Author Archive
Değişim için çalmak…
Hani yok mudur böyle gördüğün anda kırk yıldır tanıdığını hissettiğin insanlar. Hani bazen dersin o anda, evet ben bu abiye bir güzel kahve yapayım da sohbet şöyle uzasın gitsin. Bir şekilde ortak paydalar henüz kelimelere dökülmemişken, ifade ediverirler kendilerini başka şekillerde. Ne güzel muhabbetler çıkar, ne keyifli dostlar edinilir öyle zamanlarda.
Prensese mektupları okurken ya da birşeyler yazarken de benzer bir hisse kapılıyorum. Bir sürü insan yazılarını gönderiyor buraya, ve çok daha bir sürü insan okuyor. Okurken aynı şeyleri hissederek mi okuyorlar bilmiyorum ama işte o seslendirilmesine çoğu zaman gerek kalmayan ortak payda burada da hissettiriyor kendini. Sen yolunda yürüdükçe yürüyen, çaldıkça çalan, söyledikçe söyleyen ve seninle birlikte büyüyen, hem senden beslenen hem seni besleyen, kocaman bir bütün bahsettiğim.
Bak şimdi de dünyanın dört bir köşesinden enstrumanlarda dile gelmiş konuşuyor senle. Hemde aynı şarkıyı söyleyerek. Congo’dan davul sesleri yükseliyor, Hindistanın kendine has enstrumanları geliyor kulağımıza. Rusya’da bir viyola, İtalya’da bir saksafon, Afrika vokal grubuna eşlik ediyor. Amsterdam’da salınan rastalara, İsrail’den bir güzel cevap veriyor. Ancak bu kadar keyifli dile gelebilirdi herhalde. Belki de defalarca dinlediğin bir parça bu kez çok farklı şeyler anlatacak gibi görünüyor. Değişim için çalmak, demişler adına da. Üzerine çok fazla yazıp çizmeye gerek yok gerçekten. Kendini gayet başarılı ifade etmiş zaten olay. Buyur bir dinle bak ne diyo adamlar?
not: projeye dair daha fazla bilgi için www.playingforchange.com‘a bakılabilir.
Ou-San
Yaşam Veren Kılıç
Günlerden bir gün, iki büyük kılıç ustası hünerlerini yarıştırmaya karar vermişler. İkisi de yapılabilecek en keskin kılıcı yapacaklarını söylemişler ve yapmışlar da. Ateşte haftalarca dövdükleri kılıçlarını alıp bir dere kıyısında buluşmuşlar. Derenin suları sadece diz seviyesindeymiş. Birinci usta kılıcını çekip suyun ortasına saplamış. Sonra seyretmeye başlamışlar. Ağır ağır akan suyun üzerinde süzülen bir yaprak gelip kılıcın keskin çeliğine temas ettiği anda ikiye ayrılmış. Kılıç o kadar keskinmiş ki, yaprak aynı sakin ve yavaş akışını sürdürerek yoluna devam etmiş… Sonra ikinci usta aynı şekilde kılıcını suya saplamış. Yine seyretmişler. Bu kez derenin getirdiği sakin yaprak kılıca yaklaşmış, yaklaşmış ve temas etmek üzereyken sanki görünemez bir dalga tarafından yönlendiriliyormuşcasına kılıcın yanından sıyrılarak arkasına geçmiş. Kılıç o kadar keskinmiş ki yaprak zarar görmeden çekip gitmiş…
Kim kazanmış sizce yarışmayı? Hiç kimse. Ustalar birbirlerine bakmışlar ve anlamışlar ki ikiside kendi yollarının eşsiz sanatçılarıymış. Onları karşılaştırmak mümkün değilmiş. Birinci usta yaşam alan kılıçların en mükemmelini yaparken, ikinci usta yaşam veren kılıcın üstadıymış.
Bana bu hikayeyi anlatan üstad şöyle demişti: önce seçmelisin ve seçiminin farkında olmalısın. Yaşam alan kılıç mı yoksa yaşam veren kılıç mı olmak istiyorsun? Bunu bildiğinde ve kendini yoluna adadığında, varacağın yeri merak etmene hiç gerek yok.
Devam etmeden önce şu konuyu açıklığa kavuşturmak gerekli sanırım. Her türlüsünden şiddetle beslenen bir medya hergün gözümüzün önünde. Dünyanın dört bir yanında savaşın her türlüsü hali hazırda yaşanıyor. Üstelik bunlar hikayemizin geçtiği zamanlardaki gibi savaşlarda değil. O zaman krallar, şövalyeler, samuraylar, yani kaybedecek çok fazla şeyi olan insanlar cephenin en önünde yer alırmış. Savaş çıkarma niyetin varsa kılıcını kuşanıp meydana çıkman gerekirmiş. Şimdiyse kaybedecek hiçbirşeyi olmayan insanlar ölürken, lordlar kamarası lcd ekranlardan savaşı izleyip strateji oyunları oynuyorlar. Hal böyleyken bazen şiddete karşı içimizde biriken şiddet duyularımızın kapanmasına sebep oluyor ve kendi kazdığımız kuyuya düşüveriyoruz. Ayrıntılara takılıp bütünü gözden kaybediyoruz.
Çoğu zaman şu koca hayat karmaşasında olanlar, suyun üzerinde süzülen küçük bir yapraklardan ibaret. Tamam belki sayıları çok ama özünde hepsi aynı. O küçük yaprakları karmaşıklaştırıp, zorlu bir düşmana dönüştürmekse biz insan evladının marifeti. Bunu yaptığımızda, mağaralaramızda genlerimize kazınmış korkularımızın ortaya çıkmasıysa gayet kolay. Temelde sadece hayatta kalabilme dürtüsü, kurulu düzende, küçümsenmek, yalnız kalmak, hata yapmak, başarısız olmak gibi çok çeşitli korkulara dönüşüyor ve kendimizi korumak için saldırganlaşmak an meselesi oluyor. Şiddet çeşitli şekillerde hayatımızın parçası oluveriyor. Köşeye sıkıştırıldığında herşeyiyle saldırıya geçen vahşi bir hayvan gibi kılıcımızı çekip salına salına gelen yaprakları kesiveriyoruz parça parça. Sonra aniden farkediyoruz ki, sıkı sıkı sarılmışız yaşam alan kılıca…
İçimizde çok fazla korku var. Korku öfkeye dönüşür, öfke nefreti getirir ve nefret karanlığın kapılarını açar. Evet tanıdık geldi değilmi? Bunlar çok daha popüler bir üstadın sözleri. Belki başka bir yazının konusu olabilecek bir üstad.
Yine kılıçların yarıştırıldığı zamanlardan kalma bir benzetme de savaşçıyı bir ağaca benzetiyor. Toprağa sımsıkı tutunan köklerinin üzerinde,sağlam gövdesiyle öylece duruyor samuray. Tepesinde esen rüzgarlara, fırtınalara sadece salınarak uyum sağlıyor. Öyle sağlam bir duruşu var ki, değil diz boyu bir dere, üzerinden seller geçse dahi kıpırdamadan duruyor. Öyle keskin bir ruhu var ki, yüzeydekilerle uğraşmak yerine, derinlerde suyun yönünü değiştiriyor. Sakin, sessiz ya da hışımla, öfkeyle kimbilir kaç yaprak etrafından dolaşıp yoluna devam ederken o sadece duruyor ve ruhu keskinliğini koruyor…Yaşam veren kılıçsa kınından hiç çıkmadan görevini yerine getiriyor…
Bunları okuduktan sonra iki küçük bilgi vermek istiyorum. Hikayenin içindeki yerlerine siz koyarsınız artık. Birincisi samuray kelimesi çoğunlukla sanıldığı gibi savaşçı anlamına gelmiyor. Kelimenin tam karşılığı “hizmet eden”dir. Dar anlamda bir kişiye ya da yönetime hizmet anlamına gelsede, geniş anlamı kılıcın yoluna adanmışlıktır. Aslında samuray, tüm yaşamını Bushido’ ya, yani savaşçının yazılı olmayan kurallarına adamış kişidir. İkinci bilgimizse, japoncada keskin kılıç demek yerine canlı, yaşayan kılıçta denilebiliyor.
Güç sizinle olsun barışın elçileri…
Ou-San
Ferman G8′inse bacalar bizimdir.
Dediler ki dünyanın zirvesi toplanmış. Bu G sekizlisi çıkmışlar dünyanın zirvesine kararlar vereceklermiş. Küresel ısınma hızını almış giderken, Petermann Buzulu hızla erirken, türler yokolurken, sokaklarda şiddet kol gezerken, bu insanlar nasıl yaparız da aynı hızla tüketmeye devam ederiz diye kafa kafaya verceklermiş. Bizde dedik ki, madem öyle çıkalım zirveye, söyleyelim sözümüzü kendi bildiğimiz yöntemle…
Zirve demişken aklıma geldi, çok sevdiğim saydığım bir usta şöyle der; aslında hepimiz bir dağın zirvesine tırmanıyoruz. Orada ne var bilmiyoruz. Herkes başka isimler veriyor zirveye. Bu önemli değil. Önemli olan seçtiğimiz yol. Kimisi doğrudan zirveyi hedefleyen bir patika tutturur, kimisi dağın etrafında çemberler çizerek manzaranın tadını çıkarır. Doğru ya da yanlış değil, yaşamlarımız arasındaki tek fark seçtiğimiz yolumuz, yöntemimizdir.
Sonuçta dedim ya biz kendi yolumuzla sözümüzü söyleyelim dedik. Temmuzun ikinci haftasında İtalyada G8 zirvesi toplanmadan önce biz hazırlıklarımızı yapmış dağın eteklerinde beklemedeydik. Birçok yönden, doğru kararlar verebilseler değişimler yaratabilecek olan insanlar ticareti konuşmak üzere masaya oturmadan saatler önce, gecenin karanlığında, İtalyanın 4 köşesinde 100e yakın eylemci eş zamanlı harekete geçti. İşte benim hikayem bu noktada başladı. Bizim memleketten 6 kişiyle İtalya’nın 4 büyük termik santralini işgale giden ekiplerden birine dahildik.
Bahtımıza İtalyanın en büyük termik santrali olan Porto Tolle çıktı. Porto Tolle termik santrali tam da Adriatik’iğin kıyısında, milli park alanının içine kurulu, bugüne kadar petrolle çalışmış ama yakın zamanda tamamen kömüre geçirilmesi planlanan ve aynı zamanda 260mt ile İtalya’nın en yüksek bacasına sahip bir tesis.Yani sözümüzü söylemek için ideal bir nokta. Herşeyiyle hali hazırda gitmekte olduğumuz yönü ve hatalı tercihlerimizi önümüze sunan dev bir ikon adeta.
Bu kocaman şeyin etrafındaki 3 mt duvarı aşmak kolay olsada, bacaya ulaştıktan sonra 1300 basamakla yüzleşmek biraz üzdü ekibi. Ama yine G8 zirveyse, bizde çıkıyoruz zirveye gazıyla verdik kendimizi merdivenlere. Sırtımızda 40 kg çantalarımız, ellerimizde 15 lt su bidonları ve boyalarımızla, her kat bitiminde ben burda napıyorum diye düşünerek çıktıkca çıktık. Adı üstünde zirve bu. Koca G8 zirvesi.
Günün ilk ışıklarıyla birlikte, kelamımızı etmek üzere kendi zirvemize ulaşmıştık. Aynı zamanda üç gün sürecek toplantı boyunca ikametgahımız olacak mekana. Bacaklarımız yeniden yaşam belirtisi göstermeye başladığında kamp alanımızı kurmaya başladık. Hamaklarımız, uyku tulumlarımız, mufak ekipmanlarımız, içine sıcak su konunca yemek olan bir takım sıkıştırılmış besinler, bolca enerji bar ve tabi ki ofisimiz. Evet, orada olan biteni dünyayla paylaşabilmek için solar panellerden güç alan küçük bir ofis kurduk. Bir taraftan bilgisayar, telefon, fotoğraf makinası ve matkap gibi ekipmanlarımızı şarj eden solar paneller, diğer taraftan duruşumuzu daha bir anlamlı kıldı aslında. Dünyanın zirvesine küresel ısınma demek için, kömürlü termik santralin bacasına çık ve mesajını solar paneller sayesinde ilet. Ne büyük keyif…
Bu noktaya kadar herşey profesyonel görünüyor değil mi? Bu ekibin gerçekten profesyonelce bir iş çıkardığını, onca teknik malzeme ve 750 mt ipin yanında çantalardan çıkanları görünce anlayabilirsiniz. Do-Sol do-sol çalışmasına ara vermek istemeyen Serkanın trompeti, ekibin geneline ait bir takım juggling malzemeleri, kavunlar, domates, salatalık, sarımsak ve tabiki ekibin ayrılmaz üyesi kahve demliği ve filtre kahve. Kitaplarımız ve müzik elbette… Ekibin Şili’li üyesi Miguel solar ofisimizi kurmaya çalışırken, bir ara işine ara verip bizim çantalardan çıkan çok önemli teknik malzemelere şaşırmadan edemedi. Evet alpinist bir yaklaşım değil, bu daha çok “eşek gibi taşırım kral gibi yaşarım” felsefesi.
Doğru felsefeyle yola çıktığımız, bizi bekleyen 3 zorlu gün ve gece süresince kesinlik kazandı. Kocaman bir bacamız, 5 mt boyunda harflerden oluşan bir mesajımız ve boya makinalarımızda su bazlı boyamız vardı. İlk gün aralıksın 12 saat çalıştıktan sonra, yukarı döndüğümüzde Serkanın dumanı tüten filtre kahveleri ve Özayın tütünleriyle karşılaşmak oldukça keyifli, dinlendirici ve gerekliydi.
Sanırım unutulmaz noktalardan başka bir tanesi ise ikinci gecemizde bacamızın ön bahçesinde (evet, o artık bizim bacamızdı) birkaç bin seyircili bir konserdi. İtalya’nın ünlü popcularından birinin, termik santral tarafından organize edilen konseriymiş. Tabi ki kendisini tanımıyorduk ve dillerini anlamıyorduk ama herşey bittikten sonra, medya işleriyle ilgilenen arkadaşımızdan, vokalistin sıradaki şarkıyı bacadaki eylemciler için söylediğini öğrendik.Belkide bizim kafa lambalarımızı yakp söndürerek aşağıya selam göndermeyi denediğimiz anda olmuştur bu.
G8 toplantısı 3 gün boyunca devam etti. Bizde o günleri bacaya “CO2 KILLS” mesajını boyayarak geçirdik. Üçüncü gün mesajın altına Greenpeace pankartı boltlarla sabitlenmişti. Her gün uzun saatler boyunca çalışmıştık. Ama eminim toplantı masasında oturan beyaz yakalılardan çok daha iyi zaman geçirmişizdir. Çünkü biz, her akşam Adriatik üzerinde güneşin batışını 260mt yüksekten, kahvelerimizi yudumlayarak ve manzaraya bakıp gerçekten ne için orada olduğumuzu bir kez daha hatırlayarak izliyorduk. Yağmur damlalarının bizi geçtikten sonra uzun salınışlarını takip edebiliyorduk. Diğer eylemlerden gelen güzel haberleri aldıktan sonra, her akşam uzun ve keyifli sohbetlere dalıyorduk. Mesela işgal edilen tesislerden birinin bacasında 50 mt boyunda bir STUPID yazısı görmek bir hayli neşelendiriyordu bizi. Gecenin sonunda yorgun bedenlerimizi hafif rüzgarda salınan hamaklarımız bekliyordu. Gerçekten kısa zamanda orası bizim bacamız olmuştu. Duvarlarına isimlerimizi bıraktığımız bacamızı, indikten hemen sonraki gün özlediğimi söylesem herkes katılır herhalde bana.
Peki sonucunda ne oldu? Tüm bunlara deydimi? Kesinlikle evet. Şunu kabul etmek lazım; tabiki kampanyanın tüm talepleri ses bulmadı toplantıda. Ama İtalya’nın her tarafından yükselen sesler Berlusconi’nin ensesini terletmiş olacak ki, en azından karbondioksit emisyonlarının azaltılması gerektiğini görüşüp bunun için yapılabilecekleri ise aralıktaki Koppenang iklim zirvesine havale ettiler. Bu sonuç, eylemler serisinin, üzerine G8 FAILED yazılan tankerle sonlandırılmasına sebep oldu. Şunuda gösterdiki Koppenang iklim zirvesi artık önemli bir dönüm noktası. Bu insanların iklim felaketiyle bir an önce gerçekçi bir bakış açısıyla yüzleşmelerini ve yaptırımları olan kararlara imza atmalaraını sağlamak için ne yapabileceksek önümüzdeki kısa zamanda yapacağız. Böyle oturduğun yerden okurken sadece güzel kelimeler gibi görünsede, bunun yapılabilirliğine inanmasak ne ben o bacada olurdum ne de sen bunları okurdun.
Şimdi geldik büyük sürprize. Yazının en başında demiştim, kendi yöntemimizle mesajımızı vermeye gittik. Çok da güzel verdik mesajı. Ama sadece bu satırlarda anlatılan değildi bizim yöntemden anladığımız. İşte en kendimize has yöntemimizi videodan izleyin de bakın bakalım. Halaysız işgal görülmüşmüdür memleketim eylem tarihinde…Keyifle…
Ou-San
not : Berlusconi geçen hafta ankarayı ziyaret etti ve Erdoğanla Putin’nin nükleer sohbetine katıldı. Putinin gelişi yine eylemlere sahne oldu. Bu kez Berlusconi’ye değildi sözümüz ama o da mesajı almıştır umarım. Aklı yolu bir değilmidir yoksa?
Ekipdeki diğer arkadaşlarla yapılan röportaja buradan ulaşabilirsiniz.
İlkbahar, yaz, sonhabar, kış… ve ilkbahar
Üzerine konuştukça içinde kaybolursun, soru sordukça verilecek bir cevap hep vardır. Her zaman bir parça eksiktir bakış açın. Hep arar durursun doğru yönü.
Okuduğum bir kitap “boş ayna” diyordu. Ayna sana seni, olduğun gibi yansıtır. Düşünmeden, yorum yapmadan. Ne zaman ki bir boş aynayla karşılaşırsın, işte o gün…bilemedim doğru kelimeyi bak işte. Birşey olmuştur orası kesin…Bir zen tapınağından geçen yıllardan sonra, bir bar taburesi üstünde düşünüyordu kahramanımız bunu, soğuk bira eşliğinde.
Sonra bir başkasında soruyordu rahip; bir elin sesi nedir diye. Şöyle parmaklarımı şıklatıp evreka diyesim geliyor. Ama bu “koan” meselesinin, tapınaklarda zihinleri sürekli çalışır tutmak için kullanılan bir yöntem olduğunu hatırlıyorum.Usta sana bir koan verir ve onunla uğraşır durursun. Ben parmaklarımı şıklatarak çıksam karşısına herhalde sopamı yer dönerim minderime. Belki de dönmem…Sonra bir bakıyorum ki birileri kitabını yazmış zen tapınaklarında kullanılan koanların. Usta çırak arasında kalması gerekiyordu halbuki…

Zen bir yaşama sanatıdır, zen yaşamı anlama yoludur. Zen basittir nettir. Ciddi midir, şaka mıdır? Zen insanın kendine yakışanı giymesi midir? Zen sadece varolmak mıdır? Öyleyse neden zen? Benim sorulacak bir çok sorum olduğuna göre, birilerinin de verilecek cevapları olmalı.Biri, herşeyin cevabı ölüm diyor mesela, yaşamsa bilinen tek gerçeğe varıncaya kadar geçen belirsizlik süreciymiş. Herneyse…
Yine böyle nefis beyin egzersizlerine salıvermişti beni filmimiz ilk izlediğimde. 2003 Kore yapımı bir Kim Ki-Duk filmi. Geçenlerde tekrar izlediğimde filmi ne kadar geç keşfettiğimi farkettim. İki satır yazayım da varsa başka geciken bir an önce tatsın o zaman dedim.
“İlkbahar, Yaz, Sonbahar, Kış ve İlkbahar” bir gölün ortasında yüzen küçük tapınakta yaşayan, yaşlı budist kesişle, çocuk yaşta yanına aldığı öğrencisi arasında, yıllara yayılan ama dört mevsimde anlatılan, bir büyüme, hayatı tanıma, bir erdem kazanma öyküsü. Her ne kadar bu haliyle modern yaşamdan uzak görünsede, anlattığı her mevsimde, insanın yaşamında yüzleşmek zorunda kaldığı önemli bir dönüşüme odaklanıyor. Mevsimler ilerledikçe öğrenilenler ve uygulananlar bir bir çıkıyor su yüzeyine. Böylece geçtiği zamanı ve mekanı aşıp, insan olmanın evrensel özüne dair, dingin bir hikayeye dönüşüyor. Filmin sessizliği sabır gerektirse de manzara ve renkler alıveriyor insanı içine.
Bir sürü sorunun ve cevabın arasında, kayaları yalayarak ağır ve sakin akan küçük suyun üstünde kayan yaprağı kemiren minik yeşil tırtılın hayatı ne kadar da güzeldir halbuki…haydi bakalım, iyi seyirler…
Ou-San
ps: Bu filmin ana temasi olan dongusel varolus konusu da burada.
Dışa bakan ruyadadır, içe bakan uyanışta
Kimi zaman mutzsuzluğun, gerginliğin içinde bulabiliyorum kendimi. Bazen basit ya da karmaşık, teknik bir sebepten kaynaklanır gerginliğim. Bir şey olmuştur, yapılması gereken bir iş gecikmiştir gibi teknik şeyler. Bazen de güne gergin uyanabilirim. Daha sebep olacak hiçbirşey yapmamışken öyle başlar gün. (Bir arkadaşımın deyimiyle kozmik gerginlik) Böylece gerginliklerimi ikiye ayırmış oldum; kozmik ve teknik. Kozmiklerin sebebini bilmiyorum, teknik gerginlikler ise benim dışımda geliştiği zaman yapacak birşeyim yok gibi görünüyor. Oturup can sıkmaktan, mutsuz olmaktan başka.
Sonra zamanla öğrendim ki gerçek böyle değil. Benle alakalı ya da alakasız gelişen herhangi bir olayın ve ya sabah uyandığımda üzerime anlamsızca çöken karanlığın etkisi aynı noktadan kaynaklanıyor. Benim durumlarla olan ilişkimden. Yavaş yavaş bunu farketmeye başladıkça, öğrenmeye çabaladığım stratejiler daha bir işe yarar oldu. Düşman (kozmik ya da teknik) ne kadar kalabalık ya da güçlü olursa olsun, çatışmanın merkezini anlayıp çözebildiğim sürece her türlü zarardan, gerginlikten, tedirginlikten vs, korunabilirim. Peki çatışmanın merkezinde ne var? Tabiki benim durumla olan ilişkim. Bu durumda nereye vardım. Cevabı içerde bulduktan sonra dış düşmanlarla barışmak çok kolay bir iş. Mutlu, sakin küçük bir dere gibi kocaman kayaların arasında şırıl şırıl akar giderim ondan sonra.
E peki ben bunları niye yazdım? Şöyle bir bakınca pek de bilmediğin birşey söylediğimi sanmıyorum. Şu yüzden yazdım. Cevapları kendin bulmak, durumlarla olan ilişkilerini doğru biçimde tanımlamak ve bu sırada seni yavaşlatan, boğan bağlarından adım adım kurtulmak kolay bir iş değil. Yardım almak gerekebilir. Bizzat deneyimlediğim ve her fırsatta paylaşma heyacanı yaşadığım Vipassana meditasyonu bu konuda bildiğim en etkili, en gerçek yöntem. Gerçek derken kastım, bir takım mistik öğretiler üzerine değil, tamamen fiziksel gerçeklerin üzerine kurulu olması. Diğer taraftan, son zamanlarda moda olan yöntemler gibi, öğreti ücreti, aydınlanma dahil tam pansiyon yaz kampı bedeli gibi dünyevi para hesapları yapmak zorunda değilsin. Çünkü bu kurslar tamamen gönüllü bağışlarla gerçekleşiyor. Neyse, Vipassana’yı anlatmaya çabalamak benim işim değil. Zaten deneyimlendiğinde anlam kazanacak birşey. Ama haziran ayı içinde bir kurs yapılacağını duyurmak ve bununla ilgili kaynakları paylaşmak sanırım heyecanımı yatıştıracak. Aşağıdaki paragrafları vipassana web sitesinden ekledim.Ayrıntılı bilgiler, dökümanlar, kurs bilgileri ve başvuru için bakacağınız yer http://www.tr.dhamma.org/ ‘ dır arkadaşlar..
“Olanı olduğu gibi görmek anlamına gelen Vipassana, Hindistan’ın en eski meditasyon tekniklerinden biridir. Bu teknik, 2500 yıldan daha uzun bir süre önce Gotama Buddha tarafından yeniden keşfedilmiş ve evrensel hastalıklara evrensel bir çare, yani bir “yaşama sanatı” olarak öğretilmeye başlanmıştır.”
“Vipassana, kendi kendini gözlemle gelen bir kişisel dönüşüm yoludur. Beden ile zihin arasındaki derin bağlantı üzerinde odaklanır. Bu bağlantı, bedenin yaşamını şekillendiren ve zihnin yaşamına da sürekli bağlı olan ve onu koşullayan bedensel hisler üzerine disiplinli bir şekilde dikkatin yoğunlaştırılması ile doğrudan deneyimlenebilir. Bu gözlem temelli, kendini keşif yolculuğudur zihin ve bedenin ortak kökenine giden, ve zihinsel kirliliği eriterek dengeli, sevgi ve şefkat dolu bir zihinle noktalanan.”
“İnsanın düşüncelerini, duygularını, yargılarını ve duyumlarını işleten bilimsel yasalar anlaşılır hale gelir. Doğrudan deneyimle, kişinin ilerleyişinin ya da gerileyişinin, ıstırabı nasıl ürettiğinin ya da ondan nasıl özgürleştiğinin doğası anlaşılır. Yaşam, artan farkındalıkla, aldanmadan uzak, öz-denetim ve huzur ile nitelik kazanır.”
Ou-San











