Author Archive
Truc Troc: Sanat değiş tokuş
1971 yılında, genç Belçika’lı plastik sanatçılar biraraya gelerek kafalarındaki prensiplere uygun projeler yapmaya karar verirler. Üç ana prensip vardır: kendilerine ve diğerlerine yardım etmek, halka kendilerini sanatçı olarak tanıma fırsatı vermek ve çağdaş sanatı kendileri üzerinden popülerleştire
bilmek. Bu prensiplerle yola çıkan ekipten genç heykeltraş Mon De Rijck, “demokratik kayırma” kavramını ortaya atar ve bunu takiben bedava sergiler düzenleyerek ziyaretçilerin bir veya birden fazla sanat eserini kiralaması fırsatını sağlar. Bu girişimden bir yıl sonra Brüksel’deki Woluwe St. Lambert mahallesinin Külltür Konseyi de bu “demokratik kayırma” konseptini benimseyen sanatçı kollektifiyle işbirliği yapma kararı alır ve birlikte, sanat eserlerinin bedava görülüp kiralayabilme fırsatının verildiği ilk sanat galerisini (Malou bahçeleri ortasındaki şato içinde) açarlar.
İşte sıklıkla Truc Troc aktivitesini organize etme fikri de böyle gelişiyor. 1975 yılında Malou şatosunda, 200 sanatçı işlerini bedavaya sergiliyor ve ziyaretçiler takas yöntemiyle bu işleri kiralayabiliyor. Mesela senin iş iki ay benim ofiste dursun, karşılığında sen iki ay boyunca benim arabamı kullan gibi. Böylece sanatçı ihtiyaçlarını karşılıyabiliyor ve geçici olarak işlerini değişik mekanlarda segileme fırsatı buluyor; öte yandan, sanat meraklısı kişi de beğendiği işi mekanında bulundurarak pek çok emeğin sonrasında ortaya çıkan işe ev sahipliği yapıyor. 1972 yılında gerçekleşen bu ilk Truc Troc organizasyonunun tadı, Avrupa sanat camiasının damağında kalıyor ki bunu düzenli olarak yinelemeye karar veriyorlar. Read the rest of this entry »
Sınırlar dışı/sınırlar içi
Ya içindesindir sınırların, Prenses, ya da dışında. Birileri böyle uygun görüyor, geri kalanlar da bunu kabulleniyor da o yüzden bu böyle. Peki ya kendin içindeyken kafan dışındaysa?
İnsan Hakları Evrensel Bildirisi’nin 13. maddesi der ki:
1. herkes, her bir devletin sınırları içerisinde hareket etme ve yerleşme özgürlüğü hakkına sahiptir.
2. herkes, kendi ülkesi de dahil, herhangi bir ülkeyi terk etme ve ülkesine geri dönme hakkına sahiptir.
Benim bunu şimdi yazmamın nedeni, yaşadığım
memlekette yavaş işleyen bürokrasi sebebiyle hareketimin kısıtlanıyor olması ve her gün bu, herkesin bir norm olarak kabullendiği “bir ülke vatandaşı olma ve fakat başka ülkelerde yaşamak istediğinde binbir türlü dereden su getirtilmesi sebebiyle rahat verilmeme” halini aklımda tutuyor olmamdır. Hani benim şikayet etmem bile aslında biraz ayıp, Avrupa’da yaşayan o kadar kaçak göçmen hayatından bezdirilirken ama ucundan da olsa bu ait olmama hissi bana bürokratik organlarla her gün hatırlatıldığından bu histen tiksinmeye başladım. Durumum şöyle Prenses… Esasında yasal yöntemlerle başvurulmuş ve aylarca bekleme (tabi her gün telefonla takip, arama, sorma vesaire) sonrasında edindiğim, Belçika’da yaşamak ve çalışmak için bir çalışma iznim var elimde. Avrupa vatandaşı olmayan sen ve ben gibi kişilerin (hmm… belki sen değil de ben, hani Prenses’sen sanmıyorum vizeye filan başvurman gereksin, direk yeşil pasaport di mi?) başvurduğu çalışma izni konsolosluğa başvurduktan sonra Belçika çalışma bakanlığı ve yabancılar dairesi de dahil bir ton elden ele dolaşıp, damgalar kaşeler yiyor. Sonra sana izin veriyorlar ama pasaportundaki bu izin sadece memlekete bir kerelik giriş yapabilmek için. Neden mi? Güzel soru… Read the rest of this entry »
Yıl sonuna doğru ortalık karışırken karlar altında Afrika dansı…
İskandinavya soğuklarına rağmen Kopenhag’da yüz binlerce sivil sokaklarda, yine de karar alma mekanizmaları saçma kararlar almak suretiyle bu kararları yaptırıma bağlayamıyor, Türkiye karışmış yine -annem aradı söyledi, tatsız buralar dedi- DTP kapatılmış ve DTP’lilerle birlikte milliyetçilerde sokaklara dökülmüş, Avrupa’yı karlı soğuk hava dalgası vurdu da hayat bir yavaş akıyor ki sorma, İran’da reformist dini lider Ayatollah Montazeri ölmüş ve reformist halk bastırılmış kinleriyle meydanlarda ağıt yakıyor, İtalya’da halkın çoğunluğu ayaklanmış Berlusconi’yi istemezük diyor. Bir tane iyi haber duymak istiyor bünye bu karlı -13 derece memlekette. Ben de saçma bürokratik engellere takıldığımdan buradan çıkamıyorum gibi, Prenses. Çalışma vizesi olan birisi olarak yerel muhtarlığa kayıt olup bir kimlik kartı almadan ülkeden çıkamıyorum, oldu da çıktım, geri gelemiyorum. Ve bu kayıt işlemi 3.5 aydır sürüyor. Kar yağdığı ve noel öncesi olduğu için bürokratlar bir rehavet içinde, ailelerinin yanına gidip sıcak çikolata içmek istediklerinden bir an önce, pek umurlarında değil göçmenler gidip sevdiklerini görmek ister mi kara kış bastırmışken. 31 Aralık aynı zamanda tam dolunaymış Prenses ve ben umuyorum ki yeni ay ve yeni yılla birlikte herkes bir siner, ortalık bir durulur, herkes bi derin nefes alıp birbirini kucaklar.
Ben de bu
soğukların üstesinden gelmek için Afrika dansına sardım. Epeydir sardım da şimdi daha sık dans etmek istiyorum. İronik gibi. Karda kaya kaya gittiğim dans kursunda Afrika perküsyonları eşliğinde iki saat enerji alıyor, enerji saçıyorum. Dışarıya çıkınca tabi az evvel kulak memesi kıvamına gelmiş kaslar kemiklerle bütünleşiyor soğuktan. Ama o kadar mutlu ediyor ki beni. Diyorum param olsa da her gün gidip dans edebilsem. Eğitmenimiz Zam Ebale. Kendisi orta Afrika’nın Cameroon Cumhuriyeti doğumlu bir dansçı ve eşcinsel aktivist. Budist öğretisiyle yetişmiş ve tabi ki bu soğuk avrupa memleketi yerine güzelim Afrika’ya dönüp yaşamak, dans etmek istiyor ama eşcinsel ilişkiyi 5 yıla kadar hapis cezasına çarptıran memleketine 347. yasa kaldırılana kadar dönmeyeceğini ve bunun olması için uzaktan da olsa elinden geleni yapacağını söylüyor.
Egosu epey şişkin olmasına rağmen (ve hatta tam da bu yüzden) çok iyi bir dans eğitmeni, Zam. Tabi bu egoyla sorunları olan öğrenciler uzakta durmayı tercih ediyorlar ama kendisini öyle kabul edince dersleri tadından yenmiyor ve iyi dansçıya hakkını veriyor. Read the rest of this entry »
Genetiğiyle oynanan kültür
Bilmem haberin var mıdır Prenses ama Türkiye’de Eylül ayının sonunda “gıda ve yem amaçlı genetik yapısı değiştirilmiş organizmalar ve ürünlerinin ithalatı, işlenmesi, ihracatı, kontrol ve denetimine dair yönetmelik” diye bir yönetmelik çıktı. Bu yönetmeliğin izniyle Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar (GDO) artık ülkeye rahat rahat girebilecek, ithal ve ihraç edilebilecek.
Süreç şöyle gelişti: Haziran ayında -tam da ben Türkiye’deyken- bir GDO (Ulusal -güya- Biyogüvenlik) yasa tasarısının taslağı ortaya atıldı bir anda (?!). Esasında, Ocak ayının başında
Tarım Bakanlığı Tarımsal Araştırmalar Genel Müdürlüğü’nde tasarı ile ilgili bir bileşenler toplantısı yapılıyor ve bu toplantıya -yeterince bileşen gibi görünmediklerinden olacak- Ziraatçiler Derneği, Çiftçi-Sen, GDO’ya Hayır Platformu, Buğday gibi bizim anladığımız dilde “biyogüvenlik” üzerine çalışmaları olan sivil toplum kuruluşları yerine Cargill, Monsanto gibi ülkemizde ve tüm dünyada GDO üreten, ithal eden ağa baba şirket temsilcileri davet ediliyor. Arada neler dönüyor bürokrat-işadamı ortamlarında bilemiyoruz ama sonra Nisan ayı oluyor ve bu yasa tasarısı dillere pelesenk edilmeden hemen önce TBMM’den beş milletvekili ile bir TÜBİTAK temsilcisi, ABD Tarım Bak
anlığı’nın ve dünyadaki GDO’lu tohum üretiminin %71ini elinde tutan Monsanto şirketinin sponsorluğunda ABD’ye gidiyor ve dönüşte ismini basında bulamadığım bir milletvekilimiz, Meclis’e gelmesi beklenen biyogüvenlik yasa tasarısı ile ilgili çok şey öğrendiğini, Türkiye’nin ABD’ye tarımsal ürün ihracatı için çok sağlam kaynak olduğunu, “pamuk, mısır ve yağlı tohumlarda halihazırda ABD ihracatında ikinci sırada olduğumuzu” anlatıyor. Şimdi ne alaka hakkaten deme Prenses. Adam önce diyor Biyogüvenlik Yasasıyla ilgili çok şey öğrendim, sonra anlatıyor ABD’ye ihracat, yağlı tohum, yağlı müşteri, canavar tohum… Ekonomik güvenlik konusunda bir şeyler öğrendikleri kesin de biyogüvenlik konusu pek anlaşılamamış gibi geldi sanki bana. Neyse, sonra tasarı geçti, geçmedi, iptal davası açıldı vesaire derken, bu arada sivil toplum kuruluşları uyanıp, kapılar ardında nelerin döndüğünden emin olmadıkları halde insanları bir dolaplar döndüğü konusunda uyandırmak suretiyle harekete geçiyorlar ama Ekim ayının sonlarında zırt diye yönetmelik çıkıveriyor.
Peki bu yönetmelik sayesinde başımıza ne şekil çoraplar örülebilir?
En öncelikli açmazı, ürünleri bu ürün GDO’ludur veya GDO’suzdur diye etiketleme iznini vermiyor bu yönetmelik. Şimdi, esasında epey bir zamandır zaten çaktırmadan GDOlu ürün yemekteyiz, Prenses. Marketten aldığın ürünlerin bir çoğunda genetiğiyle oynanmış soya olsun, şeker, palmiye yağı olsun -ha bir de şu Arı Domates denilen şirin mi şirin dallı domates var ya, o da öyle- her türlüsü mevcut ama üzerinde “GDO içerir” ibaresi olmadığı için memlekete girebiliyordu. Read the rest of this entry »
Rüyadan gerçekliğe….Cevap ver gerçeklik!
Hasta olduğum zaman çok acayip rüyalar görebiliyorum, Prenses. Bazen rüyadan rüyaya uyanıyorum bazen gerçekte uyanıp rüyada uyuyorum. Geçen gece yine çok tuhaf şeyler gördüm. Rüyamda Berlin’deyim ve Ekim’in ortasında kar yağıyor, inanılmaz soğuk hava. Çok üşüyorum. Berlin’e sanki bir şeyin parçası olarak gitmişim gibi, evet evet, nükleer silahların ve NATO’nun artık olmamasını isteyen bir grup güzel insanla birlikteyim. Bir grubun parçasıyım. Konuşuyorum, sunum yapıyorum ama rüya bu ya işte tam bilemiyorum hangi esas amaçla oradayım. Sanki sadece orada olmam gerektiğini biliyorum gibi ve Akdeniz’li bünyenin içine işleyen o soğuk havaya rağmen tanıştığım güzel insanlar içimi ısıtıyor gibi hissediyorum (38 derece ateşten heralde).
Yaşlı bir kadınla kahve içiyorum karla karışık yağmurun altında. Küçücük kısa saçlı bir Alman. Yüzyıllardır “Doğ
u” Almanya’daymış gibi konuşuyor. Sürekli gülümseyen bir yüzü var. 89′dan beri barış var, umut var diyor. Bombodrom, NATO askeri silah üssünün kapanması için yerel hareketlenmeler içinde, yerelde eylemliliğin sağlanması için uğraşıyor. Alman halkının %80′i bu üssün kapanmasını istiyor ama insanları yerelde hareketlendirmek, sokağa çıkıp dileklerini söylemelerini sağlamanın ne kadar zor olduğundan bahsediyor. Sonra başka birisinin Camel sigara içtiğini görüp bir kahkaha fırlatıyor ve Camel’la ilgili bir hikayesini anlatıyor: “7-8 yaşlarındaydım, 2. Dünya savaşı bittikten hemen sonra Amerikan askerleri kol gezerdi Doğu Almanya’da. Bu askerler bayılırlardı biz yerli çocuklarla takılmaya. Bir keresinde, birkaç arkadaşımız onları oyalarken ben askeri jiplerine sızıp iki karton Camel sigara kaçırmıştım kazağımın altında. Sattığım Camel paketleri birkaç aylık cep harçlığımı çıkarttı doğrusu. O yüzden Camel içmem ama çok severim!!”. Rüyaya bak Prenses, teyze kaç tane savaş görmüş hala eylem peşinde, güler yüzüyle. Ayrıca muhtemelen yetmiş küsür yaşlarında. Ama diyor ki “Ben, Dünya düzenin bir insan ömrü içinde defalarca uç noktalarda değişebileceğine tanık oldum. O yüzden şimdi de değişebileceğine inanıyorum. Şimdiye kadar birileri istedi ve hareket edip onu değiştirdi. İstersek ve istediklerimiz doğrultusunda harekete geçersek Dünya düzeni yine değişebilir arzuladığımız yönde.” Ne mutlu bu rüya yahu…Hani klişe ak sakallı dede de değil bu konuşan, ak saçlı Alman teyze.
Larry Flynt’e Karşı Diğerleri
Öyle misyon, idealler filan değil de tutku ve arzu insanın hayatta kalmasını sağlar. İnsanda ancak tutku olduğunda etrafını değiştirmeye çalışır. Birisine tutkuyla aşıksan onunla birlikte olmak için etrafındaki engelleri kaldırmaya çalışırsın, resim yapmaya tutkuyla bağlıysan çevrende ilham verecek nesnelerin olması için uğraşırsın, tutkun gezmekse şartlarını gezebilmeni sağlayacak şekilde değiştirirsin. Her neye tutkuyla bağlıysan bunu yapma hakkı ve özgürlüğüne ulaşmak için çırpınırsın. Peki ya tutkun seks ise? Larry Flynt’in tutkusu seksti ve bunu sonuna kadar yaşamak için bulunduğu yerden başlayarak bunun kabul görür bir hale gelmesi için bir şeylerin değişmesine yol açtı. Avantajı, hippie hareketinin hızlandığı 70′lerin Amerika’sında buna başlamasıydı; dezavantajıysa küçük bir kasabada olmasıydı.
Küçüklüğünden beri kocaman egosunu tatmin etmek için “normal” hayattan çıkışlar arayan ve hatta 15 yaşında okuldan ve evden ayrılıp doğum serifikasının tarihini değiştirmek suretiyle orduya bile katılan Larry, buna ancak kardeşiyle birlikte the Hustler Club’ı açtıktan sonra ulaşabileceğini görür. Daha sonra onu porno yayıncılığının kralı yapacak dergisiyle aynı adı taşıyan Hustler Club, 60′ların sonu, 70′lerin başı Amerika’sının Kentucky’deki ufak bir orta sınıf kenti için bir ilkdir. Yani çıplak kızların dans edip, çıplak garsonların kucak dansı yaptığı ilk gece klübüdür. Ve tabii k
i kısa sürede hıristiyan kesimin protestolarının baş kahramanı olur. Bu, Larry’nin çok da umurunda olmaz. Esasında, dikkati çeken asıl adam ve kendi tutkusunu gerçekleştirdiği hikayenin baş kahramanı olmak hoşuna bile gider. Klüpteki kızların hepsiyle ayrı ayrı ve bazen topluca yattığı bir sır değildir ve bunu saklamaya da çalışmaz. Klübün haftalık gazetesini çıkartmaya karar verir Larry ve önceleri siyah-beyaz saman kağıda baskı olan soft-porn gazetesi, Larry’nin büyük arzusuyla ve uğraşısıyla kuşe kağıda tam sayfa aylık bir porno dergisine dönüşür. Sadece yetişkinler için tezgah altı satılmayan, marketlerde kolaylıkla bulunabilinecek bir dergi olarak dağıtımı yapılır. Ve Larry defalarca mahkemeye verilir. Larry’nin ve the Hustler’ın avukatlığını yapan Alan Isaacman bir sivil haklar uzmanıdır ve bu dergiyi tasvip etmese de davaları alıp kazanmak için uğraşmaya karar verir.
Savunmalarında jürinin dikkatini ahlakçılıktan sivil haklara, ifade özgürlüğüne çekmeye uğraşır. The Hustler, hem Larry’e açılan bu davalar sayesinde hem de zamanın first lady’si Jackie Kennedy’nin çıplak pozlarını bulup yayınlamalarıyla gündemden düşmez. Tutucu hristiyanlar saldırdıkça dergi daha çok dikkat çeker ve Larry daha sık mahkemeye gittikçe egosu iyice şişer ve porno hakkını genelleştirmek için uğraşmaktan vazgeçmez. Mahkemeye giderken Amerikan bayrağını kıçına don diye bağlar, hakimin kafasına portakal kabuğu fırlatır, kefalet parasını mahkemeye bikinili kızlarla getirtir ve tabi ki defalarca tutuklanır ve salıverilir. Hristiyan, anti-pornografi aktivistlerinin baş düşmanı haline gelir ve vurulup felç olur, tonlarca ameliyat geçirir, morfin kullanmak zorunda kalır ama hali vakti aksileştikçe o, yaptığı şeyi daha da ileri götürür. İddiası seksin, cinsel organların Tanrı tarafından verildiği, bunu belgelemenin ve belgelenene bakmanın ahlaksızlık olarak nitelendirilmesinin Tanrı’nın varlığıyla ters düşüyor olduğudur. “Öldürmek kötü bir şeydir ve bunu yapanlar da ceza alır ama bunu en dramatik halleriyle belgeleyenler bırakın hapse girmeyi Pulitzer ödülüne layık görülürler” der açıklamalarında.
Yaptığı, gördüğü her şeyden ilham alır. Evangelist kilisesi onu vaftiz eder ve hristiyan olur bir ara. Bundan aldığı ilhamla hristiyanlık temalı pornografi yapmaya başlar ve doğal olarak kendisine açılan davaların sayısı da artar. Arttıkça o da üstlerine gider ve zamanın koyu Protestan bakanı Jerry Falwell’in ilk cinsel deneyiminin annesiyle olduğu esprisini yazacak kadar ileri gider. Yıllarca uzayan ve karşılıklı açılan davalar zincirinin sonunda (70ler bitip 80lere gelinmiştir bu arada) basın-yayın özgürlüğü altında dava düşer ve beklenmeyen bu karar Amerikan sivil hakları tarihinde yeni bir açılım yaratır.
Larry Flynt hali hazırda hayatta ve hala Larry Flynt Publications, porno yayınevinin başındadır. (Not: Türkçe Google portalında the Hustler dergisini arattığımda sayfanın sansürlendiği yazısıyla karşılaştım. İroniye bak!) Başrollerini Woody Harrelson ve Coutney Love’ın paylaştığı ve çok zor sahnelerde inandırıcı performanslar sergiledikleri The People vs. Larry Flynt filminde bu kadarını görüyoruz.
Hani bazı filmleri gözlerin fal taşı gibi açık izlersin ve bunun tek sebebi bu hikayenin gerçek olmasıdır ya, bu filme de öyle izleniyor işte. Kahkahalarla gülmeden edemedim de komik bir şey olduğu için değil sadece bu karakterin gerçekte varlığını hayal ettiğimden. Zır deli bir adam, seks manyağı ve bunu kendisi de itiraf ediyor, para kazanmak istiyor ama para kazanmak için inandığı değerlerden feragat edildiğinde şirketindeki herkesi kovabiliyor. Çünkü deli işte. Bunu ortaya dökmekten çekinmek yerine böyle kabul görme hakkını kazanmaya uğraşıyor. Birilerini öldürmüyor, uyuşturucu ticareti yapmıyor. İzledikten sonra aklıma fazlasıyla Jim Morrison‘la olan benzerlikleri geldi. İkisi de zır deli ve tutkularını yaratıcılıkla birleştirip çevrelerindeki insanlara beklemedikleri tokatlar atmaktan çekinmiyorlar. İkisi de çokeşli bir hayat sürerken hep yanlarında olan, aşık oldukları birer kadın var. Bu kadınlar da ayrı birer karakter olmalarına karşın bu deli adamların kocaman egolarıyla, paranoyaları, korkuları, dengesizlikleriyle yaşamaktan zevk alıyorlar ve kendileri de dengesizleşiyor oldukları halde sonuna kadar bunun bir parçası olmayı tercih ediyorlar. Hiç bir zaman kimin egosu kimden üstün kavgası olmuyor bu adamlar ve çevrelerindekiler arasında, herkes biliyor ki onunki her şekilde bastıracak, inme inmiş, göbek salmış, defalarca hapse girip çıkmış olsa da. Bu iki adama da oportünist diyebiliriz. İkisi de popüler akımlardan, ilham almak veya kendi egolarını ön plana çıkarmak için faydalanıyorlar ama bu akımların değerleriyle kendilerini özdeşleştirmiyorlar. Gönüllü askerlik geçmişi, paraya olan sevgisi ve yayın şirketindeki diktatör rolüne karşın Larry Flynt, 70′lerde savaşma seviş vurgusuyla, çıplaklık, uyuşturucu kavramlarıyla hippie akımından faydalanıp popülerliğini arttırıyor tıpkı evangelist kilisesi tarafından vaftiz edilmeyi kabul etmesi gibi. Jim Morrison da pagan olmadığı halde pagan ayinlerine katılıyor, konserlerinde bir savaşma seviş mesajı verirken iki dakika sonra herkesin birbirini öldürmesi gerektiğini söylüyor. Kafaları karıştırarak kendilerini ciddiye alanlarla alay etmeye bayılıyorlar.
Aklıma gelen bir üçüncü karakter de Fear and Loathing in Las Vegas serisinin yazarı Hunter S. Thompson. Bu kişi de nev-i şahsına münhasır olarak tanımlayabileceğimiz, hayatını bir deney tahtası olarak gören ve yazabilmek için yaşayan bir karakter. Kendisi de tıpkı Jim Morrison ve Larry Flynt gibi arzuladığı şey ne kadar ahlaksızca görünüyor olursa olsun bunu bastırmak yarine bundan para kazanarak etrafını değiştiriyor ve ne tesadüftür ki yine 70lerin Amerika’sı ortamlarının bir mahsülüdür kendisi. Where the Buffalo Roam filmini izlersen bu adamın gerçek olduğunu düşündükçe ağzın kulaklarına yayılacak ve de film hiç bitmesin isteyeceksin!
Böyle karakterler iyidir, kötüdür, çevresine yararlıdır veya zararlıdır mevzusu tamamen kişisel değerlerle ilgili ama bir gerçek var ki bu adamlar bu şekilde yaşamamış olsalardı dünyaya şu anda baktığımızdan başka türlü bakıyor olurduk….
Elif
Doğayla birlikte güçlenen insan
Yanlış anlama prenses, yazın bir şey olmuyor diye değil teknik olanaksızlıklardan dolayı yaz boyunca yazamadım. Şu anda 19 farklı çeşit organik üzümün etrafımı sarmaladığı Patika‘da Akdeniz’e nazır otururken teknik olanakları bulmuş ve de bu yazki gezmecelerden kafama takılmış soruları ortaya koymuşken, seninle de paylaşmak istedim.
Geçen gün Erol’la (Patika’nın ilk adımını atan kişi ve şu anda iki proje yürütücüsünden biri) Patika Projesi ve sürdürülebilir yaşam üzerine konuşurken kişileri güçlendirmekten bahsetti. Kafamda öyle bir yere oturdu ki bu, yıllardır bir çok defa Erol’dan duyduğum ve benim de dillendirdiğim şey, iki gündür boya yaparken, Koza’yı denize götürürken, yemek yaparken ve akşamları düşünürken diğer deneyim ve düşüncelerle bir araya gelip doğru soruları ortaya çıkarabildi. Soru olduğu zaman korkmuyorum, cevaplar kendiliğinden geliyor zaten. Doğru soruları bulmak çok sancılı bir süreç yalnız. Metodu geçelim, konuya gelelim. Kişileri güçlendirmek….
İmece Evi‘nde gönüllü olarak yaşarken kafamda cevabıyla birlikte beliren ve ekolojik komünitelerde yaşamlarını kurmakta olanlara sormak istediğim bir soru olmuştu. Ekolojik yaşam tercihi neden komünite yaşam tarzıyla düşünülebiliniyor? Neden, mesela, insanlar ekolojik tarımlarını ve yaşam tarzlarını bir kral veya lider altında yaşayarak sürdürmeyi düşünmüyorlar? Küba’yı düşünelim… 40 yıldır Amerikan ambargosu altındaki Küba yönetimi, 1993-1994 yıllarında yaşadığı kıtlık durumunu çözmek için organik tarıma öncelik veriyor ve zaten Yeşil Devrim palavrasından beri Amerika’nın “gelişmekte olan” ülkelere bol miktarda kimyasal tarım ilaçlarını akıtıyor olduğunu aklımızda tutarsak, Sosyalist Küba ihtiyaçtan dolayı organik tarıma dönüyor ve şu anda Küba’nın meyve-sebze üretimindeki yıllık artışı yüzde 250. Dağalmayalım. Diyorum ki, Küba mecburdu yaptı ve de bunu yaparak Amerikan ambargosunun yaratabileceği sorunlara karşı önlem almış, ayrıca da diğer “gelişmekte olan ülkelere” toprağa kimyasal ilaç akıtıp canlı sağlığının canına okumadan da sürdürülebilir tarım yapılacağını göstermiş oldu. Ama bunun komünite yaşamına dönmekle veya “hiyerarşi, sınıf olmasın hep birlikte yaşayalım, özgürleşelim” kafasıyla pek de bir ilgisi yok. Zira dünyanın son sosyalist rejimlerinden olan Küba, bireysel özgürlükler, basın-yayın hakları gibi konularda bireysel kısıtlılıkların olduğu bir ülke. Tüm halk da gayet ekolojik besinlerle hayatını sürdürüyor. Üstünde düşündüğüm nokta, halkın bunu seçerek değil mecbur olduğu için yapıyor olması. Diğer yerlerdeki ekolojik komünitelerde, eko-köylerde, anarşist yerleşkelerde (squat) kişilerin bunu seçerek ve öteki bütün paketli, ilaçlı, E 324lü, fare genli, markalı seçenekleri gözardı ederek pratiğe döküyor olması ve de bunu eşit haklara sahip bireylerin olduğu bir komünite içinde gerçekleştirmek istemesi benim dikkatimi yoğunlaştırdığım nokta.
İmece Evi ve Patika’da yaşayanlarla, gönüllülerle ve tatillerini geçirenlerle konuşup, onları gözlemleyip bir parçası olmak suretiyle bunu deneyimlediğimde ortaya çıkan şey, ekolojik beslenme ve tarımın çok da zor olmadığı ama bu ortaya çıkan yepyeni kültür ile bunun içinde o veya bu şekilde, birlikte var olmanın sürdürülebilirliğinin çok da kolay olmadığı. Günlük işlerin seri üretime göbekten bağlı olduğu şehirlerde yıllarca yaşamış kişiler, ekolojik bir komünitede yaşama -tatilini geçirme ya da gönüllü olarak çalışma- kararı almış olsa bile alışılan sistemden bu yeni yeni oluşan kültüre gelirken sırt çantalarına bazı alışkanlıklar ve şartlanmalar da sıkışabiliyor. Kısa süreliğine gönüllü işler yaparak vaktini geçiren gönüllülere bir bakalım. Öncelikle gönüllü iş yapma olgusu bir tek bu eko-komünite alanlarında değil şehirlerde bile oturmamış halde. Gönüllü nedir ne işe yarar, prenses? Gönüllü bir sürü işe yarayabilir ama öncelikle niye birileri sırf gönlünden koptuğu için para kazanmadan emeğini ve vaktini bir işe ayırmak ister? Gönüllülüğün genelinden büyük resme bakarak değil de eko-komünite gönüllüğüne bakarak bir şeyler çıkartalım, bu mektupta, ortaya. Bu küçük mikro-toplum örneklerinden büyüğüne bakmak ve uyarlamak, tersini yapıp genellemeler tuzağına düşmememize yardımcı olur belki.
Birisi yaz için işini gücünü bırakıp, sırt çantasını toplayıp bir ekolojik yaşam birimine geliyor. Sabah erken kalkıp bahçe suluyor, hamallık, boyacılık, aşçılık, temizlikçilik vesaire yaparak orada uzun süreli ve/veya daimi olarak yaşayan insanların iş yüküne yardımcı oluyor, boş zamanlarında da tatilini yapıyor. Bunu başka hayatlardan, deneyimlerden gelen tanımadığı diğerleriyle paylaşıyor. Gelmeden önce kafasındaki şey, genellikle, tam da bu deneyimi yaşamak oluyor. Bu düşünce aslında kendini gerçekleştirebilme fırsatını, nihayet, yakalamak. Şehirlerdeki işe/okula gidip gelme, trafik, patron veya öğretmen iteklemesi, dedikodu, günde birkaç kere marketten alışveriş ihtiyacı, kira, birlikte vakit geçirilmek durumunda olan bilimum akraba-eş-dost derken bireyler gerçekten nasıl var olmak istediklerini gözden kaçırıyorlar. Çoğu zaman farkında olarak, bazen de farkında olamadan kendilerinin dışındaki her şey onları bir yerlerden bir yerlere götürüp duruyor. İşte eko-komüniteye geldiğinde yapacağın tek bir şey var, o da kendini gerçekleştirmeye odaklanmak! Kendi ve bir parçası olduğun komünitenin ihtiyaçlarını, birileri iteklemeden, bir takım mekanizmalara bağımlı olmadan ama doğaya bağlı olarak organik bir biçimde karşılamaya çalışabilir ve en önemlisi “olduğun gibi” var olabilirsin. Çevrendeki insanları şehirdeki değişkenlerden uzak, kendileri gibi olduklarında tanıyabilirsin ve onlarda seni tüm o rollerden bağımsız tanıyıp kabullenebilir…..ama ancak herkes burada kendini gerçekleştirmek için bulunuyorsa.
Hemen bir dipnot düşüyorum. İmece Evi’nin potlaçlarından birine Küresel Ekoköyler Ağı’ndan (Global Ecovillago Network) Deniz Dinçel gelip bir söyleşi yaptı ve söylediklerinden en çok akılda kalanı şuydu: dünyadaki ekoköy girişimlerinin %90′ı kurulması gerçekleştirilmeden dağılıyor, geri kalan %10′un da %90′ı kurulduktan sonraki bir sene içinde dağılıyor. Tabi bu söylediği gülle gibi oturdu hepimizin içine, zira İmece Evi de bir ekoköy girişimi ve her birimiz ucundan da (kimi gönüllü, kimi kurucu, kimi misafir, kimi destekçi) olsa buna bulaşan birileri olarak orada oturuyoruz. Bunun nedenini konuşurken sorunun tabi ki ekolojik ürün üretimi veya tüketimi noktasında değil de bunun parçası olan kişilerin, bir türlü parçası olamamasından kaynaklandığı çıktı ortaya.
İnsanoğlu kendini gerçekleştirip güçlendikçe, etrafını da güçlendirir ve bağımsızlığa, özgürleşmeye doğru yol alır. Özgürleştikçe doğayı ve diğer insanları tüketme ihtiyacı kalmaz, gezegenin sürdürülebilir bir yer olması önem kazanır. Doğa ile gezegen kuvvetlendikçe de üstündeki insanı güçlendirir. Doğa kanunları bunu getirir yani. Bir tane biber fidesi diker, her gün on dakikanı ona yoğunlaştırırsan, hasat sezonunda öyle bir verim alırsın ki bir daha biber almak için manava gitmeye vakit, para, yakıt harcaman gerekmez.
Elif
Kojin Karatani ve X faktörü üzerine
Birkaç hafta önce Bilgi Üniversitesi’ne “Sermaye-Ulus-Devlet’in Ötesinde: Bastırılanın Geri Dönüşü” başlıklı bir konferansla misafir olan modern Japon düşünürü Kojin Karatani’yi dinlemeye gittim. Kendisi Marksist-Anarşist bir düşünür noktasına oturuyor modern düşünce dünyasında. Konferansta yaptığı konuşmanın çevirisi bu ayki Express dergisinin girişinde mevcut ve hatta önümüzdeki sayısında da kendisiyle bir söyleşilerini yayınlayacaklarmış. O yüzden ben bu yazıda onun dediklerini toparlayıp, benim kafamda bu söylediklerinin pratiğe nasıl oturduğunu, kalvyem döndükçe anlatmaya çalışacağım.
Söyleşide daha çok, Türkçe’si 2008′de Metis Yayınlarından yayınlanmış, “Transkritik” kitabında ortaya döktüğü, Noam Chomsky’nin 1971 yılında “Geleceğin Yönetim Biçimleri” konuşmasında tanımladığı dört olası yönetim biçimini, günümüz konjonktüründe çözümleyip başka bir bakış açısından bir tabloya oturtuyor ve olası getirilerini tartışıyor.
onu, 70′lerin başı çerçevesinde olası görünen bu tablo için Karatani yeni bir çözümleme yapma gereksinimi duyuyor 2000′lerin ortasına doğru giderken zira Sovyet blokunun çökmesi, Berlin duvarının yıkılmasıyla 80-90′larda bu kategorileri oynatacak bir sürü dinamik ortaya çıktı. Karatani diyor ki, Sovyet modeli devlet sosyalizmi, somut olarak patlamadan önce bile popülerliğini yitirmişti. Chomsky’nin liberal sosyalizm dediği, anarşizm türevi, yönetim (?!?) şekli ise hem sovyet sistemi sosyalizme, hem refah devletine, hem de kapitalizme (liberalizme) karşı olarak çıkmıştı. Buraya kadar net mi, prenses? Çok da karışık değil, terimlere dökmek zor sadece. Eğer buraya kadar oturduysa devam ediyorum Karatani’den. İşte devlet sosyalizmi fikrinin çökmesiyle hem onun devletçiliğinden beslenen refah devleti (veya sosyal demokrasi) hem de ona karşı olduğu halde sosyalizmden bahseden liberal sosyalizm ufukta bir yerlerde toza buluta karıştı ve hal böyleyken küresel kapitalizmin dünyaya yayılması kaçınılmaz oldu.
Bu X faktörü dediğimiz sosyal oluşum hariç diğer oluşumlar, bir zaman diliminde dünyada yerini buldu. Geçmişteki iki büyük sosyal harekete baktığımızda 1948 hareketinin X (veya anarşizm) türü bir oluşumun fikirlerini attığını (bkz. Marx’ın Anarşist çağdaşı Proudhon)fakat sonuçta bundan uzak olan devlet sosyalizmini ya da Sovyet komünizmi denen şeyi ortaya çıkardığını görüyoruz. 1968 hareketinin sonunda ise dünyanın bağımsız döngüsü içerisinde ayyuka çıkan küreselleşmeyle ve Sovyet komünizminin patlamasıyla neo-liberal kapitalizmin güçlenmesi ile bugüne geldik. Bugün olan sosyal hareketler ise halen daha 68 kuşağı denilen şeyin devamı gibidir (özellikle Türkiye’deki sol kanadın bugünkü durumu tam anlamıyla budur).
Elif
Söz uçar, yazı kalır da hep de aynı mı kalır be kardeşim?
Geçen sabah ben kahvemi içip ayılmaya çalışırken barmen, şair, Fransız ev arkadaşım Sebastian işten geldi. Biraz sarhoş. Biraz mutsuz. Çalıştığı bara takılan Belçika’lı bir yazardan bahsetti. Adam akşam 6 sularında gelip birkaç birayı hüplettikten sonra eve gidip yazıyormuş. Ve de bunu neredeyse her gün yapıyormuş. Kendi şiirlerini ona göstermek, fikirlerini öğrenmek istiyordu kaç zamandır. Ama önce onun yazdıklarını okumak istiyor. Okuyor ve de o yüzden iş sonrasında dertleniyor, sarhoş olup eve geliyor ve bana anlatıyor derdini. Adam iyi bir yazar diyor Seb, tıpkı öteki yazarlar gibi. Nasıl yazması gerektiğini biliyor, dili (Fransızca) öyle kullanıyor. Ee, sorun ne diye merak ediyorum. Sorun tam da bu diyor. Modernizmin başından beri iyi bir sürü yazar geldi geçti ama çığır açan, ufuk genişleten, dili olduğu gibi kullanan, dünyayı değiştirmek için ilham veren kaç tane yazar çıktı diye soruyor. Düşünüyor, düşünüyor…Ayağa kalkıp salonda bir volta atıyor. Bir kahve, bir sigara içiyor. Gözleri doluyor. Aklına bir tek 2003 yılında hapise giren Fransız post-punk/rock grubu Noir Désir’in solisti Bertrand Cantat geliyor. Gidip Des Armes şarkısını çalmaya başlıyor.
Diyor ki dünya aynı dünya değil, diller evriliyor, her şey herkes değişiyor ama yazı kalıyor. Sinirleniyor, “Sen nasıl bir yazarsın ki yüz yıllardır dili aynı anlatımla kullanabilirsin etrafında dönen dünya her gün değiştiği halde?” diye soruyor. Sabah kahvem elimde buz kesiliyor; evin çatısına çıkıyoruz kaotik, güneşli Brüksel’in sabah saatlerine kuşbakışı bakmak için. Yahu doğru söylüyor adam. Dil denilen şey her gün, her dakika değişen bir şey. Niye ısrarla bir takım kalıplara takılı kalmak durumunda yazarlar. Edebi akımlardan bahsetmiyorum. Konulardan bahsediyorum, izlenimleri aktarmaktan bahsediyorum, sosyal olaylara bakıştan bahsediyorum, e tabi dilin kullanımından da bahsediyorum. Hani doğru Türkçe kullanmak diye bir şey var ya mesela. Ne ki bu? DOĞRU + TÜRKÇE. Heralde Türk Dil Kurumu’nun kullanımını doğru bulduğu “öz” Türkçe. Tamam, süper. Bence de eski diller ölmesin (her ne kadar Anadolu topraklarından gelmiş geçmiş dillerin bir çoğu öldürülmüş, bir kısmı da bastırılmış olsa bile…). E o zaman normalde de doğru Türkçe konuşsun insanlar. Birileri böyle yazıyorsa ve yeni nesiller bunu kullanmıyorsa, bu yazılanlardan kim, ne anlayacak? Ayrıca bu yazılanlar neyi değiştirecek kişide, ülkede, dünyada? Sebastian’ın dediği gibi herşey değişiyor ama bir kere yazılan, basılan, yayınlanan şey kalıyor orada. Ve anlaşıldığı kadarıyla hep de aynı kalıyor. E esasında anlaşılır bir durum. Bir adamın mesleği yazarlıksa ve hayatta yaptığı şey içip içip yazmaksa ilham kaynakları tükenir, beğendiği veya beğenmediği değişen toplumdan uzaklaşır, onunla dalga geçecek kadar bile içine giremez. İyi yazar olur. Ama tıpkı diğerleri gibi olur.
Türk Dil Kurumu demişken dün Radikal gazetesinde gördüğüm haberi hemen buna bağlamak istiyorum. efendim yabancı kaynaklı fantastik filmlerin, bilgisayar oyunlarının içeriği çok “vahşi” ve şiddetli bulunmuş ayrıca dili de çok argo, küfürlü ve yabancı sözcükler içeriyormuş. O yüzden 100 Türk destanı animasyon yapılıp film ve bilgisayar oyunu olarak piyasaya sürülecekmiş. Hani eminim ki yabancı olanlardan çok daha fantastik olacak zira eski ve “doğru” Türkçe konuşacak herhalde karakterler. Hani düşünsene Alp Er Tunga destanı bilgisayar oyunu olacak ve karakterler “doğru” veya “öz” Türkçe konuşacak. Fantaziye gel!! Benim lise edebiyat kitabından hatırladığım Alp Er Tunga destanının ilk kıtası şöyleydi:
Doğru Türkçe böyle bir şey herhalde. Karakterler de böyle şeyler söyleyecekler birbirlerine, mesela, bilgisayar oyununda. Türkçe gibi kökenleri karmakarışık olan bir dili (ki göçebe toplumların tamamının kökenleri karmakarışıktır) “doğru” nasıl konuşuruzu belirleyen ve bunu dayatan bir kurumun varlığıyla kendimize olan güvenimiz iyice sarsılsın diyorum. Çocuklar bunalıma girip sosyalleşemesin. Kaldı ki mesela bu destanlardan “vahşet” ögelerini nasıl çıkaracaklar acayip merak ediyorum. Savaşçılığıyla övünen Türk toplumunun destanlarında savaşma seviş anafikri mi verilecek yani?


