Author Archive

Doğayla birlikte güçlenen insan

Yanlış anlama prenses, yazın bir şey olmuyor diye değil teknik olanaksızlıklardan dolayı yaz boyunca yazamadım. Şu anda 19 farklı çeşit organik üzümün etrafımı sarmaladığı Patika‘da Akdeniz’e nazır otururken teknik olanakları bulmuş ve de bu yazki gezmecelerden kafama takılmış soruları ortaya koymuşken, seninle de paylaşmak istedim.

Geçen gün Erol’la (Patika’nın ilk adımını atan kişi ve şu anda iki proje yürütücüsünden biri) Patika Projesi ve sürdürülebilir yaşam üzerine konuşurken kişileri güçlendirmekten bahsetti. Kafamda öyle bir yere oturdu ki bu, yıllardır bir çok defa Erol’dan duyduğum ve benim de dillendirdiğim şey, iki gündür boya yaparken, Koza’yı denize götürürken, yemek yaparken ve akşamları düşünürken diğer deneyim ve düşüncelerle bir araya gelip doğru soruları ortaya çıkarabildi. Soru olduğu zaman korkmuyorum, cevaplar kendiliğinden geliyor zaten. Doğru soruları bulmak çok sancılı bir süreç yalnız. Metodu geçelim, konuya gelelim. Kişileri güçlendirmek….

İmece Evi‘nde gönüllü olarak yaşarken kafamda cevabıyla birlikte beliren ve ekolojik komünitelerde yaşamlarını kurmakta olanlara sormak istediğim bir soru olmuştu. Ekolojik yaşam tercihi neden komünite yaşam tarzıyla düşünülebiliniyor? Neden, mesela, insanlar ekolojik tarımlarını ve yaşam tarzlarını bir kral veya lider altında yaşayarak sürdürmeyi düşünmüyorlar? Küba’yı düşünelim… 40 yıldır Amerikan ambargosu altındaki Küba yönetimi, 1993-1994 yıllarında yaşadığı kıtlık durumunu çözmek için organik tarıma öncelik veriyor ve zaten Yeşil Devrim palavrasından beri Amerika’nın “gelişmekte olan” ülkelere bol miktarda kimyasal tarım ilaçlarını akıtıyor olduğunu aklımızda tutarsak, Sosyalist Küba ihtiyaçtan dolayı organik tarıma dönüyor ve şu anda Küba’nın meyve-sebze üretimindeki yıllık artışı yüzde 250. Dağalmayalım. Diyorum ki, Küba mecburdu yaptı ve de bunu yaparak Amerikan ambargosunun yaratabileceği sorunlara karşı önlem almış, ayrıca da diğer “gelişmekte olan ülkelere” toprağa kimyasal ilaç akıtıp canlı sağlığının canına okumadan da sürdürülebilir tarım yapılacağını göstermiş oldu. Ama bunun komünite yaşamına dönmekle veya “hiyerarşi, sınıf olmasın hep birlikte yaşayalım, özgürleşelim” kafasıyla pek de bir ilgisi yok. Zira dünyanın son sosyalist rejimlerinden olan Küba, bireysel özgürlükler, basın-yayın hakları gibi konularda bireysel kısıtlılıkların olduğu bir ülke. Tüm halk da gayet ekolojik besinlerle hayatını sürdürüyor. Üstünde düşündüğüm nokta, halkın bunu seçerek değil mecbur olduğu için yapıyor olması. Diğer yerlerdeki ekolojik komünitelerde, eko-köylerde, anarşist yerleşkelerde (squat) kişilerin bunu seçerek ve öteki bütün paketli, ilaçlı, E 324lü, fare genli, markalı seçenekleri gözardı ederek pratiğe döküyor olması ve de bunu eşit haklara sahip bireylerin olduğu bir komünite içinde gerçekleştirmek istemesi benim dikkatimi yoğunlaştırdığım nokta.

İmece Evi ve Patika’da yaşayanlarla, gönüllülerle ve tatillerini geçirenlerle konuşup, onları gözlemleyip bir parçası olmak suretiyle bunu deneyimlediğimde ortaya çıkan şey, ekolojik beslenme ve tarımın çok da zor olmadığı ama bu ortaya çıkan yepyeni kültür ile bunun içinde o veya bu şekilde, birlikte var olmanın sürdürülebilirliğinin çok da kolay olmadığı. Günlük işlerin seri üretime göbekten bağlı olduğu şehirlerde yıllarca yaşamış kişiler, ekolojik bir komünitede yaşama -tatilini geçirme ya da gönüllü olarak çalışma- kararı almış olsa bile alışılan sistemden bu yeni yeni oluşan kültüre gelirken sırt çantalarına bazı alışkanlıklar ve şartlanmalar da sıkışabiliyor. Kısa süreliğine gönüllü işler yaparak vaktini geçiren gönüllülere bir bakalım. Öncelikle gönüllü iş yapma olgusu bir tek bu eko-komünite alanlarında değil şehirlerde bile oturmamış halde. Gönüllü nedir ne işe yarar, prenses? Gönüllü bir sürü işe yarayabilir ama öncelikle niye birileri sırf gönlünden koptuğu için para kazanmadan emeğini ve vaktini bir işe ayırmak ister? Gönüllülüğün genelinden büyük resme bakarak değil de eko-komünite gönüllüğüne bakarak bir şeyler çıkartalım, bu mektupta, ortaya. Bu küçük mikro-toplum örneklerinden büyüğüne bakmak ve uyarlamak, tersini yapıp genellemeler tuzağına düşmememize yardımcı olur belki.

Birisi yaz için işini gücünü bırakıp, sırt çantasını toplayıp bir ekolojik yaşam birimine geliyor. Sabah erken kalkıp bahçe suluyor, hamallık, boyacılık, aşçılık, temizlikçilik vesaire yaparak orada uzun süreli ve/veya daimi olarak yaşayan insanların iş yüküne yardımcı oluyor, boş zamanlarında da tatilini yapıyor. Bunu başka hayatlardan, deneyimlerden gelen tanımadığı diğerleriyle paylaşıyor. Gelmeden önce kafasındaki şey, genellikle, tam da bu deneyimi yaşamak oluyor. Bu düşünce aslında kendini gerçekleştirebilme fırsatını, nihayet, yakalamak. Şehirlerdeki işe/okula gidip gelme, trafik, patron veya öğretmen iteklemesi, dedikodu, günde birkaç kere marketten alışveriş ihtiyacı, kira, birlikte vakit geçirilmek durumunda olan bilimum akraba-eş-dost derken bireyler gerçekten nasıl var olmak istediklerini gözden kaçırıyorlar. Çoğu zaman farkında olarak, bazen de farkında olamadan kendilerinin dışındaki her şey onları bir yerlerden bir yerlere götürüp duruyor. İşte eko-komüniteye geldiğinde yapacağın tek bir şey var, o da kendini gerçekleştirmeye odaklanmak! Kendi ve bir parçası olduğun komünitenin ihtiyaçlarını, birileri iteklemeden, bir takım mekanizmalara bağımlı olmadan ama doğaya bağlı olarak organik bir biçimde karşılamaya çalışabilir ve en önemlisi “olduğun gibi” var olabilirsin. Çevrendeki insanları şehirdeki değişkenlerden uzak, kendileri gibi olduklarında tanıyabilirsin ve onlarda seni tüm o rollerden bağımsız tanıyıp kabullenebilir…..ama ancak herkes burada kendini gerçekleştirmek için bulunuyorsa.

Okurken çok iyi geliyor göze de pratikte sapmalar olabiliyor; beynimiz yıllarca kemikleşmiş şartlanmaları ortaya çıkarabiliyor ve uyum sorunları yaşayabiliyoruz. Bu yüzden gönüllülük mevzu bahis olduğunda akılda tutulması gereken değerlerden bana göre en önemlisi insiyatif alabilmek. Kişinin kendisi insiyatif alarak gönüllü bir iş yapmazsa mevcut düzen içindeki iş bölümünde diğerlerinin almadığı görevi almak durumunda kalır ve bu da kendini gerçekleştirmekten uzak bir yere, hatta büyük şirketlerdeki (ya da askerlikteki) emir-komuta zincirine yaklaşır. Bir kişi dışında hiç kimsenin insiyatif almadığını düşünürsek de o bir kişi lider konumunda olur ve kendisi istemese dahi, işleri dağıtan sonra da yürüyüp yürümediğini kontrol eden kişi konumuna düşer. Diğerleri de bunu fark ettiğinde ise ego çatışmaları ortaya çıkabilir ve bildiğimiz yamuk neo-liberal sistemin bir küçük örneğiyle başbaşa kalırız ve yine de ekolojik tarım yapmaya ısrar edebiliriz, ama bu sefer kişiler birbirini yeme halinde oldukları için organik bir şeyler yemeye harcayacak enerji bulamazlar. E nerde hani sürdürülebilirlik , kendini gerçekleştirme filan? Ne konuda insiyatif alacağını seçme gibi bir lüksün varken neden başkalarının yapmadığı ya da senin için uygun gördüğü işi üstüne alasın ki? Haspel kader bu iş, senin insiyatif alamama sorunundan dolayı, sana kaldıysa da neden insiyatif alıp öne çıkan adamın liderliğini sorgulayasın? Diyelim hayatında hiç üçten fazla kişiye yemek pişirmedin ve şimdi on beş kişilik bir komünitedesin. Harika işte! Gir mutfağa, dene bakalım tutturabiliyor musun ayarı. Ya da yükseklik korkun var ama hiç yükseğe çıkmadın zaten, çatının da boyanması gerekiyor ve de bunu başarmak çok hoşuna gidecek. Burada denemelisin o zaman çünkü şehirde bunu yapmak için para alan profesyonel biri var zaten ve bunu öğrenmeyi istiyorsan ancak burada başarabilirsin. Yani diyeceğim o ki, prenses, kendini gerçekleştirememe sorununun altından kalkamadan bireylerin bir komünite içinde yaşaması kolay değil. Zira, bastırılan egolar birbirine bulaşır ve şehrin koşmacasında patlak vermese bile (ya da patlak verse dahi koşturmaca içinde bundan kaçabilme şansın daha çok olduğu için) komünite içinde patlaması çok yüksek. Bu yüzden de bu gibi alanları öncelikle bireysel özgürlük alanları olarak görüp, bastırılmış seni ortaya çıkararak bir şeyler yapıyor olmak ve insiyatif almayı başardıktan sonra sorumluluk alıp, bu alanları diğerleri içinde bireysel özgürlük alanları olarak görürsen deneyim hem senin için hem de kendi halinde daha gerçekçi ve kalıcı bir hale gelecektir.

Hemen bir dipnot düşüyorum. İmece Evi’nin potlaçlarından birine Küresel Ekoköyler Ağı’ndan (Global Ecovillago Network) Deniz Dinçel gelip bir söyleşi yaptı ve söylediklerinden en çok akılda kalanı şuydu: dünyadaki ekoköy girişimlerinin %90′ı kurulması gerçekleştirilmeden dağılıyor, geri kalan %10′un da %90′ı kurulduktan sonraki bir sene içinde dağılıyor. Tabi bu söylediği gülle gibi oturdu hepimizin içine, zira İmece Evi de bir ekoköy girişimi ve her birimiz ucundan da (kimi gönüllü, kimi kurucu, kimi misafir, kimi destekçi) olsa buna bulaşan birileri olarak orada oturuyoruz. Bunun nedenini konuşurken sorunun tabi ki ekolojik ürün üretimi veya tüketimi noktasında değil de bunun parçası olan kişilerin, bir türlü parçası olamamasından kaynaklandığı çıktı ortaya.

İnsanoğlu kendini gerçekleştirip güçlendikçe, etrafını da güçlendirir ve bağımsızlığa, özgürleşmeye doğru yol alır. Özgürleştikçe doğayı ve diğer insanları tüketme ihtiyacı kalmaz, gezegenin sürdürülebilir bir yer olması önem kazanır. Doğa ile gezegen kuvvetlendikçe de üstündeki insanı güçlendirir. Doğa kanunları bunu getirir yani. Bir tane biber fidesi diker, her gün on dakikanı ona yoğunlaştırırsan, hasat sezonunda öyle bir verim alırsın ki bir daha biber almak için manava gitmeye vakit, para, yakıt harcaman gerekmez.

Elif

Paylaş:
  • Digg
  • StumbleUpon
  • del.icio.us
  • Facebook
  • Twitter
  • Google Bookmarks
  • email
  • FriendFeed
  • Google Buzz
  • Tumblr

Kojin Karatani ve X faktörü üzerine

Birkaç hafta önce Bilgi Üniversitesi’ne “Sermaye-Ulus-Devlet’in Ötesinde: Bastırılanın Geri Dönüşü” başlıklı bir konferansla misafir olan modern Japon düşünürü Kojin Karatani’yi dinlemeye gittim. Kendisi Marksist-Anarşist bir düşünür noktasına oturuyor modern düşünce dünyasında. Konferansta yaptığı konuşmanın çevirisi bu ayki Express dergisinin girişinde mevcut ve hatta önümüzdeki sayısında da kendisiyle bir söyleşilerini yayınlayacaklarmış. O yüzden ben bu yazıda onun dediklerini toparlayıp, benim kafamda bu söylediklerinin pratiğe nasıl oturduğunu, kalvyem döndükçe anlatmaya çalışacağım.

Söyleşide daha çok, Türkçe’si 2008′de Metis Yayınlarından yayınlanmış, “Transkritik” kitabında ortaya döktüğü, Noam Chomsky’nin 1971 yılında “Geleceğin Yönetim Biçimleri” konuşmasında tanımladığı dört olası yönetim biçimini, günümüz konjonktüründe çözümleyip başka bir bakış açısından bir tabloya oturtuyor ve olası getirilerini tartışıyor.

Chomsky nasıl anlatmıştı?
1971 yılının politik ve sosyal ortamında Chomsky, gelecekte 4 yönetim biçiminin olası olduğunu söylüyor: Devlet sosyalizmi (zamanındaki Sovyetler Birliği gibi yani, sözde komünizm, sınıf mücadelesini öngörüyor ve devlet sınıflar üstüne oturuyor), Devlet kapitalizmi (refah devleti de denilen devletin piyasa ekonomisinin esaslarını tutarak, müdahale hakkını elinde bulundurduğu şey, sosyal demokrasi de deniliyor arada sırada), Liberalizm (“bırakınız yapsınlar” kapitalizmi, “piyasa ekonomisine dokunma, kendi kendini dengeler o” kafası), Liberter sosyalizm (özgürlükçü sosyalizm, anarşizm ve konsey komünizmi bu kategoriye giriyor).
Karatani bunu nasıl yorumluyor?
60′ların sonu, 70′lerin başı çerçevesinde olası görünen bu tablo için Karatani yeni bir çözümleme yapma gereksinimi duyuyor 2000′lerin ortasına doğru giderken zira Sovyet blokunun çökmesi, Berlin duvarının yıkılmasıyla 80-90′larda bu kategorileri oynatacak bir sürü dinamik ortaya çıktı. Karatani diyor ki, Sovyet modeli devlet sosyalizmi, somut olarak patlamadan önce bile popülerliğini yitirmişti. Chomsky’nin liberal sosyalizm dediği, anarşizm türevi, yönetim (?!?) şekli ise hem sovyet sistemi sosyalizme, hem refah devletine, hem de kapitalizme (liberalizme) karşı olarak çıkmıştı. Buraya kadar net mi, prenses? Çok da karışık değil, terimlere dökmek zor sadece. Eğer buraya kadar oturduysa devam ediyorum Karatani’den. İşte devlet sosyalizmi fikrinin çökmesiyle hem onun devletçiliğinden beslenen refah devleti (veya sosyal demokrasi) hem de ona karşı olduğu halde sosyalizmden bahseden liberal sosyalizm ufukta bir yerlerde toza buluta karıştı ve hal böyleyken küresel kapitalizmin dünyaya yayılması kaçınılmaz oldu.
Peki ya günümüz dünyasının yönetim biçimleri nasıl bir tabloya oturuyor?
Öncelikle, Karatani, neo-liberal kapitalizmin dünyaya hakim olmasıyla ulus-devletlerin önemini kaybedeceği (ortalarda çok dolaşan bir geyik bu biliyorsun) teorisinin hiç de gerçekçi olmadığını ve de “modern” ulus-devlet oluşumlarının, ancak sermayenin küreselleşmesinden sonra gelebildiğini söylüyor. Yani, ister refah devleti sistemi , ister hardcore piyasa ekonomisi (Thatcherism bir nevi) güdülsün, devletler az da çok da olsa bir kontrol mekanizması görevi görüyor. Hiç bir şey olmasa vergilendirme ile. Karatani de günümüz dünyasında sermaye-ulus-devlet arasındaki sıkı fıkı ilişkileri mercek altına alıyor ve Chomsky’nin kategorilerini, bu perspektiften bakarak çözümlüyor işte.
Küreselleşme, ulus-devletin önemini kaybettirmek yerine onu bu neo-liberal düzenin olmazsa olmazı haline getirdi: AB, Amerika, Çin, Rusya gibi modern dünyanın imparatorluklarının oluşmasına meydan tanıdı. Karatani, aynı zamanda sermaye-ulus-devlet üçlüsünün modern fakat pek de yeni olmayan bir oluşum olmadığını açıklama ihtiyacı hissediyor ve Chomsky’nin 1971′de yaptığı çözümlemenin çok benzerinin 1800′lerin ortasında Marx tarafından da, o zamanın konjonktürüne uygun biçimde ortaya koyduğundan bahsediyor. Kendisi de bugünün çözümlemesini yaparken, Marx’ın zamanında araç olarak kullandığı “üretim tarzları”nın yerine “mübadele (değiş-tokuş) tarzları”nı araç olarak kullanıyor ve toplumdaki güç/himaye/yönetim sistemini, bu mübadele tarzları üzerinden kuruyor. Buna göre ortaya çıkan 4 sosyal oluşum (en başta bahsettiğimiz, Chomsky’nin ortaya atığı 4 yönetim biçimine paralel olarak) şöyle: 1) Karşılıklılık (küçük ölçekte genelde aileler, cemaatler içinde olan şey, hediye toplumu , Chomsky’nin tablosunda Devlet sosyalizmine oturuyor. Otoritenin hediye vermek suretiyle toplumun geri kalan kısmını gücü altında boyun eğmeye mahkum kılması) 2) Yeniden bölüşüm, itaat ve güvenlik (topluluklar arasında malvarlığının yeniden dağıtımı, devlet/yönetime itaat ederse toplumların asgari güvenceye sahip olabilmesi sağlanıyor, Chomsky’nin tablosunda Devlet kapitalizmi, refah devletine karşılık geliyor) 3) Madde değiş-tokuşu (bildiğin neo-liberalizm) 4) X (bu, Chomsky’nin tablosunda liberal sosyalizm veya anarşizme karşılık gelen şey. Ortakçılık (associationism) olarak da tanımlayabiliyor. Ancak Karatani buna isim biçmek istemiyor, zira dilde buna karşılık gelebilecek kavramlar, politik-tarih içinde kullanılıp, boyandı ve konseptlere dönüştü bile. O yüzden Karatani, X’i birinci maddede bahsettiği karşılıklılık oluşumunu kapsayan ancak cemaat bağlarını red eden, özgürleşmiş bir oluşum olarak tanımlıyor. Aynı zamanda bu X’in kendinden önce gelen neo-liberalizm ve refah devletinin mübadele biçimlerine de karşı olduğunu söylüyor.)
Köprüden önce son çıkışa girerken bu X faktörünün rolü nedir?

Bu X faktörü dediğimiz sosyal oluşum hariç diğer oluşumlar, bir zaman diliminde dünyada yerini buldu. Geçmişteki iki büyük sosyal harekete baktığımızda 1848 hareketinin X (veya anarşizm) türü bir oluşumun fikirlerini attığını (bkz. Marx’ın Anarşist çağdaşı Proudhon)fakat sonuçta bundan uzak olan devlet sosyalizmini ya da Sovyet komünizmi denen şeyi ortaya çıkardığını görüyoruz. 1968 hareketinin sonunda ise dünyanın bağımsız döngüsü içerisinde ayyuka çıkan küreselleşmeyle ve Sovyet komünizminin patlamasıyla neo-liberal kapitalizmin güçlenmesi ile bugüne geldik. Bugün olan sosyal hareketler ise halen daha 68 kuşağı denilen şeyin devamı gibidir (özellikle Türkiye’deki sol kanadın bugünkü durumu tam anlamıyla budur).

Bu hareketlenmelerin üçüncü dalgası o veya bu şekilde, bugün meydana çıkabilir mi? Karatani abimiz buna ‘sanmıyorum’ diyor. Ve hatta ulus-devletin kapitalist bir biçimde varlığını sürdüreceğini de ekliyor. Tabi eğer kapitalizm varlığını sürdürebilirse. Sağlam bir hareketin ortaya çıkıp kitleleri -mesela 2010 kuşağı diyelim- peşinden sürükleyemeyeceğini çünkü daha önceki iki hareketin birbirinin devamı olduğu halde bugün, kapitalizm karşıtlığının aynı zamanda devlet kavramına da karşı olacağı için 1848 ve 1968 hareketleri gibi toplumdaki entellektüel kesimlerin alıp götürebileceği bir şey olamayacağından bahsediyor. Yani şöyle, sevgili prenses, daha önce de demiştik ya neo-liberalizm küreselleştikçe devlet yok olmuyor ama daha da güçleniyor ve modern zaman imparatorlukları tasmayı ellerinde tutuyor diye. İşte bu yüzden, Karatani abimiz diyor ki, devlet kavramına eyvallah deyip neo-liberalizme karşı olmakla çıkan hareketlerden hiçbir sonuç alınamaz.

Amma ve lakin, aynı zamanda yüzyıllardır süregelen tablo gösteriyor ki sosyal oluşumlar değişiyor [kabileler-->kölecilik-->feodalizm/derebeylikleri-->kapitalizm (Marx'ın da ortaya koyduğu üzere)], ancak bir önceki oluşumda ezilen/bastırılanlar bir sonrakinde yeniden var oluyor. Kojin Karatani de bugün neo-liberal kapitalizmin sillesini yemiş kişi ve grupların önceki dönemlerdeki gibi, yalnızca sınıf, ırk, cinsiyet ayrımına maruz kalan kişiler veya gruplar değil aynı zamanda bu sistemden beslenerek bir yere gelmiş olanlar da olduğu için ezilen/bastırılanların hem nitelik hem de nicelik olarak önceki dönemlerden daha fazla olduğunu işaret ediyor. Mesela, ekonomik krizde batan iş yeri sahibi, veya iş arayan iki üniversite bitirmiş kişiler ya da ailesini bırakıp başka ülkelerde para kazanmak zorunda olan ve kriz yüzünden beş parasız evine postalanan göçmenler… vesaire… İşte X faktörü denilen ortakçılık üzerinden bir sosyal oluşuma gitmek bu noktada bir ideal olmaktan çıkıyor ve görece mutlu bir şekilde hayatta kalmanın olası bir yolu olarak ortaya çıkıyor.
X’e giderken çevre sorunları ile savaşlar üzerine sayıklamalar:
Karatani’nin sermaye-ulus-devlet üzerinden kurduğu X senaryosunda, son zamanlarda -özellikle de aktivistlerden- sıkça duyar olduğum, çevre hareketleri ile savaş karşıtı hareketi birbirine bağlayarak açıklayamama sorunsalını yakaladım kendimce (bu seferki blog yazısı süper uzun oldu diye koyveriyor, bunu da yazmadan geçemiyorum. Sıkılırsan, bölüp bölüp okuyabil diye altbaşlıklara ayırdım tüm yazıyı).

Efendim, kontrolden çıkmakta olan piyasa ekonomisi içerisinde sermayenin iplerine gitgide daha da sarılmak durumunda kalan ulus-devletler, bundan en az zarar görebilmek veyahut en fazla karı sağlayabilmek için harekete geçtikçe sistemin belli kesimler üzerinde ezici olmadığı, sadece belli kesimleri ezmiyor olduğu iyice ortaya çıkmaya başladı. Bu sebepten son 2 yılda dünya çapında bir sürü halk ayaklanması (mesela Yunanistan, İzlanda, Rusya, Fransa, Çin gibi) patlak verdi ve bu ayaklanmalar da gerçek sebep ve amaçlarıyla birbirinden farklı olsalar da birbirlerinden çok büyük cesaret ve destek aldılar. Bu ayaklanmaların her biri doğrudan sisteme karşı çıkmıyor, çıkanlar da neden olduğunu ve yerine ne gelebileceğini bilemiyor (bkz. Yunanistan). Ancak o veya bu sebepten zarar görmüş ya da zarara tanık olmuş insanların üzerinde kalan izin derin ve sayılarının fazla olması ile bu ayaklanmalar ortaya çıkmış oldu. İşte bu, tam da Karatani’nin bahsettiği “Ezilenin Dönüşü”dür. Bu kişiler sadece bu ekonomik krizde zarar görmemiş, küreselleşme sayesinde kollektif hafızanın bireyselleşmesiyle, aynı yerde-geçmiş dönemlerde ve aynı dönemde-başka yerlerde bastırılanların da tanıklığını yapmışlardır ve meydanlara giderken bunu da yanlarında götürürler.

Çevre sorunları ve savaş karşıtı hareketin birbirine bağlanamama sorunsalı ise ilginçtir çünkü bu ikisi çok aşikar bir şekilde birbirine göbekten bağlıdır. Zira eğer sermaye-ulus-devlet üçlemini kabul ediyor ve bunun dünyanın bir tarafını zenginleştirip, öteki tarafını sömürecek bir şekilde işlediğini görebiliyorsak (ki bunu görmek de zor değil: bkz. dünya dengesi sermaye, teknoloji ve bilimin bir taraftan, iş gücü ve ham maddenin de öteki taraftan sağlandığı bir arz-talep sistemi üzerine oturtulmuş vaziyette. Sermaye, teknoloji ve bilim diğer tarafa geçmediği sürece, bu sistem içinde, bir tarafa diğer tarafın kanını emmeye devam edecektir. Ve tabi ki bunları da dengeleri değiştirecek biçimde öteki tarafa kaptırmayacaktır), doğayı sömürenlerle savaşlar vasıtasıyla insanları -ve tabi yine doğayı- öldürenlerin aynı kurum ve kişiler olduğunu da görebiliriz. Hemen bir örnek: Bengladeş. Bu ülke, çok uluslu tekstil firmalarına (H&M, top shop, Nike, vs.) korkunç insan hakları ve çevre standartları altında ucuz işçilik arz etmesiyle ünlü olmakla beraber küresel ısınmanın sillesini halihazırda yemiş, sular altında kalmaya başlamıştır. Üstüne üstlük, Bengladeş halkı Müslüman olduğu için kapı komşusundaki Hindistan, buraya göçmelerini de onaylamaz. Bengladeş sınırındaki Hindistan’ın Meghalaya eyaletinde, yol tabelalarında Bengladeş’lilerin girişi yasaktır yazar.
Kıssadan hisse: savaş masraflarına aktarılan parayla radyoaktif atıklarından kurtulmanın imkansız olduğu nükleer teknolojisine ya da binlerce insanı yerlerinden eden büyük barajlara ya da genlerimize dokunarak nesillerce bizi etkileyecek olan genetiği değiştirilmiş organizmalara yatırım yapanlar birbirlerinin amcoğludur. Bunlar arasında daha da kabak gibi ortada bir bağlantı bulmaya çalışmak, oldukça yersiz bir çabadır.

Bu uzun yazıyı burada sonlandırırken, Karatani’nin neo-liberal kapitalizme 30 yıl biçmesini de yalnız Prenses’e ve ahalisine özel olarak müjdelemek istiyorum!

Elif

Paylaş:
  • Digg
  • StumbleUpon
  • del.icio.us
  • Facebook
  • Twitter
  • Google Bookmarks
  • email
  • FriendFeed
  • Google Buzz
  • Tumblr

Söz uçar, yazı kalır da hep de aynı mı kalır be kardeşim?

Geçen sabah ben kahvemi içip ayılmaya çalışırken barmen, şair, Fransız ev arkadaşım Sebastian işten geldi. Biraz sarhoş. Biraz mutsuz. Çalıştığı bara takılan Belçika’lı bir yazardan bahsetti. Adam akşam 6 sularında gelip birkaç birayı hüplettikten sonra eve gidip yazıyormuş. Ve de bunu neredeyse her gün yapıyormuş. Kendi şiirlerini ona göstermek, fikirlerini öğrenmek istiyordu kaç zamandır. Ama önce onun yazdıklarını okumak istiyor. Okuyor ve de o yüzden iş sonrasında dertleniyor, sarhoş olup eve geliyor ve bana anlatıyor derdini. Adam iyi bir yazar diyor Seb, tıpkı öteki yazarlar gibi. Nasıl yazması gerektiğini biliyor, dili (Fransızca) öyle kullanıyor. Ee, sorun ne diye merak ediyorum. Sorun tam da bu diyor. Modernizmin başından beri iyi bir sürü yazar geldi geçti ama çığır açan, ufuk genişleten, dili olduğu gibi kullanan, dünyayı değiştirmek için ilham veren kaç tane yazar çıktı diye soruyor. Düşünüyor, düşünüyor…Ayağa kalkıp salonda bir volta atıyor. Bir kahve, bir sigara içiyor. Gözleri doluyor. Aklına bir tek 2003 yılında hapise giren Fransız post-punk/rock grubu Noir Désir’in solisti Bertrand Cantat geliyor. Gidip Des Armes şarkısını çalmaya başlıyor.

Diyor ki dünya aynı dünya değil, diller evriliyor, her şey herkes değişiyor ama yazı kalıyor. Sinirleniyor, “Sen nasıl bir yazarsın ki yüz yıllardır dili aynı anlatımla kullanabilirsin etrafında dönen dünya her gün değiştiği halde?” diye soruyor. Sabah kahvem elimde buz kesiliyor; evin çatısına çıkıyoruz kaotik, güneşli Brüksel’in sabah saatlerine kuşbakışı bakmak için. Yahu doğru söylüyor adam. Dil denilen şey her gün, her dakika değişen bir şey. Niye ısrarla bir takım kalıplara takılı kalmak durumunda yazarlar. Edebi akımlardan bahsetmiyorum. Konulardan bahsediyorum, izlenimleri aktarmaktan bahsediyorum, sosyal olaylara bakıştan bahsediyorum, e tabi dilin kullanımından da bahsediyorum. Hani doğru Türkçe kullanmak diye bir şey var ya mesela. Ne ki bu? DOĞRU + TÜRKÇE. Heralde Türk Dil Kurumu’nun kullanımını doğru bulduğu “öz” Türkçe. Tamam, süper. Bence de eski diller ölmesin (her ne kadar Anadolu topraklarından gelmiş geçmiş dillerin bir çoğu öldürülmüş, bir kısmı da bastırılmış olsa bile…). E o zaman normalde de doğru Türkçe konuşsun insanlar. Birileri böyle yazıyorsa ve yeni nesiller bunu kullanmıyorsa, bu yazılanlardan kim, ne anlayacak? Ayrıca bu yazılanlar neyi değiştirecek kişide, ülkede, dünyada? Sebastian’ın dediği gibi herşey değişiyor ama bir kere yazılan, basılan, yayınlanan şey kalıyor orada. Ve anlaşıldığı kadarıyla hep de aynı kalıyor. E esasında anlaşılır bir durum. Bir adamın mesleği yazarlıksa ve hayatta yaptığı şey içip içip yazmaksa ilham kaynakları tükenir, beğendiği veya beğenmediği değişen toplumdan uzaklaşır, onunla dalga geçecek kadar bile içine giremez. İyi yazar olur. Ama tıpkı diğerleri gibi olur.

Türk Dil Kurumu demişken dün Radikal gazetesinde gördüğüm haberi hemen buna bağlamak istiyorum. efendim yabancı kaynaklı fantastik filmlerin, bilgisayar oyunlarının içeriği çok “vahşi” ve şiddetli bulunmuş ayrıca dili de çok argo, küfürlü ve yabancı sözcükler içeriyormuş. O yüzden 100 Türk destanı animasyon yapılıp film ve bilgisayar oyunu olarak piyasaya sürülecekmiş. Hani eminim ki yabancı olanlardan çok daha fantastik olacak zira eski ve “doğru” Türkçe konuşacak herhalde karakterler. Hani düşünsene Alp Er Tunga destanı bilgisayar oyunu olacak ve karakterler “doğru” veya “öz” Türkçe konuşacak. Fantaziye gel!! Benim lise edebiyat kitabından hatırladığım Alp Er Tunga destanının ilk kıtası şöyleydi:

Alp Er Tunga öldi mü?
Isız ajun kaldı mu?
Ödlek öçin aldı mu?
Emdi yürek yırtılur.

Doğru Türkçe böyle bir şey herhalde. Karakterler de böyle şeyler söyleyecekler birbirlerine, mesela, bilgisayar oyununda. Türkçe gibi kökenleri karmakarışık olan bir dili (ki göçebe toplumların tamamının kökenleri karmakarışıktır) “doğru” nasıl konuşuruzu belirleyen ve bunu dayatan bir kurumun varlığıyla kendimize olan güvenimiz iyice sarsılsın diyorum. Çocuklar bunalıma girip sosyalleşemesin. Kaldı ki mesela bu destanlardan “vahşet” ögelerini nasıl çıkaracaklar acayip merak ediyorum. Savaşçılığıyla övünen Türk toplumunun destanlarında savaşma seviş anafikri mi verilecek yani?

Bu konu tartışmaya açık tabi ki, zira dili doğru veya yanlış kullanmanın sınırları nereye kadar çekilebilir taahhüt etmek (doğru Türkçe anlamayanlar için taahhüt etmek: öngürmek) zor. Ancak milliyetçi yaklaşımlarla dili kısırlaştırmak, küreselleşen hayatlarımızda bizleri ilhamsız bırakmak ve ifade şeklini şablona sokmaya çalışmak dünyayı daha yaşanabilir bir yer haline getirme umutlarını yeniden düşündürtüyor. Hani bir şeyler bir değişime girecekse iletişimle olur bugünkü küresel dünyada. Yazılan şey anlaşılırsa, aktarabilirse istediğini, bana okurken heyecan verirse, kalkıp bununla ilgili bir şey yapmama sebep olursa sadece yazıda kalmaz değişimin bir parçası olur, yorumlanır, ilham verir.
Elif
Paylaş:
  • Digg
  • StumbleUpon
  • del.icio.us
  • Facebook
  • Twitter
  • Google Bookmarks
  • email
  • FriendFeed
  • Google Buzz
  • Tumblr

Ilha das Flores/Çiçekler Adası

Bay Suzuki, bir Japon. Brezilya’nın Porto Alegre eyaletindeki bir bahçede domates topluyor. Domates: insanların çeşitli biçimlerde yemek suretiyle tükettiği bir sebze. İnsan: Komplike zekaları, duyguları ve oynak eklemleriyle diğerlerinden ayrılan bir memeli türü. Japon: Beyaz tenli, çekik gözlü, düz saçlı bir insan türü. Bay Suzuki domatesleri yemek için toplamıyor, bir markete götürülüp diğer insanlara para karşılığı satılması için topluyor. Para: Modern insanın maddeyi değiş tokuş etmesini kolaylaştıran bir araç.
Bayan Anete evleri dolaşıp şişelenmiş parfümleri parayla değiş tokuş ediyor. Parfüm: Belli çiçek ve bitki özlerinden üretilen, hoş koku veren bir modern dünya yaratımı. Bayan Anete parfümü bitki özlerinden üretmiyor. Para karşılığı laboratuarlarda üretilmiş, fabrikalarda şişelenmiş parfümleri alıyor ve ev ev gezerek bu parfümleri satın aldığı paradan daha yüksek bir fiyata satıp kar ediyor ve markete gidip Bay Suzuki’nin yetiştirip para karşılığı sattığı domatesleri ailesine yemek pişirmek için satın alabiliyor. Kar: maddenin parayla değiş tokuşu sırasında cepte kalan artı değer. Katoliklerde kar günah sayılırdı, artık herkes kar etmek için yaşadığından günah sayılmıyor. Bayan Anete ailesi için yemek pişirirken çürük olan domatesleri çöpe atıyor. Ailesini çürümüş ve yeterince iyi olmayan besinlerle beslemek istemiyor. Çöp: Birikince kendi kendini yok edemeyen, kötü koku, bakteri ve hastalık saçan artık yiyecek, ambalaj, paket. Bir milyondan fazla insanın yaşadığı Porto Alegre’de günde 500 ton çöp çıkmakta ve her evden çıkan çöpün ortada kalıp kötü koku ve hastalık yaymasını kimse istemez. Bu yüzden çöpler rahatça kötü kokabilecekleri, bakteri ve hastalık saçabilecekleri uzak yerlere, mesela Porto Alegre’de Çiçekler Adasına gönderiliyor.

Ada: Etrafı su ile sarılı kara parçası. Çiçek: Genellikle renkli ve kokulu olan, bitkilerin üreme organı. Bayan Anete’in karşılığında para kazanıp Bay Suzuki’nin yetiştirdiği domatesleri marketten almak için sattığı parfümler çiçek özlerinden üretilir. Çiçekler adasında çok az çiçek ama çok fazla çöp vardır. Tıpkı Bayan Anate’in ailesine yemek pişirmek için kullanmadığı çürük domates gibi. Bu domates Bayan Anete’in ailesini beslemek için çok iyi olmasa da bir domuzu beslemek için harikadır. Domuz: bir memeli; insandan farklı olarak gelişmiş bir zekası ve oynak eklemleri yoktur. Bu yüzden Çiçekler Adası’ndaki domuzların bir sahibi var. Kıvrak zekalı ve oynak eklemli bir insan. Bu sahip domuzları beslemek için para karşılığında, adadan bir arazi satın alır. Arazi: Etrafı çitlerle çevirili, dışarıdan kimselerin izinsiz giremediği özel mülk. Kendisi için çalışan işçiler, domuzları beslemek için adaya getirilmiş organik atıkları bu arazide toplar. Domuzların yiyemediği diğer atıklar ise adadaki diğer insanları beslemek için kullanılır.
Böylece Bay Suzuki’nin Porto Alegre’de toplayıp para karşılığında markete gönderdiği domates, marketin karı için Bayan Anete tarafından, çiçek özlerinden üretilmiş parfümleri satarak kazandığı parayla, satın alınıyor ve ailesi için pişirdiği yemekte çürük olduğu için kullanılmadığından diğer çöplerle birlikte Çiçekler Adası’na gönderiliyor; kıvrak zekalı ve oynak eklemli sahibi olan bir domuz tarafından yeniyor. Adanın diğer sakinleri ise kalan çöplerle beslenmek zorunda kalıyor.

-Ilha das Flores: Brezilya’dan, 1989 yapımı harika bir kısa film. Mutlaka youtube’e tünel kazınız, izleyiniz ve izletiniz. http://www.youtube.com/watch?v=0NdMjnFMj9g Türkçe altyazılı olanı da varmış, ben bulamadım ama bulan olursa yorum olarak paylaşsın. Google video ingilizce altyazili versiyonu:

Elif
Paylaş:
  • Digg
  • StumbleUpon
  • del.icio.us
  • Facebook
  • Twitter
  • Google Bookmarks
  • email
  • FriendFeed
  • Google Buzz
  • Tumblr

Palyaço, clown, şaklaban, cloun, palhaço, pelle…

Saç baş, kıyafet, makyaj, jest, mimik değiştikçe çevremizdekilerin tepkileri, davranışları, tavırları değişir durur. Veyahutta bazen bu tepki, davranış, tavırların ne yönde değişeceğinden emin bir şekilde belli biçimlerde giyinir, davranır, oturur, kalkar, gülümser, sırıtır, ciddi veya kasıntı oluruz. Ne bileyim biri iş görüşmesine gidecektir, evde giydiği çizgili pijamasını tayyörle değiştirir, rastalı saçlarını topuz yapar, ruj muj sürer, yüzündeki akşamdan kalma ifadesini bir kahve çakmak suretiyle enerjik bir gülümsemeyle örter vesaire.

Hep çok ilginç gelmiştir bu konuşma tarzının, gülme şeklinin bile değişmesi, insanların seni nasıl kafalarındaki bir konsepte dönüştürüp olumlu veya olumsuz izler bırakmasını sağlar diye. Bu nedenle de geçen hafta, bir gün için palyaço olmaya karar verdim. Bildiğin palyaço. Herkesin tanıdığı bir konsept oldum yani bir gün için. Ve de öyle davrandım.

Palyaçoluk kuralları:

1) Makyajını kendi yüz ifadene göre yap, yaptıktan sonra aynanın karşısına geçip değişik yüz ifadeleri yap. Değişimi göreceksin, kendini benimseyeceksin.

2) Palyaço enerji doludur, komiktir ve de bir kişi değil bir konsepttir. Palyoçoyken gösterdiğin davranışların hepsi palyaçoya mahsustur, senin nüfus cüzdanında yazan bilgilerin bununla bir ilgisi yoktur. Pshchedelic bir anı, bir rüya gibi düşün.

3) Herkesin içinde bir palyaço vardır. Palyaço olmayanların yanında göze batan, ciddi insanlara anlam veremeyen, yoldaki insanların karizmayı çizdirmemek için yapamadığı küçük şeyleri (yüksek sesle hapşıran birinin taklidini yapmak, ciddi polis kordonunu parmakla göstererek poliiisss poliiiisss diye tırsma ifadesiyle bağırmak, çocuklarla çocuk olmak, ağlayan birisinin boynuna sarılmak gibi) yapmak için yanıp tutuşan palyaço, bir makyajla ortaya çıkıverir.

4) Ciddi, kalıplaşmış kişi görmek istemezse palyaçoyu görmezden gelebilir. Merak etme, o seni çoktan gördü ve için için hoşuna gitti ama senin rengini, ırkını, dilini, karakterini kestiremediği için sana yaklaşmayacak. Umursama. Etrafta değişime açık olanlar var ve açılımlar hep bu kişilerden başlar toplumda.

5) Yanında palyaço olmayan ama normalde yakının olan arkadaşların varsa hoşlarına bile gitse, sana alışmaları zor olacak. Zorlama. Akışına bırak. Onların içindeki palyaço da dışarı çıkmak üzere!!

6) Son olarak, palyaço sürekli enerji alışverişinde bulunur. Günün sonunda bünyen ilgiden çok yorulacak. Bu yüzden enerjini verimli kullan, yöneltilen kötü tepkileri filtrelemeyi öğren, iyi olanlarla egonu besleme ve bu deneyimi mutlaka birisiyle paylaş. Akşam bir bira içip günden kalan sahneleri hatırladıkça, deneyimin izleri daha kalıcı olur!!

Hiçbir beklentiyle girişmediğim, sabah 11′den gece 11′e kadar süren palyaçoluk deneyimimde Kraliçe’nin doğumgünü için turuncu giyip sokağa dökülmüş Amsterdam halkının tepkileri harika geldi beklentisiz bünyeye. Bir kısım anlam veremedi Kraliçe’nin doğumgününde palyaçonun ne işi var diye. Bir çok kişi gelip boynumuza sarılıp “Harikasınız, benim kahramanımsınız” dedi. Birkaç kişi “ucube şovu” veya “hippiler” diye bağırdı. Bütün bu tepkiler palyaçonun kendisine verilmiş tepkiler değil. İnsanoğlunun çok iyi bildiği bir konsepti, kişilere oturtmaya çalışma çabası sanki. Hani adam palyaço görmek istese sirke gider. Sokakta ise para sormadan sürekli enerji saçan, paylaşan kişilerin niye bunu yaptığını sorgularken ortaya çıkan olumlu veya olumsuz yansımalardır bu tepkiler.

Alışmak lazım diyorum. Birileri de palyaço olsun şu hayatta. Ne olur yani?

Paylaş:
  • Digg
  • StumbleUpon
  • del.icio.us
  • Facebook
  • Twitter
  • Google Bookmarks
  • email
  • FriendFeed
  • Google Buzz
  • Tumblr

Block NATO, Strasbourg Bölüm 2: Dünyayı yıkmalı mı, kurtarmalı mı acaba?

Bu dizinin daha yorumsal olan ikinci bölümünü yazmak için Strasbourg’daki Block NATO kampı ve eylemlerinin üstünden zaman geçmesi ve hazmetmem gerekiyordu. Üzerinden üç hafta geçti ve fikirler daha bir olgunlaştı kafamda, daha net sorular belirdi. O yüzden şimdi paylaşmaya karar verdim.

Öncelikle, birinci bölümde anlattığım aktivist kampı ve benim deneyimlediğim NATO’nun doğumgünü eylemleri nasıl oldu da basına benim anlattığımdan çok başka yansıdı? Ben mi her şeyi iyi göstermeye çalışıyorum yoksa basın mı aktivistleri kötülüyor? Aslında ikisi de doğru olabilir, yani tabi ki ben bir aktivist olarak daha iyi yansıtmaya çalışacağım olanları, ee uluslararası bağımsız olmayan medya da tabi ki sistem karşıtı kimseleri kötülemek isteyecek. Amma ve lakin bir takım yorumsuz gerçekler de var. Mesela 4 Nisan günü gerçekleşen büyük mitingde Ibis Otel ve gümrük binasının yakılması hadisesi. Medya bunu uyduruyor olamaz, ben de bunu sempatik göstermeye çalışamam. Zira kim olursanız olun (anarşist, demokrat, komünist, kapitalist, ev hanımı, bakkal çırağı), içinde canlıların bulunduğu bir yerin yandığını görmek hiç de sempatik olarak kabul edilebilecek bir şey değil. Bu kişiler arasındaki fark, bu “kötü” eylemin olası sonuçlarını yorumlama aşamasında ortaya çıkar. Zaten tartışılması gereken de eylemin kendisinden çok sonuçlarıdır.

Yeni sosyal hareketler (neo-liberal küreselleşme karşıtları, mesela G20, NATO karşıtı protestolar, iklim değişikliğine karşı küresel eylem günleri vs.) içerisindeki aktivistlerin mottosu, Brezilya halk şarkısından alınma “Başka bir dünya mümkün” sözü. Öyle değil mi? Bunu söyleyen bireylerin oturup düşünmesi gereken şey: dünyanın şu anda var olan neo-liberal düzen/sistem içerisinde evrilerek başka ve ideal bir hale gelmesi mümkün müdür; yoksa bu sistemin değişmesi mi gereklidir? Bunlardan herhangi bir tanesi doğrudur demek bana düşmez ve bence kimseye de düşmez çünkü gün post-modern, bireycilik anlayışı günü; herkes de oturup kendi yönünü yöntemini, idealini düşünme eğiliminde.

Strasbourg’daki “anarşistler” olarak medyaya ve tüm dünyaya yansıyan siyah giymiş çocukların bir çoğu (burada bir çoğu diyorum çünkü genellemek gerçekten zor, her grubun içinde küçük başka gruplar da var) çok genç, ve anarşizm felsefe ve kültüründen bahsetmekten çok kendilerini Black Bloc (Siyah Blok) olarak tanımlıyorlar. Esas Black Bloc hareketi 80′lerin Alman anarşist nükleer karşıtı eylemcilerinden gelir ve bu siyah kıyafetler, maskeler, botlar vs. hareketin başlangıcında otoriteler tarafından tanınmamak ve büyük bir kitle halinde, bağımsız, kendi içlerinde sosyal hiyerarşi olmadan hareket edebilmek için ortaya atılmıştır. Black Bloc aktivistleri şiddet kullanır çünkü 1980′ler Almanya’sında polisin nükleer karşıtı barışçıl aktivistlere şiddet kullanması ile hareket ivme kazanmış ve pasifistlerin şiddet kullanmaya karar vermesiyle sonuçlanmıştır.
Bu yeni, genç Black Bloc aktivistleri daha farklı tabi ki ve de bu çok anlaşılır. 2000′li yıllarda yaşıyoruz ve bu çocukların bir çoğu 80′li, 90′lı yıllarda doğup, dünyanın kapitalistleşmesi döneminde büyüdüler. Anarşist Punk akımının da modaya yansımasıyla siyah giyip, asker postalını geçirip “cool” oldular. 90′larda kapitalizmin yarattığı hızlı kentleşme sürecinde çarpık aile ilişkilerine sahip oldular. Sigara içtiler, alkol ve uyuşturucu kullandılar. Esasında bu çocuklar tam da bu karşı olduğumuz sistemin çocukları. Kızgınlar. Şiddet kullanmak istiyorlar çünkü hayatlarına karşı kızgınlar. Ailelerine, arkadaşlarına, köpeklerine, öğretmenlerine, süpermarketlere kızgınlar. Sistemin doğurduğu, büyüttüğü çocuklar şimdi sisteme karşı çıkmakta. Anarşist logosuyla yakıp yıkıyorlar ama anarşist olduklarından değil, sistemin çömekte olduğu noktada durduklarından (yine burada bahsettiğim kişiler Strasbourg kampında benim gözlemlediğim kişilerdir).

Hemen kampın ertesinde, bu medyaya yansıyanlara çok üzülmüştüm bir barış aktivisti olarak. Tüm emek, yapılan eylemler, hazırlıklar, kampta paylaşılan güzel şeyler böyle güme gitti, yine tüm dünya simsiyah maskeli kişilerin arkasında yanan binaları gördü diye. Ve daha çok da bu kişilerin bir çoğunun çok genç, sorumluluk almayan, kendi köpeklerine bile köle gibi eziyet eden bireyler olup anarşizm adı altında bir şeyler yapması beni üzmüştü. Zira anarşizm sorumluluk almadan, var olana alternatif yaratmadan, komünite içinde uyumlu yaşamadan olacak şey değildir. Ayrıca bir birey olarak ben, hayatımda şiddet görmek istemiyorum. Polisten şiddet görmek istemiyorum, başkalarına şiddet göstermek istemiyorum, şiddetin olduğu yerde bilincin var olmasının zor olduğunu düşünüyorum. Ama sonradan durup düşündükçe, bir kaç farklı görüşlü kişiyle paylaştıkça fark ettim ki bu olanlar çok doğal. Bu çocuklar kızgın ve bunu yakıp yıkıp göstermek istiyorlar (ha, sistem bu yaptıklarıyla bugün çökse yerine ne koyacaklarını, Coca Cola’sız, Marlboro’suz nasıl yaşayacaklarını bilemezler, orası ayrı). Polis de ajan provakatörlerini araya kaynatıp böyle bir şey olmasını istedi ki dünya polisin bu suçlulara karşı bir şey (ne bileyim biber gazı, gözyaşı bombası, plastik mermi, artık ne olursa) yapmasını desteklesin. Medya zaten mutlu, yanan binalar, gözyaşı içinde kıvranan aktivistler; harika fotoğraf fırsatı.

Peki sonuç ne? Sonucu henüz göremedik. Ama ben bu kişilerin anarşizm adı altına saklanıp bir takım eylemlerde bulunmasına üzüldüğümden bahsettiğimde bir arkadaşımın söylediği ve doğru olmasını çok umut ettiğim bir şey var. Kendisi dedi ki sen bu kişilerin eline anarşizm veya sistem akrşıtlığı ile ilgili kitap verip okutamazsın ama böyle böyle toplu aktivitelere katılım diğer, daha olgun ve bilgili, saygı duydukları kişilerle karşılaştıkça, eylemlerde deneyip yanıldıkca kendi eylemleriyle ilgili düşünüp daha sorumlu hale gelecekler. Ve mevcut sistemin nasıl bir mitoloji olduğunu fark edip yaratıcı eylemlerle bunu dünyaya göstermeye çalışacaklar. Neden olmasın?

*Not: Bu kamp ve Black Bloc aktivistleriyle ilgili yazılmış güzel bir makale var ama İngilizce. Linkini yapıştırıyorum: http://www.afterdowningstreet.org/node/41534
Paylaş:
  • Digg
  • StumbleUpon
  • del.icio.us
  • Facebook
  • Twitter
  • Google Bookmarks
  • email
  • FriendFeed
  • Google Buzz
  • Tumblr

Sokaklara ses katanlar, şehirlere ruh verenler

Şehir hayatı zor şey. Ama seviyoruz işte bir şekilde her şeyin aynı anda ortaya çıktığı, bazen birbirine girdiği, bazen de şaşırtıp gülümsettiği şehirlerde dolaşmayı. Bazen bir sarhoş çıkıp bir şey söylüyor, bazen bir kavga çıkıyor, geleneksel bir aile diyaloğuna tanık oluyoruz, bazen romantik sevgili anlarına, parklarda takılanları görüp iyi hissediyoruz, çoğu zaman da sokaklardaki müziği o anki ruh halimizin soundtrack’i yapıyoruz.

Hikayeleri sesle anlatmak bazen fotoğrafla anlatmaktan daha da eğlenceli olabiliyor. Dinleyicinin hayal gücüne kalmış renkler, kokular, şekiller; ama, sesler burada.

Meydandan eve yürüken Eric’in çaldığı Jew’s Harp, soundtrackimiz oluyor güneşli bir Şubat gününde, Brüksel’de:

Barselona’da metroya benimle birlikte binen Roman akordeoncunun çaldığı Tango, nerede olduğumu unutturup ruh halime şekil veriyor:

Metrodan inip kuş pazarından geçtikten sonra:

Vardığım meydandaki bir çift sokak müzisyeni hangdrum’la tanıştırıyor beni:

İstanbul’da yağmurlu bir Mart gününde Taksim’de Yeşim’le kahve içtiğim cafe’den çıkıyorum ve Galatasaray Meydanı’nda bir grup sokak sambacısı deliler gibi samba çalıyor yağmur altında ve etraflarındaki kalabalık gülümseyerek dans ediyor:

Beşiktaş’dan vapura binip Kadıköy’e geçiyorum. Haldun Taner tiyatrosunun önünde Karadeniz’li yaklaşık 40-50 kişilik bir grup, tulum eşliğinde horon tepiyor:

Strasbourg’da Nato karşıtı gösteri mitinginde, polis sirenleri, sambacı aktivistler ve havada uçuşan sloganlar nerede ve ne yapmakta olduğumu hatırlatıyor sürekli:

Amsterdam’da OVA halk kütüphanesinde çalışırken, 4. kattaki canlı yayın odasından bir jazz grubunun prova sesleri yükseliyor:

Brüksel’de yürüyüşe çıkıyorum ılık bir Nisan akşamında. Orta yaşlı bir müzisyen çift -Fransız bir bey, Amerika’lı bir bayan) gitar çalıp kulaklarımızı 70′lerin müziğiyle yıkıyor, temizliyor. Çevrelerinde işten çıkmış bir adam kravatını gevşetmiş bağdaş kurmuş, birkaç genç bira içiyor, iki ayyaş dans etmeye başlıyor, bir tanesi çiftin topladığı paraları çalmaya çalışırken ötekisi onu yaka paça halkanın dışına fırlatıp, elindeki bozuklukları gitar kutusuna geri atıyor, Japon turistler fotoğraf çekiyor:

Ve eve dönüyorum. Juuda, henüz söz yazamadığımız şarkıyı gitarla çalarken kardeşi Elisa mızıkayla doğaçlıyor ve şarkının giriş kısmı tamamlanmak üzereyken, Elisa bırakıyor ve mızıkanın kolay görünmesine rağmen ne kadar emek isteyen bir müzik aleti olduğundan bahsediyor, Juuda çalmaya devam ederken:

Bu kalabalık, biraz kaotik, biraz karışık kentleri yaşanır kılan en güzel şeylerden biri sokak müziği. İçinde olduğumuz anları gerçek kılıyor, hikayeye boyut katıyor.

Paylaş:
  • Digg
  • StumbleUpon
  • del.icio.us
  • Facebook
  • Twitter
  • Google Bookmarks
  • email
  • FriendFeed
  • Google Buzz
  • Tumblr

Block NATO, Strasbourg Bölüm 1: Şöyle tüm aktivistleri bir köye toplasak noolur?

Hani diyorum neo-liberalizm karşıtı başka başka taktik, felsefe, politika, imaj ve görüşe sahip bir sürü değişik ülkeden bir takım aktivistleri toplayıp bir aktivist köyü kursak noolur hakkaten? Bugünkü popüler kültürdeki bu değişik grupların imajlarını düşünürsek teoride şöyle bi resim canlandırabiliriz sanki: hipiler çiçek toplar, topladığı çiçeklerden yemek yapar; anarşistler balaklavayla gezer, sık sık polisle kapışır; komünistler tarla sürer, duvar örer, votka içer. Ve böyle yaşayıp giderler… mi acaba? Bunu teoriden pratiğe getirdiğimizde olaylar ilginç bir boyuta geliyormuş. 1-4 Nisan 2009 tarihinde Strasbourg’da Nato’nun 60. yıldönümü toplantılarına karşı kurulan BLOCK NATO aktivist köyünde aynen de bunu gördük. Bu 4 günde gözlemlediğim ve yaşadıklarımı iki bölümde yazmaya karar verdim, zira karışık duygular, düşünceler, olaylar geldi geçti ve hala daha geçmekte. Bu 1. Bölüm yazısında, tamamiyle kişisel olarak benim neler yaşadığımı paylaşıyorum. 2. Bölümde ise aktivist kampında gözlemlediklerim üzerinden bir takım çözümlemeler yapma hevesindeyim, umarım ki tez zamanda.

BLOCK NATO kendi içinde 5 tane esas gruptan ve bu gruplar dışındaki aktivist bireylerden oluşuyordu. Strasbourg şehir merkezinin 5km uzaklığındaki Ganzau’da kurulan aktivist köyünde de kamp alanı her grubun kendi bayrağını asabildiği bölümlere ayrılmış, ortak alanların ise bayraksız ve sembolsüz kalması konusunda gruplar arasında fikir birliğine varılmıştı. Bizim çadırımız şiddetsiz doğrudan eylem yöntemini benimseyen NATO-ZU ( http://www.natozu.de/index.php?id=28) bölümündeydi kampın.

Her sabah uyandığımda, lenslerimi takmadan hemen önce, çadırdan tuvaletlere olan yolculuğum buğulu bir renkler tünelinden geçer gibiydi. Gökkuşağı bayraklı barış aktivistleri bölümünden kırmızı komünistlere doğru sola kıvrılıp az ötedeki siyah anarşistlerin ortasındaki kızılderili çadırını geçmek suretiyle pembe feministlerin sağından doğru yukarıya, tuvalete. Gün başlayınca herkesde bir hazırlık. Siyah blok (Antifa) Almanya sınırında Faşistlerle atışmaya gidiyor. Kamp alanında değişik doğrudan eylem yöntemlerinin eğitimleri yapılıyor İngilizce, Almanca, Fransızca, İspanyolca, Flamanca. Şiddetsiz, şiddetli, az şiddetli, şiddetsiz ama aktif direniş, şiddetsiz ve pasif direniş, vs vs. (Bu yöntemler üzerinden çıkarımlarımı 2. Bölüm yazısında anlatıcam, o yüzden şimdi hiç girip bulandırmıyorum bireysel tanıklığı olgunlaşmış düşüncelerle) Bir tarafta palyaço taburu eğitim ve hazırlıklarını yapıyor, biraz ötede tam da mutfağın yanında Samba aktivistleri çalışıyor, kampın bel kemiğini oluşturan, tamamiyle bağış kutusuna atılan bağışlarla çalışan organik ve vegan mutfaklar “Rampenplan” ve “Kokkerellen”ın yemek hazırlıklarını eğitimlere veya toplantılara, eylemlere katılmayan kamp sakinleri yardım ediyor. Siyah Haç çadırında( http://www.blackcrosscollective.org/) bir yandan aktivitelerden yara alıp dönenlere ilk yardım yapılırken, bir yandan Cumartesi, 4 Nisan’da olacak büyük protesto yürüyüşü için aktivist-medic eğitimleri veriliyor. Ve hatta ben de alıyorum bu eğitimden, protestoda hem varlığımı göstermek, hem de benden daha aktif ve polis ataklarına hedef olmaya daha müsait kişilere yardımcı olmak istiyorum. Bir avuç kişiyiz şunun şurasında, birisi yemeği yapsın, birisi yaraları sarsın ki birileri de gidip polise gardiyanlığını yaptığı sistemin nasıl bişiy olduğunu anlatabilsin. Yani, ben böyle düşündüm.

Ve Cumartesi günü, 4 Nisan NATO’ya karşı küresel eylem günü. Biz 250 kişilik NATO-ZU ekibi olarak Cuma akşamı 15-16şar kişilik gruplara ayrıldık. Hedef: NATO toplantısının yapıldığı Kongre Sarayı’na giden yollardan biri olan Avenue Pierre Mendes’i bloke edip delegelerin geri dönmesini sağlamak. Bunun için sabah 7de blokaj noktasında olmamız gerekiyor. Cuma akşamı kamptan çıkarak, tüm gece 18 km’lik yolu dağ, tepe, orman, kanal geçerek, grubun tamamının üşütüp bağırsakları bozması suretiyle, takip eden polis helikopterlerini atlatıp sabah 5.30′da şehir merkezine varıyoruz. Blokaj saati olan 7′yi beklemek için Avenue Pierre Mendes’in iki sokak ötesindeki bir evin açık garajındaki arabaları siper alıp sığınıyoruz. Kimimizin içi geçiyor, kimisi bahçeye işiyor, kimisi bütün bunlarla dalga geçiyor, kimisi uykusunda polisle konuşuyor. Gözümüzü önünde uzandığımız arabanın uzaktan kumanda sesiyle açıp şöyle bir geriliyoruz. Arabasına binen Fransız kadına günaydın diyoruz, gülümseyerek günaydın diyor. “Güvenlik” sebebiyle Starsbourg kentindeki tüm toplu taşıma seferleri durdurulmuş olduğundan işine arabasıyla gitmek zorunda. Bize kolay gelsin diyerek arabasına binip, bizi kendi park yerinde bırakıp uzaklaşıyor. Biz de son hazırlıklarımızı tamamlayıp, gaz maskelerimizi takıp, hızla blokaj noktasına doğru ilerliyoruz. Hala peşimizde polis yok. diğer yan sokaklardan öteki aktivist gruplarının tek tek çıkıp bize katılması ağzımızı kulaklarımıza doğru çekiyor inceden. Ve saat yedide 100 kişi olarak blokajımızı başlatıyoruz. Daha sonra polisle cebelleşen diğer gruplar da gelip bize katılıyorlar ve 250 kişiyle 5 saat boyunca Avenue Pierre Mendes’i bloke edip, NATO toplantısının el sıkışma ve açılış merasimini 3 saat kadar erteletmiş oluyoruz.
12′de bitirdiğimiz blokajdan sonra, şehrin öteki tarafındaki büyük protesto mitingine doğru gidiyoruz ama bir gece önceden kalan yorgun ve uykusuz halimizle biz oraya vardığımızda çoktan büyük olaylar çıkmış ve ortalık karışmıştı. Bu kısmı çok şahane özetleyen bir video linki yapıştırıyorum. Maalesef videonun kendisini yapıştıramıyorum, izin verilmediği için. Ama youtube’e çeşitli siber tünellerden sızabilirseniz tıklamanızı tavsiye ederim. Resimler ve ses kaydı, atmosferi olduğu gibi özetliyor.

http://www.youtube.com/watch?v=ibglzDhNfUE

(Fotoğraf: By Timo Vogt)
Paylaş:
  • Digg
  • StumbleUpon
  • del.icio.us
  • Facebook
  • Twitter
  • Google Bookmarks
  • email
  • FriendFeed
  • Google Buzz
  • Tumblr

Şehirde ekolojik yaşam

Mesgulüm, şehirdeyim, ekolojistim diye sayıklanıyorum ama büyük şehirde ekolojik yaşam mümkün değil demeyin…. Ben hala bugünkü şehir yaşami mantığının tamamiyle sürdürülebilir olduğunu düşünmüyorum; zira bu sistem içinde yediğimizi içtiğimizi istediğimiz biçimde üretmek mümkün değil ama isteyince şehir şartlarında da ekolojik dengeler kurulabiliyor. Aşağıya İmece Evi‘nin e-posta listesine düşen, şehirde ekolojik yaşamın nasıl mümkün olduğunu anlatan bir mektubu yapıştırıyorum. Cesaret edemeyenlere ilham verir umarım:

merhaba arkadaşlar,

insan hem metropolün hengamesinde koşuşturup hemde ekolojik nasıl yaşar? bu mümkün mü? aslında ertelediğimiz ,bilerek veya bilmeyerek es geçtiğimiz ayrıntılarda gizli herşey. yaşam biçimimizi belirleyen bu ayrıntılara biz müdahale ettik.bakın neler oldu.

kül suyu ile bulaşık makinası ve çamaşır makinası deterjanından kurtulduk. toprakana sitesinden temin ettiğimiz kavlıca unu sayesinde nohut mayalı ekmeğimizi kendimiz üretiyoruz. her cumartesi feriköyden pazar alışverişi sayesinde organik sebze ve meyveye ulaşıyoruz. meşe odunu yaktığımız kuzinemizden elde ettiğimiz kaliteli kül sayesinde çevremize külsuyu dağıtabiliyoruz. sıcak su elde ediyoruz, ekmek, kumpir yapabiliyor, kestane kebap ve gel keyfim gel yapabiliyoruz. aldığımız sebzeleri balkonda iki karton kutuyu iç içe koyarak daha sağlıklı saklama yapıyoruz. buzdolabına sebze ve meyve koymuyoruz. pazara veya başka bir alışverişe gittiğimizde yanimizda sepet ve file olduğundan poşete son verdik. peçete sadece tuvalette var. mutfakta ve yemekte yıkanabilir bez peçete kullanıyoruz ve kül suyu harika temizliyor. sadece zeytin yağı kullanıyoruz. banyoda sadece zeytin yağlı sabun kullanıyoruz. imeceevi dükkanından salça, zeytinyağı, sabun, şifalı otlar, sirke gibi gıdaları da alıyoruz. marketten hiç bir alışveriş yapmıyoruz.

sevgiler.
balıkçı musto.

Related Posts with Thumbnails
Paylaş:
  • Digg
  • StumbleUpon
  • del.icio.us
  • Facebook
  • Twitter
  • Google Bookmarks
  • email
  • FriendFeed
  • Google Buzz
  • Tumblr
Kral Büyük Frederick Euler'den 16 yaşındaki yeğeni Anhalt-Dessau prensesine mektupla hocalık etmesini istedi ve Euler felsefe, bilim, matematik gibi değişik konular üzerine iki yıl boyunca haftada iki mektup yazıp prensese gönderdi. Prensesden hiç bir zaman bir cevap gelmedi, ama bu dahi matemetikçi sıkılmadan bilgilerini bu onaltı yaşındaki prensesin anlayabileceği bir yalınlıkta ona sunmaya devam etti. 1768'de Euler arkadaşlarının tavsiyesi üzerine bu mektupları üç cilt halinde " Lettres à une princesse d'Allemagne" ismiyle yayınladı, bir alman prensesine mektuplar. Bu blog Euler'in Anhalt-Dessau prensesiyle yaptığı karşılıksız mektuplaşmaya öykünmeyle başlayan bir serüvende yazılan mektuplarda karşımiza çıkan güzellikler üzerine düşülen dipnotlardır...
Kategoriler
Arşiv