Author Archive

Truc Troc: Sanat değiş tokuş

1971 yılında, genç Belçika’lı plastik sanatçılar biraraya gelerek kafalarındaki prensiplere uygun projeler yapmaya karar verirler. Üç ana prensip vardır: kendilerine ve diğerlerine yardım etmek, halka kendilerini sanatçı olarak tanıma fırsatı vermek ve çağdaş sanatı kendileri üzerinden popülerleştirebilmek. Bu prensiplerle yola çıkan ekipten genç heykeltraş Mon De Rijck, “demokratik kayırma” kavramını ortaya atar ve bunu takiben bedava sergiler düzenleyerek ziyaretçilerin bir veya birden fazla sanat eserini kiralaması fırsatını sağlar. Bu girişimden bir yıl sonra Brüksel’deki Woluwe St. Lambert mahallesinin Külltür Konseyi de bu “demokratik kayırma” konseptini benimseyen sanatçı kollektifiyle işbirliği yapma kararı alır ve birlikte, sanat eserlerinin bedava görülüp kiralayabilme fırsatının verildiği ilk sanat galerisini (Malou bahçeleri ortasındaki şato içinde) açarlar.

İşte sıklıkla Truc Troc aktivitesini organize etme fikri de böyle gelişiyor. 1975 yılında Malou şatosunda, 200 sanatçı işlerini bedavaya sergiliyor ve ziyaretçiler takas yöntemiyle bu işleri kiralayabiliyor. Mesela senin iş iki ay benim ofiste dursun, karşılığında sen iki ay boyunca benim arabamı kullan gibi. Böylece sanatçı ihtiyaçlarını karşılıyabiliyor ve geçici olarak işlerini değişik mekanlarda segileme fırsatı buluyor; öte yandan, sanat meraklısı kişi de beğendiği işi mekanında bulundurarak pek çok emeğin sonrasında ortaya çıkan işe ev sahipliği yapıyor. 1972 yılında gerçekleşen bu ilk Truc Troc organizasyonunun tadı, Avrupa sanat camiasının damağında kalıyor ki bunu düzenli olarak yinelemeye karar veriyorlar. Read the rest of this entry »

Sınırlar dışı/sınırlar içi

Ya içindesindir sınırların, Prenses, ya da dışında. Birileri böyle uygun görüyor, geri kalanlar da bunu kabulleniyor da o yüzden bu böyle. Peki ya kendin içindeyken kafan dışındaysa?

İnsan Hakları Evrensel Bildirisi’nin 13. maddesi der ki:
1. herkes, her bir devletin sınırları içerisinde hareket etme ve yerleşme özgürlüğü hakkına sahiptir.
2. herkes, kendi ülkesi de dahil, herhangi bir ülkeyi terk etme ve ülkesine geri dönme hakkına sahiptir.

Benim bunu şimdi yazmamın nedeni, yaşadığım memlekette yavaş işleyen bürokrasi sebebiyle hareketimin kısıtlanıyor olması ve her gün bu, herkesin bir norm olarak kabullendiği “bir ülke vatandaşı olma ve fakat başka ülkelerde yaşamak istediğinde binbir türlü dereden su getirtilmesi sebebiyle rahat verilmeme” halini aklımda tutuyor olmamdır. Hani benim şikayet etmem bile aslında biraz ayıp, Avrupa’da yaşayan o kadar kaçak göçmen hayatından bezdirilirken ama ucundan da olsa bu ait olmama hissi bana bürokratik organlarla her gün hatırlatıldığından bu histen tiksinmeye başladım. Durumum şöyle Prenses… Esasında yasal yöntemlerle başvurulmuş ve aylarca bekleme (tabi her gün telefonla takip, arama, sorma vesaire) sonrasında edindiğim, Belçika’da yaşamak ve çalışmak için bir çalışma iznim var elimde. Avrupa vatandaşı olmayan sen ve ben gibi kişilerin (hmm… belki sen değil de ben, hani Prenses’sen sanmıyorum vizeye filan başvurman gereksin, direk yeşil pasaport di mi?) başvurduğu çalışma izni konsolosluğa başvurduktan sonra Belçika çalışma bakanlığı ve yabancılar dairesi de dahil bir ton elden ele dolaşıp, damgalar kaşeler yiyor. Sonra sana izin veriyorlar ama pasaportundaki bu izin sadece memlekete bir kerelik giriş yapabilmek için. Neden mi? Güzel soru… Read the rest of this entry »

Yıl sonuna doğru ortalık karışırken karlar altında Afrika dansı…

İskandinavya soğuklarına rağmen Kopenhag’da yüz binlerce sivil sokaklarda, yine de karar alma mekanizmaları saçma kararlar almak suretiyle bu kararları yaptırıma bağlayamıyor, Türkiye karışmış yine -annem aradı söyledi, tatsız buralar dedi- DTP kapatılmış ve DTP’lilerle birlikte milliyetçilerde sokaklara dökülmüş, Avrupa’yı karlı soğuk hava dalgası vurdu da hayat bir yavaş akıyor ki sorma, İran’da reformist dini lider Ayatollah Montazeri ölmüş ve reformist halk bastırılmış kinleriyle meydanlarda ağıt yakıyor, İtalya’da halkın çoğunluğu ayaklanmış Berlusconi’yi istemezük diyor. Bir tane iyi haber duymak istiyor bünye bu karlı -13 derece memlekette. Ben de saçma bürokratik engellere takıldığımdan buradan çıkamıyorum gibi, Prenses. Çalışma vizesi olan birisi olarak yerel muhtarlığa kayıt olup bir kimlik kartı almadan ülkeden çıkamıyorum, oldu da çıktım, geri gelemiyorum. Ve bu kayıt işlemi 3.5 aydır sürüyor. Kar yağdığı ve noel öncesi olduğu için bürokratlar bir rehavet içinde, ailelerinin yanına gidip sıcak çikolata içmek istediklerinden bir an önce, pek umurlarında değil göçmenler gidip sevdiklerini görmek ister mi kara kış bastırmışken. 31 Aralık aynı zamanda tam dolunaymış Prenses ve ben umuyorum ki yeni ay ve yeni yılla birlikte herkes bir siner, ortalık bir durulur, herkes bi derin nefes alıp birbirini kucaklar.

Ben de bu soğukların üstesinden gelmek için Afrika dansına sardım. Epeydir sardım da şimdi daha sık dans etmek istiyorum. İronik gibi. Karda kaya kaya gittiğim dans kursunda Afrika perküsyonları eşliğinde iki saat enerji alıyor, enerji saçıyorum. Dışarıya çıkınca tabi az evvel kulak memesi kıvamına gelmiş kaslar kemiklerle bütünleşiyor soğuktan. Ama o kadar mutlu ediyor ki beni. Diyorum param olsa da her gün gidip dans edebilsem. Eğitmenimiz Zam Ebale. Kendisi orta Afrika’nın Cameroon Cumhuriyeti doğumlu bir dansçı ve eşcinsel aktivist. Budist öğretisiyle yetişmiş ve tabi ki bu soğuk avrupa memleketi yerine güzelim Afrika’ya dönüp yaşamak, dans etmek istiyor ama eşcinsel ilişkiyi 5 yıla kadar hapis cezasına çarptıran memleketine 347. yasa kaldırılana kadar dönmeyeceğini ve bunun olması için uzaktan da olsa elinden geleni yapacağını söylüyor.

Egosu epey şişkin olmasına rağmen (ve hatta tam da bu yüzden) çok iyi bir dans eğitmeni, Zam. Tabi bu egoyla sorunları olan öğrenciler uzakta durmayı tercih ediyorlar ama kendisini öyle kabul edince dersleri tadından yenmiyor ve iyi dansçıya hakkını veriyor. Read the rest of this entry »

Genetiğiyle oynanan kültür

Bilmem haberin var mıdır Prenses ama Türkiye’de Eylül ayının sonunda “gıda ve yem amaçlı genetik yapısı değiştirilmiş organizmalar ve ürünlerinin ithalatı, işlenmesi, ihracatı, kontrol ve denetimine dair yönetmelik” diye bir yönetmelik çıktı. Bu yönetmeliğin izniyle Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar (GDO) artık ülkeye rahat rahat girebilecek, ithal ve ihraç edilebilecek.

Süreç şöyle gelişti: Haziran ayında -tam da ben Türkiye’deyken- bir GDO (Ulusal -güya- Biyogüvenlik) yasa tasarısının taslağı ortaya atıldı bir anda (?!). Esasında, Ocak ayının başında

Tarım Bakanlığı Tarımsal Araştırmalar Genel Müdürlüğü’nde tasarı ile ilgili bir bileşenler toplantısı yapılıyor ve bu toplantıya -yeterince bileşen gibi görünmediklerinden olacak- Ziraatçiler Derneği, Çiftçi-Sen, GDO’ya Hayır Platformu, Buğday gibi bizim anladığımız dilde “biyogüvenlik” üzerine çalışmaları olan sivil toplum kuruluşları yerine Cargill, Monsanto gibi ülkemizde ve tüm dünyada GDO üreten, ithal eden ağa baba şirket temsilcileri davet ediliyor. Arada neler dönüyor bürokrat-işadamı ortamlarında bilemiyoruz ama sonra Nisan ayı oluyor ve bu yasa tasarısı dillere pelesenk edilmeden hemen önce TBMM’den beş milletvekili ile bir TÜBİTAK temsilcisi, ABD Tarım Bakanlığı’nın ve dünyadaki GDO’lu tohum üretiminin %71ini elinde tutan Monsanto şirketinin sponsorluğunda ABD’ye gidiyor ve dönüşte ismini basında bulamadığım bir milletvekilimiz, Meclis’e gelmesi beklenen biyogüvenlik yasa tasarısı ile ilgili çok şey öğrendiğini, Türkiye’nin ABD’ye tarımsal ürün ihracatı için çok sağlam kaynak olduğunu, “pamuk, mısır ve yağlı tohumlarda halihazırda ABD ihracatında ikinci sırada olduğumuzu” anlatıyor. Şimdi ne alaka hakkaten deme Prenses. Adam önce diyor Biyogüvenlik Yasasıyla ilgili çok şey öğrendim, sonra anlatıyor ABD’ye ihracat, yağlı tohum, yağlı müşteri, canavar tohum… Ekonomik güvenlik konusunda bir şeyler öğrendikleri kesin de biyogüvenlik konusu pek anlaşılamamış gibi geldi sanki bana. Neyse, sonra tasarı geçti, geçmedi, iptal davası açıldı vesaire derken, bu arada sivil toplum kuruluşları uyanıp, kapılar ardında nelerin döndüğünden emin olmadıkları halde insanları bir dolaplar döndüğü konusunda uyandırmak suretiyle harekete geçiyorlar ama Ekim ayının sonlarında zırt diye yönetmelik çıkıveriyor.

Peki bu yönetmelik sayesinde başımıza ne şekil çoraplar örülebilir?

En öncelikli açmazı, ürünleri bu ürün GDO’ludur veya GDO’suzdur diye etiketleme iznini vermiyor bu yönetmelik. Şimdi, esasında epey bir zamandır zaten çaktırmadan GDOlu ürün yemekteyiz, Prenses. Marketten aldığın ürünlerin bir çoğunda genetiğiyle oynanmış soya olsun, şeker, palmiye yağı olsun -ha bir de şu Arı Domates denilen şirin mi şirin dallı domates var ya, o da öyle- her türlüsü mevcut ama üzerinde “GDO içerir” ibaresi olmadığı için memlekete girebiliyordu. Read the rest of this entry »

Rüyadan gerçekliğe….Cevap ver gerçeklik!

Hasta olduğum zaman çok acayip rüyalar görebiliyorum, Prenses. Bazen rüyadan rüyaya uyanıyorum bazen gerçekte uyanıp rüyada uyuyorum. Geçen gece yine çok tuhaf şeyler gördüm. Rüyamda Berlin’deyim ve Ekim’in ortasında kar yağıyor, inanılmaz soğuk hava. Çok üşüyorum. Berlin’e sanki bir şeyin parçası olarak gitmişim gibi, evet evet, nükleer silahların ve NATO’nun artık olmamasını isteyen bir grup güzel insanla birlikteyim. Bir grubun parçasıyım. Konuşuyorum, sunum yapıyorum ama rüya bu ya işte tam bilemiyorum hangi esas amaçla oradayım. Sanki sadece orada olmam gerektiğini biliyorum gibi ve Akdeniz’li bünyenin içine işleyen o soğuk havaya rağmen tanıştığım güzel insanlar içimi ısıtıyor gibi hissediyorum (38 derece ateşten heralde).

Yaşlı bir kadınla kahve içiyorum karla karışık yağmurun altında. Küçücük kısa saçlı bir Alman. Yüzyıllardır “Doğu” Almanya’daymış gibi konuşuyor. Sürekli gülümseyen bir yüzü var. 89′dan beri barış var, umut var diyor. Bombodrom, NATO askeri silah üssünün kapanması için yerel hareketlenmeler içinde, yerelde eylemliliğin sağlanması için uğraşıyor. Alman halkının %80′i bu üssün kapanmasını istiyor ama insanları yerelde hareketlendirmek, sokağa çıkıp dileklerini söylemelerini sağlamanın ne kadar zor olduğundan bahsediyor. Sonra başka birisinin Camel sigara içtiğini görüp bir kahkaha fırlatıyor ve Camel’la ilgili bir hikayesini anlatıyor: “7-8 yaşlarındaydım, 2. Dünya savaşı bittikten hemen sonra Amerikan askerleri kol gezerdi Doğu Almanya’da. Bu askerler bayılırlardı biz yerli çocuklarla takılmaya. Bir keresinde, birkaç arkadaşımız onları oyalarken ben askeri jiplerine sızıp iki karton Camel sigara kaçırmıştım kazağımın altında. Sattığım Camel paketleri birkaç aylık cep harçlığımı çıkarttı doğrusu. O yüzden Camel içmem ama çok severim!!”. Rüyaya bak Prenses, teyze kaç tane savaş görmüş hala eylem peşinde, güler yüzüyle. Ayrıca muhtemelen yetmiş küsür yaşlarında. Ama diyor ki “Ben, Dünya düzenin bir insan ömrü içinde defalarca uç noktalarda değişebileceğine tanık oldum. O yüzden şimdi de değişebileceğine inanıyorum. Şimdiye kadar birileri istedi ve hareket edip onu değiştirdi. İstersek ve istediklerimiz doğrultusunda harekete geçersek Dünya düzeni yine değişebilir arzuladığımız yönde.” Ne mutlu bu rüya yahu…Hani klişe ak sakallı dede de değil bu konuşan, ak saçlı Alman teyze.

Sonra rüya orada kopuyor, uyanıp bir termometre buluyorum, 37.5 derece ateş. Hmmm…Acaba bu rüyaya devam etmeme yeter mi bu ateş? Tekrar uykuya dalıyorum. Yaşasın rüya devam ediyor ama başka bir yerdeyim. Ve hala Berlin’de. O güzel insanlar yine orada ama bu sefer gece olmuş. Evsizler, punklar köpekleriyle metro istasyonlarında. Eski bir işgal evi olan kollektif bir bardayız. Halis mulis Alman birası bir euro. Bu rüya gittikçe daha eğlenceli olmaya başlıyor…

Bu sefer 50li yaşlarında Portekiz’li birisiyle konuşuyorum. Sanki yarı Portekizce yarı İngilizce (rüyayı her hangi bir dilde görmek ve bunu hatırlamak da çok ilginç bir deneyim bu arada. Tıpkı sarhoşken olduğu gibi). İçeride sigara içildiği için bunalmış, diyor ki, “Hayatımda bir kere sigara içtim onda da sorgu sırasında polis işkencesinden çıkmıştım. Yakıverdim bir tane. Sonra ikinci ve üçüncü. Sonra tuvalete gidip dilimi ve dişlerimi bastıra bastıra fırçalarken buldum kendimi”. Gülüyor. “İğrenç bir tat, koku…” diyerek. Sorması ayıp olmasın, diyorum, niye göz altındaydın? “Yok yok ayıp değil de çok anlatılacak bir şey yok”, diyor, “O dönem Portekiz’i faşistler yönetiyordu. Ben de yaptıklarını beğenmedim. Bu yüzden iki yıl içerideydim. Ama Türkiye’deki kadar kanlı değildi bizdeki gözaltılar. Askeri darbeyle salıverildiğimizde yalnızca 38 kişi politik suçtan dolayı içerideydi ve kimse ipte sallandırılmadı.” diye anlatıveriyor gülen gözleriyle.

Uyanıyorum uykudan, yüzümde bir gülümseme. Ateşim düşmüş ama öksürmekten ciğerlerim ağrıyor hafiften. Yattığım yerden kalkıp bakıyorum dışarıya. Hala kar yağıyor ve marketin dışındaki ışıklandırmalı dijital termometre -2 dereceyi gösteriyor…
Elif

Larry Flynt’e Karşı Diğerleri

Öyle misyon, idealler filan değil de tutku ve arzu insanın hayatta kalmasını sağlar. İnsanda ancak tutku olduğunda etrafını değiştirmeye çalışır. Birisine tutkuyla aşıksan onunla birlikte olmak için etrafındaki engelleri kaldırmaya çalışırsın, resim yapmaya tutkuyla bağlıysan çevrende ilham verecek nesnelerin olması için uğraşırsın, tutkun gezmekse şartlarını gezebilmeni sağlayacak şekilde değiştirirsin. Her neye tutkuyla bağlıysan bunu yapma hakkı ve özgürlüğüne ulaşmak için çırpınırsın. Peki ya tutkun seks ise? Larry Flynt’in tutkusu seksti ve bunu sonuna kadar yaşamak için bulunduğu yerden başlayarak bunun kabul görür bir hale gelmesi için bir şeylerin değişmesine yol açtı. Avantajı, hippie hareketinin hızlandığı 70′lerin Amerika’sında buna başlamasıydı; dezavantajıysa küçük bir kasabada olmasıydı.

Küçüklüğünden beri kocaman egosunu tatmin etmek için “normal” hayattan çıkışlar arayan ve hatta 15 yaşında okuldan ve evden ayrılıp doğum serifikasının tarihini değiştirmek suretiyle orduya bile katılan Larry, buna ancak kardeşiyle birlikte the Hustler Club’ı açtıktan sonra ulaşabileceğini görür. Daha sonra onu porno yayıncılığının kralı yapacak dergisiyle aynı adı taşıyan Hustler Club, 60′ların sonu, 70′lerin başı Amerika’sının Kentucky’deki ufak bir orta sınıf kenti için bir ilkdir. Yani çıplak kızların dans edip, çıplak garsonların kucak dansı yaptığı ilk gece klübüdür. Ve tabii ki kısa sürede hıristiyan kesimin protestolarının baş kahramanı olur. Bu, Larry’nin çok da umurunda olmaz. Esasında, dikkati çeken asıl adam ve kendi tutkusunu gerçekleştirdiği hikayenin baş kahramanı olmak hoşuna bile gider. Klüpteki kızların hepsiyle ayrı ayrı ve bazen topluca yattığı bir sır değildir ve bunu saklamaya da çalışmaz. Klübün haftalık gazetesini çıkartmaya karar verir Larry ve önceleri siyah-beyaz saman kağıda baskı olan soft-porn gazetesi, Larry’nin büyük arzusuyla ve uğraşısıyla kuşe kağıda tam sayfa aylık bir porno dergisine dönüşür. Sadece yetişkinler için tezgah altı satılmayan, marketlerde kolaylıkla bulunabilinecek bir dergi olarak dağıtımı yapılır. Ve Larry defalarca mahkemeye verilir. Larry’nin ve the Hustler’ın avukatlığını yapan Alan Isaacman bir sivil haklar uzmanıdır ve bu dergiyi tasvip etmese de davaları alıp kazanmak için uğraşmaya karar verir.

Savunmalarında jürinin dikkatini ahlakçılıktan sivil haklara, ifade özgürlüğüne çekmeye uğraşır. The Hustler, hem Larry’e açılan bu davalar sayesinde hem de zamanın first lady’si Jackie Kennedy’nin çıplak pozlarını bulup yayınlamalarıyla gündemden düşmez. Tutucu hristiyanlar saldırdıkça dergi daha çok dikkat çeker ve Larry daha sık mahkemeye gittikçe egosu iyice şişer ve porno hakkını genelleştirmek için uğraşmaktan vazgeçmez. Mahkemeye giderken Amerikan bayrağını kıçına don diye bağlar, hakimin kafasına portakal kabuğu fırlatır, kefalet parasını mahkemeye bikinili kızlarla getirtir ve tabi ki defalarca tutuklanır ve salıverilir. Hristiyan, anti-pornografi aktivistlerinin baş düşmanı haline gelir ve vurulup felç olur, tonlarca ameliyat geçirir, morfin kullanmak zorunda kalır ama hali vakti aksileştikçe o, yaptığı şeyi daha da ileri götürür. İddiası seksin, cinsel organların Tanrı tarafından verildiği, bunu belgelemenin ve belgelenene bakmanın ahlaksızlık olarak nitelendirilmesinin Tanrı’nın varlığıyla ters düşüyor olduğudur. “Öldürmek kötü bir şeydir ve bunu yapanlar da ceza alır ama bunu en dramatik halleriyle belgeleyenler bırakın hapse girmeyi Pulitzer ödülüne layık görülürler” der açıklamalarında.

Yaptığı, gördüğü her şeyden ilham alır. Evangelist kilisesi onu vaftiz eder ve hristiyan olur bir ara. Bundan aldığı ilhamla hristiyanlık temalı pornografi yapmaya başlar ve doğal olarak kendisine açılan davaların sayısı da artar. Arttıkça o da üstlerine gider ve zamanın koyu Protestan bakanı Jerry Falwell’in ilk cinsel deneyiminin annesiyle olduğu esprisini yazacak kadar ileri gider. Yıllarca uzayan ve karşılıklı açılan davalar zincirinin sonunda (70ler bitip 80lere gelinmiştir bu arada) basın-yayın özgürlüğü altında dava düşer ve beklenmeyen bu karar Amerikan sivil hakları tarihinde yeni bir açılım yaratır.

Larry Flynt hali hazırda hayatta ve hala Larry Flynt Publications, porno yayınevinin başındadır. (Not: Türkçe Google portalında the Hustler dergisini arattığımda sayfanın sansürlendiği yazısıyla karşılaştım. İroniye bak!) Başrollerini Woody Harrelson ve Coutney Love’ın paylaştığı ve çok zor sahnelerde inandırıcı performanslar sergiledikleri The People vs. Larry Flynt filminde bu kadarını görüyoruz.

Hani bazı filmleri gözlerin fal taşı gibi açık izlersin ve bunun tek sebebi bu hikayenin gerçek olmasıdır ya, bu filme de öyle izleniyor işte. Kahkahalarla gülmeden edemedim de komik bir şey olduğu için değil sadece bu karakterin gerçekte varlığını hayal ettiğimden. Zır deli bir adam, seks manyağı ve bunu kendisi de itiraf ediyor, para kazanmak istiyor ama para kazanmak için inandığı değerlerden feragat edildiğinde şirketindeki herkesi kovabiliyor. Çünkü deli işte. Bunu ortaya dökmekten çekinmek yerine böyle kabul görme hakkını kazanmaya uğraşıyor. Birilerini öldürmüyor, uyuşturucu ticareti yapmıyor. İzledikten sonra aklıma fazlasıyla Jim Morrison‘la olan benzerlikleri geldi. İkisi de zır deli ve tutkularını yaratıcılıkla birleştirip çevrelerindeki insanlara beklemedikleri tokatlar atmaktan çekinmiyorlar. İkisi de çokeşli bir hayat sürerken hep yanlarında olan, aşık oldukları birer kadın var. Bu kadınlar da ayrı birer karakter olmalarına karşın bu deli adamların kocaman egolarıyla, paranoyaları, korkuları, dengesizlikleriyle yaşamaktan zevk alıyorlar ve kendileri de dengesizleşiyor oldukları halde sonuna kadar bunun bir parçası olmayı tercih ediyorlar. Hiç bir zaman kimin egosu kimden üstün kavgası olmuyor bu adamlar ve çevrelerindekiler arasında, herkes biliyor ki onunki her şekilde bastıracak, inme inmiş, göbek salmış, defalarca hapse girip çıkmış olsa da. Bu iki adama da oportünist diyebiliriz. İkisi de popüler akımlardan, ilham almak veya kendi egolarını ön plana çıkarmak için faydalanıyorlar ama bu akımların değerleriyle kendilerini özdeşleştirmiyorlar. Gönüllü askerlik geçmişi, paraya olan sevgisi ve yayın şirketindeki diktatör rolüne karşın Larry Flynt, 70′lerde savaşma seviş vurgusuyla, çıplaklık, uyuşturucu kavramlarıyla hippie akımından faydalanıp popülerliğini arttırıyor tıpkı evangelist kilisesi tarafından vaftiz edilmeyi kabul etmesi gibi. Jim Morrison da pagan olmadığı halde pagan ayinlerine katılıyor, konserlerinde bir savaşma seviş mesajı verirken iki dakika sonra herkesin birbirini öldürmesi gerektiğini söylüyor. Kafaları karıştırarak kendilerini ciddiye alanlarla alay etmeye bayılıyorlar.

Aklıma gelen bir üçüncü karakter de Fear and Loathing in Las Vegas serisinin yazarı Hunter S. Thompson. Bu kişi de nev-i şahsına münhasır olarak tanımlayabileceğimiz, hayatını bir deney tahtası olarak gören ve yazabilmek için yaşayan bir karakter. Kendisi de tıpkı Jim Morrison ve Larry Flynt gibi arzuladığı şey ne kadar ahlaksızca görünüyor olursa olsun bunu bastırmak yarine bundan para kazanarak etrafını değiştiriyor ve ne tesadüftür ki yine 70lerin Amerika’sı ortamlarının bir mahsülüdür kendisi. Where the Buffalo Roam filmini izlersen bu adamın gerçek olduğunu düşündükçe ağzın kulaklarına yayılacak ve de film hiç bitmesin isteyeceksin!

Böyle karakterler iyidir, kötüdür, çevresine yararlıdır veya zararlıdır mevzusu tamamen kişisel değerlerle ilgili ama bir gerçek var ki bu adamlar bu şekilde yaşamamış olsalardı dünyaya şu anda baktığımızdan başka türlü bakıyor olurduk….

Elif

Doğayla birlikte güçlenen insan

Yanlış anlama prenses, yazın bir şey olmuyor diye değil teknik olanaksızlıklardan dolayı yaz boyunca yazamadım. Şu anda 19 farklı çeşit organik üzümün etrafımı sarmaladığı Patika‘da Akdeniz’e nazır otururken teknik olanakları bulmuş ve de bu yazki gezmecelerden kafama takılmış soruları ortaya koymuşken, seninle de paylaşmak istedim.

Geçen gün Erol’la (Patika’nın ilk adımını atan kişi ve şu anda iki proje yürütücüsünden biri) Patika Projesi ve sürdürülebilir yaşam üzerine konuşurken kişileri güçlendirmekten bahsetti. Kafamda öyle bir yere oturdu ki bu, yıllardır bir çok defa Erol’dan duyduğum ve benim de dillendirdiğim şey, iki gündür boya yaparken, Koza’yı denize götürürken, yemek yaparken ve akşamları düşünürken diğer deneyim ve düşüncelerle bir araya gelip doğru soruları ortaya çıkarabildi. Soru olduğu zaman korkmuyorum, cevaplar kendiliğinden geliyor zaten. Doğru soruları bulmak çok sancılı bir süreç yalnız. Metodu geçelim, konuya gelelim. Kişileri güçlendirmek….

İmece Evi‘nde gönüllü olarak yaşarken kafamda cevabıyla birlikte beliren ve ekolojik komünitelerde yaşamlarını kurmakta olanlara sormak istediğim bir soru olmuştu. Ekolojik yaşam tercihi neden komünite yaşam tarzıyla düşünülebiliniyor? Neden, mesela, insanlar ekolojik tarımlarını ve yaşam tarzlarını bir kral veya lider altında yaşayarak sürdürmeyi düşünmüyorlar? Küba’yı düşünelim… 40 yıldır Amerikan ambargosu altındaki Küba yönetimi, 1993-1994 yıllarında yaşadığı kıtlık durumunu çözmek için organik tarıma öncelik veriyor ve zaten Yeşil Devrim palavrasından beri Amerika’nın “gelişmekte olan” ülkelere bol miktarda kimyasal tarım ilaçlarını akıtıyor olduğunu aklımızda tutarsak, Sosyalist Küba ihtiyaçtan dolayı organik tarıma dönüyor ve şu anda Küba’nın meyve-sebze üretimindeki yıllık artışı yüzde 250. Dağalmayalım. Diyorum ki, Küba mecburdu yaptı ve de bunu yaparak Amerikan ambargosunun yaratabileceği sorunlara karşı önlem almış, ayrıca da diğer “gelişmekte olan ülkelere” toprağa kimyasal ilaç akıtıp canlı sağlığının canına okumadan da sürdürülebilir tarım yapılacağını göstermiş oldu. Ama bunun komünite yaşamına dönmekle veya “hiyerarşi, sınıf olmasın hep birlikte yaşayalım, özgürleşelim” kafasıyla pek de bir ilgisi yok. Zira dünyanın son sosyalist rejimlerinden olan Küba, bireysel özgürlükler, basın-yayın hakları gibi konularda bireysel kısıtlılıkların olduğu bir ülke. Tüm halk da gayet ekolojik besinlerle hayatını sürdürüyor. Üstünde düşündüğüm nokta, halkın bunu seçerek değil mecbur olduğu için yapıyor olması. Diğer yerlerdeki ekolojik komünitelerde, eko-köylerde, anarşist yerleşkelerde (squat) kişilerin bunu seçerek ve öteki bütün paketli, ilaçlı, E 324lü, fare genli, markalı seçenekleri gözardı ederek pratiğe döküyor olması ve de bunu eşit haklara sahip bireylerin olduğu bir komünite içinde gerçekleştirmek istemesi benim dikkatimi yoğunlaştırdığım nokta.

İmece Evi ve Patika’da yaşayanlarla, gönüllülerle ve tatillerini geçirenlerle konuşup, onları gözlemleyip bir parçası olmak suretiyle bunu deneyimlediğimde ortaya çıkan şey, ekolojik beslenme ve tarımın çok da zor olmadığı ama bu ortaya çıkan yepyeni kültür ile bunun içinde o veya bu şekilde, birlikte var olmanın sürdürülebilirliğinin çok da kolay olmadığı. Günlük işlerin seri üretime göbekten bağlı olduğu şehirlerde yıllarca yaşamış kişiler, ekolojik bir komünitede yaşama -tatilini geçirme ya da gönüllü olarak çalışma- kararı almış olsa bile alışılan sistemden bu yeni yeni oluşan kültüre gelirken sırt çantalarına bazı alışkanlıklar ve şartlanmalar da sıkışabiliyor. Kısa süreliğine gönüllü işler yaparak vaktini geçiren gönüllülere bir bakalım. Öncelikle gönüllü iş yapma olgusu bir tek bu eko-komünite alanlarında değil şehirlerde bile oturmamış halde. Gönüllü nedir ne işe yarar, prenses? Gönüllü bir sürü işe yarayabilir ama öncelikle niye birileri sırf gönlünden koptuğu için para kazanmadan emeğini ve vaktini bir işe ayırmak ister? Gönüllülüğün genelinden büyük resme bakarak değil de eko-komünite gönüllüğüne bakarak bir şeyler çıkartalım, bu mektupta, ortaya. Bu küçük mikro-toplum örneklerinden büyüğüne bakmak ve uyarlamak, tersini yapıp genellemeler tuzağına düşmememize yardımcı olur belki.

Birisi yaz için işini gücünü bırakıp, sırt çantasını toplayıp bir ekolojik yaşam birimine geliyor. Sabah erken kalkıp bahçe suluyor, hamallık, boyacılık, aşçılık, temizlikçilik vesaire yaparak orada uzun süreli ve/veya daimi olarak yaşayan insanların iş yüküne yardımcı oluyor, boş zamanlarında da tatilini yapıyor. Bunu başka hayatlardan, deneyimlerden gelen tanımadığı diğerleriyle paylaşıyor. Gelmeden önce kafasındaki şey, genellikle, tam da bu deneyimi yaşamak oluyor. Bu düşünce aslında kendini gerçekleştirebilme fırsatını, nihayet, yakalamak. Şehirlerdeki işe/okula gidip gelme, trafik, patron veya öğretmen iteklemesi, dedikodu, günde birkaç kere marketten alışveriş ihtiyacı, kira, birlikte vakit geçirilmek durumunda olan bilimum akraba-eş-dost derken bireyler gerçekten nasıl var olmak istediklerini gözden kaçırıyorlar. Çoğu zaman farkında olarak, bazen de farkında olamadan kendilerinin dışındaki her şey onları bir yerlerden bir yerlere götürüp duruyor. İşte eko-komüniteye geldiğinde yapacağın tek bir şey var, o da kendini gerçekleştirmeye odaklanmak! Kendi ve bir parçası olduğun komünitenin ihtiyaçlarını, birileri iteklemeden, bir takım mekanizmalara bağımlı olmadan ama doğaya bağlı olarak organik bir biçimde karşılamaya çalışabilir ve en önemlisi “olduğun gibi” var olabilirsin. Çevrendeki insanları şehirdeki değişkenlerden uzak, kendileri gibi olduklarında tanıyabilirsin ve onlarda seni tüm o rollerden bağımsız tanıyıp kabullenebilir…..ama ancak herkes burada kendini gerçekleştirmek için bulunuyorsa.

Okurken çok iyi geliyor göze de pratikte sapmalar olabiliyor; beynimiz yıllarca kemikleşmiş şartlanmaları ortaya çıkarabiliyor ve uyum sorunları yaşayabiliyoruz. Bu yüzden gönüllülük mevzu bahis olduğunda akılda tutulması gereken değerlerden bana göre en önemlisi insiyatif alabilmek. Kişinin kendisi insiyatif alarak gönüllü bir iş yapmazsa mevcut düzen içindeki iş bölümünde diğerlerinin almadığı görevi almak durumunda kalır ve bu da kendini gerçekleştirmekten uzak bir yere, hatta büyük şirketlerdeki (ya da askerlikteki) emir-komuta zincirine yaklaşır. Bir kişi dışında hiç kimsenin insiyatif almadığını düşünürsek de o bir kişi lider konumunda olur ve kendisi istemese dahi, işleri dağıtan sonra da yürüyüp yürümediğini kontrol eden kişi konumuna düşer. Diğerleri de bunu fark ettiğinde ise ego çatışmaları ortaya çıkabilir ve bildiğimiz yamuk neo-liberal sistemin bir küçük örneğiyle başbaşa kalırız ve yine de ekolojik tarım yapmaya ısrar edebiliriz, ama bu sefer kişiler birbirini yeme halinde oldukları için organik bir şeyler yemeye harcayacak enerji bulamazlar. E nerde hani sürdürülebilirlik , kendini gerçekleştirme filan? Ne konuda insiyatif alacağını seçme gibi bir lüksün varken neden başkalarının yapmadığı ya da senin için uygun gördüğü işi üstüne alasın ki? Haspel kader bu iş, senin insiyatif alamama sorunundan dolayı, sana kaldıysa da neden insiyatif alıp öne çıkan adamın liderliğini sorgulayasın? Diyelim hayatında hiç üçten fazla kişiye yemek pişirmedin ve şimdi on beş kişilik bir komünitedesin. Harika işte! Gir mutfağa, dene bakalım tutturabiliyor musun ayarı. Ya da yükseklik korkun var ama hiç yükseğe çıkmadın zaten, çatının da boyanması gerekiyor ve de bunu başarmak çok hoşuna gidecek. Burada denemelisin o zaman çünkü şehirde bunu yapmak için para alan profesyonel biri var zaten ve bunu öğrenmeyi istiyorsan ancak burada başarabilirsin. Yani diyeceğim o ki, prenses, kendini gerçekleştirememe sorununun altından kalkamadan bireylerin bir komünite içinde yaşaması kolay değil. Zira, bastırılan egolar birbirine bulaşır ve şehrin koşmacasında patlak vermese bile (ya da patlak verse dahi koşturmaca içinde bundan kaçabilme şansın daha çok olduğu için) komünite içinde patlaması çok yüksek. Bu yüzden de bu gibi alanları öncelikle bireysel özgürlük alanları olarak görüp, bastırılmış seni ortaya çıkararak bir şeyler yapıyor olmak ve insiyatif almayı başardıktan sonra sorumluluk alıp, bu alanları diğerleri içinde bireysel özgürlük alanları olarak görürsen deneyim hem senin için hem de kendi halinde daha gerçekçi ve kalıcı bir hale gelecektir.

Hemen bir dipnot düşüyorum. İmece Evi’nin potlaçlarından birine Küresel Ekoköyler Ağı’ndan (Global Ecovillago Network) Deniz Dinçel gelip bir söyleşi yaptı ve söylediklerinden en çok akılda kalanı şuydu: dünyadaki ekoköy girişimlerinin %90′ı kurulması gerçekleştirilmeden dağılıyor, geri kalan %10′un da %90′ı kurulduktan sonraki bir sene içinde dağılıyor. Tabi bu söylediği gülle gibi oturdu hepimizin içine, zira İmece Evi de bir ekoköy girişimi ve her birimiz ucundan da (kimi gönüllü, kimi kurucu, kimi misafir, kimi destekçi) olsa buna bulaşan birileri olarak orada oturuyoruz. Bunun nedenini konuşurken sorunun tabi ki ekolojik ürün üretimi veya tüketimi noktasında değil de bunun parçası olan kişilerin, bir türlü parçası olamamasından kaynaklandığı çıktı ortaya.

İnsanoğlu kendini gerçekleştirip güçlendikçe, etrafını da güçlendirir ve bağımsızlığa, özgürleşmeye doğru yol alır. Özgürleştikçe doğayı ve diğer insanları tüketme ihtiyacı kalmaz, gezegenin sürdürülebilir bir yer olması önem kazanır. Doğa ile gezegen kuvvetlendikçe de üstündeki insanı güçlendirir. Doğa kanunları bunu getirir yani. Bir tane biber fidesi diker, her gün on dakikanı ona yoğunlaştırırsan, hasat sezonunda öyle bir verim alırsın ki bir daha biber almak için manava gitmeye vakit, para, yakıt harcaman gerekmez.

Elif

Kojin Karatani ve X faktörü üzerine

Birkaç hafta önce Bilgi Üniversitesi’ne “Sermaye-Ulus-Devlet’in Ötesinde: Bastırılanın Geri Dönüşü” başlıklı bir konferansla misafir olan modern Japon düşünürü Kojin Karatani’yi dinlemeye gittim. Kendisi Marksist-Anarşist bir düşünür noktasına oturuyor modern düşünce dünyasında. Konferansta yaptığı konuşmanın çevirisi bu ayki Express dergisinin girişinde mevcut ve hatta önümüzdeki sayısında da kendisiyle bir söyleşilerini yayınlayacaklarmış. O yüzden ben bu yazıda onun dediklerini toparlayıp, benim kafamda bu söylediklerinin pratiğe nasıl oturduğunu, kalvyem döndükçe anlatmaya çalışacağım.

Söyleşide daha çok, Türkçe’si 2008′de Metis Yayınlarından yayınlanmış, “Transkritik” kitabında ortaya döktüğü, Noam Chomsky’nin 1971 yılında “Geleceğin Yönetim Biçimleri” konuşmasında tanımladığı dört olası yönetim biçimini, günümüz konjonktüründe çözümleyip başka bir bakış açısından bir tabloya oturtuyor ve olası getirilerini tartışıyor.

Chomsky nasıl anlatmıştı?

1971 yılının politik ve sosyal ortamında Chomsky, gelecekte 4 yönetim biçiminin olası olduğunu söylüyor: Devlet sosyalizmi (zamanındaki Sovyetler Birliği gibi yani, sözde komünizm, sınıf mücadelesini öngörüyor ve devlet sınıflar üstüne oturuyor), Devlet kapitalizmi (refah devleti de denilen devletin piyasa ekonomisinin esaslarını tutarak, müdahale hakkını elinde bulundurduğu şey, sosyal demokrasi de deniliyor arada sırada), Liberalizm (“bırakınız yapsınlar” kapitalizmi, “piyasa ekonomisine dokunma, kendi kendini dengeler o” kafası), Liberter sosyalizm (özgürlükçü sosyalizm, anarşizm ve konsey komünizmi bu kategoriye giriyor).

Karatani bunu nasıl yorumluyor?

60′ların sonu, 70′lerin başı çerçevesinde olası görünen bu tablo için Karatani yeni bir çözümleme yapma gereksinimi duyuyor 2000′lerin ortasına doğru giderken zira Sovyet blokunun çökmesi, Berlin duvarının yıkılmasıyla 80-90′larda bu kategorileri oynatacak bir sürü dinamik ortaya çıktı. Karatani diyor ki, Sovyet modeli devlet sosyalizmi, somut olarak patlamadan önce bile popülerliğini yitirmişti. Chomsky’nin liberal sosyalizm dediği, anarşizm türevi, yönetim (?!?) şekli ise hem sovyet sistemi sosyalizme, hem refah devletine, hem de kapitalizme (liberalizme) karşı olarak çıkmıştı. Buraya kadar net mi, prenses? Çok da karışık değil, terimlere dökmek zor sadece. Eğer buraya kadar oturduysa devam ediyorum Karatani’den. İşte devlet sosyalizmi fikrinin çökmesiyle hem onun devletçiliğinden beslenen refah devleti (veya sosyal demokrasi) hem de ona karşı olduğu halde sosyalizmden bahseden liberal sosyalizm ufukta bir yerlerde toza buluta karıştı ve hal böyleyken küresel kapitalizmin dünyaya yayılması kaçınılmaz oldu.

Peki ya günümüz dünyasının yönetim biçimleri nasıl bir tabloya oturuyor?
Öncelikle, Karatani, neo-liberal kapitalizmin dünyaya hakim olmasıyla ulus-devletlerin önemini kaybedeceği (ortalarda çok dolaşan bir geyik bu biliyorsun) teorisinin hiç de gerçekçi olmadığını ve de “modern” ulus-devlet oluşumlarının, ancak sermayenin küreselleşmesinden sonra gelebildiğini söylüyor. Yani, ister refah devleti sistemi , ister hardcore piyasa ekonomisi (Thatcherism bir nevi) güdülsün, devletler az da çok da olsa bir kontrol mekanizması görevi görüyor. Hiç bir şey olmasa vergilendirme ile. Karatani de günümüz dünyasında sermaye-ulus-devlet arasındaki sıkı fıkı ilişkileri mercek altına alıyor ve Chomsky’nin kategorilerini, bu perspektiften bakarak çözümlüyor işte.

Küreselleşme, ulus-devletin önemini kaybettirmek yerine onu bu neo-liberal düzenin olmazsa olmazı haline getirdi: AB, Amerika, Çin, Rusya gibi modern dünyanın imparatorluklarının oluşmasına meydan tanıdı. Karatani, aynı zamanda sermaye-ulus-devlet üçlüsünün modern fakat pek de yeni olmayan bir oluşum olmadığını açıklama ihtiyacı hissediyor ve Chomsky’nin 1971′de yaptığı çözümlemenin çok benzerinin 1800′lerin ortasında Marx tarafından da, o zamanın konjonktürüne uygun biçimde ortaya koyduğundan bahsediyor. Kendisi de bugünün çözümlemesini yaparken, Marx’ın zamanında araç olarak kullandığı “üretim tarzları”nın yerine “mübadele (değiş-tokuş) tarzları”nı araç olarak kullanıyor ve toplumdaki güç/himaye/yönetim sistemini, bu mübadele tarzları üzerinden kuruyor. Buna göre ortaya çıkan 4 sosyal oluşum (en başta bahsettiğimiz, Chomsky’nin ortaya atığı 4 yönetim biçimine paralel olarak) şöyle: 1) Karşılıklılık (küçük ölçekte genelde aileler, cemaatler içinde olan şey, hediye toplumu , Chomsky’nin tablosunda Devlet sosyalizmine oturuyor. Otoritenin hediye vermek suretiyle toplumun geri kalan kısmını gücü altında boyun eğmeye mahkum kılması) 2) Yeniden bölüşüm, itaat ve güvenlik (topluluklar arasında malvarlığının yeniden dağıtımı, devlet/yönetime itaat ederse toplumların asgari güvenceye sahip olabilmesi sağlanıyor, Chomsky’nin tablosunda Devlet kapitalizmi, refah devletine karşılık geliyor) 3) Madde değiş-tokuşu (bildiğin neo-liberalizm) 4) X (bu, Chomsky’nin tablosunda liberal sosyalizm veya anarşizme karşılık gelen şey. Ortakçılık (associationism) olarak da tanımlayabiliyor. Ancak Karatani buna isim biçmek istemiyor, zira dilde buna karşılık gelebilecek kavramlar, politik-tarih içinde kullanılıp, boyandı ve konseptlere dönüştü bile. O yüzden Karatani, X’i birinci maddede bahsettiği karşılıklılık oluşumunu kapsayan ancak cemaat bağlarını red eden, özgürleşmiş bir oluşum olarak tanımlıyor. Aynı zamanda bu X’in kendinden önce gelen neo-liberalizm ve refah devletinin mübadele biçimlerine de karşı olduğunu söylüyor.)
Köprüden önce son çıkışa girerken bu X faktörünün rolü nedir?

Bu X faktörü dediğimiz sosyal oluşum hariç diğer oluşumlar, bir zaman diliminde dünyada yerini buldu. Geçmişteki iki büyük sosyal harekete baktığımızda 1948 hareketinin X (veya anarşizm) türü bir oluşumun fikirlerini attığını (bkz. Marx’ın Anarşist çağdaşı Proudhon)fakat sonuçta bundan uzak olan devlet sosyalizmini ya da Sovyet komünizmi denen şeyi ortaya çıkardığını görüyoruz. 1968 hareketinin sonunda ise dünyanın bağımsız döngüsü içerisinde ayyuka çıkan küreselleşmeyle ve Sovyet komünizminin patlamasıyla neo-liberal kapitalizmin güçlenmesi ile bugüne geldik. Bugün olan sosyal hareketler ise halen daha 68 kuşağı denilen şeyin devamı gibidir (özellikle Türkiye’deki sol kanadın bugünkü durumu tam anlamıyla budur).

Bu hareketlenmelerin üçüncü dalgası o veya bu şekilde, bugün meydana çıkabilir mi? Karatani abimiz buna ’sanmıyorum’ diyor. Ve hatta ulus-devletin kapitalist bir biçimde varlığını sürdüreceğini de ekliyor. Tabi eğer kapitalizm varlığını sürdürebilirse. Sağlam bir hareketin ortaya çıkıp kitleleri -mesela 2010 kuşağı diyelim- peşinden sürükleyemeyeceğini çünkü daha önceki iki hareketin birbirinin devamı olduğu halde bugün, kapitalizm karşıtlığının aynı zamanda devlet kavramına da karşı olacağı için 1948 ve 1968 hareketleri gibi toplumdaki entellektüel kesimlerin alıp götürebileceği bir şey olamayacağından bahsediyor. Yani şöyle, sevgili prenses, daha önce de demiştik ya neo-liberalizm küreselleştikçe devlet yok olmuyor ama daha da güçleniyor ve modern zaman imparatorlukları tasmayı ellerinde tutuyor diye. İşte bu yüzden, Karatani abimiz diyor ki, devlet kavramına eyvallah deyip neo-liberalizme karşı olmakla çıkan hareketlerden hiçbir sonuç alınamaz.

Amma ve lakin, aynı zamanda yüzyıllardır süregelen tablo gösteriyor ki sosyal oluşumlar değişiyor [kabileler-->kölecilik-->feodalizm/derebeylikleri-->kapitalizm (Marx'ın da ortaya koyduğu üzere)], ancak bir önceki oluşumda ezilen/bastırılanlar bir sonrakinde yeniden var oluyor. Kojin Karatani de bugün neo-liberal kapitalizmin sillesini yemiş kişi ve grupların önceki dönemlerdeki gibi, yalnızca sınıf, ırk, cinsiyet ayrımına maruz kalan kişiler veya gruplar değil aynı zamanda bu sistemden beslenerek bir yere gelmiş olanlar da olduğu için ezilen/bastırılanların hem nitelik hem de nicelik olarak önceki dönemlerden daha fazla olduğunu işaret ediyor. Mesela, ekonomik krizde batan iş yeri sahibi, veya iş arayan iki üniversite bitirmiş kişiler ya da ailesini bırakıp başka ülkelerde para kazanmak zorunda olan ve kriz yüzünden beş parasız evine postalanan göçmenler… vesaire… İşte X faktörü denilen ortakçılık üzerinden bir sosyal oluşuma gitmek bu noktada bir ideal olmaktan çıkıyor ve görece mutlu bir şekilde hayatta kalmanın olası bir yolu olarak ortaya çıkıyor.
X’e giderken çevre sorunları ile savaşlar üzerine sayıklamalar:

Karatani’nin sermaye-ulus-devlet üzerinden kurduğu X senaryosunda, son zamanlarda -özellikle de aktivistlerden- sıkça duyar olduğum, çevre hareketleri ile savaş karşıtı hareketi birbirine bağlayarak açıklayamama sorunsalını yakaladım kendimce (bu seferki blog yazısı süper uzun oldu diye koyveriyor, bunu da yazmadan geçemiyorum. Sıkılırsan, bölüp bölüp okuyabil diye altbaşlıklara ayırdım tüm yazıyı).

Efendim, kontrolden çıkmakta olan piyasa ekonomisi içerisinde sermayenin iplerine gitgide daha da sarılmak durumunda kalan ulus-devletler, bundan en az zarar görebilmek veyahut en fazla karı sağlayabilmek için harekete geçtikçe sistemin belli kesimler üzerinde ezici olmadığı, sadece belli kesimleri ezmiyor olduğu iyice ortaya çıkmaya başladı. Bu sebepten son 2 yılda dünya çapında bir sürü halk ayaklanması (mesela Yunanistan, İzlanda, Rusya, Fransa, Çin gibi) patlak verdi ve bu ayaklanmalar da gerçek sebep ve amaçlarıyla birbirinden farklı olsalar da birbirlerinden çok büyük cesaret ve destek aldılar. Bu ayaklanmaların her biri doğrudan sisteme karşı çıkmıyor, çıkanlar da neden olduğunu ve yerine ne gelebileceğini bilemiyor (bkz. Yunanistan). Ancak o veya bu sebepten zarar görmüş ya da zarara tanık olmuş insanların üzerinde kalan izin derin ve sayılarının fazla olması ile bu ayaklanmalar ortaya çıkmış oldu. İşte bu, tam da Karatani’nin bahsettiği “Ezilenin Dönüşü”dür. Bu kişiler sadece bu ekonomik krizde zarar görmemiş, küreselleşme sayesinde kollektif hafızanın bireyselleşmesiyle, aynı yerde-geçmiş dönemlerde ve aynı dönemde-başka yerlerde bastırılanların da tanıklığını yapmışlardır ve meydanlara giderken bunu da yanlarında götürürler.

Çevre sorunları ve savaş karşıtı hareketin birbirine bağlanamama sorunsalı ise ilginçtir çünkü bu ikisi çok aşikar bir şekilde birbirine göbekten bağlıdır. Zira eğer sermaye-ulus-devlet üçlemini kabul ediyor ve bunun dünyanın bir tarafını zenginleştirip, öteki tarafını sömürecek bir şekilde işlediğini görebiliyorsak (ki bunu görmek de zor değil: bkz. dünya dengesi sermaye, teknoloji ve bilimin bir taraftan, iş gücü ve ham maddenin de öteki taraftan sağlandığı bir arz-talep sistemi üzerine oturtulmuş vaziyette. Sermaye, teknoloji ve bilim diğer tarafa geçmediği sürece, bu sistem içinde, bir tarafa diğer tarafın kanını emmeye devam edecektir. Ve tabi ki bunları da dengeleri değiştirecek biçimde öteki tarafa kaptırmayacaktır), doğayı sömürenlerle savaşlar vasıtasıyla insanları -ve tabi yine doğayı- öldürenlerin aynı kurum ve kişiler olduğunu da görebiliriz. Hemen bir örnek: Bengladeş. Bu ülke, çok uluslu tekstil firmalarına (H&M, top shop, Nike, vs.) korkunç insan hakları ve çevre standartları altında ucuz işçilik arz etmesiyle ünlü olmakla beraber küresel ısınmanın sillesini halihazırda yemiş, sular altında kalmaya başlamıştır. Üstüne üstlük, Bengladeş halkı Müslüman olduğu için kapı komşusundaki Hindistan, buraya göçmelerini de onaylamaz. Bengladeş sınırındaki Hindistan’ın Meghalaya eyaletinde, yol tabelalarında Bengladeş’lilerin girişi yasaktır yazar.

Kıssadan hisse: savaş masraflarına aktarılan parayla radyoaktif atıklarından kurtulmanın imkansız olduğu nükleer teknolojisine ya da binlerce insanı yerlerinden eden büyük barajlara ya da genlerimize dokunarak nesillerce bizi etkileyecek olan genetiği değiştirilmiş organizmalara yatırım yapanlar birbirlerinin amcoğludur. Bunlar arasında daha da kabak gibi ortada bir bağlantı bulmaya çalışmak, oldukça yersiz bir çabadır.

Bu uzun yazıyı burada sonlandırırken, Karatani’nin neo-liberal kapitalizme 30 yıl biçmesini de yalnız Prenses’e ve ahalisine özel olarak müjdelemek istiyorum!

Elif

Söz uçar, yazı kalır da hep de aynı mı kalır be kardeşim?

Geçen sabah ben kahvemi içip ayılmaya çalışırken barmen, şair, Fransız ev arkadaşım Sebastian işten geldi. Biraz sarhoş. Biraz mutsuz. Çalıştığı bara takılan Belçika’lı bir yazardan bahsetti. Adam akşam 6 sularında gelip birkaç birayı hüplettikten sonra eve gidip yazıyormuş. Ve de bunu neredeyse her gün yapıyormuş. Kendi şiirlerini ona göstermek, fikirlerini öğrenmek istiyordu kaç zamandır. Ama önce onun yazdıklarını okumak istiyor. Okuyor ve de o yüzden iş sonrasında dertleniyor, sarhoş olup eve geliyor ve bana anlatıyor derdini. Adam iyi bir yazar diyor Seb, tıpkı öteki yazarlar gibi. Nasıl yazması gerektiğini biliyor, dili (Fransızca) öyle kullanıyor. Ee, sorun ne diye merak ediyorum. Sorun tam da bu diyor. Modernizmin başından beri iyi bir sürü yazar geldi geçti ama çığır açan, ufuk genişleten, dili olduğu gibi kullanan, dünyayı değiştirmek için ilham veren kaç tane yazar çıktı diye soruyor. Düşünüyor, düşünüyor…Ayağa kalkıp salonda bir volta atıyor. Bir kahve, bir sigara içiyor. Gözleri doluyor. Aklına bir tek 2003 yılında hapise giren Fransız post-punk/rock grubu Noir Désir’in solisti Bertrand Cantat geliyor. Gidip Des Armes şarkısını çalmaya başlıyor.

Diyor ki dünya aynı dünya değil, diller evriliyor, her şey herkes değişiyor ama yazı kalıyor. Sinirleniyor, “Sen nasıl bir yazarsın ki yüz yıllardır dili aynı anlatımla kullanabilirsin etrafında dönen dünya her gün değiştiği halde?” diye soruyor. Sabah kahvem elimde buz kesiliyor; evin çatısına çıkıyoruz kaotik, güneşli Brüksel’in sabah saatlerine kuşbakışı bakmak için. Yahu doğru söylüyor adam. Dil denilen şey her gün, her dakika değişen bir şey. Niye ısrarla bir takım kalıplara takılı kalmak durumunda yazarlar. Edebi akımlardan bahsetmiyorum. Konulardan bahsediyorum, izlenimleri aktarmaktan bahsediyorum, sosyal olaylara bakıştan bahsediyorum, e tabi dilin kullanımından da bahsediyorum. Hani doğru Türkçe kullanmak diye bir şey var ya mesela. Ne ki bu? DOĞRU + TÜRKÇE. Heralde Türk Dil Kurumu’nun kullanımını doğru bulduğu “öz” Türkçe. Tamam, süper. Bence de eski diller ölmesin (her ne kadar Anadolu topraklarından gelmiş geçmiş dillerin bir çoğu öldürülmüş, bir kısmı da bastırılmış olsa bile…). E o zaman normalde de doğru Türkçe konuşsun insanlar. Birileri böyle yazıyorsa ve yeni nesiller bunu kullanmıyorsa, bu yazılanlardan kim, ne anlayacak? Ayrıca bu yazılanlar neyi değiştirecek kişide, ülkede, dünyada? Sebastian’ın dediği gibi herşey değişiyor ama bir kere yazılan, basılan, yayınlanan şey kalıyor orada. Ve anlaşıldığı kadarıyla hep de aynı kalıyor. E esasında anlaşılır bir durum. Bir adamın mesleği yazarlıksa ve hayatta yaptığı şey içip içip yazmaksa ilham kaynakları tükenir, beğendiği veya beğenmediği değişen toplumdan uzaklaşır, onunla dalga geçecek kadar bile içine giremez. İyi yazar olur. Ama tıpkı diğerleri gibi olur.

Türk Dil Kurumu demişken dün Radikal gazetesinde gördüğüm haberi hemen buna bağlamak istiyorum. efendim yabancı kaynaklı fantastik filmlerin, bilgisayar oyunlarının içeriği çok “vahşi” ve şiddetli bulunmuş ayrıca dili de çok argo, küfürlü ve yabancı sözcükler içeriyormuş. O yüzden 100 Türk destanı animasyon yapılıp film ve bilgisayar oyunu olarak piyasaya sürülecekmiş. Hani eminim ki yabancı olanlardan çok daha fantastik olacak zira eski ve “doğru” Türkçe konuşacak herhalde karakterler. Hani düşünsene Alp Er Tunga destanı bilgisayar oyunu olacak ve karakterler “doğru” veya “öz” Türkçe konuşacak. Fantaziye gel!! Benim lise edebiyat kitabından hatırladığım Alp Er Tunga destanının ilk kıtası şöyleydi:

Alp Er Tunga öldi mü?

Isız ajun kaldı mu?

Ödlek öçin aldı mu?

Emdi yürek yırtılur.

Doğru Türkçe böyle bir şey herhalde. Karakterler de böyle şeyler söyleyecekler birbirlerine, mesela, bilgisayar oyununda. Türkçe gibi kökenleri karmakarışık olan bir dili (ki göçebe toplumların tamamının kökenleri karmakarışıktır) “doğru” nasıl konuşuruzu belirleyen ve bunu dayatan bir kurumun varlığıyla kendimize olan güvenimiz iyice sarsılsın diyorum. Çocuklar bunalıma girip sosyalleşemesin. Kaldı ki mesela bu destanlardan “vahşet” ögelerini nasıl çıkaracaklar acayip merak ediyorum. Savaşçılığıyla övünen Türk toplumunun destanlarında savaşma seviş anafikri mi verilecek yani?

Bu konu tartışmaya açık tabi ki, zira dili doğru veya yanlış kullanmanın sınırları nereye kadar çekilebilir taahhüt etmek (doğru Türkçe anlamayanlar için taahhüt etmek: öngürmek) zor. Ancak milliyetçi yaklaşımlarla dili kısırlaştırmak, küreselleşen hayatlarımızda bizleri ilhamsız bırakmak ve ifade şeklini şablona sokmaya çalışmak dünyayı daha yaşanabilir bir yer haline getirme umutlarını yeniden düşündürtüyor. Hani bir şeyler bir değişime girecekse iletişimle olur bugünkü küresel dünyada. Yazılan şey anlaşılırsa, aktarabilirse istediğini, bana okurken heyecan verirse, kalkıp bununla ilgili bir şey yapmama sebep olursa sadece yazıda kalmaz değişimin bir parçası olur, yorumlanır, ilham verir.

Elif

Related Posts with Thumbnails
Kral Büyük Frederick Euler'den 16 yaşındaki yeğeni Anhalt-Dessau prensesine mektupla hocalık etmesini istedi ve Euler felsefe, bilim, matematik gibi değişik konular üzerine iki yıl boyunca haftada iki mektup yazıp prensese gönderdi. Prensesden hiç bir zaman bir cevap gelmedi, ama bu dahi matemetikçi sıkılmadan bilgilerini bu onaltı yaşındaki prensesin anlayabileceği bir yalınlıkta ona sunmaya devam etti. 1768'de Euler arkadaşlarının tavsiyesi üzerine bu mektupları üç cilt halinde " Lettres à une princesse d'Allemagne" ismiyle yayınladı, bir alman prensesine mektuplar. Bu blog Euler'in Anhalt-Dessau prensesiyle yaptığı karşılıksız mektuplaşmaya öykünmeyle başlayan bir serüvende yazılan mektuplarda karşımiza çıkan güzellikler üzerine düşülen dipnotlardır...
Kategoriler
Arşiv