunda yazılı tüm kaynakları incelemiş, kitaplar yazmış, dersler vermiş bir profesör sonunda hızını alamayıp bir zen tapınağına gider. Ustadan bu işin sırrını öğrenmek ister. Sorar ama hemen arkasından anlatmaya başlar. Şu şöyle demiş, bu böyle demiş diye. Zen ustası bu arada profesörün bardağına çay doldurmaya başlar. Bardak dolar ama usta doldurmaya devam eder. Çay taşar, hasıra dökülür. Sonunda prof, durun n’apıyosunuz diye müdahele eder. Usta cevaplar; sen işte bu bardak gibisin. Ağzına kadar bilgiyle dolmuşsun, ben sana hiçbirşey öğretemem. Öğrenmek istiyorsan, önce bardağını boşaltmalısın ki ben doldurabileyim.
Şimdi usta haklı tabi ki. Diyecek birşey yok ama prof ne yapsın ki? İlkokulun ilk dakikasında sıraya girmeyi öğrenen, arkasından her şeyi ezberleyen, daha sonraki yıllarda da insanların isimlerinin başındaki ünvanlarla değerlendirildiği, sesi yüksek çıkanın pastadan büyük dilimi aldığı bir toplumda hayatta kalmakla uğraşan bir insandan farklı birşey beklemek zor elbette. Ne demişler bilmemek ayıp değil öğrenmemek ayıp. Bilmediği, bilemediği anlarda hemen açığı kapatmak için sarılmış kitaplara, öğrenmiş ne varsa ne yoksa. Read the rest of this entry »
Yeni başlayanlar için Star Wars
Sevgili prenses,
Şimdi sana, yerlere göklere sığmayan efsanevi Star Wars duble üçlemesindeki, tüm hikayenin baş kahramanı olan Jedi şövalyeleri aslında yalnızca George Lucas’ın hayal ürünü değiller, aramızda yaşıyorlar desem inanır mısın? Kimbilir kaç kez farketmeden sokakta birinin yanından geçtin, bir sith’in ışın kılıcının ucundan döndün ya da bir jedi tarafından fikrin değiştirildi, aklın alındı desem bana kafayı yemiş mi dersin acaba? Belki de ‘du bakalım neymiş derdi’ diye okursun yazıyı, sonra bir daha düşünürsün bunları.
Olaylar çok uzun bir zaman önce, uzak bir galakside gelişir.
Galaksiler, bildiğimiz ülkeler gibi davranmakta, birlikler kurmakta, evreni idare etmektedirler. Mesela ticaret fedarasyonu vardır, olayı paradır. Ayrıca galaktik cumhuriyet vardır, demokrasiyle yönetilir. Galaksiler çapında demokrasi diyorum, ki bu filmin en bilimkurgu kısmı sanki. Sonra bir de asıl konumuz olan, bu sistemin içinde barışı sağlamakla görevli, yönetim üzerinde söz sahibi ama hiçbir yönetime bağlı olmayan jediler (cedaylar) vardır.
Bu Jedi abilerimiz, çok küçük yaşlarda tapınağa alınıp eğitilmeye başlarlar. Tüm dünyevi ihtirasları kenara bırakmayı, hiçbirşeye bağlanmamayı, sahiplenmemeyi öğrenirler. Yaşamlarının merkezinde hiçbir karşılık beklemeksizin sadece vermek vardır. Sonradan Jedi olunmaz, doğuştan gelen bir özelliktir. Kandan gelir ama zamanında eğitime başlanmazsa en fazla altıncı hissi güçlü biri olursun.
Jedi eğitimi böyle barışcıl temellere dayansa da, kendileri aynı zamanda usta savaşçılardır. Silah olarak ışın kılıcı kullanılar. Durduk yere kimseye saldırıp adam öldürmezler ama kullanmaları gerektiği yerde kılıçlarını çekmekten çekinmezler ve amaçları düşmanı yoketmek yerine silahsızlandırarak kontrol altına almaktır.
Titreşiyorum, öyleyse varım…
Sevgili Prenses,
Biliyorum uzunca bir ara oldu bu. Bir süredir sana yazamadım. Ama emin ol bu zaman zarfında çok işler yaptım. Çok çalıştım çok yoruldum ve ben şu anda hayalleri gerçek olmuş bir insanım. Bu konunun nasılına ayrıca giricem. Bunun tadının çıkarırken bir taraftan da tercihlerimin bana getirdiği zorlukları farkındalıkla kabul ediyorum ve yeni bir yaşam düzeni kurmaya çabalıyorum. Bu arada seni biraz ihmal ettim. Umarım açığı güzelce kapatabilirim.
Bir süredir sağda solda birşeylerle uğraşırken, bir takım işleri kotarmaya çabalarken, hoşlaşmadığım ya da çok keyif aldığım insanlarla çalışırken aklım bir noktaya gidip duruyor. Bazen laf arasında deriz ya frekansımız tutmadı diye. Bazen biriyle tanıştığın anda ahanda dersin ve hoş sohbet alır yürür. Bazen de kırk takla atsan senden bi numara olmaz. Frekans tutmamıştır bir kere.
Nedir ki bu frekans dediğin nane? Bir nevi titreşim işte. Hiç heveslenme öyle bilimsel bir takım açıklamalara girmiycem.
Bilmiyorum çünkü, birileri yorum yazar nasıl olsa (okuyucuya ev ödevi).
Hani aslına hepimiz atomlardan oluşuyoruz ve şu masanın da hammaddesi benle aynı ya. İşte o hammadde olan atomlar da aslında büyük oranda boşluktan oluşuyor. Yani “Ne biliyoruz ki” adlı belgesel-filmi izleyenler hatırlar. Bir atomun çekirdeğini beyzbol topu kadar büyütsen, çekirdeğin etrafında dönen en yakın yüklü parçacığın mesefesi birkaç yüz km gibi bir şey oluyormuş. Tabi bu elektrik yüklü parçacıklar hem dönüyorlar hem diğer yörüngelerle alışverişte bulunuyorlar. Sonuçta koca bir boşlukta dönen, ordan oraya atlayan, bir var olan bir yok olan bir durum var bünyede. Demek istediğim şu ki, senin katı sandığın şey aslında sürekli titreşip duran bir boşluk ve senin “orada duruyo işte” dediğin insan evladı her an milyon kilometre hızla hareket halinde aslında. Titreşip durmakta karıncalı tv ekranı gibi, bir var bir yok. Bir şey söyliyeyim mi prenses, hepimiz hikayeyiz aslında.. Read the rest of this entry »
Uyumun Yolu
Prensese birşeyler karalamaya başladığımdan beri, yaşamımın en geniş dilimi olan Aikido üzerine yazmayı istiyordum. Ama düşündükçe derya deniz olan bir konunun neresinden tutsam başka bir yerinden çıktığım için bir türlü toparlayamıyordum. Özünde hayatın her anında varolan bir gerçek olan “Aiki” yi açıklamak çok zor. Anlatılmaz yaşanır deyimi başka hiç birşeye bu kadar tam oturmamıştır herhalde. Ama en azından ona giden yolu kendi penceremden biraz anlatabilirim sanırım.
Nedir bu Aikido? Bu soruyu çok severim. Çünkü bu soru tuzaktaki yemdir aslında. Başına geleceklerden
habersiz, öğrenmeye aç arkadaşım sakince yanıma yaklaşır ve bunu sorar. Neden aikido? İşte o anda avını bekleyen bir kaplan gibi, yıllarca eğitilmiş reflekslerimle atılır ve anlatmaya başlarım. Köşeye sıkışan avım, kaçamak sorularla dikkatimi dağıtmaya çalışır. “Greenpeace’cisin, şiddet karşıtısın, ama kılıç diyon savaş sanatı diyon nasıl iş bu? Savaşın sanatı mı olur kardeşim? Hem bu adamlar kendi kendilerini yerden yere atıyolar. Bu aikido kandırmaca şov falan olmasın. Sokakta işe yarar mı ki acaba?” gibi ataklar tarafımca başarıyla savuşturulur ve kişi artık mindere adım atmaya hazırdır. O yüzden ey okur sorunu seç ve gerçekle yüzleşmeye hazır ol, çünkü kalem kılıçtan keskindir.
Öncelikle 3 kelimeden bahsediyoruz aslında. Ai (uyum, birleşme), Ki (ruh, yaşam gücü ya da evrensel enerji) ve Do (yol, sanat, çince tao). Bunlardan başka bir kelime türetiyoruz ve Aiki (yaşamla ya da enerjiyle uyum) diyoruz. Peki bu uyum nasıl oluyor dediğinde ise Aikido (yaşamla uyumun yolu / sanatı) diyoruz. Sadece şu üç kelimenin anlamlarını ve Japonca yazılımları olan kanjilerini incelemeye kalksak apayrı bir yazı çıkar. En basit anlamıyla Aikido, enerjiyi merkezsel ve dairesel hareketler kullanarak yönlendirmeyi, rakibin gücünü kendine karşı kullanmayı sağlayan bir savaş sanatıdır. Aikido teknikleri güce güçle, öfkeye öfkeyle karşılık vermek yerine, çatışmanın içine girerek onu yönlendirmeyi ve çözümlemeyi öğretir. 1900lerin başlarında O’Sensei Morihei Ueshiba tarafından kurulmuş olsa da kökleri yüzyıllar öncesine, samuray okullarına ve Daito Ryu Aikijutsu gibi eski sanatlara dayanır. Read the rest of this entry »
Obje ile Sembolun Yol Ayriminda Magritte
Dunyanin en kutsal budist manastirlarindan birinde bir buda heykelini paramparca etseniz ne olur acaba? Buda’ya veya dinlerine saygisislik ettiginiz icin Budistlerin kafasi atar mi ki? Ya da Dalai Lama ile dalga gecseniz, ona kufurler yagdirsaniz yasadigi kent Mcleod Ganj’in sokaklarinda, sokakdaki insanlari kizdirir misiniz? Bence pek kizdiramazsaniz, ne de olsa onlar ne Buda’yi onun heykeli ile, ne de Dalai Lama’yi “Dalai Lama” ismiyle ozdeslestiriyorlar.
Peki ya bati toplumlarinda? Mesela, bir kilisede ki hac isaretini veya ikonalari paramparca etseniz, ya da bir cami veya sinangoga bir zarar verseniz ne olur? Her halde sadece ceza alip hapse atilirsaniz kendizi sansli hissetmeniz lazim. Peki ya Mekke veya Kudus’de peygamberlerle dalga gecseniz, onlara kufur etseniz? Sag kalmaniz bile mucize olur her halde. Gecenlerde Danimarka’li bir karikaturist Hz. Muhammed’in bir karikaturunu cizdiginde kopan olaylari hatirlarsiniz. Karikaturist su anda Danimarka hukumeti tarafindan korunmaya alinmis ve saklanmis durumda. Din’de isler biraz ekstrem olsa da, olay sadece dinlerle sinirli degil. Bati toplumlarinda ulke bayraklari veya takim bayraklari bas ustunde tutulur, kufurlesmelerden cikan kavgalar gunluk yasantinin parcasidir. Neden acaba? Read the rest of this entry »
Ahanda Satori !
Bir şeyin siyah olması, beyaz olmadığı anlamına gelir mi? Peki cevabın evetse, aynı zamanda hayır olabilir mi? Başka bir deyişle hem aynı hem ayrı, hem bütün hem parça, hem tek hem çoğul olabilir mi bir şey? Belkide sorunun kendisi cevaptır aslında. Bilmiyorum, aslında benimde net bir cevabım yok. Daha çok bir hissiyatım var bununla ilgili. Yaşamlarımız, bu ikilikler deryasında devam ediyor ve işte bu hissiyat cevap arayışını sürekli kılıyor. Felsefi akıl oyunlarını bir kenara bırakıp, arayışı en temele, insan bedenine sadeleştirmek ve cevapları orada bulmak gerekiyor aslında.
Şunu biliyorum ki bu ikiliklerin en net ve göz önünde olanı zihin – beden ikilemi. Maddesel olarak tek, ama başka boyutlarda sonsuz sayıda çok. Zihin çoğu zaman sandığımız yerde ve uğraştığımız işte olmak yerine bin tane tilkinin kuyruğunu kovalamakla uğraşıyor. Peki neden yapıyor bunu sorusunu cevaplamaya kalkarsak işin içinden çıkamayabiliriz. Ama şu net ki, odaklanmış bir zihin insan yaşamında birçok şeyi kolaylaştırır. Hayatın anlamını aramak yerine, gerçekten yaşamaya başlamaksa, canlılık gerçeğine odaklanmak ve anı yakalamaktan başka birşey değil aslında. Bu da demek oluyor ki huzurlu ve uy
umlu bir yaşamın önündeki yegane engel zihnin odaksız ve uyumsuz durumu. Halbuki görevi ne kadar basit. Önce şunu bir anlayalım. Zihin 4 temel aşamada iş yapıyor aslında. Birinci aşamada, dışardaki koca dünyayla 6 algı kapısı aracılığıyla ilişki kuruyor ve girdileri alıyor. İkincisinde bunları anlıyor ve bunu yaparken bunca yıldır biriktirdiği anıları, tecrübeleri kullanıyor. Üçüncüsündeyse sadece yorum getiriyor. Evet bu iyi bu kötü. Bunu sevdim, bunu sevmedim. Buna sonsuza dek sahip olmak istiyorum ve ötekini bir daha asla görmek istemiyorum. Bu karar verildiği anda, beden buna tepki veriyor ve bir takım duyumlar ortaya çıkıyor. Çoğu zaman farketmesekte bedensel duyumlar her an oradalar. Her an biri gidiyor, diğeri geliyor. Mesela duyduğunuz kokunun güzel olduğuna karar verdiyseniniz beden daha derin solumaya başlıyor. Bu güzel kokunun, güzel bir kadından geldiğine karar verdiyseniz, gözleriniz daha dikkatli bakıyor. O güzel kadından kulağınıza gelen sözler de güzelse bedende bir ısınma, bir titreşim oluşuveriyor. İşte bu noktada tehlike çanları çalıyor. Zihnin 4. aşaması, nam-ı diğer bilinç altı hemen bu duyumlara tepki veriyor. Hoş duyumların sürmesi için, gerekli kodu yazıyor, bağlantıları kuruyor ve bir sonraki anın gerçekliğini yaratıyor. ( Zaten en iyi yaptığı iş bu, ya geçmişte ya gelecekte dolanıp durmak ve yaşanılan anı kaçırmak.) Böylece bir bakıyorsun ki kadının oturduğu tarafa doğru biraz daha dönüvermişsin. Konuştuğun adam az açı dışı kalmış. Ne ayıp, ne ayıp. Upss, ayıbını mantıklı, medeni ve rasyonel zihninde farkettiğin anda düzeltiyorsun. Ama maalesef sorun orada bitmiyor. Buzdağının görünmeyen kısmı çok daha büyük ve bilinçaltında hala yazılmış kaydedilmiş bir kod, bir zincirleme reaksiyon var. Hatta milyonlarcası var. Read the rest of this entry »
Kitlesel Enerji Yolsuzlukları
Sevgili Prenses
Sana, ruh
una gıda bir kitaptan bahsetmek istiyorum. Celestine Prophecy adıyla yayınlanan ve Türkçeye Dokuz Kehanet adıyla Altın Kitaplar yayınlarından çevirilen bir kitap. New Age akımının takipçileri tarafından baş tacı edilen bu kitabı, elimden geldiğince şüphecilerin oklarını üzerine çeken noktalarını göz ardı ederek anlatmaya çalışacağım. Zira kitabın genel kurgusunun ve çizmeye çalıştığı ruhani patikanın çok dışında, değindiği spesifik noktalar, üzerine düşünülmesi ve kafa yorulması için, zihinlere yeni kapılar açabilir. O yüzden bu yazıda ya da kitabı okuduğunda karşılaşacağın herhangi bir doktriner saptamayı göz ardı etmekte yarar var.
Kitabın tamamı kurgusal bir maceranın içerisinde açıklanan, güya mayalar tarafından yazılan ve yeniden ortaya çıkarılan, dokuz içgörü’den (insight) oluşuyor. Bu içgörülerin ilginç olduğunu düşündüğüm ayrıntılarını bir sitede bulduğum özetlerden çevirerek dikkatine sunuyorum. İnanıyorum ki her bir okuyucunun, bu yazının tamamından ya da küçük bir cümlesinden öğrenebileceği bir şeyler var. Bu yazı kitaba dair spoiler içerse de bu spoiler sadece kavramlardan ibaret ve kitabı okumakla sadece kavramlara dair anlayışını biraz daha netleştireceksin.
Tuna
“…
Fiziksel dünyaya dair yeni bir kavrayış edinerek, insanlar, geçmişte algılayamadıkları bir enerji türünü fark etmeye başlayacaklar. Evrenin temeli saf enerjiden oluşur ve insan niyeti ve beklentileri, enerji formunda dışa akarak diğer enerji sistemlerini etkilerler. Bu evrensel enerjinin insanlar tarafından algılanması, güzelliğe yönelik artan bir hassasiyet şeklinde ortaya çıkar. İnsan ilgisinin yöneldiği bitkiler, diğerlerine kıyasla daha hızlı büyür. İlgi ve sevgiyle büyüyen bitkilerin tüketilmesi, vücudumuzun verimliliğini ciddi anlamda arttırır. Enerji alanlarını bir kez çıplak gözle görebilme kabiliyetine kavuştuğumuzda, eski ormanlar ve vahşi ekosistemler gibi belirli alanların daha fazla enerji yaydığını anlayabileceğiz.
Er ya da geç insanlar; evrenin tek, bütünlüklü ve dinamik bir enerjiden ibaret olduğunu anlayacaklar. Ve kendimizi böylesine zayıf, eksik ve güvensiz hissetmemizin sebebinin de bu enerjiyle bağımızı koparmamızdan kaynaklandığını görecekler. Bu enerji eksikliğini gidermek için insan bildiği tek yöntemle kendi enerjisini arttırmaya çalışıyor: Psikolojik anlamda diğer bireylerden enerji çalarak. Ve bu enerji hırsızlığı da dünyadaki bütün çatışmaların altında yatan bilinçsiz rekabeti açıklıyor. Bir insan diğeriyle herhangi bir diyaloga girdiği anda iki durumdan biri ortaya çıkar: Ya daha güçlü ya da daha zayıf hissederek diyalogu sonuçlandırır. Konuşmada baskın konuma geçmek için ne söylememiz gerekiyorsa onu söyleriz. Her bir taraf, kurulan anlık ilişkinin kontrolünü elinde tutmaya çalışır. Başarılı olması -bakış açımızın üstün gelmesi ya da takdir görmesi- halinde zayıf hissetmek yerine psikolojik bir tatmin hissederiz. İnsanları kontrol ettiğimizde enerjilerini kendimize doğru yönlendiririz. Diğerinin enerjisini emmek pahasına kendimizi enerjiyle doldururuz. Bu tatmin hissiyatı, durumu tekrar etmemiz için bizi motive eder. İnsanların çoğu, sürekli olarak bir başka insanın enerjisini avlama durumundadır.
İnsanlar, enerjilerini diğer insanlardan değil, evrensel kaynaktan almanın yollarını öğrenmek zorundadır. Yemek, enerji almanın ilk yoludur. Ama yiyeceklerdeki enerjiyi tamamen alabilmek için yenilen yiyecek takdir edilmeli ve tadına varılmalıdır. Tat, (güzellikte olduğu gibi) bir algı kapısıdır. Yemek öncesi dua etmek gibi yemeği kutsal bir deneyime ya da takdire dönüştürme hali, yiyecekteki enerjiyi vücuda geçirebilmenin önemli bir yoludur. Bilinçli yeme eylemiyle yiyeceklerden kaynaklı kişisel enerji arttırıldıktan sonra, bu enerjiyi yemeden de vücuda almanın yollarını öğrenebiliriz. Evrensel enerjiye açık hale gelmek için bu enerjiyle bağlantıya geçmelisiniz. Bu da takdir etme yeteneğimizi geliştirerek olabilir. Ama bunu bir adım öteye götürerek takdir hissini, doyma hissine dönüştürebilirsiniz. Bir şeyi gerçekten takdir etmeyi başardığınızda, o nesnenin altında yatan sevginin size akmasına izin verirsiniz. Nesnelerin güzelliği ve eşsizliğini takdir ettiğinizde, o nesnelerden enerji akışı size doğru yönelir. “Aşk”ı hissettiğiniz bir seviyeye geldiğinizde sadece niyetlenmek, gerisin geri enerji göndermeniz için yeterlidir.
Alternatif bir enerji kaynağı var olsa bile, insanları kontrol etme alışkanlığından tamamen kurtulmadığımız sürece evrensel enerji kaynağıyla bağlantıda kalamayız. Bu alışkanlıkla ilgili sürekli bir bilinç geliştirmek anahtar öneme sahiptir. Bu bilinç ise, kendi spesifik kontrol yöntemimizin, çocukluğumuzda ilgiyi –enerjiyi-, kendimize yönlendirmeye çalışırken öğrenildiğini fark etmekle olabilir. Kendileri zaten bir dramı yaşayan ebeveynlerimiz, bizden enerji çekmek için çabalarlar. Enerjiyi geri kazanmak için bizim daha çocukken bir strateji geliştirmemiz gerekir. Bu yöntem hayat boyu tekrar ettiğimiz “bilinçsiz kontrol dramı” denen bir duruma dönüşür. Her insan, kendi ailesiyle olan deneyimini tekrar gözden geçirerek gerçekten kim olduğunu keşfetmek zorundadır. Bunu bir kere keşfettikten sonra geçmişteki kontrol dramından sıyrılarak gerçekte neler olduğunu görme fırsatı yakalayabiliriz. Her insan enerjiyi kendine yönlendirmek için diğerini manipüle eder. Bu manipülasyon; agresif olarak –insanları ilgiyi kendine yönlendirmek için doğrudan zorlayarak-, ya da pasif olarak –insanların sempatisi ya da merakıyla oynayarak- gerçekleştirilebilir. Genel kontrol dramı şekilleri özetle şunlardır:
Mesafeli, soğuk: Enerjiyi kendi tarafınıza yönlendirmek için geri çekilerek gizli ya da gizemli gözükürsünüz. Bu dramın içine birinin çekilerek sizinle ilgili neler olup bittiğini çözmeye çalışacağını umarsınız. Ve birisi bunu denediğinde muğlâk kalarak onları mücadele etmeye, daha derin kazmaya ve gerçek duygularınızı açığa çıkarmak için çabalamaya zorlarsınız. Karşınızdaki insanı ne kadar uzun süre ilgili ve gizemin içinde tutabilirseniz, enerjisini de o kadar çok emebilirsiniz.
Sorgucu: Yanlış bir şeyler bulma amacıyla sorular sorup diğer insanın dünyasını masaya yatırarak bir dram ortaya koyar. Ve yanlışı bulduklarında diğerinin hayatının bu noktasını eleştirirler. Bu strateji başarı sağlarsa, Eleştirilen insan bu dramın içine çekilir. Sorgucunun etrafındayken daha bir kendilerinin farkında hale gelirler. Sorgucunun yaptıklarına ve düşündüklerine daha bir dikkat ederek onun yanlış olduğunu fark edebileceği bir şey yapmamaya çalışırlar. Bu psişik hürmet, sorgucuya arzuladığı enerjiyi sağlar. Sorgucu sizi kendi yolunuzdan çeker ve enerjinizi emer çünkü siz kendinizi onun düşünebilecekleri üzerinden yargılamaya başlarsınız.
Yıldıran, sindiren: sizi fiziksel ya da sözlü olarak tehdit eden biridir. Size kötü bir şeyler olabileceği korkusu ile bu insanlara dikkatinizi ve enerjinizi vermeye zorlanırsınız. Bu, dramlar içinde en agresif olanıdır.
Zavallı Ben: Hâlihazırda kendilerine olan kötü şeylerden, sizin bunlardan sorumlu olabileceğiniz imasıyla, bahsederler. Eğer yardım etmezseniz, bu kötü şeylerin devam edeceğini de ima ederler. Zavallı Ben, hiçbir neden olmadığını bildiğiniz halde sizi suçlu hissettiren biridir. Söyledikleri ya da yaptıkları her şey, sizi onlar için yeterince şey yapmadığınız fikrine karşı kendinizi savunma durumunda bırakır.
İnsanlar farklı durumlarda, birden fazla dramı kullanırlar. Ama çoğumuzun baskın bir kontrol dramı vardır. Ve bu dramlardan hangisi küçükken ailemizle işe yaradıysa, onu kullanma eğilimindeyizdir. İnsan, ailesinin ilgisini çekebilmek için ne gerekiyorsa sonuna kadar yapar. Bu yüzden de; sorgucu ebeveynler mesafeli, sindiren ebeveynler zavallı ben, mesafeli ebeveynler ise sorgucu çocuklar yaratma eğilimindedir. Çocukluğunuza bakarak kendi kontrol dramınızı açığa çıkarttıktan sonra gerçek soruya geri dönme şansı yakalarsınız: Neden bu aileye doğdum? Ebeveynlerinizin hayatın nasıl yaşanması gerektiğine dair değerleri, size aktarılan asıl başlangıç noktasıdır. Ve düşünsel insan evrimi diye bahsettiğimiz kavram da bu değerleri kendi çocuklarınıza iletmek için bir adım öteye, yükseğe götürmekten ibarettir. Hayatınıza tek bir bütünlüklü hikâye olarak baktığınızda yaşamınızın bu sorunun cevabı üzerine kurulduğunu görebilirsiniz. Ortak bir evrimsel amaçta birleşen iki insan bir çocuk dünyaya getirerek düşünsel evrimlerini bir üst basamağa taşımak için çalışırlar.
İnsan, kendi yaşamsal amaçlarında netleşerek bir diğerinin evrimine kendini angaje etmeyi başardığında, diğer insana karşı geliştirdiği bağımlılıkla, kendi evrimsel yolunu kesintiye uğratabilir. Aşk ilk kez gerçekleştiğinde, iki insan biliçsiz olarak birbirilerine enerji vermeye başlar. Bu da “aşık olmak ” dediğimiz hafiflemişlik ve yükselmişlik hissine yol açar. Bu hissin karşısındaki insandan sürekli olarak gelmesi beklentisine girdiklerinde, evrensel enerjiye kendilerini kapatırlar. Ve bu içe kapanış, onları birbirilerinden gelecek olan enerjiye daha da bağımlı kılar. İşte bundan sonra aldıkları enerji hiç yetmemeye başlar. Bu eksiklik duygusuyla enerji vermeyi bırakır ve daha fazla enerji için birbirilerini kontrol etme dramına düşerler. Sonunda da olağan güç mücadelesi başlar.
Ailemiz içinde enerji rekabeti nedeniyle birçoğumuz önemli bir süreci tamamlayamadan büyür: (dişil ya da eril) karşı cins yönümüzü kişiliğimize entegre etme sürecinden bahsediyoruz. Bu eksiklikten dolayı da karşı cins enerjisine bağımlı hale geliriz. Evrenin enerjisi hem dişil hem de erildir. Zaman içinde bizde bulunmayan karşı cins enerjisini alabilir hale geliriz ama bunu zamanından erken yapmak evrensel enerji ile bağımızı bloke eder. Örneklemek gerekirse: C harfi gibi enerjisel anlamda “eksik” olarak dolanırız. Bu da bizi çemberi tamamlayabilecek -O harfi olabilecek- karşı cins enerjisine karşı oldukça alıcı bir konuma getirir. Çemberin tamamlanması ise bize ani bir enerji patlaması ve tamamlanmışlık duygusu verir. Bu duygu da evrensel enerjiyle tam bir uyum halinde olduğumuza dair bir yanılsama yaratır. Ama problem şudur ki; bu tamamlanmışlığı sağlamak için iki insan gerekmesine rağmen çemberi oluşturan her birey kendisinin tam olduğuna dair bir yanılsama içerisindedir. Her birey sanki diğeri kendisinin bir uzantısıymış gibi diğerini kontrol etmek ister. Bu iki insanın oluşturduğu tekliğin iki başı ve iki egosu vardır. Bu ilüzyon, sonunda güç çatışmasıyla bir anda gözler önüne serilir. Sadece, evrensel enerjiyle bağlantılarımızı ve kendi bütünlüğümüzü dengeledikten sonra bizi kendi bireysel evrim yolumuzdan dışarıya çekmeyecek daha yüksek bir ilişkiye hazır hale gelebiliriz.
…”
* Metnin daha geniş ingilizce versiyonu için http://www.homestar.org/bryannan/celistin.html
Yaşam Veren Kılıç
Günlerden bir gün, iki büyük kılıç ustası hünerlerini yarıştırmaya karar vermişler. İkisi de yapılabilecek en keskin kılıcı yapacaklarını söylemişler ve yapmışlar da. Ateşte haftalarca dövdükleri kılıçlarını alıp bir dere kıyısında buluşmuşlar. Derenin suları sadece diz seviyesindeymiş. Birinci usta kılıcını çekip suyun ortasına saplamış. Sonra seyretmeye başlamışlar. Ağır ağır akan suyun üzerinde süzülen bir yaprak gelip kılıcın keskin çeliğine temas ettiği anda ikiye ayrılmış. Kılıç o kadar keskinmiş ki, yaprak aynı sakin ve yavaş akışını sürdürerek yoluna devam etmiş… Sonra ikinci usta aynı şekilde kılıcını suya saplamış. Yine seyretmişler. Bu kez derenin getirdiği sakin yaprak kılıca yaklaşmış, yaklaşmış ve temas etmek üzereyken sanki görünemez bir dalga tarafından yönlendiriliyormuşcasına kılıcın yanından sıyrılarak arkasına geçmiş. Kılıç o kadar keskinmiş ki yaprak zarar görmeden çekip gitmiş…
Kim kazanmış sizce yarışmayı? Hiç kimse. Ustalar birbirlerine bakmışlar ve anlamışlar ki ikiside kendi yollarının eşsiz sanatçılarıymış. Onları karşılaştırmak mümkün değilmiş. Birinci usta yaşam alan kılıçların en mükemmelini yaparken, ikinci usta yaşam veren kılıcın üstadıymış.
Bana bu hikayeyi anlatan üstad şöyle demişti: önce seçmelisin ve seçiminin farkında olmalısın. Yaşam alan kılıç mı yoksa yaşam veren kılıç mı olmak istiyorsun? Bunu bildiğinde ve kendini yoluna adadığında, varacağın yeri merak etmene hiç gerek yok.
Devam etmeden önce şu konuyu açıklığa kavuşturmak gerekli sanırım. Her türlüsünden şiddetle beslenen bir medya hergün gözümüzün önünde. Dünyanın dört bir yanında savaşın her türlüsü hali hazırda yaşanıyor. Üstelik bunlar hikayemizin geçtiği zamanlardaki gibi savaşlarda değil. O zaman krallar, şövalyeler, samuraylar, yani kaybedecek çok fazla şeyi olan insanlar cephenin en önünde yer alırmış. Savaş çıkarma niyetin varsa kılıcını kuşanıp meydana çıkman gerekirmiş. Şimdiyse kaybedecek hiçbirşeyi olmayan insanlar ölürken, lordlar kamarası lcd ekranlardan savaşı izleyip strateji oyunları oynuyorlar. Hal böyleyken bazen şiddete karşı içimizde biriken şiddet duyularımızın kapanmasına sebep oluyor ve kendi kazdığımız kuyuya düşüveriyoruz. Ayrıntılara takılıp bütünü gözden kaybediyoruz.
Çoğu zaman şu koca hayat karmaşasında olanlar, suyun üzerinde süzülen küçük bir yapraklardan ibaret. Tamam belki sayıları çok ama özünde hepsi aynı. O küçük yaprakları karmaşıklaştırıp, zorlu bir düşmana dönüştürmekse biz insan evladının marifeti. Bunu yaptığımızda, mağaralaramızda genlerimize kazınmış korkularımızın ortaya çıkmasıysa gayet kolay. Temelde sadece hayatta kalabilme dürtüsü, kurulu düzende, küçümsenmek, yalnız kalmak, hata yapmak, başarısız olmak gibi çok çeşitli korkulara dönüşüyor ve kendimizi korumak için saldırganlaşmak an meselesi oluyor. Şiddet çeşitli şekillerde hayatımızın parçası oluveriyor. Köşeye sıkıştırıldığında herşeyiyle saldırıya geçen vahşi bir hayvan gibi kılıcımızı çekip salına salına gelen yaprakları kesiveriyoruz parça parça. Sonra aniden farkediyoruz ki, sıkı sıkı sarılmışız yaşam alan kılıca…
İçimizde çok fazla korku var. Korku öfkeye dönüşür, öfke nefreti getirir ve nefret karanlığın kapılarını açar. Evet tanıdık geldi değilmi? Bunlar çok daha popüler bir üstadın sözleri. Belki başka bir yazının konusu olabilecek bir üstad.
Yine kılıçların yarıştırıldığı zamanlardan kalma bir benzetme de savaşçıyı bir ağaca benzetiyor. Toprağa sımsıkı tutunan köklerinin üzerinde,sağlam gövdesiyle öylece duruyor samuray. Tepesinde esen rüzgarlara, fırtınalara sadece salınarak uyum sağlıyor. Öyle sağlam bir duruşu var ki, değil diz boyu bir dere, üzerinden seller geçse dahi kıpırdamadan duruyor. Öyle keskin bir ruhu var ki, yüzeydekilerle uğraşmak yerine, derinlerde suyun yönünü değiştiriyor. Sakin, sessiz ya da hışımla, öfkeyle kimbilir kaç yaprak etrafından dolaşıp yoluna devam ederken o sadece duruyor ve ruhu keskinliğini koruyor…Yaşam veren kılıçsa kınından hiç çıkmadan görevini yerine getiriyor…
Bunları okuduktan sonra iki küçük bilgi vermek istiyorum. Hikayenin içindeki yerlerine siz koyarsınız artık. Birincisi samuray kelimesi çoğunlukla sanıldığı gibi savaşçı anlamına gelmiyor. Kelimenin tam karşılığı “hizmet eden”dir. Dar anlamda bir kişiye ya da yönetime hizmet anlamına gelsede, geniş anlamı kılıcın yoluna adanmışlıktır. Aslında samuray, tüm yaşamını Bushido’ ya, yani savaşçının yazılı olmayan kurallarına adamış kişidir. İkinci bilgimizse, japoncada keskin kılıç demek yerine canlı, yaşayan kılıçta denilebiliyor.
Güç sizinle olsun barışın elçileri…
Ou-San
Dongusel Varolus
Bir kac katmanda birden ilerleyen cok keyifli huzurlu bir kim ki duk filmi “İlkbahar, Yaz, Sonbahar, Kış… ve İlkbahar“. Ou-san’in tavsiyesi ile izledigim bu filmin ana konusunu biraz irdeleyelim dedim, filmi izlemeyenlere pek bir sey ifade etmeyebilir bastan soyleyeyim. Insanlar genelde adi mevsimlerden olusuyor diye mevsimlerin simgeselligine takilmislar, baharda doguyoruz, yazin sevisiyoruz, sonbahar bayar, kisin bir tarafiniz donar, yine bahar geldi haydaaa. Filmin bu yuzeyi oldukca siradan. Sembolizm dipsiz bir kuyu olmustur her zaman, indikce inersin derinlere, taslardan heykellerden hayatin anlamini da bulursun o derinliklerde. Ama kim ki duk’un semboller alemini sadece derinliklerden haz alan derin entellere eglence olsun diye koydugunu dusunuyorum. Asil mevsimlerin yuzeyininin altinda sembollerin dipsiz kuyularinin uzerinde filmin ana konusu duruyor: Budistlerin deyimi ile cyclic existence, yani dongusel varolus.
Efenim cok urkunc bir kavram degil, anlatmasi anlamasi oldukca basit, asil ozumsemesi icsellestirmesi zaman alan kismi. Doganin sonsuz dongusu icinde kendimizi buluyoruz farkinda bile olmadan. (sen buna bahar de sembolizm olsun) Dogamiz geregi ihtiyaclarimiz, zevklerimiz arzularimiz var. Sadece ihtiyaclarimizi giderip yasayip gitsek her hangi bir canli gibi sorun olmayacak pek, de farkinda olmadigimiz zevklerin, arzularin etkisinde surukleniyoruz ister istemez. Bu farkinda olmadan arzunun etkisinde suruklenmelerimiz, bir anlik eglencelerimizle tasimayacagimiz taslar bagliyoruz sirtimiza. taslardan kurtulmak icin attigimiz her adim daha yeni taslarin sirtimiza yuklenmesine sebep oluyor. Gittikce duygularimizin kolesi oluyoruz. Taslari tasidikca yanilsamalara kaptiriyorsun iyice kendini, ben sirtimda bu tasi tasiyorsam o tas benimdir, icabinda o tas da beni tasir…oldu guzelim, ne yazik ki doganin dongusu oyle islemiyor. senin sevdigin seyleri baskalari da seviyor, seni seven seyler baskalarini da seviyor, baskalarinin sevdiklerini sen de seviyorsun, oyle donup duruyor bu dunya orgysi.
duygu dedigin tas,tas dedigin de duygu be kardesim. ipini cozup kurtulsan ondan ne kadar hafifleyeceksin aslinda. ama o kadar kolay degil iste duygularla bogusmak, o baglandigin seylerden kurtulmak, hele bir kere icine bulastin mi arzular dunyasinin senin kazidigindan kat ve kat hizli olarak yenileri eklenir. Ne de olsa yazmasi kolay, kazimasi ise cok zor. O kisin ortasinda sirtina tas baglayip eline heykel alip dagin tepesine kadar oyle surune surune tirmanan kesis gibi yurek ister sirtindaki bir tastan kurtulmak. yoksa bir balik gibi cirpinip durur sonunda suyun dibini boylar olursun. ya da yilan gibi kivrilip surunup ecis bucus olup, olursun aci ceke ceke. hayatin metaforu o iste, aci ceke ceke olmek. hepimiz olmuyor muyuz zaten eninde sonunda, bak kesis abi de oldu. evet, ama hayatinin ve olumun kalitesi ne, bir de ona bak. kesis abim koc gibi zamaninin geldigini gorup, dunyadaki butun islerini tamamladi, teknesiyle son bir yolculaga cikip kendisini bogup yakarken bile kili kipirdamadi. oyle sakin, huzurlu ve tatmin olmus bir sekilde. buna irade diyorlar, not al burasi en zor kismi kesin sinavda cikar, yaz kis fark etmez sembolizm sokmez. ama cok istiyorsan entelsen kurbaga gibi olucan hayatta diyelim, amfibyen, cok sey istemez, soguktada sicaktada yasar, karada da suda da, soguk kanlidir, sakindir, uyumludur, iradelidir, bilgedir.
varolus habire kendini tekrar ediyorsa, ayni zevkler tekrar tekrar yasaniyorsa, ayni acilar tekrar tekrar insanlarin hayatlarini mahvediyorsa, neden bu materyali surekli degisen ama formu hic degismeyen varolusun icinde cirpinan bir balik olasin ki. neden her gun sirtina tasiyamayacagin taslar baglayasin ki. aklini kullan, iradeni guclendir, cik bu cemberin icinden.
NazIm













