Author Archive
Doğayla birlikte güçlenen insan
Yanlış anlama prenses, yazın bir şey olmuyor diye değil teknik olanaksızlıklardan dolayı yaz boyunca yazamadım. Şu anda 19 farklı çeşit organik üzümün etrafımı sarmaladığı Patika‘da Akdeniz’e nazır otururken teknik olanakları bulmuş ve de bu yazki gezmecelerden kafama takılmış soruları ortaya koymuşken, seninle de paylaşmak istedim.
Geçen gün Erol’la (Patika’nın ilk adımını atan kişi ve şu anda iki proje yürütücüsünden biri) Patika Projesi ve sürdürülebilir yaşam üzerine konuşurken kişileri güçlendirmekten bahsetti. Kafamda öyle bir yere oturdu ki bu, yıllardır bir çok defa Erol’dan duyduğum ve benim de dillendirdiğim şey, iki gündür boya yaparken, Koza’yı denize götürürken, yemek yaparken ve akşamları düşünürken diğer deneyim ve düşüncelerle bir araya gelip doğru soruları ortaya çıkarabildi. Soru olduğu zaman korkmuyorum, cevaplar kendiliğinden geliyor zaten. Doğru soruları bulmak çok sancılı bir süreç yalnız. Metodu geçelim, konuya gelelim. Kişileri güçlendirmek….
İmece Evi‘nde gönüllü olarak yaşarken kafamda cevabıyla birlikte beliren ve ekolojik komünitelerde yaşamlarını kurmakta olanlara sormak istediğim bir soru olmuştu. Ekolojik yaşam tercihi neden komünite yaşam tarzıyla düşünülebiliniyor? Neden, mesela, insanlar ekolojik tarımlarını ve yaşam tarzlarını bir kral veya lider altında yaşayarak sürdürmeyi düşünmüyorlar? Küba’yı düşünelim… 40 yıldır Amerikan ambargosu altındaki Küba yönetimi, 1993-1994 yıllarında yaşadığı kıtlık durumunu çözmek için organik tarıma öncelik veriyor ve zaten Yeşil Devrim palavrasından beri Amerika’nın “gelişmekte olan” ülkelere bol miktarda kimyasal tarım ilaçlarını akıtıyor olduğunu aklımızda tutarsak, Sosyalist Küba ihtiyaçtan dolayı organik tarıma dönüyor ve şu anda Küba’nın meyve-sebze üretimindeki yıllık artışı yüzde 250. Dağalmayalım. Diyorum ki, Küba mecburdu yaptı ve de bunu yaparak Amerikan ambargosunun yaratabileceği sorunlara karşı önlem almış, ayrıca da diğer “gelişmekte olan ülkelere” toprağa kimyasal ilaç akıtıp canlı sağlığının canına okumadan da sürdürülebilir tarım yapılacağını göstermiş oldu. Ama bunun komünite yaşamına dönmekle veya “hiyerarşi, sınıf olmasın hep birlikte yaşayalım, özgürleşelim” kafasıyla pek de bir ilgisi yok. Zira dünyanın son sosyalist rejimlerinden olan Küba, bireysel özgürlükler, basın-yayın hakları gibi konularda bireysel kısıtlılıkların olduğu bir ülke. Tüm halk da gayet ekolojik besinlerle hayatını sürdürüyor. Üstünde düşündüğüm nokta, halkın bunu seçerek değil mecbur olduğu için yapıyor olması. Diğer yerlerdeki ekolojik komünitelerde, eko-köylerde, anarşist yerleşkelerde (squat) kişilerin bunu seçerek ve öteki bütün paketli, ilaçlı, E 324lü, fare genli, markalı seçenekleri gözardı ederek pratiğe döküyor olması ve de bunu eşit haklara sahip bireylerin olduğu bir komünite içinde gerçekleştirmek istemesi benim dikkatimi yoğunlaştırdığım nokta.
İmece Evi ve Patika’da yaşayanlarla, gönüllülerle ve tatillerini geçirenlerle konuşup, onları gözlemleyip bir parçası olmak suretiyle bunu deneyimlediğimde ortaya çıkan şey, ekolojik beslenme ve tarımın çok da zor olmadığı ama bu ortaya çıkan yepyeni kültür ile bunun içinde o veya bu şekilde, birlikte var olmanın sürdürülebilirliğinin çok da kolay olmadığı. Günlük işlerin seri üretime göbekten bağlı olduğu şehirlerde yıllarca yaşamış kişiler, ekolojik bir komünitede yaşama -tatilini geçirme ya da gönüllü olarak çalışma- kararı almış olsa bile alışılan sistemden bu yeni yeni oluşan kültüre gelirken sırt çantalarına bazı alışkanlıklar ve şartlanmalar da sıkışabiliyor. Kısa süreliğine gönüllü işler yaparak vaktini geçiren gönüllülere bir bakalım. Öncelikle gönüllü iş yapma olgusu bir tek bu eko-komünite alanlarında değil şehirlerde bile oturmamış halde. Gönüllü nedir ne işe yarar, prenses? Gönüllü bir sürü işe yarayabilir ama öncelikle niye birileri sırf gönlünden koptuğu için para kazanmadan emeğini ve vaktini bir işe ayırmak ister? Gönüllülüğün genelinden büyük resme bakarak değil de eko-komünite gönüllüğüne bakarak bir şeyler çıkartalım, bu mektupta, ortaya. Bu küçük mikro-toplum örneklerinden büyüğüne bakmak ve uyarlamak, tersini yapıp genellemeler tuzağına düşmememize yardımcı olur belki.
Birisi yaz için işini gücünü bırakıp, sırt çantasını toplayıp bir ekolojik yaşam birimine geliyor. Sabah erken kalkıp bahçe suluyor, hamallık, boyacılık, aşçılık, temizlikçilik vesaire yaparak orada uzun süreli ve/veya daimi olarak yaşayan insanların iş yüküne yardımcı oluyor, boş zamanlarında da tatilini yapıyor. Bunu başka hayatlardan, deneyimlerden gelen tanımadığı diğerleriyle paylaşıyor. Gelmeden önce kafasındaki şey, genellikle, tam da bu deneyimi yaşamak oluyor. Bu düşünce aslında kendini gerçekleştirebilme fırsatını, nihayet, yakalamak. Şehirlerdeki işe/okula gidip gelme, trafik, patron veya öğretmen iteklemesi, dedikodu, günde birkaç kere marketten alışveriş ihtiyacı, kira, birlikte vakit geçirilmek durumunda olan bilimum akraba-eş-dost derken bireyler gerçekten nasıl var olmak istediklerini gözden kaçırıyorlar. Çoğu zaman farkında olarak, bazen de farkında olamadan kendilerinin dışındaki her şey onları bir yerlerden bir yerlere götürüp duruyor. İşte eko-komüniteye geldiğinde yapacağın tek bir şey var, o da kendini gerçekleştirmeye odaklanmak! Kendi ve bir parçası olduğun komünitenin ihtiyaçlarını, birileri iteklemeden, bir takım mekanizmalara bağımlı olmadan ama doğaya bağlı olarak organik bir biçimde karşılamaya çalışabilir ve en önemlisi “olduğun gibi” var olabilirsin. Çevrendeki insanları şehirdeki değişkenlerden uzak, kendileri gibi olduklarında tanıyabilirsin ve onlarda seni tüm o rollerden bağımsız tanıyıp kabullenebilir…..ama ancak herkes burada kendini gerçekleştirmek için bulunuyorsa.
Hemen bir dipnot düşüyorum. İmece Evi’nin potlaçlarından birine Küresel Ekoköyler Ağı’ndan (Global Ecovillago Network) Deniz Dinçel gelip bir söyleşi yaptı ve söylediklerinden en çok akılda kalanı şuydu: dünyadaki ekoköy girişimlerinin %90′ı kurulması gerçekleştirilmeden dağılıyor, geri kalan %10′un da %90′ı kurulduktan sonraki bir sene içinde dağılıyor. Tabi bu söylediği gülle gibi oturdu hepimizin içine, zira İmece Evi de bir ekoköy girişimi ve her birimiz ucundan da (kimi gönüllü, kimi kurucu, kimi misafir, kimi destekçi) olsa buna bulaşan birileri olarak orada oturuyoruz. Bunun nedenini konuşurken sorunun tabi ki ekolojik ürün üretimi veya tüketimi noktasında değil de bunun parçası olan kişilerin, bir türlü parçası olamamasından kaynaklandığı çıktı ortaya.
İnsanoğlu kendini gerçekleştirip güçlendikçe, etrafını da güçlendirir ve bağımsızlığa, özgürleşmeye doğru yol alır. Özgürleştikçe doğayı ve diğer insanları tüketme ihtiyacı kalmaz, gezegenin sürdürülebilir bir yer olması önem kazanır. Doğa ile gezegen kuvvetlendikçe de üstündeki insanı güçlendirir. Doğa kanunları bunu getirir yani. Bir tane biber fidesi diker, her gün on dakikanı ona yoğunlaştırırsan, hasat sezonunda öyle bir verim alırsın ki bir daha biber almak için manava gitmeye vakit, para, yakıt harcaman gerekmez.
Elif
Kojin Karatani ve X faktörü üzerine
Birkaç hafta önce Bilgi Üniversitesi’ne “Sermaye-Ulus-Devlet’in Ötesinde: Bastırılanın Geri Dönüşü” başlıklı bir konferansla misafir olan modern Japon düşünürü Kojin Karatani’yi dinlemeye gittim. Kendisi Marksist-Anarşist bir düşünür noktasına oturuyor modern düşünce dünyasında. Konferansta yaptığı konuşmanın çevirisi bu ayki Express dergisinin girişinde mevcut ve hatta önümüzdeki sayısında da kendisiyle bir söyleşilerini yayınlayacaklarmış. O yüzden ben bu yazıda onun dediklerini toparlayıp, benim kafamda bu söylediklerinin pratiğe nasıl oturduğunu, kalvyem döndükçe anlatmaya çalışacağım.
Söyleşide daha çok, Türkçe’si 2008′de Metis Yayınlarından yayınlanmış, “Transkritik” kitabında ortaya döktüğü, Noam Chomsky’nin 1971 yılında “Geleceğin Yönetim Biçimleri” konuşmasında tanımladığı dört olası yönetim biçimini, günümüz konjonktüründe çözümleyip başka bir bakış açısından bir tabloya oturtuyor ve olası getirilerini tartışıyor.
onu, 70′lerin başı çerçevesinde olası görünen bu tablo için Karatani yeni bir çözümleme yapma gereksinimi duyuyor 2000′lerin ortasına doğru giderken zira Sovyet blokunun çökmesi, Berlin duvarının yıkılmasıyla 80-90′larda bu kategorileri oynatacak bir sürü dinamik ortaya çıktı. Karatani diyor ki, Sovyet modeli devlet sosyalizmi, somut olarak patlamadan önce bile popülerliğini yitirmişti. Chomsky’nin liberal sosyalizm dediği, anarşizm türevi, yönetim (?!?) şekli ise hem sovyet sistemi sosyalizme, hem refah devletine, hem de kapitalizme (liberalizme) karşı olarak çıkmıştı. Buraya kadar net mi, prenses? Çok da karışık değil, terimlere dökmek zor sadece. Eğer buraya kadar oturduysa devam ediyorum Karatani’den. İşte devlet sosyalizmi fikrinin çökmesiyle hem onun devletçiliğinden beslenen refah devleti (veya sosyal demokrasi) hem de ona karşı olduğu halde sosyalizmden bahseden liberal sosyalizm ufukta bir yerlerde toza buluta karıştı ve hal böyleyken küresel kapitalizmin dünyaya yayılması kaçınılmaz oldu.
Bu X faktörü dediğimiz sosyal oluşum hariç diğer oluşumlar, bir zaman diliminde dünyada yerini buldu. Geçmişteki iki büyük sosyal harekete baktığımızda 1848 hareketinin X (veya anarşizm) türü bir oluşumun fikirlerini attığını (bkz. Marx’ın Anarşist çağdaşı Proudhon)fakat sonuçta bundan uzak olan devlet sosyalizmini ya da Sovyet komünizmi denen şeyi ortaya çıkardığını görüyoruz. 1968 hareketinin sonunda ise dünyanın bağımsız döngüsü içerisinde ayyuka çıkan küreselleşmeyle ve Sovyet komünizminin patlamasıyla neo-liberal kapitalizmin güçlenmesi ile bugüne geldik. Bugün olan sosyal hareketler ise halen daha 68 kuşağı denilen şeyin devamı gibidir (özellikle Türkiye’deki sol kanadın bugünkü durumu tam anlamıyla budur).
Elif
Söz uçar, yazı kalır da hep de aynı mı kalır be kardeşim?
Geçen sabah ben kahvemi içip ayılmaya çalışırken barmen, şair, Fransız ev arkadaşım Sebastian işten geldi. Biraz sarhoş. Biraz mutsuz. Çalıştığı bara takılan Belçika’lı bir yazardan bahsetti. Adam akşam 6 sularında gelip birkaç birayı hüplettikten sonra eve gidip yazıyormuş. Ve de bunu neredeyse her gün yapıyormuş. Kendi şiirlerini ona göstermek, fikirlerini öğrenmek istiyordu kaç zamandır. Ama önce onun yazdıklarını okumak istiyor. Okuyor ve de o yüzden iş sonrasında dertleniyor, sarhoş olup eve geliyor ve bana anlatıyor derdini. Adam iyi bir yazar diyor Seb, tıpkı öteki yazarlar gibi. Nasıl yazması gerektiğini biliyor, dili (Fransızca) öyle kullanıyor. Ee, sorun ne diye merak ediyorum. Sorun tam da bu diyor. Modernizmin başından beri iyi bir sürü yazar geldi geçti ama çığır açan, ufuk genişleten, dili olduğu gibi kullanan, dünyayı değiştirmek için ilham veren kaç tane yazar çıktı diye soruyor. Düşünüyor, düşünüyor…Ayağa kalkıp salonda bir volta atıyor. Bir kahve, bir sigara içiyor. Gözleri doluyor. Aklına bir tek 2003 yılında hapise giren Fransız post-punk/rock grubu Noir Désir’in solisti Bertrand Cantat geliyor. Gidip Des Armes şarkısını çalmaya başlıyor.
Diyor ki dünya aynı dünya değil, diller evriliyor, her şey herkes değişiyor ama yazı kalıyor. Sinirleniyor, “Sen nasıl bir yazarsın ki yüz yıllardır dili aynı anlatımla kullanabilirsin etrafında dönen dünya her gün değiştiği halde?” diye soruyor. Sabah kahvem elimde buz kesiliyor; evin çatısına çıkıyoruz kaotik, güneşli Brüksel’in sabah saatlerine kuşbakışı bakmak için. Yahu doğru söylüyor adam. Dil denilen şey her gün, her dakika değişen bir şey. Niye ısrarla bir takım kalıplara takılı kalmak durumunda yazarlar. Edebi akımlardan bahsetmiyorum. Konulardan bahsediyorum, izlenimleri aktarmaktan bahsediyorum, sosyal olaylara bakıştan bahsediyorum, e tabi dilin kullanımından da bahsediyorum. Hani doğru Türkçe kullanmak diye bir şey var ya mesela. Ne ki bu? DOĞRU + TÜRKÇE. Heralde Türk Dil Kurumu’nun kullanımını doğru bulduğu “öz” Türkçe. Tamam, süper. Bence de eski diller ölmesin (her ne kadar Anadolu topraklarından gelmiş geçmiş dillerin bir çoğu öldürülmüş, bir kısmı da bastırılmış olsa bile…). E o zaman normalde de doğru Türkçe konuşsun insanlar. Birileri böyle yazıyorsa ve yeni nesiller bunu kullanmıyorsa, bu yazılanlardan kim, ne anlayacak? Ayrıca bu yazılanlar neyi değiştirecek kişide, ülkede, dünyada? Sebastian’ın dediği gibi herşey değişiyor ama bir kere yazılan, basılan, yayınlanan şey kalıyor orada. Ve anlaşıldığı kadarıyla hep de aynı kalıyor. E esasında anlaşılır bir durum. Bir adamın mesleği yazarlıksa ve hayatta yaptığı şey içip içip yazmaksa ilham kaynakları tükenir, beğendiği veya beğenmediği değişen toplumdan uzaklaşır, onunla dalga geçecek kadar bile içine giremez. İyi yazar olur. Ama tıpkı diğerleri gibi olur.
Türk Dil Kurumu demişken dün Radikal gazetesinde gördüğüm haberi hemen buna bağlamak istiyorum. efendim yabancı kaynaklı fantastik filmlerin, bilgisayar oyunlarının içeriği çok “vahşi” ve şiddetli bulunmuş ayrıca dili de çok argo, küfürlü ve yabancı sözcükler içeriyormuş. O yüzden 100 Türk destanı animasyon yapılıp film ve bilgisayar oyunu olarak piyasaya sürülecekmiş. Hani eminim ki yabancı olanlardan çok daha fantastik olacak zira eski ve “doğru” Türkçe konuşacak herhalde karakterler. Hani düşünsene Alp Er Tunga destanı bilgisayar oyunu olacak ve karakterler “doğru” veya “öz” Türkçe konuşacak. Fantaziye gel!! Benim lise edebiyat kitabından hatırladığım Alp Er Tunga destanının ilk kıtası şöyleydi:
Doğru Türkçe böyle bir şey herhalde. Karakterler de böyle şeyler söyleyecekler birbirlerine, mesela, bilgisayar oyununda. Türkçe gibi kökenleri karmakarışık olan bir dili (ki göçebe toplumların tamamının kökenleri karmakarışıktır) “doğru” nasıl konuşuruzu belirleyen ve bunu dayatan bir kurumun varlığıyla kendimize olan güvenimiz iyice sarsılsın diyorum. Çocuklar bunalıma girip sosyalleşemesin. Kaldı ki mesela bu destanlardan “vahşet” ögelerini nasıl çıkaracaklar acayip merak ediyorum. Savaşçılığıyla övünen Türk toplumunun destanlarında savaşma seviş anafikri mi verilecek yani?
Ilha das Flores/Çiçekler Adası
Böylece Bay Suzuki’nin Porto Alegre’de toplayıp para karşılığında markete gönderdiği domates, marketin karı için Bayan Anete tarafından, çiçek özlerinden üretilmiş parfümleri satarak kazandığı parayla, satın alınıyor ve ailesi için pişirdiği yemekte çürük olduğu için kullanılmadığından diğer çöplerle birlikte Çiçekler Adası’na gönderiliyor; kıvrak zekalı ve oynak eklemli sahibi olan bir domuz tarafından yeniyor. Adanın diğer sakinleri ise kalan çöplerle beslenmek zorunda kalıyor.
Palyaço, clown, şaklaban, cloun, palhaço, pelle…
Palyaçoluk kuralları:
3) Herkesin içinde bir palyaço vardır. Palyaço olmayanların yanında göze batan, ciddi insanlara anlam veremeyen, yoldaki insanların karizmayı çizdirmemek için yapamadığı küçük şeyleri (yüksek sesle hapşıran birinin taklidini yapmak, ciddi polis kordonunu parmakla göstererek poliiisss poliiiisss diye tırsma ifadesiyle bağırmak, çocuklarla çocuk olmak, ağlayan birisinin boynuna sarılmak gibi) yapmak için yanıp tutuşan palyaço, bir makyajla ortaya çıkıverir.

Block NATO, Strasbourg Bölüm 2: Dünyayı yıkmalı mı, kurtarmalı mı acaba?
Bu dizinin daha yorumsal olan ikinci bölümünü yazmak için Strasbourg’daki Block NATO kampı ve eylemlerinin üstünden zaman geçmesi ve hazmetmem gerekiyordu. Üzerinden üç hafta geçti ve fikirler daha bir olgunlaştı kafamda, daha net sorular belirdi. O yüzden şimdi paylaşmaya karar verdim.
akin bir takım yorumsuz gerçekler de var. Mesela 4 Nisan günü gerçekleşen büyük mitingde Ibis Otel ve gümrük binasının yakılması hadisesi. Medya bunu uyduruyor olamaz, ben de bunu sempatik göstermeye çalışamam. Zira kim olursanız olun (anarşist, demokrat, komünist, kapitalist, ev hanımı, bakkal çırağı), içinde canlıların bulunduğu bir yerin yandığını görmek hiç de sempatik olarak kabul edilebilecek bir şey değil. Bu kişiler arasındaki fark, bu “kötü” eylemin olası sonuçlarını yorumlama aşamasında ortaya çıkar. Zaten tartışılması gereken de eylemin kendisinden çok sonuçlarıdır.
Sokaklara ses katanlar, şehirlere ruh verenler
Şehir hayatı zor şey. Ama seviyoruz işte bir şekilde her şeyin aynı anda ortaya çıktığı, bazen birbirine girdiği, bazen de şaşırtıp gülümsettiği şehirlerde dolaşmayı. Bazen bir sarhoş çıkıp bir şey söylüyor, bazen bir kavga çıkıyor, geleneksel bir aile diyaloğuna tanık oluyoruz, bazen romantik sevgili anlarına, parklarda takılanları görüp iyi hissediyoruz, çoğu zaman da sokaklardaki müziği o anki ruh halimizin soundtrack’i yapıyoruz.
Hikayeleri sesle anlatmak bazen fotoğrafla anlatmaktan daha da eğlenceli olabiliyor. Dinleyicinin hayal gücüne kalmış renkler, kokular, şekiller; ama, sesler burada.
Meydandan eve yürüken Eric’in çaldığı Jew’s Harp, soundtrackimiz oluyor güneşli bir Şubat gününde, Brüksel’de:
Barselona’da metroya benimle birlikte binen Roman akordeoncunun çaldığı Tango, nerede olduğumu unutturup ruh halime şekil veriyor:
Metrodan inip kuş pazarından geçtikten sonra:
Vardığım meydandaki bir çift sokak müzisyeni hangdrum’la tanıştırıyor beni:
İstanbul’da yağmurlu bir Mart gününde Taksim’de Yeşim’le kahve içtiğim cafe’den çıkıyorum ve Galatasaray Meydanı’nda bir grup sokak sambacısı deliler gibi samba çalıyor yağmur altında ve etraflarındaki kalabalık gülümseyerek dans ediyor:
Beşiktaş’dan vapura binip Kadıköy’e geçiyorum. Haldun Taner tiyatrosunun önünde Karadeniz’li yaklaşık 40-50 kişilik bir grup, tulum eşliğinde horon tepiyor:
Strasbourg’da Nato karşıtı gösteri mitinginde, polis sirenleri, sambacı aktivistler ve havada uçuşan sloganlar nerede ve ne yapmakta olduğumu hatırlatıyor sürekli:
Amsterdam’da OVA halk kütüphanesinde çalışırken, 4. kattaki canlı yayın odasından bir jazz grubunun prova sesleri yükseliyor:
Brüksel’de yürüyüşe çıkıyorum ılık bir Nisan akşamında. Orta yaşlı bir müzisyen çift -Fransız bir bey, Amerika’lı bir bayan) gitar çalıp kulaklarımızı 70′lerin müziğiyle yıkıyor, temizliyor. Çevrelerinde işten çıkmış bir adam kravatını gevşetmiş bağdaş kurmuş, birkaç genç bira içiyor, iki ayyaş dans etmeye başlıyor, bir tanesi çiftin topladığı paraları çalmaya çalışırken ötekisi onu yaka paça halkanın dışına fırlatıp, elindeki bozuklukları gitar kutusuna geri atıyor, Japon turistler fotoğraf çekiyor:
Ve eve dönüyorum. Juuda, henüz söz yazamadığımız şarkıyı gitarla çalarken kardeşi Elisa mızıkayla doğaçlıyor ve şarkının giriş kısmı tamamlanmak üzereyken, Elisa bırakıyor ve mızıkanın kolay görünmesine rağmen ne kadar emek isteyen bir müzik aleti olduğundan bahsediyor, Juuda çalmaya devam ederken:
Bu kalabalık, biraz kaotik, biraz karışık kentleri yaşanır kılan en güzel şeylerden biri sokak müziği. İçinde olduğumuz anları gerçek kılıyor, hikayeye boyut katıyor.
Block NATO, Strasbourg Bölüm 1: Şöyle tüm aktivistleri bir köye toplasak noolur?
Hani diyorum neo-liberalizm karşıtı başka başka taktik, felsefe, politika, imaj ve görüşe sahip bir sürü değişik ülkeden bir takım aktivistleri toplayıp bir aktivist köyü kursak noolur hakkaten? Bugünkü popüler kültürdeki bu değişik grupların imajlarını düşünürsek teoride şöyle bi resim canlandırabiliriz sanki: hipiler çiçek toplar, topladığı çiçeklerden yemek yapar; anarşistler balaklavayla gezer, sık sık polisle kapışır; komünistler tarla sürer, duvar örer, votka içer. Ve böyle yaşayıp giderler… mi acaba? Bunu teoriden pratiğe getirdiğimizde olaylar ilginç bir boyuta geliyormuş. 1-4 Nisan 2009 tarihinde Strasbourg’da Nato’nun 60. yıldönümü toplantılarına karşı kurulan BLOCK NATO aktivist köyünde aynen de bunu gördük. Bu 4 günde gözlemlediğim ve yaşadıklarımı iki bölümde yazmaya karar verdim, zira karışık duygular, düşünceler, olaylar geldi geçti ve hala daha geçmekte. Bu 1. Bölüm yazısında, tamamiyle kişisel olarak benim neler yaşadığımı paylaşıyorum. 2. Bölümde ise aktivist kampında gözlemlediklerim üzerinden bir takım çözümlemeler yapma hevesindeyim, umarım ki tez zamanda.
Her sabah uyandığımda, lenslerimi takmadan hemen önce, çadırdan tuvaletlere olan yolculuğum buğulu bir renkler tünelinden geçer gibiydi. Gökkuşağı bayraklı barış aktivistleri bölümünden kırmızı komünistlere doğru sola kıvrılıp az ötedeki siyah anarşistlerin ortasındaki kızılderili çadırını geçmek suretiyle pembe feministlerin sağından doğru yukarıya, tuvalete. Gün başlayınca herkesde bir hazırlık. Siyah blok (Antifa) Almanya sınırında Faşistlerle atışmaya gidiyor. Kamp alanında değişik doğrudan eylem yöntemlerinin eğitimleri yapılıyor İngilizce, Almanca, Fransızca, İspanyolca, Flamanca. Şiddetsiz, şiddetli, az şiddetli, şiddetsiz ama aktif direniş, şiddetsiz ve pasif direniş, vs vs. (Bu yöntemler üzerinden çıkarımlarımı 2. Bölüm yazısında anlatıcam, o yüzden şimdi hiç girip bulandırmıyorum bireysel tanıklığı olgunlaşmış düşüncelerle) Bir tarafta palyaço taburu eğitim ve hazırlıklarını yapıyor, biraz ötede tam da mutfağın yanında Samba aktivistleri çalışıyor, kampın bel kemiğini oluşturan, tamamiyle bağış kutusuna atılan bağışlarla çalışan organik ve vegan mutfaklar “Rampenplan” ve “Kokkerellen”ın yemek hazırlıklarını eğitimlere veya toplantılara, eylemlere katılmayan kamp sakinleri yardım ediyor. Siyah Haç çadırında( http://www.blackcrosscollective.org/) bir yandan aktivitelerden yara alıp dönenlere ilk yardım yapılırken, bir yandan Cumartesi, 4 Nisan’da olacak büyük protesto yürüyüşü için aktivist-medic eğitimleri veriliyor. Ve hatta ben de alıyorum bu eğitimden, protestoda hem varlığımı göstermek, hem de benden daha aktif ve polis ataklarına hedef olmaya daha müsait kişilere yardımcı olmak istiyorum. Bir avuç kişiyiz şunun şurasında, birisi yemeği yapsın, birisi yaraları sarsın ki birileri de gidip polise gardiyanlığını yaptığı sistemin nasıl bişiy olduğunu anlatabilsin. Yani, ben böyle düşündüm.
rajındaki arabaları siper alıp sığınıyoruz. Kimimizin içi geçiyor, kimisi bahçeye işiyor, kimisi bütün bunlarla dalga geçiyor, kimisi uykusunda polisle konuşuyor. Gözümüzü önünde uzandığımız arabanın uzaktan kumanda sesiyle açıp şöyle bir geriliyoruz. Arabasına binen Fransız kadına günaydın diyoruz, gülümseyerek günaydın diyor. “Güvenlik” sebebiyle Starsbourg kentindeki tüm toplu taşıma seferleri durdurulmuş olduğundan işine arabasıyla gitmek zorunda. Bize kolay gelsin diyerek arabasına binip, bizi kendi park yerinde bırakıp uzaklaşıyor. Biz de son hazırlıklarımızı tamamlayıp, gaz maskelerimizi takıp, hızla blokaj noktasına doğru ilerliyoruz. Hala peşimizde polis yok. diğer yan sokaklardan öteki aktivist gruplarının tek tek çıkıp bize katılması ağzımızı kulaklarımıza doğru çekiyor inceden. Ve saat yedide 100 kişi olarak blokajımızı başlatıyoruz. Daha sonra polisle cebelleşen diğer gruplar da gelip bize katılıyorlar ve 250 kişiyle 5 saat boyunca Avenue Pierre Mendes’i bloke edip, NATO toplantısının el sıkışma ve açılış merasimini 3 saat kadar erteletmiş oluyoruz.Şehirde ekolojik yaşam
Mesgulüm, şehirdeyim, ekolojistim diye sayıklanıyorum ama büyük şehirde ekolojik yaşam mümkün değil demeyin…. Ben hala bugünkü şehir yaşami mantığının tamamiyle sürdürülebilir olduğunu düşünmüyorum; zira bu sistem içinde yediğimizi içtiğimizi istediğimiz biçimde üretmek mümkün değil ama isteyince şehir şartlarında da ekolojik dengeler kurulabiliyor. Aşağıya İmece Evi‘nin e-posta listesine düşen, şehirde ekolojik yaşamın nasıl mümkün olduğunu anlatan bir mektubu yapıştırıyorum. Cesaret edemeyenlere ilham verir umarım:
merhaba arkadaşlar,
insan hem metropolün hengamesinde koşuşturup hemde ekolojik nasıl yaşar? bu mümkün mü? aslında ertelediğimiz ,bilerek veya bilmeyerek es geçtiğimiz ayrıntılarda gizli herşey. yaşam biçimimizi belirleyen bu ayrıntılara biz müdahale ettik.bakın neler oldu.
kül suyu ile bulaşık makinası ve çamaşır makinası deterjanından kurtulduk. toprakana sitesinden temin ettiğimiz kavlıca unu sayesinde nohut mayalı ekmeğimizi kendimiz üretiyoruz. her cumartesi feriköyden pazar alışverişi sayesinde organik sebze ve meyveye ulaşıyoruz. meşe odunu yaktığımız kuzinemizden elde ettiğimiz kaliteli kül sayesinde çevremize külsuyu dağıtabiliyoruz. sıcak su elde ediyoruz, ekmek, kumpir yapabiliyor, kestane kebap ve gel keyfim gel yapabiliyoruz. aldığımız sebzeleri balkonda iki karton kutuyu iç içe koyarak daha sağlıklı saklama yapıyoruz. buzdolabına sebze ve meyve koymuyoruz. pazara veya başka bir alışverişe gittiğimizde yanimizda sepet ve file olduğundan poşete son verdik. peçete sadece tuvalette var. mutfakta ve yemekte yıkanabilir bez peçete kullanıyoruz ve kül suyu harika temizliyor. sadece zeytin yağı kullanıyoruz. banyoda sadece zeytin yağlı sabun kullanıyoruz. imeceevi dükkanından salça, zeytinyağı, sabun, şifalı otlar, sirke gibi gıdaları da alıyoruz. marketten hiç bir alışveriş yapmıyoruz.
sevgiler.
balıkçı musto.















