Archive for the ‘aktivizm’ Category
ARANIYOR!
Evet, nükleer silahların sırf Amerika’ya yaranmak için memlekette tutulmasına karşı bir şeyler söyleyecek birileri acilen ARANIYOR.
Ne? Hangi nükleer silahlar Read the rest of this entry »
TEKEL İşçileri ve Direniş
Bu seferki konuk fotoğrafçım Evren Özesen, konu ise TEKEL İşçileri ve Direniş. TEKEL işçilerinin, bu yazının kaleme alındığı tarih itibarı ile 61. gününü doldurmakta olan eylemlerine ışık tutmaya çalışmak, bu hadiseyi görmezden gelmeyip daha geniş bir kitleye ulaştırmaya çalışmak temel bir sorumluluk gibi.
Bununla beraber Evren Özesen’in fotoğrafları eşliğinde bu konuyu ele almaya karar verdiğimde bu fotoğrafların altını hak ettikleri şekilde dolduramayacağımın farkında idim (Türkiye’deki eğitim anlayışının kendisine emanet edilen gençlere attığı kazıkların en sağlamlarından birisi olduğuna inandığım Fenci-Sosyalci ayrımı yüzünden, iş toplumsal mevzulara geldiğinde dut yemiş bülbüle dönen tek Fenci‘nin ben olmadığımı da biliyorum (yetiştirdiği nesillerin analitik düşünme araçları ile donatılacak olan kısmını, sosyal problemlerden hiç anlamayacak şekilde eğitmeyi seçen bir ülkenin buna karar verirken olsa olsa başlama çizgisinin hemen gerisinde iki ayakkabısını da bağcıkları ile sıkıca birbirine bağlamaya karar veren bir maratoncu kadar ileri görüşlü olduğunu düşünüyorum)).
Bu konunun ve bu konuya dair fotoğrafların benim vizyonsuzluğuma kurban gitmesine müsaade etmemek, bu mevzuyu sizlere medyada çıkan ve duymaktan artık sıkıldığınız basmakalıp haberlerden ve birbirinin aynısı köşe yazılarından edinilmiş fikirler ile iletmemek adına fikrine ve duruşuna güvendiğim kişi ve topluluklardan bu konuya dair özgün yorumlarını benimle paylaşmalarını rica etmeye karar verdim. Yazı boyunca sizlere Özesen’in objektifinden TEKEL işçileri ile beraber işte bu görüşler ve düşünceler eşlik edecek.
Dolayısıyla, birbirinden farklı perspektiflere yer verip benim gibiler için küçük bir kaynak oluşturmak da bu yazının amaçları arasında sayılabilir.
![]() © Evren Özesen |
Ankara’lı bir fotoğrafçı olan Evren Özesen TEKEL işçilerinin direnişini 33. gününden beri belgeliyor ve fotoğraflarını http://tekeldirenisi.blogspot.com/ adresindeki günlüğünde yayınlıyor. Sadece fotoğraf çekmekle kalmayıp olan bitenin iç yüzünü yazılarıyla da aktarmaya çalışarak “belgelemek” fiilinin içini iyice doldurmuş bence. Read the rest of this entry »
Ben eylemin doğrudanını severim…
Sevgili prenses,
Hiç durgun bir suya taş atıp dalgaları seyrettin mi? Attığın taş minicik bir çakıl parşası da olsa dalgalar tek bir noktadan başlayıp genişleyerek yollarına devam ederler. Kıyıya ulaşıncaya kadar… Sonra o çakıl gözden kaybolsa da yitip gitmemiştir aslında. Suyun dibinde bir yer tutmaktadır artık. Üstelik aynı çakılı karlı bir yamaçtan salıverirsen, ne olduğunu anlamadan kocaman bir çığa dönüşür, saraylarının üzerine çöküverir. Söylemedi deme dikkat et şu minik çakıl taşlarına…
Çakıl taşları falan dedik ama mevzu büyük. Memleketin bir türlü ders almayan nükleer sevdası. Hem de ne ders almamak! İptal edilen son ihalenin 2 milyon dolara mal olması bir yanda, ihaleye giren yegane şirketin 14centten (normalden 5kat daha pahalı) başlayan fiyatlarla sana elektrik satmayı planlaması bir yanda. Çernobil ve hala radyasyonun etkilerini yaşayan insanlar bir yanda, çözümsüz nükleer atıklar ve silahlar bir yanda.. Şöyle bir tabloya bakınca, tekdirle uslanmayanın hakkı kötekdir diyesim gelse de umutluyum birilerinin birşeyleri anlayacağından. Çünkü benim gibi umutlu insanlar, üşenmeden, ertelemeden, unutmadan ve vazgeçmeden ses çıkarmaya devam ediyorlar.
.
Bakınız geçen hafta AKP grup toplantısına giren Aslı Olcay. Kötek yerine küçük bir el pankartıyla nükleer inadından vazgeç diyen Aslı, içeridekileri çok korkutmuş olsa gerek ki 10 tane siyah giyen adam üstüne çullanıp ağzını kapatmaya çalıştılar. Ama güçleri, bu ufak tefek kızın, nükleerin ölümcüllüğünü, pahalılığını ve kendisinin de barışcıl biz kız olduğunu söylemesini engelleyemedi. Read the rest of this entry »
Sınırlar dışı/sınırlar içi
Ya içindesindir sınırların, Prenses, ya da dışında. Birileri böyle uygun görüyor, geri kalanlar da bunu kabulleniyor da o yüzden bu böyle. Peki ya kendin içindeyken kafan dışındaysa?
İnsan Hakları Evrensel Bildirisi’nin 13. maddesi der ki:
1. herkes, her bir devletin sınırları içerisinde hareket etme ve yerleşme özgürlüğü hakkına sahiptir.
2. herkes, kendi ülkesi de dahil, herhangi bir ülkeyi terk etme ve ülkesine geri dönme hakkına sahiptir.
Benim bunu şimdi yazmamın nedeni, yaşadığım
memlekette yavaş işleyen bürokrasi sebebiyle hareketimin kısıtlanıyor olması ve her gün bu, herkesin bir norm olarak kabullendiği “bir ülke vatandaşı olma ve fakat başka ülkelerde yaşamak istediğinde binbir türlü dereden su getirtilmesi sebebiyle rahat verilmeme” halini aklımda tutuyor olmamdır. Hani benim şikayet etmem bile aslında biraz ayıp, Avrupa’da yaşayan o kadar kaçak göçmen hayatından bezdirilirken ama ucundan da olsa bu ait olmama hissi bana bürokratik organlarla her gün hatırlatıldığından bu histen tiksinmeye başladım. Durumum şöyle Prenses… Esasında yasal yöntemlerle başvurulmuş ve aylarca bekleme (tabi her gün telefonla takip, arama, sorma vesaire) sonrasında edindiğim, Belçika’da yaşamak ve çalışmak için bir çalışma iznim var elimde. Avrupa vatandaşı olmayan sen ve ben gibi kişilerin (hmm… belki sen değil de ben, hani Prenses’sen sanmıyorum vizeye filan başvurman gereksin, direk yeşil pasaport di mi?) başvurduğu çalışma izni konsolosluğa başvurduktan sonra Belçika çalışma bakanlığı ve yabancılar dairesi de dahil bir ton elden ele dolaşıp, damgalar kaşeler yiyor. Sonra sana izin veriyorlar ama pasaportundaki bu izin sadece memlekete bir kerelik giriş yapabilmek için. Neden mi? Güzel soru… Read the rest of this entry »
İklim Adaleti
Sizlere, kendini medeni ve demokratik olarak niteleyen, insan hakları savunucusu bir iskandinav ülkesinden yazıyorum. Ama aynı zamanda insan hakları, demokrasi ve hukuku; güvenlik kisvesi altında askıya alan, yok sayan bir ülkeden: Danimarka’dan. Bu sefer gözaltında olan ben değilim ama bu sadece bir tesadüften ibaret. Kopenhag iklim zirvesi sırasında eylem yapan dört Greenpeace Eylemcisi arkadaşımız hala gözaltında tutuluyor. Biz de Gökkuşağı Savaşçısı ile Greenpeace örgütünün eylemciler ve yapılan eylemin arkasında durduğunun en sağlam göstergesi olarak zirve sonrasında Kopenhag’da kalmaya karar verdik.
İçlerinden Greenpeace İspanya Genel Direktörünün de oldugu 4 kisi hala gozaltinda. Savcilik ek gozalti suresi istedi ve eylemcileri 3 hafta hapiste tutacak karari mahkemede cikarttirdi. Eylemciler 7 aya varan hapis cezasi ile karsi karsiya bulunuyorlar. Read the rest of this entry »
Mahpuslarin Acmazi
Tuna Enduluste hapse dusunce aklima mahpuslarin acmazi (prisoner’s dilemma) geldi. Iki kisi hirsizlik sucundan yakalanir ve ayri hucrelere kapatilir. Polis sucu onlarin islediginden suphelense de elinde bunu ispatlayacak ne bir delil ne bir tanik vardir. Uyanik bir savci isi bana birakin der. Ikisi ile ayri ayri bulusup su teklifi goturur: Sucunuzu itiraf edersen, seni iyi halden serbest birakip butun sucu otekine yukluycem. Sessiz kalan bu durumda 20 yil hapis cezasi alicak. Ama eger ikisi de itiraf ederse, savci ikisini de serbest birakamayacagindan, cezayi bolusturup ikisine de beser yil ceza vericek. Lakin, eger ikisi de susar ve suclarini itiraf etmezse, hakim delil yetersizliginden ikisine de bir yildan fazla ceza veremiyecek. Boylesi bir teklifte sucunu itiraf etmeli mi etmemeli? Aklin yolu birdir derler, kendi cikarini baskasinin kararlarina birakmamak lazim, hele ki elini kolunu sallayarak hapisten cikmak gibi ayartici bir dusunce ihanete tesvik ederken, tek susan taraf olup da 20 yil hapis cezasi almak gibi bir risk varsa. Sorun su ki, ikisi de sadece kendi cikarini dusunur otekini umursamazsa, ikisi de beser yil yiyip yerine oturacaklar. Ikisi de kaybedicek. Oysa ki ikisi de sussa, ikisi de bir yil ile pacayi siyiracaklar. Iste, mahpuslarin acmazi bu, sadece kendi cikarini dusunen iki rasyonel bencil birey, nasil birlikte hareket edebilir?
Mahpuslarin acmazi bencillik ve isbirligi arasindaki o ince kirmizi hatti anlatiyor. Birlikten kuvvet dogar tartismasiz, ama iki bencil birey nasil birbirine ihanet etmeden bir birlik olusturabilir, ozellikle de bireysel cikarlarini tehdit altinda hissettigi durumlarda. Oyun teorisinde ele alinan bu acmazin iki optimal sonucu iki tarafin da birbirine ihanet etmesi veya iki tarafin da sessiz kalip isbirligi yapmasi. Rasyonaliteyi karsi taraf hangi hamleyi yaparsa yapsin benim icin en faydali olan sey olarak alirsan, ihanet secenegi kacinilmaz. Ama neyse ki bu analiz mahpuslar acmazi yalnizca bir kere oynandiginda gecerli. Gercek hayatta oyun tekrar tekrar oynananiyor, oyun tekrarlandigi zaman rasyonel stratejiler de degisiyor tabi. Ekonomi, sosyoloji, siyaset bilimi gibi degisik alanlardan oyun teorisyenlerinin katildigi mahpuslar acmazi turnuvalarinda yillardir tek bir galip var: Kisasa kisas (Tit-for-tat). Bu strateji oynayan bir oyuncu ilk hamlesinde isbirligi yapip sesiz kaliyor, sonraki hamlelerde ise karsi taraf bir onceki elde ne yaptiysa onu yapiyor. Isbirligi yaptin, karsi taraf ihanet mi etti, sen de ihanet etmeye basliyorsun karsi taraf isbirligi yapana kadar. Isbiriligi yaptin karsi taraf da isbirligi mi yapti, ne guzel mutlu mesut karsilikli isbirligi yapmaya devam edip birlikten kuvvet doguruyorsunuz. Kisasa kisasin basarisinin ardinda uc temel ozelligi yatiyor: Iyiligi, en basta isbirligi ile basliyor, intikam almasi, ihanet ederseniz o da size ihanet ediyor, ve bagislayici olmasi, siz isbirligi yaparsaniz sizi hemen affedip o da isbirligi yapiyor.
Daha once ortak mulklerin trajedyasinda problemin ekoloji ve kuresel isinmayla alakasina deginmistim. Mahpuslar acmazi da ortak mulklerin trajedyasi ile birebir iliskili, hatta ayni problemlemin matematiksel modeli aslinda. Kuresel isinmaya karsi dunya capinda isbirligi yapmamiz gereken, ama liderlerin bir turlu harekete gecemedikleri kendi acmazimiza bir de bu gozlukle bakalim istedim. Butun ulkeler isbirligi yapsa, her ulkenin ekonomisi biraz yara alicak, ama yasayacagimiz yikimla kiyaslandiginda bu hepimizin icin yine de en faydali cozum. Oysa ki her ulke kendi bireysel cikarlari icin en mantikli olani yapmaya calistiginda, hepimiz birbirimize ihanet edip hepimiz icin olabilecek en kotu sonuca surekleniyoruz.
Isin trajikomik yani, Tuna enduluste Kopenhagda isbirligi yapalim, birlikten kuvvet dogsun hepimizin icinde yasadigi dunyamizi kurtaralim dedigi icin hapse atildi, dunyanin bir cok yerindeki benzer aktivistlere oldugu gibi. Kendi cikarini maksimize etmeye calisan sirketler, devletler ise aslinda tum insanliga ihanet etmelerine ragmen disarda elini kollunu sallayarak serbest geziyorlar. O zaman Selda Bagcan’in o guzel sesinden butun prenseslere ama ozellikle hepimiz adina mapus damlarina dusen Tuna’ya gelsin: Adaletin bu mu dunya
NazIm
Endülüs Mahpusu
İkibuçuk metrekarelik bir hücrede tek başıma uzanmış tavana bakıyorum. Demir kapı kilitli, içeride yeterince hava yok, birisi kameradan beni izliyor. Ayakkabılarım ağzına kadar tuzlu su dolu. Amuda kalkıp bir bölümünü akıtıyorum. Ama kokunun gidebileceği bir yer yok. Islak ayaklar ve ölü balık kokusu arasında tercihimi yapıp bağcıklarına el konulmuş ayakkabılarımı ayağımda bırakmaya karar veriyorum. Keyfim o kadar yerinde ki ben bile şaşırıyorum. Yoğun koşuşturmacanın ardından yalnız ve sessiz kalmanın keyfini yaşıyorum. Fayans kaplı, yapay ışıklı bu hücrede sonsuza kadar huzurla yaşayabileceğimi düşünüyorum bir an. Sonra şımarıklık yaptığıma karar veriyorum. Bütün bu rahatlığın, beni burada birkaç saatten fazla tutmayacaklarını bilmemden kaynaklandığını söylüyorum kendime.”Tecrit”in zorla ya da gönüllü olarak gerçekleşmesinin niteliksel olarak farklılıkları üzerine düşünüp zaman öldürüyorum. Aylara, yıllara ve daha sonra zamansızlığa uzanan F-tipi bir tecritin mağdurlarına daha da saygı duymama yetiyor bu iki üç saat.
Benim zihnim olaylar akarken genelde analiz kısmını kapatıp akışa odaklanıyor. Sular durulduğunda ise zihnin analiz eden kısmı eyleyen kısma soruyor: arkadaşım bi dakka, seni son bıraktığımda bir botta elma yiyiyordun, şimdi cebelitarık boğazındaki ispanyol hapishanesinde ne işin var? Tabi analizci biraz annem gibi davranıyor. Biz olayların akışına geri dönelim.
Efenim, son yazıda, Endülüs müziğinden bahsederken, tabii ki bu müzikleri bir endülüs mahpusunda mırıldanacağım aklıma gelmemişti. Greenpeace gemisi Gökkuşağı Savaşçısı ile rotamızı bu kez Kolombiya’dan İspanya’nın Algeciras limanındaki termik santrale kömür taşıyan, devasa bir kuru yük gemisine çevirdik. Bildiğiniz gibi; kömür yakan termik santraller yarattıkları sera gazı emisyonları ile iklim değişikliğinin en büyük sorumlularından biri. Bütün dünya kopenhag’daki iklim zirvesine odaklanırken ispanya gibi bir ülkede, kolombiyadan taşınan kömürle termik santral değirmeni döndürmek gülünç kaçıyor. Biz de barışçıl protesto metodlarıyla bu durumu bütün dünyanın gözü önüne sermeyi amaçladık.
Olayın arka planına da hızlıca bakmak lazım. İspanya’da geçtiğimiz hafta tarihi bir bariyer aşıldı. 23 ekim cuma günü üretilen elektriğin yüzde ellisi rüzgar, güneş gibi yenilenebilir enerji kaynaklarından sağlanabildi. Greenpeace’in hazırladığı raporlarla yüzde yüz yenilenebilir enerji üretiminin çok rahatsağlanabileceği bilimsel olarak ispatlanmış durumda. Şimdi böyle bir durumda kalkıp, kolombiyada, maden işçilerinin sendikal mücadelesine karşı paramiliter silahlı güçleri kullanan bir amerikan şirketinden kömür satın al. Sonra getir o kömürü ispanyada yak. Adama kimse gülmüyor çünkü kimse bilmiyor. Öyle bu işler çok uzaklarda ispanyada oluyor diye de bakmayın. İsterseniz bir soruşturun Türkiye’de de kaç tane termik santral ordan burdan taşıma ithal kömürle değirmen döndürmeye çalışıyor, köhnemiş santrallerde deyu.
İşte diyeceksiniz ki bir kömür gemisini durdursan ne olur. Ortada bir akılsızlık varsa, bunu ne kadar çok insan bilirse akılsızlığın önüne geçmek o kadar çabuk oluyor. Bizim derdimiz de duruma birebir şahitlik edip vurgulamak aslen. Neyse, ben yine zodiac botumuzunda şöför muavinliği yapıyordum. Kancayı kömür gemisine taktıktan sonra dört eylemciyi gemiye çıkarttık. Bir eylemci de limana girişi yaptıracak pilot kaptanın gemiye binişini engellemek üzere pilot merdivenine astı kendini. Kömür gemisinin filipinli tayfasının ise, rutin gemi hayatında ilginç birşeyler oluyor heyecanıyla bi pankart tutmadıkları kaldı bizim yerimize. Biz botta pankartımızı açıp ispanyol lider Zapatero’ya mesajımızı veriyorduk ki ispanyol polisi güçlü sürat tekneleriyle olay yerine damladı. Bu abiler sürekli cebelitarıkta yasadışı uyuşturucu ticareti ile mücadele ettiklerinden olaylara sert müdahale etmek gibi bir alışkanlıkları varmış. Önceden kimse demedi tabi.
Bunlar üç greenpeace zodiak botunu defetmeye çalışıp beceremeyince bizim üzerimize sardırdılar. Abi çıkardı bi uzun namlulu tüfek, sağa çek arkadaşım hareketleri yapmaya başladı. bu bir barışçıl eylem du bi dakka indir şu silahı lafları da pek para etmedi. Tabi burada önemli bir nokta var. Bir zodiak botunu iyi bir şöförü varsa sittin sene ele geçiremezsiniz. Abiler az bi kovalamacadan sonra kasmayıp bizim tahminlerimizin aksine ateş etmeye başladılar. Bizim şöförü elinden vuran mermi benim kulağımın beş santim ötesinden geçti diye tahmin ediyor. Ancak şöför vurulduktan sonra plastik mermi attıklarını farkettik. Şöför de vurulduktan sonra bu abiler çok kızmış, biz daha fazla ısrar etmeyelim şeklinde bota çıkmalarına izin verdik. Gözaltına alınmamız da işte böyle oldu.
Geri kalan eylemcileri de birkaç saat içinde toplayıp bizi polis merkezine götürdüler. İnsan yaptığı şeyin ahlaki doğruluğuna inanınca içi ayrı bir rahat oluyor. Benim doğru olduğunu düşündüğüm eylemin; gelip geçici, pekala esnetilebilir yasalarca yanlış ya da suç sayılması pek de umurumda değil açıkçası. Thoreau ve Gandhi uzun uzun anlatmış bunu zaten, açın bakın. Sonuçta yirmi dört saat gözaltında kaldık. Sırt çantam omzumda Algeciras şehrine gelip abi sizin ceza ve tutuk evlerinizi gezmek istiyorum. Ben turistim desem böyle bir imkanı tabii ki vermezler. Sağolsun ispanyol polisi, 24 saatte 6 farklı gözaltı merkezini gezdirerek AB sınırları içerisinde bu işler nasl oluyormuş konulu bir turistik gezi düzenledi. Ben kendimi bizim meclis adalet komisyonunun, gezelim görelim, biz de aynısını yapalım şekilli bir gezisinde gibi hissettim. Bu abiler Fas’tan gelen yasadışı mültecilerle baya bir haşır neşir olduklarından süper tesisler kurmuşlar.
Bizi de iyi ağırladılar allah için. İspanyol bir eylemci arkadaşın bunlar tehlikeli bak şeklinde bir yorumu oldu ben ve diğer bir italyan eylemci için. Bunu da taş sarışın bir ispanyol polis ablaya diyo bizim gardiyanlığımızı yapan. Abla olanca özgüveniyle, hiç bozmadan:”tehlike neymiş ben onları akşam eve götürücem yanımda” diyerek devam edince, tamam dedim. Avrupa Birliği’ne gelmişiz. Kadınlar çalışma hayatında eşit, özgüvenleri yerinde. Espri de kaldırıyorlar gardiyan olsalar da gibi bir sonuca vardım. Tabi bu münferit örnek, daha yakından incelemek lazım
Velhasıl o hücrede pek takılmayıp geceyi İsa’nın oğlu olduğunu sanan bir uyuşturucu satıcısının yanında geçirdik. Şimdi bu uyuşturucu meselesi de ayrı bi ilginç. Adamı uyuşturucu satıyo diye içeri atıyosun. Sonra olay çıkarıyo diye yedi ayrı çeşit yasal uyuşturucu verip sakinleştirmeye çalışıyorsun. Neyse sonuçta abi kuzu gibiydi. Uzun uzun anlattı dünyanın on yıl sonra nasıl batacağını. Bizim neden orada olduğumuzu anlaması biraz zaman aldı tabi. Onu anladıktan sonra bu iş için türkiyeden kalkıp gelmem bizim mesihte ayrı bir şaşkınlığa sebep oldu. Mesele anlaşılınca buzların erimesine karşı olduğumuzdan bağlayıp bizim yanımızda olduğunu ilan etti.Sanırım kendisine daha bütünlüklü bir kıyamet senaryosu verebildik. Biz de sakin bir uyku uyuyabildik böylece.
Ertesi gün mahkeme bizi saldı. Ama yarın hakim karşısına çıkacağız. Suçumuz ise güvenlik güçlerinin emrine itaat etmemek. Muhtemelen suçlamaların tamamı düşecek ve biz de Gökkuşağı Savaşçısı ile yolumuza devam edeceğiz. Velhasıl kelam, bir gün de olsa allah mapusa düşürmesin diyelim, modern adalet sistemi, suç ve ceza değerlendirmesini başka bahara bırakalım. Sizleri de Algeciras yöresi polisinin diline pelesenk olmuş meşhur “Akdeniz” şarkısıyla başbaşa bırakalım. Şarkıda, “Algeciras’tan İstabul’a” diye devam eden bir mısra var. İstanbul’dan geldiğimi duyan her polis bu şarkıyı mırıldanmaya başladı.herkesin ezbere bildiği bi nevi sezen aksu şarkısı gibi bişeymiş burada. Ne deniyo: günün anlam ve önemine binaen
Tuna
Rüyadan gerçekliğe….Cevap ver gerçeklik!
Hasta olduğum zaman çok acayip rüyalar görebiliyorum, Prenses. Bazen rüyadan rüyaya uyanıyorum bazen gerçekte uyanıp rüyada uyuyorum. Geçen gece yine çok tuhaf şeyler gördüm. Rüyamda Berlin’deyim ve Ekim’in ortasında kar yağıyor, inanılmaz soğuk hava. Çok üşüyorum. Berlin’e sanki bir şeyin parçası olarak gitmişim gibi, evet evet, nükleer silahların ve NATO’nun artık olmamasını isteyen bir grup güzel insanla birlikteyim. Bir grubun parçasıyım. Konuşuyorum, sunum yapıyorum ama rüya bu ya işte tam bilemiyorum hangi esas amaçla oradayım. Sanki sadece orada olmam gerektiğini biliyorum gibi ve Akdeniz’li bünyenin içine işleyen o soğuk havaya rağmen tanıştığım güzel insanlar içimi ısıtıyor gibi hissediyorum (38 derece ateşten heralde).
Yaşlı bir kadınla kahve içiyorum karla karışık yağmurun altında. Küçücük kısa saçlı bir Alman. Yüzyıllardır “Doğ
u” Almanya’daymış gibi konuşuyor. Sürekli gülümseyen bir yüzü var. 89′dan beri barış var, umut var diyor. Bombodrom, NATO askeri silah üssünün kapanması için yerel hareketlenmeler içinde, yerelde eylemliliğin sağlanması için uğraşıyor. Alman halkının %80′i bu üssün kapanmasını istiyor ama insanları yerelde hareketlendirmek, sokağa çıkıp dileklerini söylemelerini sağlamanın ne kadar zor olduğundan bahsediyor. Sonra başka birisinin Camel sigara içtiğini görüp bir kahkaha fırlatıyor ve Camel’la ilgili bir hikayesini anlatıyor: “7-8 yaşlarındaydım, 2. Dünya savaşı bittikten hemen sonra Amerikan askerleri kol gezerdi Doğu Almanya’da. Bu askerler bayılırlardı biz yerli çocuklarla takılmaya. Bir keresinde, birkaç arkadaşımız onları oyalarken ben askeri jiplerine sızıp iki karton Camel sigara kaçırmıştım kazağımın altında. Sattığım Camel paketleri birkaç aylık cep harçlığımı çıkarttı doğrusu. O yüzden Camel içmem ama çok severim!!”. Rüyaya bak Prenses, teyze kaç tane savaş görmüş hala eylem peşinde, güler yüzüyle. Ayrıca muhtemelen yetmiş küsür yaşlarında. Ama diyor ki “Ben, Dünya düzenin bir insan ömrü içinde defalarca uç noktalarda değişebileceğine tanık oldum. O yüzden şimdi de değişebileceğine inanıyorum. Şimdiye kadar birileri istedi ve hareket edip onu değiştirdi. İstersek ve istediklerimiz doğrultusunda harekete geçersek Dünya düzeni yine değişebilir arzuladığımız yönde.” Ne mutlu bu rüya yahu…Hani klişe ak sakallı dede de değil bu konuşan, ak saçlı Alman teyze.


