Author Archive
Yerel Grup Eylemine Giriş
Yerel. Türk Dil Kurumu sözlüğünden kelime anlamı: 1- Yöresel. 2- Gözlem yerine veya gözlemcinin bulunduğu yere göre tanımlanan. 3- Lokal.
Grup. Türk Dil Kurumu sözlüğünden kelime anlamı: 1- Ortak özellikleri olan varlıklar, nesneler bütünü. 2- Görüşleri, çıkarları bir olan kimseler bütünü, ekip.
Şimdi grup kelimesinin birinci anlamını al, yerel kelimesinin ikinci anlamına yerleştir. O zaman şöyle diyebilir miyiz?
Yerel Grup: Ortak özellikleri olan varlıklar, nesneler bütününün bulunduğu yere göre tanımlanması.
Mesela mahalle ortamında yaşamış olanlar bilir. Mahalle çocukları bir trip içindedirler adeta, kendi geyiklerini yaratırlar, takma isimler olsun, yeni oyunlar olsun, ne bileyim moda akımlarına özenme filan. Büyüklere yönelik grup halinde bir tutumları da vardır. Mahallede kendilerine iyi davranmayan bi bakkal amca varsa gidip ondan sakız çalarlar cezalandırmak olsun hesabı, sonra gidip daha iyi, tonton bakkal amcadan cips kola alırlar. İşte, Prenses, esasında bu çocuklar planlı, programlı, işbölümlü filan yerel grup eylemleri içinde yaşarlar. Mesela biz, 8-9 yaşlarındayken, bir yılbaşı akşamı büyüklerin keyfini bozmayalım diye onların eğlendikleri mekana mesafeli bir yerde oyalandırılırken cıngar çıkartıp, bir takım uyduruktan dramalar yaratıp bir şekilde büyüklerin olduğu yere kabul edilmeyi başarmıştık. Sanırım yalan uydurmaya ortaklık etme suçundan annemden sağlam çimdik yemiştim masa altından, ama tüm mahalle çocuklarıyla birlikte büyüklerin eğlence dünyasına çocuk olarak kabul edililip, onların da ona göre davranmayı kabul etmelerini sağlamıştık. Süper organize bir eylemdi. Gruptan bir kişi tüm dramı yaratan olacaktı, hani mızmızcı çocuk rolü. O mızmızlanınca diğer çocuklar ayaklanıp onlar da mızmızlanacaklardı ve iki ikişi de iletişim kişisi olarak gidip büyüklerden birini (mümkünse en hassas, sevgi dolu anne veya babayı) yakalayıp ayaklanmayı korkunç dramatik bir felaket olmuşcasına, doğaçlama yalan yöntemini kullanarak anlatacaktı ki birilerinin dikkatini çeksin mevzu, rakı masasında gündeme otursun, kulaktan kulağa gezsin ve dayanamayan ana baba yüreği olaya müdahale etsin. Tabi bu sözcüler grubun bilinen yaramazları değil de ya çokbilmişleri ya da inekleriydi. Çünkü inekleri büyükler daha çok dinler. Read the rest of this entry »
Hava muhalefet partisi
Geçtiğimiz Çarşamba günü otobüsteyim, Prenses, İngiltere’den Belçika’ya geri dönüyorum. Azıcık akşamdan kalmalık, bir uyuklama hali ki sorma. Telefonum çaldı, arayan annem. Öylesine hal hatır sormaca sandım da telefonda şımarayım diyorum azıcık. Anneme daha aloğğ derken endişeli bi telden, “İyi misin? Her şey yolunda mı?” diye soruyor. Tabi annemin sesini böyle duyunca en mayışık tarafından kafamda hızlıca bir sorguluyorum ne olmuş olabilir diye. Hani sesini duyan sanar ki depremler, seller, volkanlar almış götürmüş de benim haberim yok…. “İyiyim anne, ne oldu? Hayırdır?” diyorum, “ee” diyor “depremler, seller, volkanlar aldı götürdü gezegeni de senin haberin mi yok??
Haydaa… Uyan Elif… Gözünü aç… Hayır, zaten Britanya’dan kıta Avrupa’sına geçmek için kullanmamız gereken feribot şirketinin çalışanları grevde olduğundan şu allahın belası Eurotunnel’e bineceğiz diye yusufluyorum… Sorma, Prenses, bu Eurotunnel denen şey aracınla içine girdiğin (ki benim durumumda istikameti Budapeşte olan bir otobüs, içindeki curcunayı artık sen hayal et) raylı bir mekik işlevi gören metal bir tüp. Otobüsle daracık tüpe giriyorsun, her araç ayrı bi kapalı kompartmanda dışarıyı filan da göremiyorsun. Yan taraftaki ufak ekranlardan sürekli yazılar geçiyor “Kontağınızı kapatıp, havalandırma camlarını açın ve gerisini bize bırakın”, yok efendim “endişelenecek bir şey yok, kontrol bizde, Eurotunnel…” filan gibi bilim kurgu filmlerini andıran yazılar. Otobüsün içinde birileri uyukluyor, tırsan grup da böyle birbirine bakıyor tuhaf tuhaf zira bu Eurotunnel içinde yangın vukuatları filan olmuş zamanında. Aman neyse, annem ne diyordu? Deprem, sel, volkan…. Deprem, sel evet biliyoruz Şili, Çin, Haiti, Türkiye filan ulan bi deprem daha mı oldu Türkiye’de?? Volkan dedi bi de… Ne volkanı be? “Ha, anne yok yoldayım Brüksel’e dönüyorum. Ne oldu? Ne vol…” derken annem başlıyor anlatmaya İzlanda’da patlayan volkandan çıkan kül ve duman, tamamen durudurulan Avrupa hava trafiği vesaire vesaire… Read the rest of this entry »
David Lynch usulü Scooby Doo: Twin Peaks
Zeki, çevik, kıvrak ze
kalı, psişik bir dedektif… Ona her türlü destek olan, naif görünümlü ama yeri geldiğinde insiyatif almakla kalmayıp FBI’a bağlı çalışan bir adli doktoru yumruklamaktan çekinmeyen ama yer yer şüpheli davranışlarda bulunan kasaba şerifi… Ve akıl almaz absürdlüklerle dolu kasaba sakinleri…. Twin Peaks…
David Lynch’in 1990 yılında 29 bölüm olarak çektiği dizinin senaryosu, salt kendisinin dâhi kafasındaki detayları geniş geniş görsele dökmesi için yazılmış zannımca. Zira 45 dakikalık tam 29 bölüm, nüfusu 51,000 olan bir Amerikan kasabası’ndaki tek bir cinayeti çözmek üzerine çekilmiş! Karakterlerden, baş kahramanımız dedektif de dahil, bir kısmının psişik halleri ve doğaüstü deneyimleri ile birlikte bunların cinayetlerde bayağa ciddi ciddi ipucu olarak kullanılması olaylar zincirini iyice karmaşıklaştırıyor. Lynch abimizin fantazilerini zamanın klişe senaryosu üzerine kurması, kendisine hem izleyiciyi ekrana bağlama garantisi vermiş hem de ekrana bağladığı izleyiciyi cinler, devler, cüceler, kırmızı kadife perdeler, seksi kadınlar, tanıklık eden odunlarla gülme, gerilme ve mest olmayla tiksinme arasında bir yerde bırakabilme şansını vermiş. Read the rest of this entry »
Truc Troc: Sanat değiş tokuş
1971 yılında, genç Belçika’lı plastik sanatçılar biraraya gelerek kafalarındaki prensiplere uygun projeler yapmaya karar verirler. Üç ana prensip vardır: kendilerine ve diğerlerine yardım etmek, halka kendilerini sanatçı olarak tanıma fırsatı vermek ve çağdaş sanatı kendileri üzerinden popülerleştire
bilmek. Bu prensiplerle yola çıkan ekipten genç heykeltraş Mon De Rijck, “demokratik kayırma” kavramını ortaya atar ve bunu takiben bedava sergiler düzenleyerek ziyaretçilerin bir veya birden fazla sanat eserini kiralaması fırsatını sağlar. Bu girişimden bir yıl sonra Brüksel’deki Woluwe St. Lambert mahallesinin Külltür Konseyi de bu “demokratik kayırma” konseptini benimseyen sanatçı kollektifiyle işbirliği yapma kararı alır ve birlikte, sanat eserlerinin bedava görülüp kiralayabilme fırsatının verildiği ilk sanat galerisini (Malou bahçeleri ortasındaki şato içinde) açarlar.
İşte sıklıkla Truc Troc aktivitesini organize etme fikri de böyle gelişiyor. 1975 yılında Malou şatosunda, 200 sanatçı işlerini bedavaya sergiliyor ve ziyaretçiler takas yöntemiyle bu işleri kiralayabiliyor. Mesela senin iş iki ay benim ofiste dursun, karşılığında sen iki ay boyunca benim arabamı kullan gibi. Böylece sanatçı ihtiyaçlarını karşılıyabiliyor ve geçici olarak işlerini değişik mekanlarda segileme fırsatı buluyor; öte yandan, sanat meraklısı kişi de beğendiği işi mekanında bulundurarak pek çok emeğin sonrasında ortaya çıkan işe ev sahipliği yapıyor. 1972 yılında gerçekleşen bu ilk Truc Troc organizasyonunun tadı, Avrupa sanat camiasının damağında kalıyor ki bunu düzenli olarak yinelemeye karar veriyorlar. Read the rest of this entry »
Sınırlar dışı/sınırlar içi
Ya içindesindir sınırların, Prenses, ya da dışında. Birileri böyle uygun görüyor, geri kalanlar da bunu kabulleniyor da o yüzden bu böyle. Peki ya kendin içindeyken kafan dışındaysa?
İnsan Hakları Evrensel Bildirisi’nin 13. maddesi der ki:
1. herkes, her bir devletin sınırları içerisinde hareket etme ve yerleşme özgürlüğü hakkına sahiptir.
2. herkes, kendi ülkesi de dahil, herhangi bir ülkeyi terk etme ve ülkesine geri dönme hakkına sahiptir.
Benim bunu şimdi yazmamın nedeni, yaşadığım
memlekette yavaş işleyen bürokrasi sebebiyle hareketimin kısıtlanıyor olması ve her gün bu, herkesin bir norm olarak kabullendiği “bir ülke vatandaşı olma ve fakat başka ülkelerde yaşamak istediğinde binbir türlü dereden su getirtilmesi sebebiyle rahat verilmeme” halini aklımda tutuyor olmamdır. Hani benim şikayet etmem bile aslında biraz ayıp, Avrupa’da yaşayan o kadar kaçak göçmen hayatından bezdirilirken ama ucundan da olsa bu ait olmama hissi bana bürokratik organlarla her gün hatırlatıldığından bu histen tiksinmeye başladım. Durumum şöyle Prenses… Esasında yasal yöntemlerle başvurulmuş ve aylarca bekleme (tabi her gün telefonla takip, arama, sorma vesaire) sonrasında edindiğim, Belçika’da yaşamak ve çalışmak için bir çalışma iznim var elimde. Avrupa vatandaşı olmayan sen ve ben gibi kişilerin (hmm… belki sen değil de ben, hani Prenses’sen sanmıyorum vizeye filan başvurman gereksin, direk yeşil pasaport di mi?) başvurduğu çalışma izni konsolosluğa başvurduktan sonra Belçika çalışma bakanlığı ve yabancılar dairesi de dahil bir ton elden ele dolaşıp, damgalar kaşeler yiyor. Sonra sana izin veriyorlar ama pasaportundaki bu izin sadece memlekete bir kerelik giriş yapabilmek için. Neden mi? Güzel soru… Read the rest of this entry »
Yıl sonuna doğru ortalık karışırken karlar altında Afrika dansı…
İskandinavya soğuklarına rağmen Kopenhag’da yüz binlerce sivil sokaklarda, yine de karar alma mekanizmaları saçma kararlar almak suretiyle bu kararları yaptırıma bağlayamıyor, Türkiye karışmış yine -annem aradı söyledi, tatsız buralar dedi- DTP kapatılmış ve DTP’lilerle birlikte milliyetçilerde sokaklara dökülmüş, Avrupa’yı karlı soğuk hava dalgası vurdu da hayat bir yavaş akıyor ki sorma, İran’da reformist dini lider Ayatollah Montazeri ölmüş ve reformist halk bastırılmış kinleriyle meydanlarda ağıt yakıyor, İtalya’da halkın çoğunluğu ayaklanmış Berlusconi’yi istemezük diyor. Bir tane iyi haber duymak istiyor bünye bu karlı -13 derece memlekette. Ben de saçma bürokratik engellere takıldığımdan buradan çıkamıyorum gibi, Prenses. Çalışma vizesi olan birisi olarak yerel muhtarlığa kayıt olup bir kimlik kartı almadan ülkeden çıkamıyorum, oldu da çıktım, geri gelemiyorum. Ve bu kayıt işlemi 3.5 aydır sürüyor. Kar yağdığı ve noel öncesi olduğu için bürokratlar bir rehavet içinde, ailelerinin yanına gidip sıcak çikolata içmek istediklerinden bir an önce, pek umurlarında değil göçmenler gidip sevdiklerini görmek ister mi kara kış bastırmışken. 31 Aralık aynı zamanda tam dolunaymış Prenses ve ben umuyorum ki yeni ay ve yeni yılla birlikte herkes bir siner, ortalık bir durulur, herkes bi derin nefes alıp birbirini kucaklar.
Ben de bu
soğukların üstesinden gelmek için Afrika dansına sardım. Epeydir sardım da şimdi daha sık dans etmek istiyorum. İronik gibi. Karda kaya kaya gittiğim dans kursunda Afrika perküsyonları eşliğinde iki saat enerji alıyor, enerji saçıyorum. Dışarıya çıkınca tabi az evvel kulak memesi kıvamına gelmiş kaslar kemiklerle bütünleşiyor soğuktan. Ama o kadar mutlu ediyor ki beni. Diyorum param olsa da her gün gidip dans edebilsem. Eğitmenimiz Zam Ebale. Kendisi orta Afrika’nın Cameroon Cumhuriyeti doğumlu bir dansçı ve eşcinsel aktivist. Budist öğretisiyle yetişmiş ve tabi ki bu soğuk avrupa memleketi yerine güzelim Afrika’ya dönüp yaşamak, dans etmek istiyor ama eşcinsel ilişkiyi 5 yıla kadar hapis cezasına çarptıran memleketine 347. yasa kaldırılana kadar dönmeyeceğini ve bunun olması için uzaktan da olsa elinden geleni yapacağını söylüyor.
Egosu epey şişkin olmasına rağmen (ve hatta tam da bu yüzden) çok iyi bir dans eğitmeni, Zam. Tabi bu egoyla sorunları olan öğrenciler uzakta durmayı tercih ediyorlar ama kendisini öyle kabul edince dersleri tadından yenmiyor ve iyi dansçıya hakkını veriyor. Read the rest of this entry »
Genetiğiyle oynanan kültür
Bilmem haberin var mıdır Prenses ama Türkiye’de Eylül ayının sonunda “gıda ve yem amaçlı genetik yapısı değiştirilmiş organizmalar ve ürünlerinin ithalatı, işlenmesi, ihracatı, kontrol ve denetimine dair yönetmelik” diye bir yönetmelik çıktı. Bu yönetmeliğin izniyle Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar (GDO) artık ülkeye rahat rahat girebilecek, ithal ve ihraç edilebilecek.
Süreç şöyle gelişti: Haziran ayında -tam da ben Türkiye’deyken- bir GDO (Ulusal -güya- Biyogüvenlik) yasa tasarısının taslağı ortaya atıldı bir anda (?!). Esasında, Ocak ayının başında
Tarım Bakanlığı Tarımsal Araştırmalar Genel Müdürlüğü’nde tasarı ile ilgili bir bileşenler toplantısı yapılıyor ve bu toplantıya -yeterince bileşen gibi görünmediklerinden olacak- Ziraatçiler Derneği, Çiftçi-Sen, GDO’ya Hayır Platformu, Buğday gibi bizim anladığımız dilde “biyogüvenlik” üzerine çalışmaları olan sivil toplum kuruluşları yerine Cargill, Monsanto gibi ülkemizde ve tüm dünyada GDO üreten, ithal eden ağa baba şirket temsilcileri davet ediliyor. Arada neler dönüyor bürokrat-işadamı ortamlarında bilemiyoruz ama sonra Nisan ayı oluyor ve bu yasa tasarısı dillere pelesenk edilmeden hemen önce TBMM’den beş milletvekili ile bir TÜBİTAK temsilcisi, ABD Tarım Bak
anlığı’nın ve dünyadaki GDO’lu tohum üretiminin %71ini elinde tutan Monsanto şirketinin sponsorluğunda ABD’ye gidiyor ve dönüşte ismini basında bulamadığım bir milletvekilimiz, Meclis’e gelmesi beklenen biyogüvenlik yasa tasarısı ile ilgili çok şey öğrendiğini, Türkiye’nin ABD’ye tarımsal ürün ihracatı için çok sağlam kaynak olduğunu, “pamuk, mısır ve yağlı tohumlarda halihazırda ABD ihracatında ikinci sırada olduğumuzu” anlatıyor. Şimdi ne alaka hakkaten deme Prenses. Adam önce diyor Biyogüvenlik Yasasıyla ilgili çok şey öğrendim, sonra anlatıyor ABD’ye ihracat, yağlı tohum, yağlı müşteri, canavar tohum… Ekonomik güvenlik konusunda bir şeyler öğrendikleri kesin de biyogüvenlik konusu pek anlaşılamamış gibi geldi sanki bana. Neyse, sonra tasarı geçti, geçmedi, iptal davası açıldı vesaire derken, bu arada sivil toplum kuruluşları uyanıp, kapılar ardında nelerin döndüğünden emin olmadıkları halde insanları bir dolaplar döndüğü konusunda uyandırmak suretiyle harekete geçiyorlar ama Ekim ayının sonlarında zırt diye yönetmelik çıkıveriyor.
Peki bu yönetmelik sayesinde başımıza ne şekil çoraplar örülebilir?
En öncelikli açmazı, ürünleri bu ürün GDO’ludur veya GDO’suzdur diye etiketleme iznini vermiyor bu yönetmelik. Şimdi, esasında epey bir zamandır zaten çaktırmadan GDOlu ürün yemekteyiz, Prenses. Marketten aldığın ürünlerin bir çoğunda genetiğiyle oynanmış soya olsun, şeker, palmiye yağı olsun -ha bir de şu Arı Domates denilen şirin mi şirin dallı domates var ya, o da öyle- her türlüsü mevcut ama üzerinde “GDO içerir” ibaresi olmadığı için memlekete girebiliyordu. Read the rest of this entry »
Rüyadan gerçekliğe….Cevap ver gerçeklik!
Hasta olduğum zaman çok acayip rüyalar görebiliyorum, Prenses. Bazen rüyadan rüyaya uyanıyorum bazen gerçekte uyanıp rüyada uyuyorum. Geçen gece yine çok tuhaf şeyler gördüm. Rüyamda Berlin’deyim ve Ekim’in ortasında kar yağıyor, inanılmaz soğuk hava. Çok üşüyorum. Berlin’e sanki bir şeyin parçası olarak gitmişim gibi, evet evet, nükleer silahların ve NATO’nun artık olmamasını isteyen bir grup güzel insanla birlikteyim. Bir grubun parçasıyım. Konuşuyorum, sunum yapıyorum ama rüya bu ya işte tam bilemiyorum hangi esas amaçla oradayım. Sanki sadece orada olmam gerektiğini biliyorum gibi ve Akdeniz’li bünyenin içine işleyen o soğuk havaya rağmen tanıştığım güzel insanlar içimi ısıtıyor gibi hissediyorum (38 derece ateşten heralde).
Yaşlı bir kadınla kahve içiyorum karla karışık yağmurun altında. Küçücük kısa saçlı bir Alman. Yüzyıllardır “Doğ
u” Almanya’daymış gibi konuşuyor. Sürekli gülümseyen bir yüzü var. 89′dan beri barış var, umut var diyor. Bombodrom, NATO askeri silah üssünün kapanması için yerel hareketlenmeler içinde, yerelde eylemliliğin sağlanması için uğraşıyor. Alman halkının %80′i bu üssün kapanmasını istiyor ama insanları yerelde hareketlendirmek, sokağa çıkıp dileklerini söylemelerini sağlamanın ne kadar zor olduğundan bahsediyor. Sonra başka birisinin Camel sigara içtiğini görüp bir kahkaha fırlatıyor ve Camel’la ilgili bir hikayesini anlatıyor: “7-8 yaşlarındaydım, 2. Dünya savaşı bittikten hemen sonra Amerikan askerleri kol gezerdi Doğu Almanya’da. Bu askerler bayılırlardı biz yerli çocuklarla takılmaya. Bir keresinde, birkaç arkadaşımız onları oyalarken ben askeri jiplerine sızıp iki karton Camel sigara kaçırmıştım kazağımın altında. Sattığım Camel paketleri birkaç aylık cep harçlığımı çıkarttı doğrusu. O yüzden Camel içmem ama çok severim!!”. Rüyaya bak Prenses, teyze kaç tane savaş görmüş hala eylem peşinde, güler yüzüyle. Ayrıca muhtemelen yetmiş küsür yaşlarında. Ama diyor ki “Ben, Dünya düzenin bir insan ömrü içinde defalarca uç noktalarda değişebileceğine tanık oldum. O yüzden şimdi de değişebileceğine inanıyorum. Şimdiye kadar birileri istedi ve hareket edip onu değiştirdi. İstersek ve istediklerimiz doğrultusunda harekete geçersek Dünya düzeni yine değişebilir arzuladığımız yönde.” Ne mutlu bu rüya yahu…Hani klişe ak sakallı dede de değil bu konuşan, ak saçlı Alman teyze.
Larry Flynt’e Karşı Diğerleri
Öyle misyon, idealler filan değil de tutku ve arzu insanın hayatta kalmasını sağlar. İnsanda ancak tutku olduğunda etrafını değiştirmeye çalışır. Birisine tutkuyla aşıksan onunla birlikte olmak için etrafındaki engelleri kaldırmaya çalışırsın, resim yapmaya tutkuyla bağlıysan çevrende ilham verecek nesnelerin olması için uğraşırsın, tutkun gezmekse şartlarını gezebilmeni sağlayacak şekilde değiştirirsin. Her neye tutkuyla bağlıysan bunu yapma hakkı ve özgürlüğüne ulaşmak için çırpınırsın. Peki ya tutkun seks ise? Larry Flynt’in tutkusu seksti ve bunu sonuna kadar yaşamak için bulunduğu yerden başlayarak bunun kabul görür bir hale gelmesi için bir şeylerin değişmesine yol açtı. Avantajı, hippie hareketinin hızlandığı 70′lerin Amerika’sında buna başlamasıydı; dezavantajıysa küçük bir kasabada olmasıydı.
Küçüklüğünden beri kocaman egosunu tatmin etmek için “normal” hayattan çıkışlar arayan ve hatta 15 yaşında okuldan ve evden ayrılıp doğum serifikasının tarihini değiştirmek suretiyle orduya bile katılan Larry, buna ancak kardeşiyle birlikte the Hustler Club’ı açtıktan sonra ulaşabileceğini görür. Daha sonra onu porno yayıncılığının kralı yapacak dergisiyle aynı adı taşıyan Hustler Club, 60′ların sonu, 70′lerin başı Amerika’sının Kentucky’deki ufak bir orta sınıf kenti için bir ilkdir. Yani çıplak kızların dans edip, çıplak garsonların kucak dansı yaptığı ilk gece klübüdür. Ve tabii k
i kısa sürede hıristiyan kesimin protestolarının baş kahramanı olur. Bu, Larry’nin çok da umurunda olmaz. Esasında, dikkati çeken asıl adam ve kendi tutkusunu gerçekleştirdiği hikayenin baş kahramanı olmak hoşuna bile gider. Klüpteki kızların hepsiyle ayrı ayrı ve bazen topluca yattığı bir sır değildir ve bunu saklamaya da çalışmaz. Klübün haftalık gazetesini çıkartmaya karar verir Larry ve önceleri siyah-beyaz saman kağıda baskı olan soft-porn gazetesi, Larry’nin büyük arzusuyla ve uğraşısıyla kuşe kağıda tam sayfa aylık bir porno dergisine dönüşür. Sadece yetişkinler için tezgah altı satılmayan, marketlerde kolaylıkla bulunabilinecek bir dergi olarak dağıtımı yapılır. Ve Larry defalarca mahkemeye verilir. Larry’nin ve the Hustler’ın avukatlığını yapan Alan Isaacman bir sivil haklar uzmanıdır ve bu dergiyi tasvip etmese de davaları alıp kazanmak için uğraşmaya karar verir.
Savunmalarında jürinin dikkatini ahlakçılıktan sivil haklara, ifade özgürlüğüne çekmeye uğraşır. The Hustler, hem Larry’e açılan bu davalar sayesinde hem de zamanın first lady’si Jackie Kennedy’nin çıplak pozlarını bulup yayınlamalarıyla gündemden düşmez. Tutucu hristiyanlar saldırdıkça dergi daha çok dikkat çeker ve Larry daha sık mahkemeye gittikçe egosu iyice şişer ve porno hakkını genelleştirmek için uğraşmaktan vazgeçmez. Mahkemeye giderken Amerikan bayrağını kıçına don diye bağlar, hakimin kafasına portakal kabuğu fırlatır, kefalet parasını mahkemeye bikinili kızlarla getirtir ve tabi ki defalarca tutuklanır ve salıverilir. Hristiyan, anti-pornografi aktivistlerinin baş düşmanı haline gelir ve vurulup felç olur, tonlarca ameliyat geçirir, morfin kullanmak zorunda kalır ama hali vakti aksileştikçe o, yaptığı şeyi daha da ileri götürür. İddiası seksin, cinsel organların Tanrı tarafından verildiği, bunu belgelemenin ve belgelenene bakmanın ahlaksızlık olarak nitelendirilmesinin Tanrı’nın varlığıyla ters düşüyor olduğudur. “Öldürmek kötü bir şeydir ve bunu yapanlar da ceza alır ama bunu en dramatik halleriyle belgeleyenler bırakın hapse girmeyi Pulitzer ödülüne layık görülürler” der açıklamalarında.
Yaptığı, gördüğü her şeyden ilham alır. Evangelist kilisesi onu vaftiz eder ve hristiyan olur bir ara. Bundan aldığı ilhamla hristiyanlık temalı pornografi yapmaya başlar ve doğal olarak kendisine açılan davaların sayısı da artar. Arttıkça o da üstlerine gider ve zamanın koyu Protestan bakanı Jerry Falwell’in ilk cinsel deneyiminin annesiyle olduğu esprisini yazacak kadar ileri gider. Yıllarca uzayan ve karşılıklı açılan davalar zincirinin sonunda (70ler bitip 80lere gelinmiştir bu arada) basın-yayın özgürlüğü altında dava düşer ve beklenmeyen bu karar Amerikan sivil hakları tarihinde yeni bir açılım yaratır.
Larry Flynt hali hazırda hayatta ve hala Larry Flynt Publications, porno yayınevinin başındadır. (Not: Türkçe Google portalında the Hustler dergisini arattığımda sayfanın sansürlendiği yazısıyla karşılaştım. İroniye bak!) Başrollerini Woody Harrelson ve Coutney Love’ın paylaştığı ve çok zor sahnelerde inandırıcı performanslar sergiledikleri The People vs. Larry Flynt filminde bu kadarını görüyoruz.
Hani bazı filmleri gözlerin fal taşı gibi açık izlersin ve bunun tek sebebi bu hikayenin gerçek olmasıdır ya, bu filme de öyle izleniyor işte. Kahkahalarla gülmeden edemedim de komik bir şey olduğu için değil sadece bu karakterin gerçekte varlığını hayal ettiğimden. Zır deli bir adam, seks manyağı ve bunu kendisi de itiraf ediyor, para kazanmak istiyor ama para kazanmak için inandığı değerlerden feragat edildiğinde şirketindeki herkesi kovabiliyor. Çünkü deli işte. Bunu ortaya dökmekten çekinmek yerine böyle kabul görme hakkını kazanmaya uğraşıyor. Birilerini öldürmüyor, uyuşturucu ticareti yapmıyor. İzledikten sonra aklıma fazlasıyla Jim Morrison‘la olan benzerlikleri geldi. İkisi de zır deli ve tutkularını yaratıcılıkla birleştirip çevrelerindeki insanlara beklemedikleri tokatlar atmaktan çekinmiyorlar. İkisi de çokeşli bir hayat sürerken hep yanlarında olan, aşık oldukları birer kadın var. Bu kadınlar da ayrı birer karakter olmalarına karşın bu deli adamların kocaman egolarıyla, paranoyaları, korkuları, dengesizlikleriyle yaşamaktan zevk alıyorlar ve kendileri de dengesizleşiyor oldukları halde sonuna kadar bunun bir parçası olmayı tercih ediyorlar. Hiç bir zaman kimin egosu kimden üstün kavgası olmuyor bu adamlar ve çevrelerindekiler arasında, herkes biliyor ki onunki her şekilde bastıracak, inme inmiş, göbek salmış, defalarca hapse girip çıkmış olsa da. Bu iki adama da oportünist diyebiliriz. İkisi de popüler akımlardan, ilham almak veya kendi egolarını ön plana çıkarmak için faydalanıyorlar ama bu akımların değerleriyle kendilerini özdeşleştirmiyorlar. Gönüllü askerlik geçmişi, paraya olan sevgisi ve yayın şirketindeki diktatör rolüne karşın Larry Flynt, 70′lerde savaşma seviş vurgusuyla, çıplaklık, uyuşturucu kavramlarıyla hippie akımından faydalanıp popülerliğini arttırıyor tıpkı evangelist kilisesi tarafından vaftiz edilmeyi kabul etmesi gibi. Jim Morrison da pagan olmadığı halde pagan ayinlerine katılıyor, konserlerinde bir savaşma seviş mesajı verirken iki dakika sonra herkesin birbirini öldürmesi gerektiğini söylüyor. Kafaları karıştırarak kendilerini ciddiye alanlarla alay etmeye bayılıyorlar.
Aklıma gelen bir üçüncü karakter de Fear and Loathing in Las Vegas serisinin yazarı Hunter S. Thompson. Bu kişi de nev-i şahsına münhasır olarak tanımlayabileceğimiz, hayatını bir deney tahtası olarak gören ve yazabilmek için yaşayan bir karakter. Kendisi de tıpkı Jim Morrison ve Larry Flynt gibi arzuladığı şey ne kadar ahlaksızca görünüyor olursa olsun bunu bastırmak yarine bundan para kazanarak etrafını değiştiriyor ve ne tesadüftür ki yine 70lerin Amerika’sı ortamlarının bir mahsülüdür kendisi. Where the Buffalo Roam filmini izlersen bu adamın gerçek olduğunu düşündükçe ağzın kulaklarına yayılacak ve de film hiç bitmesin isteyeceksin!
Böyle karakterler iyidir, kötüdür, çevresine yararlıdır veya zararlıdır mevzusu tamamen kişisel değerlerle ilgili ama bir gerçek var ki bu adamlar bu şekilde yaşamamış olsalardı dünyaya şu anda baktığımızdan başka türlü bakıyor olurduk….
Elif













