Author Archive
Sanal Dünyada Gerçek Dans
Avoidantconsumer takmaisimli youtube kullanıcısı, Phoenix grubunun Listztomania adlı yeni çıkardıkları şarkısını dinlediğinde 80′lerde Brat Pack filmleri diye anılan, düşük bütçeli klişe gençlik filmleri aklına gelir. Amerika’da bir nesil bu filmlerle büyümüştür, avoidantconsumer da dahil olmak üzere.. Şarkının kendisi Ken Russell’in 1975 yılı yapımı dahi besteci ve pianist Franz List’in hayatını anlatan Listztomania isimli filminden esinlenmiştir, yani seksenler çağrışımı boşa değildir. Avoidantconsumer “The Breakfast Club”, “Pretty in Pink”, “Man” gibi Brat Pack filmlerine bi göz atar ve şarkının bu filmlerle ne kadar uyumlu olduğuna tekrar hayran olur, neredeyse bu filmlerde başrolü oynayan Duckie Dale şarkının sözlerini biliyor gibidir, ya da oyuncular bu müzikle dans ediyordur. Dayanamaz ve şarkıya Brat Pack filmlerinden sahneleri editleyerek aşığıdaki videoyu hazırlar:
Avoidantconsumer’in Listztomania klibi youtube’un yerlisi olan kitle arasında oldukça popüler olur. Yaklaşık bir ay kadar sonra New York, Brooklyn’de yaşayan thepinkbismuth adlı youtube kullanıcısı Avoidantconsumer’in klibini youtube’da izler ve çok hoşuna gider. Seksenler o kendine has rüküşlüğü ve abzurdlükleri ile halihazırda Brooklyn sokak kültüründe oldukça popüler zaten. Read the rest of this entry »
İç içe geçir, çalkala, karıştır: Mash up
İnsan beyninin en önemli özelliği esnek olması. En kötü özelliği ise esnekliğini ilerleyen yaşla ters orantılı olarak kaybetmesi. Yeni doğan bir çocuğu dünyanın neresine götürürseniz oranın dilini kültürünü öğrenir, götürdüğünüz yerde farklı diller konuşuluyorsa hepsini birden öğrenir bilingual, trilingual, multilingual olur, hepsini ana dili gibi konuşur rahatça. 20 yaşından sonra 4-5 dili öğrenip çok güzel şekilde konuşana genelde dahi gözü ile bakılır oysa. Ya da yine çocuklar gittikleri her kültüre adapte olup, oranın normlarına geleneklerine anında uyum sağlarken, misal yirmili yaşlarında doktora yapmak için avrupaya veya amerikaya gidenler kültür şoklarından şok beğenir, insanlarına alışamaz, evini özler, yemeklerini özler, dilini özler, kültürünü özler, özler de durur. İşin daha da kötüsü, memleketini değiştirmesen de 30lu 40lı yaşlarından sonra nerde olursan ol memleketin kendisi ilerleyen teknolijiyle değiştiğinden ama beyinler ilerleyen yaşla esnekliklerini kaybettiğinden insanlar bu sefer de olduğu yerde geçmişi özlemeye başlar, nerde o eski zeytinyalı sarmalar, nerde o eski dostluklar, o değerler, dilimiz bozuldu, kültürümüz bozuldu ve daha bir sürü ezbere bildiğiniz nesil çatışmaları.
Çağımız hızlı bir çağ, teknoloji çağı ne de olsa. Bilgi çağı. Data çağı. Akış çağı. Yüzlerce yıl herşey yavaştı, fiziksel dünyada mesafeler uzun, kat etmesi zor, üretmesi zor, maliyetleri yüksek, ulaşıp tüketmesi zaman alıyordu. Daha önce Dusen Asker fotografi örneğinde bu hız artışından detaylı olarak bahsetmiştim. Şimdi dijital çağda herşey tam tersine dondu: Fiziksel mesafeler ortadan kalktı, herhangi bir şeye ulaşması an meselesi, maliyeti sıfıra yakın, kamera, video, iphone ile her an her yerde herhangi bir şey herhangi bir formatta kaydedilebilir, bilimum yazılımla kaydedilenler istenilen şekilde işlenilebilir, yanı üretmek kolaylaştı, hem de çok kolaylaştı. Ama daha da önemlisi: üretilenler paylaşılabilir, paylaşılanlar milyonlarca insan tarafından tüketilebilir. Hem de anında tüketilebilir, bir ayda, bir haftada, bir gün, bir saatte.
Pis Moruk Bukowski
Prenses sana Bukowski’yi tanıştırmakta tereddüt ettim ne yalan söyleyeyim, daha genç yaşta bu alkolik bu berduş bu serseri bu kadın düşkünü bu ahlaksız bu pis morukla tanışıp ne yapıcaksın dedim? Ama sonra dayanamadım, tanışman lazım prenses, tanışman lazım, iki kadeh içki, bir kaç küfür, biraz kadınla bozulacaksan bozul o zaman, senden bi cacık olmazmış zaten.
Ben Bukowski ile lise yıllarımda tanışmıştım. Babam birgün “Büyük Zen Düğünü” isimli kitabıyla çıkagelip son zamanlarda okuduğum en yürekli en harbi yazar diye bana vermişti. Ben o zamanlar daha Victor Hugo’nun etkisindeyim, Sefiller’i okumuşum, hayata o eksantrik Fransız gözlükleri ile bakıyorum, hani böyle aşkı, kadınları acayip yüceltmişim, kadınlarla erkekler arasındaki ilişkilerin viktoryen kalıplarla yürümesi gerektiği hissindeyim, hani ilk alt ay sade bakışalım, sonraki altı ay el ele tutuşalım, böyle mücadele diyince aklıma Paris komünü falan geliyor, ama o da idealize, böyle bayrağı kapıp Bastille’e yürüyelim tadında, ya da doğal olmaya kassan bile olup olabileceğin doğallık Zola’nun Germinal‘i, hani böyle için kor kor alevlerle yansa da düşüncelerinden vazgeçmeyen, duygularını kendine bile açamayan mağdur ama gururlu bir nesli düşlüyordum, şiir desen Rimbaud diyorum, derin sembolik bağlantılar içinde imgelemini kaybetmek diyorum, bi tek absent ile coşarım diyorum, anlatabilyor muyum prenses hani böyle hayatında en derin ve en anlamlı şeyleri aradığın bir devrede, onları görkemli ideallerin içinde bulduğunu sandığın ve de kendini şekilden şekile saldığın bir devre.
Sonra ben bu Bukowski denen adamı okuyorum işte babamın tavsiyesiyle, ya prenses olucak şey değil okuduklarım bir görsen, insan yazar için utanır mı ya okuduklarından? Read the rest of this entry »
Sokak Cilginlari
Simdi saray bahcesinde sezlonglara uzanip uzum yemek guzel de prenses, sokaklarda serserilik yapmanin tadi da ayri be…. ne biliyim daha bi canli, daha bi heyecanli… Sokagi kafamda ne zaman romantize etmeye kalksam aklima hep Fatih Akin’in filmi Sound of Istanbul’da, sokak muzisyenleri Siya siyabend’in yorumu geliyor: “Tas tastir, kafani koyunca anlarsin”. Hemen uyaniyorum ruyalarimdan bu dusunceyle, harbiden kaldirim tasinin nesi romantik? Ama bir yanda da o tasin uzerinde, o sertligin, o soguklugun uzerinde kaynasan insanlar, yeseren capcanli rengarenk kulturler. Nasil romantize etmeyelim? Garland Jeffrey’s Wild in the Street adli sarkisi ile karsilasinca dilime dusunceme tercuman olan bu keyifli klibi paylasmadan edemedim, 70′lerde New York sokaklarindan goruntuler esliginde 70′lerde sokaklardaki cilgin serseriler:
NazIm
Dedikodu dedikodu yaptirma…
Sisst, duydun mu bak ne olmus ile baslayan cumlelerin azili suclusu dedikodu. Ne kadar kizsak, elestirsek, kotulesek de, tanidigimiz biri hakkinda konusmadan da duramiyoruz. Kim, kiminle, nerede, ne yapmis, kim ne demis, o ona ne cevap vermis, ben olsam ne yapardim, sen olsan yapmaz miydin, tabi canimmm. Dedikodu. Insanin insana ettigi, insanin insandan cektigi, ve simdilerde artik kabullendigimiz insani insan yapan dogasi geregi sergiledigi bir davranis. Yakin zamanda sinif, ekonomik durum, egitim farki gozetmeyen bu davranis bicimi incelenmeye baslandi.
Bir kere en sasirtici sonuc dilin ana amacinin dedikodu yapmak oldugu aci gercegi. Hayirrr olamaz dediginizi duyar gibiyim
Normalde ne zaman diller hakkinda dusunsek, dunya hakkinda edinilen bilgileri aktarmanin dilin birincil amaci oldugu yanilgisina kapiliriz. Ama, gercek dil kullanim istatistiklerine baktigimizda sosyal baglar kurma ve sosyal bilgileri degis tokus etmek cok daha yaygin. Mesela, antropolog Robin Dunbar ve arkadaslarinin yaptigi bir calisma genel konusma zamaninin %65′nin kabaca dedikodu diye adlandirabilecegimiz sosyal muhabbetlere ayrildigini gosteriyor. Meksika’daki Zinacatan yerlileri arasinda yurutulen bir baska calismada ise kaydedilen 1754 konusmadan %78′i sosyal konularla ilgili cikmis. Dunbar, bir baska calismada universite ortaminda yapilan konusmalarin iceriklerini daha detayli incelediginde, kisisel iliskiler (ya ortamdaki veya o an orada olmayan ucuncu sahislar hakkinda) konusma iceriginin yaklasik olarak %38′ini kapsarken, %24′luk bir baska kismi da daha genel kapsamli kisisel tecrubeler ile ilgili cikmis, ki sonucta ikisi de sosyal bilgiyle ilgili. Universite ortamindaki diger potansiyel akademik veya entellektuel konusmalari da hesaba katinca, bunlar oldukca yuksek rakamlar. Read the rest of this entry »
M.C.Escher: Kalbi ve ruhuyla bir grafiker, kontrastlara takintili
Maurits Cornelis Escher arka-on plan, arka plan figur ve alginin dogasina, kisacasi kontrastlarin her turlusune kafayi takmis bir grafiker. Bu yazida Escher’in hayatindan kisaca bahsedip, grafiker olarak gelisimine ve bunun grafiklerindeki ana temalara olan etkisine degineyim dedim.
Biyografi
Escher 17 Haziran 1898′de Hollandanin Leeuwarden sehrinde dunyaya gelir. Ilk ve orta okulda pek basarili degildir, ama neyse ki cizim yetenegi ortaokulda iken hocasi F. W. van der Haagen tarafindan farkedilir. Orta okuldan sonra Harlem’a Mimari ve Dekoratif Sanatlar okuluna mimarlik egitimi almak icin gider. Harlem’de hoca olan Holandali sanatci Jessurun de Mesquita Escher’in yetegini fark eder ve mimarligi birakmasini onerir. Escher onerisini kabul eder ve 1919′dan 1922′ye kadar Jessurun de Mesquita’in altinda grafik egitimi alir. 1922′de artik cizim ve agac isleme konusunda yeterince egitim aldigini dusundugunden okulu birakir ve Italya’da gezilerine baslar. 1922′den 1937′ye kadar Escher Guney Italya ve Ispanya’nin muhtesem manzararinda yuruyerek dolasir. Genellikle baharlari ve yazlari dolasiyor ve ilgisi ceken seylerin cizimlerini yapiyordu, kislari ise cizimlerinin icinden sectiklerinin baskilirini yapmakla ugrasiyordu.
1924′de Jetta Umiker ile Italya’da evlenir ve 1935 yilina kadar birlikte Roma’da yasarlar. 1935 yilinda Italya’daki politik atmosfer yuzunen Isvicre’de Chateau d’Oex’e tasinip iki yil orada kalirlar. 1936 yilinin Mayis ayindan Haziran ayina kadar olan donemde Itlaya ve Ispanya’daki son calisma gezisini yapar. Bu gezide Kordoba’daki El Hamra sarayi ve La Mezquite camisindeki Magriplilerin mozaiklerinin detayli kopyalarini yapar. 1937′de Bruksel yakinlarinda ki Ukkel adli kucuk bir kasabaya yerlesirler. 1941′de ise Hollandaya geri donup, 1970 yilina kadar yasadigi Baarn’a yerlesirler. 1970′de Laren’e tasinir ki burada da 27 Mart 1972′de olur. Read the rest of this entry »
Obje ile Sembolun Yol Ayriminda Magritte
Dunyanin en kutsal budist manastirlarindan birinde bir buda heykelini paramparca etseniz ne olur acaba? Buda’ya veya dinlerine saygisislik ettiginiz icin Budistlerin kafasi atar mi ki? Ya da Dalai Lama ile dalga gecseniz, ona kufurler yagdirsaniz yasadigi kent Mcleod Ganj’in sokaklarinda, sokakdaki insanlari kizdirir misiniz? Bence pek kizdiramazsaniz, ne de olsa onlar ne Buda’yi onun heykeli ile, ne de Dalai Lama’yi “Dalai Lama” ismiyle ozdeslestiriyorlar.
Peki ya bati toplumlarinda? Mesela, bir kilisede ki hac isaretini veya ikonalari paramparca etseniz, ya da bir cami veya sinangoga bir zarar verseniz ne olur? Her halde sadece ceza alip hapse atilirsaniz kendizi sansli hissetmeniz lazim. Peki ya Mekke veya Kudus’de peygamberlerle dalga gecseniz, onlara kufur etseniz? Sag kalmaniz bile mucize olur her halde. Gecenlerde Danimarka’li bir karikaturist Hz. Muhammed’in bir karikaturunu cizdiginde kopan olaylari hatirlarsiniz. Karikaturist su anda Danimarka hukumeti tarafindan korunmaya alinmis ve saklanmis durumda. Din’de isler biraz ekstrem olsa da, olay sadece dinlerle sinirli degil. Bati toplumlarinda ulke bayraklari veya takim bayraklari bas ustunde tutulur, kufurlesmelerden cikan kavgalar gunluk yasantinin parcasidir. Neden acaba? Read the rest of this entry »
Mahpuslarin Acmazi
Tuna Enduluste hapse dusunce aklima mahpuslarin acmazi (prisoner’s dilemma) geldi. Iki kisi hirsizlik sucundan yakalanir ve ayri hucrelere kapatilir. Polis sucu onlarin islediginden suphelense de elinde bunu ispatlayacak ne bir delil ne bir tanik vardir. Uyanik bir savci isi bana birakin der. Ikisi ile ayri ayri bulusup su teklifi goturur: Sucunuzu itiraf edersen, seni iyi halden serbest birakip butun sucu otekine yukluycem. Sessiz kalan bu durumda 20 yil hapis cezasi alicak. Ama eger ikisi de itiraf ederse, savci ikisini de serbest birakamayacagindan, cezayi bolusturup ikisine de beser yil ceza vericek. Lakin, eger ikisi de susar ve suclarini itiraf etmezse, hakim delil yetersizliginden ikisine de bir yildan fazla ceza veremiyecek. Boylesi bir teklifte sucunu itiraf etmeli mi etmemeli? Aklin yolu birdir derler, kendi cikarini baskasinin kararlarina birakmamak lazim, hele ki elini kolunu sallayarak hapisten cikmak gibi ayartici bir dusunce ihanete tesvik ederken, tek susan taraf olup da 20 yil hapis cezasi almak gibi bir risk varsa. Sorun su ki, ikisi de sadece kendi cikarini dusunur otekini umursamazsa, ikisi de beser yil yiyip yerine oturacaklar. Ikisi de kaybedicek. Oysa ki ikisi de sussa, ikisi de bir yil ile pacayi siyiracaklar. Iste, mahpuslarin acmazi bu, sadece kendi cikarini dusunen iki rasyonel bencil birey, nasil birlikte hareket edebilir?
Mahpuslarin acmazi bencillik ve isbirligi arasindaki o ince kirmizi hatti anlatiyor. Birlikten kuvvet dogar tartismasiz, ama iki bencil birey nasil birbirine ihanet etmeden bir birlik olusturabilir, ozellikle de bireysel cikarlarini tehdit altinda hissettigi durumlarda. Oyun teorisinde ele alinan bu acmazin iki optimal sonucu iki tarafin da birbirine ihanet etmesi veya iki tarafin da sessiz kalip isbirligi yapmasi. Rasyonaliteyi karsi taraf hangi hamleyi yaparsa yapsin benim icin en faydali olan sey olarak alirsan, ihanet secenegi kacinilmaz. Ama neyse ki bu analiz mahpuslar acmazi yalnizca bir kere oynandiginda gecerli. Gercek hayatta oyun tekrar tekrar oynananiyor, oyun tekrarlandigi zaman rasyonel stratejiler de degisiyor tabi. Ekonomi, sosyoloji, siyaset bilimi gibi degisik alanlardan oyun teorisyenlerinin katildigi mahpuslar acmazi turnuvalarinda yillardir tek bir galip var: Kisasa kisas (Tit-for-tat). Bu strateji oynayan bir oyuncu ilk hamlesinde isbirligi yapip sesiz kaliyor, sonraki hamlelerde ise karsi taraf bir onceki elde ne yaptiysa onu yapiyor. Isbirligi yaptin, karsi taraf ihanet mi etti, sen de ihanet etmeye basliyorsun karsi taraf isbirligi yapana kadar. Isbiriligi yaptin karsi taraf da isbirligi mi yapti, ne guzel mutlu mesut karsilikli isbirligi yapmaya devam edip birlikten kuvvet doguruyorsunuz. Kisasa kisasin basarisinin ardinda uc temel ozelligi yatiyor: Iyiligi, en basta isbirligi ile basliyor, intikam almasi, ihanet ederseniz o da size ihanet ediyor, ve bagislayici olmasi, siz isbirligi yaparsaniz sizi hemen affedip o da isbirligi yapiyor.
Daha once ortak mulklerin trajedyasinda problemin ekoloji ve kuresel isinmayla alakasina deginmistim. Mahpuslar acmazi da ortak mulklerin trajedyasi ile birebir iliskili, hatta ayni problemlemin matematiksel modeli aslinda. Kuresel isinmaya karsi dunya capinda isbirligi yapmamiz gereken, ama liderlerin bir turlu harekete gecemedikleri kendi acmazimiza bir de bu gozlukle bakalim istedim. Butun ulkeler isbirligi yapsa, her ulkenin ekonomisi biraz yara alicak, ama yasayacagimiz yikimla kiyaslandiginda bu hepimizin icin yine de en faydali cozum. Oysa ki her ulke kendi bireysel cikarlari icin en mantikli olani yapmaya calistiginda, hepimiz birbirimize ihanet edip hepimiz icin olabilecek en kotu sonuca surekleniyoruz.
Isin trajikomik yani, Tuna enduluste Kopenhagda isbirligi yapalim, birlikten kuvvet dogsun hepimizin icinde yasadigi dunyamizi kurtaralim dedigi icin hapse atildi, dunyanin bir cok yerindeki benzer aktivistlere oldugu gibi. Kendi cikarini maksimize etmeye calisan sirketler, devletler ise aslinda tum insanliga ihanet etmelerine ragmen disarda elini kollunu sallayarak serbest geziyorlar. O zaman Selda Bagcan’in o guzel sesinden butun prenseslere ama ozellikle hepimiz adina mapus damlarina dusen Tuna’ya gelsin: Adaletin bu mu dunya
NazIm
MetroLink Prom: Toplu tasima daha eglenceli olabilir!
Toplu tasima arabanizla yolculuk etmekden daha eglenceli olabilir. Nasil mi? Valla bir grup formal giyinmis absurd tipleri bir metronun icine doldurup sarki turku soylettirirseniz, prens ve prenses secimi yaptirtirsaniz gayet de kolay oluyor. Bugune kadar belediyelerin bunu dusunememis olmasini aklim almiyor (!) Gecen cuma katildigim muthis bir fikir olan ‘prom’ aktivitesini sizlerle paylasayim dedim sevgili prensesler. Wikipedianin masaaltindan verdigi kopyaya gore prom, promenade’nin kisaltmasi olup, lise ogrencilerinin takim elbiseler giyip dans ettikleri bir cesit kutlama toreni. Liseliler bu isi gercekten ciddiye aliyorlar mi bilemeyecegim ama bizim metro promculari olayi baya dalgaya almislar. Bu prom hadisesini, son gunlerde cok populerlesen bir grup internetten organize olmus insanin belli bir zaman ve mekanda bulusup kisa bir aktivete gerceklestirip dagilmalarindan ibaret Mob aktiveteleri denen bir formata cevirmisler. Onceden belirlenen bir metro istasyonunda takim elbise ve bilimum sacma sapan kitch kiyafetler giymis bir grup bulusup aksam 7:30 daki metro trenini tika basa doldururlar. Amac birlikte gulmek eglenmek, biraz da ucundan kiyisindan araba kulturunu protesto edip toplu tasimaya dikkat cekmek. Amerika’da, ozellikle St.Louis’de toplu tasima az gelismis, metro ve otobusler genelde bombos, sagolsun herkesin arabasi oldugu icin. Tiklim tikis bir metro goruntusu bile cevredekiler icin yeterince dikkat cekici haliyle. Ama onun otesinde metronun camlarindan iceriye tiplere biraz daha yakindan bakinca insanlarda olusan soklanmis balik ‘nasi yani’ surat ifadelerini gormeniz lazimdi. Bol kahkahali, bol samatali tiklim tikis iki tam istikamet metro yolculugundan sonra sehir merkezindeki metro isletmeleri genel merkezinin onunde hatira fotografi cektirip, yakinda ki bir barda biraya ve dansa gecildi. Bu tarz guldururken dusunduren, abzurd ama bir o kadar da yaratici aktiveticiklerin hastasi oldugumu belirtir, sizi cektigim fotolarla bas basa birakirim:
NazIm
Bonus: Gectigimiz cumartesi de bildiginiz uzere 24 Ekim 350 kuresel isinmaya karsi uluslararasi eylem gunuydu. St.Louis’de bunun icin de bi aktivete gerceklestirdik:

Bu etkinlikten diger fotolar da surada.
