Author Archive

Beirut: Balkanları Kapınıza Getirdiler


hazır taze taze yeni albümleri çıkmışken beirut’la tanışalım dedim bu sefer.

beirut (bence) ilginçtir ki, amerikalı bir grup. aslında öyle çok da eski değiller. 2006 senesinde kurulmuşlar. grubun vokalisti ve kurucusu 23 yaşındaki zack bir seyehatinde paris’te öğrencilerin arasında balkan müziklerinin çok dinlenildiğini keşfeder ve beirut’un müzikal şekli de o sıralarda kafasında belirir.

ilk albüm gulag orkestar’ı odasında kaydedip, son haline getirmek için stüdyoya giderken diğer grup elemanlarını da toplar odalardan. biri jeremy barnes diğeri de heather trost’tur.

ikinci albüm the flying club cup 2007de kaydedilir ve şimdi 2009da da son albüm gelir, march of zapotec/holland. albümün march of zapotec kısmı bildiğimiz beirut, realpeople holland kısmı ise zack kardeşimizin diğer grubu olan realpeople’ın bir kaç şarkısı. kısmen biraz elektronik katılmış balkan müzikleri gibi. hafiften teknolojikleştirilmiş beirut diyebiliriz. misal radiohead’in kid a’i pablo honey albümünün kıçına eklemiş olduğunu düşünebilirsiniz.

dönelim beirut’a. :) beirut’un müziği goran bregovic ile yann tiersen karışımı gibi bir müzik. bu 23 yaşındaki arkadaşımızın dünyayı gezerek beslendiğini düşünürsek şimdiden böyle albümleri de bize sunduysa, daha neler neler gelir bilemiyorum.
hani böyle bazı günler sebepsiz yere canınız sıkkın kalkarsınız, artık satürn poponuza mı kaçmıştır, gece üstünüzde minik cinler futbol maçı mı yapmıştır bilmezsiniz ama canınız sıkkındır işte. akşam bikaç arkadaşınızı ararsınız 1-2 bira içmek için, ya telefonları kapalıdır yada duymazlar. kös kös evde kalırsınız. işte tam o köşede beirut bekler neyse ki. zack kişisinin sesi, mandolinin yumuşaklığı derken yatakta tavana huzurlu huzurlu bakarken bulursunuz kendinizi. aşağıda iki videoları var ilki the gulag orkestar albümünden postcards from italy, ikincisi de the flying club cup’tan nantes.. şerefe sayın dinleyiciler!

çağlar

Beirut – “Postcards from Italy”, directed by Alma Harel

Paylaş:
  • Digg
  • StumbleUpon
  • del.icio.us
  • Facebook
  • Twitter
  • Google Bookmarks
  • email
  • FriendFeed
  • Google Buzz
  • Tumblr

Kara Güneş: Yoldan Müzik Getirdim Hanım

istiklal caddesinde çok güzel bir “durak” ismi kara güneş.

ankara’dan uzanıp, seneler içinde durak durak dolaşarak istanbul’a gelmişler. yanlarından geçerken durmamanız imkansız. santurun muhteşem sesi, gitar, darbuka, ney derken bir de güzel bir vokal erişiyor kulaklarınıza. ister gidin yanlarına sohbet edin, isterseniz çalmaları bitene kadar müzikleriyle mutlu olun.

benim takip ettiğim ve anladığım kadarıyla hep evrildi kara güneş. ankara’da başlayan yolculukları sonradan antalya, istanbul ve izmir’e yayılınca orda tanıştıkları müzisyenler, hayatlarla birlikte müzikleri de şekillendi, değişti devamlı. istanbul’a gelmeleriyle birlikte santur, kemençe eklendi seslerine, “barış için 100 kısa film, red 1111 vicdani red belgeseli, 25+ , videa” gibi video kolektifleri ile ortak çalışmaları oldu.

“modern çağ ozanları” gibi klişe bir tabir kullanmak istemiyorum ama nedense hep bana böyle bir his verdiler. yerleri hep sokaklar, caddeler olduğu için her an her yerde karşılaşma ihtimali var onlarla. şimdilik bir anadolu turnesindeler fakat sağlık sorunları nedeniyle kimi konserleri iptal oldu.
hani bazı adamlar vardır, ellerine teneke, ayakkabı, direk veya çay versen onlarla müzik yaparlar. kara güneş’de öyle işte. reggea, dub, türküler.. bir yerde denk gelinirse yanlarına çöküp bir bira/çay/su içmek şahane olur derim nacizane.

çağlar

(internet sitelerinden şimdilik yayınlanmış 4 albümleri indirilebiliyor, videoya bakmak güzel olabilir..)

Paylaş:
  • Digg
  • StumbleUpon
  • del.icio.us
  • Facebook
  • Twitter
  • Google Bookmarks
  • email
  • FriendFeed
  • Google Buzz
  • Tumblr

Kiva ile tanışalım


bir süredir hayranlıkla takip ettiğim bir siteden bahsetmek istiyorum. hikayesini ise kendileri şöyle özetlemiş:

“San Francisco’da kurulmuş olan Kiva, yeni nesil teknolojileri kullanarak küçük sermayeye sahip olan kişilerle, gelişmekte olan ülkelerde yaşayan ve enteresan fikirlere sahip olan girişimcileri buluşturuyor. Bu sayede mikrofinansmanın en büyük örneği yaşanırken aynı zamanda binlerce hayat değişmiş oluyor.

Kiva’nın amacı oldukça açık. Mikrofinans kurumlarına giden girişimciler, işlerini anlatıyor, finansal ihtiyaçlarını belirliyor, fotoğraflarını çektirip bunları Kiva’nın web sitesine koyuyorlar. Tüm dünyadan yatırımcılar ise Kiva.org sitesini ziyaret ederek hangi girişimciye destek olacaklarına karar veriyor ve gerekli krediyi sağlıyorlar.

2005 yılında kar amacı gütmeyen bir organizasyon olarak başlayan Kiva, bu güne kadar 26.000 kredi işlemi gerçekleştirmiş ve toplam 2 milyon doların farklı projeler için kredilendirilmesini sağlamış. Kiva artık başkalarını da mikrofinansman işine yönlendirmeye çalışıyor.

Kiva’nın sitesine girenler şu anda Kenya’dan Grace Wanjiku Ngotho’nun bir miktar tahıl almak için 300 dolara ihtiyaç duyduğunu ve şimdilik bu paranın 275 dolarının 10 farklı yatırımcı tarafından karşılandığını görebiliyorlar. Bulgaristan’dan Hasan Ali, sahip olduğu çiftliğe fidan dikmek için 1200 dolara ihtiyacı olduğunu söylüyor ve krediyi 18 ay içerisinde ödeyebilecek.

Girişimciler hakkında detaylı bilgileri ve fotoğrafları sitede bulmak mümkün. Bu güne kadar yapılan yatırımların hepsinde başarı sağlanmış ve geri ödeme oranı halen yüzde yüz. Ancak yatırımcıların birçoğu paralarını geri çekmek yerine başka bir iş alanına yatırıyorlar.

Kiva paraların toplanması için eBay firmasının bir yan kuruluşu olan PayPal’u kullanıyor. PayPal bu hizmeti karşılığında Kiva’dan herhangi bir ücret almıyor ve bu yardım organizasyonunu destekliyor. Kiva çalışanları ve gönüllüleri hiçbir zorluktan yılmıyorlar. Ellerinden geldiğince açık kaynak kodlu yazılımlar kullanmaya gayret ediyorlar. Böylece yatırım maliyetlerini mümkün olduğunca aşağı çekip, harcamaları farklı operasyonlar üzerine yoğunlaştırabiliyorlar.”

kiva’da insanların profillerinde dolaşıp nereye bağış yaptıklarını görebiliyorsunuz. profillerde “neden kivaya bağış yapıyorsunuz” gibi bir soru var. kimisi “mali gücüm elverdiği için” demiş, kimisi “vicdanımı rahatlatmak için” demiş.. yaptığınız bağışın gidişatı hakkında her an haberdar ediliyorsunuz, tüm para size geri geldiğinde de kredi kartınıza yatırılmasını ya da yeni birisine verilmesini seçebiliyorsunuz. etrafta yardıma ihtiyacı olan binlerce kişi varken neden güney afrika’daki ya da bulgaristan’daki bir çiftçiye yardım edeyim diyebilirsiniz.. kiva sadece alternatiflerden bir tanesi. vicdanımızı rahatlatmak için mi yaparız, başka yardım kuruluşlarına güvenemediğimiz için mi yaparız bilmiyorum. yine de amacını ve çalışma şeklini düşünürsek her tarafından başarılı bir girişim olduğuna inanıyorum.

çağlar

A Fistful Of Dollars: The Story of a Kiva.org Loan from Kieran Ball on Vimeo.

Paylaş:
  • Digg
  • StumbleUpon
  • del.icio.us
  • Facebook
  • Twitter
  • Google Bookmarks
  • email
  • FriendFeed
  • Google Buzz
  • Tumblr

Sansürcü zihniyet çalışıyor, ya sen?

sonunda dailymotion’ı da kapattılar. önce youtube, ardından wordpress, şimdi dailymotion. dergilere sansur, fotograf sergilerine sansur, okuyucu yorumlarina sansur. sansürün sonu sınırı yok, geçenlerde google’ı kapatmayı bile gündeme getirmişlerdi. kuralları herkes kendince yorumlamak istiyor, öyle işimize geliyor çünkü, sansur bulasici bir rahatsizlik cunku.Ve sansurcu zihniyet topluma giderek yayiliyor.

olan da sen ben gibi internet kullanıcısına oluyor. tek eglencesi orantisiz gucle elinden aliniyor. yasak nedir, doğru yanlış kimin çizgisine göredir hepsi tartışılır. ama internetin uçsuz bucaksız olduğunu, her fikre, her ideolojiye, her bakış açısına sahip olması gerektiğini ne zaman alışkanlıklarımıza ve düşüncelerimize ortak edicez acaba?

biz dns ayarlarımızla, proxylerimizle oynamaya devam edelim, hepimiz minik birer internet korsanı olalım hiç birşey farketmeyecek. birşeyler yapmak için harekete geçmedikçe, bir gün maillerimizi kontrol edemediğimizde ya da msne giremediğimizde şimdiye kadar harekete geçmemiş olduğumuza yanacağız. kocaman bir şirket bilgisayarından internete bağlanır gibi, devlet tarafından izin verilen 3-5 siteye ulaşabildiğimizde dünyamızın darlığını farkedicez.

Simdi bu durumdan herkes muzdarip, her hangi bir protesto muhalefet kulturumuz olmadigi icin de herkes iki bik bik edip sonra susup tunellerden surdan burdan ulasmaya calisacak. Ama kimsenin sesini cikarmamasin sebebi bu sefer ses cikarmak istemediklerinden degil de, nasil ses cikaracaklarini bilmediklerinden kaynaklaniyor gibi geliyor bana. Sonucta sacma sapan sebeplerden kapatilan insanlarin eglence kaynagi. Sansuru mansuru bir yana koysak bile, deve icin yorgan yakildigi gun gibi ortada.

Insanlarin ses cikarabilmesi icin de gerekli platformalarin yaratilmasi gerekiyor. Sansuresansur.org cok guzel bir adim, ama daha ileri adimlar ve o adimlarin bizler tarafindan desteklenmesi gerekiyor. Kampanyaciligin birinci kurali surekli bilgi akisi saglamaktir. Sansuresansur.org kendisini hic bir kosulda eylem icin bile olsa kapatmamali ve ana iletisim hubu olmali herkese. Baska bloglarin kendi yayinlarina son vermek uzere eylemler organize edebilir, ama yine de kendisini koordinasyonu ve bilgi akisini saglamak adina acik tutmak durumundadir gibi geliyor bana. Yoksa hepimiz ne yapacagini sasirmis civ civ yavrulari gibi kostururuz ortalikta boyle durumlarda.

Ikinci adim, yaratici protestolar bulmak. Sansuresansur butonlari bannerleri stickerlari falan harika, arkasinda cok yaratici bir ekip oldugu asikar. Ama kendini tekrar etmemek, ve surekli atesi sicak tutmak lazim. Eylem gerekli noktalarda buyuk olceklerde bilgiyi veya baskiyi iletmek icin faydalidir. Arkasinda kampanya ve insan surekliligi olmayan sade eylemle protestoyla bir yere varilmaz. Baski yaratacak bir guc arkanda yoksa, soylediklerini kimse dinlemez. Ama bir konuyu yeterince isitabilirsen hic bir politikaci onun uzerinde oturmak istemez. Simdi burada arkanda durumdan muzdarip binlerce insan var, o zaman bu adamlarin seslerini duyurmalarinin yolunu ac. Misal bir facebook page i olustur insanlarin orada tek bir cati altinda toplanmalarini sagla. Once facebook fan sayfani tanit duyur. Orada 30.000 insan toplandiginda, taksime 30.000 adam toplamis kadar gucun olur. Orda durma ama, oradan basla. Ardina minik bireysel protestolar dusun, ya da insanlarin hep birlikte dusunup tartisabilcegi forumlar yarat, bir elin nesi var iki elin sesi var. Surekli protestolar ve devamli insanlara olan bitenle ilgili bilgi akisi sagla ki konuya olan ilgilerini kaybetmesinler. Uc bes eylemle, site kapatmayla bir degisiklik olusmaz, dedigim gibi surekliligi olan ve sicakligini koruyan bir gundem yaratmak lazim. Surekli bireysel kullaniciya dokunan yerlerine, orantisiz guc kullanimina vurgu lazim. Youtube’u actirmayi hedef alip kampanya yapilabilir. Ya da yasalarda toptan bir domaini kapatmanin onune gecilecek duzenlemeler talep edilebilir. Kampanya butcesi icin google, youtube gibi uluslarasi websayfalarindan maddi manevi destek istenebilir, sonucta onlar da buyuk miktarlarda para kaybediyor bu isten.

Turkiye’de hic bir seye sesini cikarmayan bizler istedigi zamanda cok guclu sesler de cikarabiliriz, sagimiz solumuz belli olmaz. Hele ki ucu kendimize dokununca. O yuzden yillardir her sey pahalanir da ekmek ne hikmetse ucuzdur ya bir tek. Bence sansure karsi baslayan bir hareket hizla cok buyuk rakamlara ulasabilir, sonucta ucu herkese dokunuyor. Olay herkesin her hangi bir seyin ucundan tutmasiyla basliyor.

Birey veya grup olarak neler yapabilirim diye dusunenler icin: Sanal Aktivizm ve sansuresansur’un blogu guzel baslangic noktalari. Sansuru mantikli bulanlara da sunu oneriyorum.

Paylaş:
  • Digg
  • StumbleUpon
  • del.icio.us
  • Facebook
  • Twitter
  • Google Bookmarks
  • email
  • FriendFeed
  • Google Buzz
  • Tumblr

Susheela Raman: çukulata renkli sanatçı


Susheela Raman Hindistan asıllı ingilere’de doğmuş büyümüş bir sanatçı. 2001′de ilk albümü salt rain’i çıkardı ve bu albümle mercury ödülünü aldı.
2003′de ikinci albüm love trap ve son olarak da 2005′de music for crocodiles’ı çıkarttı.
üçüncü albüm kısmen hindistan’da kaydedilmiş.

2006′da plak şirketlerinden bağımsız olarak 33 1/3 isimli bir albüm kaydetti. 60 ve 70lerin gruplarının (bob dylan, john lennon, the velvet underground, captain beefheart, jimi hendrix, can and throbbing gristle) şarkılarının yorumlarını içeriyor bu albüm.

müziğinde hint enstrümanları ve ney bol bol bulunmakta. sanki evde sizinle birlikte hareket eden, hangi odaya giderseniz gidin yanınızda elinizden tutacakmış gibi bir müzik. varoluşuna teşekkür edilesi.

Paylaş:
  • Digg
  • StumbleUpon
  • del.icio.us
  • Facebook
  • Twitter
  • Google Bookmarks
  • email
  • FriendFeed
  • Google Buzz
  • Tumblr

Spheric Lounge: Electronic Ambient Muzik

bir de münih’e uzanalım dedim. spheric lounge almanya’da son zamanlarda ortaya çıkan bir müzik projesi. birbirlerini tanıyan tanımayan bir grup insanın bir barda, açık alanda bir araya gelerek gerçekleştirdikleri, doğaçlama üzerine bir buluşma. atmosferik bir elektronik bir müzik yapıyorlar. kimi zamanlar biraz new age’e de benzese de müziğin genel hissi ilginç bir şekilde gerçekten yuvarlaklık veriyor insana. bu tarz müziklerin önemli desteklerinden biri olan görseller onlarda da var.

elektronik ambient müziği, saksofon trampet dansçılar ve bilimum seslerle zenginleştirerek bu müziği yaratmışlar. daha önceden prova yok, yaptıkları tüm etkinlikleri kaydedip bir internet sitesine creative commons lisansı altında koyuyorlar. 3 sene içinde 450 tane parça üretmişler (ki bu da 65 saat müziğe tekabül etmiş).

Internet sitelerinde sağda bu projeye dahil olmuş kişilerin kendi müzikçalarları bulunmakta. kitap okurken, birşeyler karalarken ya da çizerken ruha iyi gelebilir sanki.

“the less rules, the better !” demiş arkadaşlar. saygılar.

Paylaş:
  • Digg
  • StumbleUpon
  • del.icio.us
  • Facebook
  • Twitter
  • Google Bookmarks
  • email
  • FriendFeed
  • Google Buzz
  • Tumblr

Endonezya’dan selam var


everybody loves irene endonezya’dan bir müzik grubu. ama hayır oraların yöresel müziğinden bir tad değil. everybody loves irene trip-hop yapan bir grup. şu durumda belki biraz trip-hop’a değinmek lazım..

pek çok güzel müzik türü gibi trip hop’da ingiltere’den çıkma. wikipedia’nın dediğine göre bristol sound olarak da bilinirmiş. ingiltere’nin hiphop ve house mekanlarında yavaş yavaş ortaya çıkmaya başlamış downtempo bir müzik. fakat hiphop kadar agresif olmadığı, adı üstünde biraz “trip” dolu olduğu için bu müzik türünün adını trip-hop olarak uygun görmüşler.

örnek olabilecek gruplardan massive attack, tricky, dj shadow, thievery corporation sayılabilir. ve tabii ki -kişisel olarak pek sevmesem de- portishead. (zaten tricky, massive attack, portishead bristol’lu gruplar)
massive attack’in 91 çıkışlı blue lines albümü bu bristol sound’unun ilk örneği olarak görülüyor.

trip hop biraz karanlık bir müzik. yavaş vokaller, kimi zaman minimal ritmlerle dolu. bol bol melankolik. genelde içinde biraz jazz, blues ve hafiften rock da barındırabiliyor. üflemeli çalgılar, kemanlar ve piano ile dolu atmosferik bir hali de olabiliyor. her moda uygun değil, belki biraz dinlenmek isteyince ya da sakinleşmek gerektiğinde.. kimi şarkılar yola çok uygun, kulaklığı kafanıza geçirip müziğin içinize akmanıza izin verince daha da bir etkili.

everybody loves irene’ı ilk dinlediğimde vokalistin sesinin portishead’in vokalisti beth gibbons’a ne kadar çok benzediğini fark ederek biraz ürpermiştim fakat dinlemeye devam ettikçe fikrim değişti. last fm’de fotoğraflarını görüp, çekik gözlerine şahit olunca ilgim biraz daha arttı. endonezya’dan bu kadar avrupalı bir müzik çıkmış olması onları göreceli farklı yapan bir durum sanırım. grubun ilk albümü “the first thing you must learn about flying is gravity” 10 şarkıdan oluşuyor. sakin bir gecede denenebilir diye düşünüyorum.

aşağıya memento mori isimli şarkılarının videosunu koydum. ne yazik ki başında sıkıcı bir müzikle beraber minik bir reklam var, türkiye’de youtube yasak olduğu için ancak bunu bulabildim, reklamı mazur görünüz..


Paylaş:
  • Digg
  • StumbleUpon
  • del.icio.us
  • Facebook
  • Twitter
  • Google Bookmarks
  • email
  • FriendFeed
  • Google Buzz
  • Tumblr

Emily Wells: Minik Bir Sır

kimi zamanlar müzikte bir nefes gerekiyor. dinlediğin onca şeyin arasında, kulağına kendi kararınla ya da istemeden tıkıştırdığın tonlarca müzik arasından bir tanesi “bu da ne?” dedirtiyor. böyle zamanlarda etrafımı sihirli hissediyorum.

emily wells böyle bir anda çıktı karşıma. albümünün adı “the symphonies: dreams memories & parties”. 2008′de çıkmış. hafiften cocorosie’yi çağrıştıran bir havası var. ama biraz daha teknolojiği sanki. bol bol keman, oyuncaklar, ksilofonla desteklenmiş ritmler ve aslında bir yandan klasik müzikle içiçe girmiş şarkılar.

kendinizi birisinin oyun odasına dalmış gibi hissettiğiniz şarkılar da var, gece uyurken ninni olarak dinlemek istedikleriniz de. ya da evde yatağın üstünde zıplayarak eşlik etmek istedikleriniz de.
last fm’de yazana göre oy verebilecek yaşa geldiğinde peşinde bir çok albüm şirketi varmış, ve dünyaca ünlü prodüktörlerle çalışmış fakat yine de bu büyük plak şirketleriyle çalışmak istememiş.
şimdilik hafiften bir sır gibi olduğunu hissediyorum kendisinin, sadece yakın arkadaşlarınızla paylaşmak isteyebileceğiniz ama o zaman kendinizi başka herkese haksızlık ediyormuşsunuz gibi hissedeceğiniz türden.

Paylaş:
  • Digg
  • StumbleUpon
  • del.icio.us
  • Facebook
  • Twitter
  • Google Bookmarks
  • email
  • FriendFeed
  • Google Buzz
  • Tumblr

The Revolutionary Road


(biraz spoiler olabilir, izleyip okumak daha mı faydalı acaba?)

şahsen kendi adıma amerikan ailelerindeki dramı anlatan filmlerden çok sıkılmış durumdayım. ya da eskiden başarılı olan ama hayatı bir şekilde tepetaklak gitmiş, fakat sonradan kici toplamaya çabalayan adamların hikayesinden (ama bu başka bir yazının konusu)..

oscarlara ne kadar güvenirsiniz bilemem ama ben şahsen çok fazla saygı duymam, yine de her sene takip ederim kim ne kazanmış diye. bu sene kate winslet’ın the reader ile en iyi kadın oyuncu ödülünü aldığını duyunca revolutionary road (rr) filmini aklımın bir kenarına yazmıştım. fakat işin içinde leonardo dicaprio olduğunu da görünce bir önyargıyla son zamanlarda oynadığı filmler gibi (farklı kıtalarda geçen, ajanlı filmler) bir film sanmıştım rr’yi de, o yüzden izlemeyi biraz ertelemiştim..

bu aralar izlediğim filmler ilginç bir şekilde insan ilişkilerinin en doğal örneklerini sunmakta. lost in translation filmini de bu yüzden çok sevmiştim. gerçekti. yavaştı. bill murray’in kimi filmleri de, doubt filmi de böyleydi. film bittiğinde evet, iki kişi arasında gerçekten bu dialoglar yaşanır, bu gelgitlerin hepsi hayatta da var, aynı anda olan tonlarca hikaye değil, daha çok iki kişinin arasında geçen gerçekçi haller, kavgalar, karakter yalnız kaldığında düşünceli bir şekilde tavanı izlemeler.. bu tarz filmleri her izlediğimde seviniyorum.

film hakkında kısa bilgi: sam mendes jarhead ve american beautyi de çeken yönetmen. müzikler de thomas newman (bu gerçi çok belli) rr bir fantazi filmi değil. kahramanlar ya da aksiyon yok filmde. su gibi akıyor….. bir yandan da bir aşk filmi aslında. hayatın durağanlığı.. sana getirdikleri.. ve hayallerini satmak. hepimizin zaman zaman aklından geçen “buralardan gidelim, hayallerimizin peşinden koşalım, gençken değilse ne zaman” düşüncesinin bir yorumu.

leonardo dicaprio ve kate winslet olarak düşünürsek filmin ortasında aklıma titanic geldi. her ne kadar bir sürü insan filmi sevmese de bence titanic sinema olarak yeterli bir filmdi, gösterildiği sırada biz “hayata farklı bakan, böyle piyasa, tiribünlere oynayan şeylerle işi olmayan radikal” insanlar arasında filmi beğenmemek moda olmuştu nerdeyse ama ağlak zırlak kısmı dışında bence başarılı bir film olmuştur titanic hep.


herneyse, filmin ortasında şunu düşündüm: rr aslında bir şekilde belki de titanic’teki çok aşık, birbiri için herşeyi yapabilecek olan çiftimizin gelecekteki haliydi. leonardo di caprio filmin sonunda ölmemiş, ve biz devam filmini izliormuşuz gibi düşündüm. (sanki oyuncuların böyle seçilmesinin bir şansı olarak titanice kimi göndermeler de var gibi geldi bana. misal kate winsletin arabada seviştiği sahnede adamın elini cama dayaması vs..)

filmin konusuna girmek istemiyorum hiç, ne anlattığının yanında nasıl anlattığının daha önemli olduğunu düşünüyorum. her zaman bağımsız filmlerde oynamayı sevdiğini, aslında bir yandan “bizim gibi bir insan” olduğun çok kereler okuduğum kate winslet’ı 1950li yıllarda yaşayan, hayalleri olan, bir yandan da evi derleyen ama kocasını çocuklarından daha çok seven olgun bir kadın olarak izlemek harika bir tecrübe. aralarındaki kavga sahneleri sinirlenince defalarca izlenebilcek kalitede ve gerçeklikte. hatta filmin kimi yerlerinde lütfen birazdan tekrar kavga etsinler diye bile geçirdim içimden.

iki insanın özelini izlemek (sevişmek değil) gerçekten hayatta var olan kavgaları aktarabilen filmleri izlemek bir şekilde kendimi daha normal hissettiriyor. sanki yakın iki arkadaşımın evine kamera koymuşum da onları gözetliyormuşum ve herhangi birinin yaşadıklarını onlar da yaşayabilirmişi kendime ispatlar gibi. dışardan ideal çift, özel çift gibi görünen bir ikilinin yakınına girmek.. belki de filmin en ama en gerçek dialoglarını izlediğimiz sahne ikilimzin ve kendilerine evi kiralayan ailenin “deli” oğlunun aklından geçenleri saydığı sahne…

rr kesinlikle izlenmesi gereken ya da sinema diline ve tarihine yeni bir anlam katmış bir film değil ama tıpkı doubt ve lost in translation gibi gerçekçi ve vurucu bir film bence. uzun olmasına rağmen 1 dakika sıkılmadan izlenebilir. ama biraz ruh haliyle ve isteğin de olması lazım kanımca.

Related Posts with Thumbnails
Paylaş:
  • Digg
  • StumbleUpon
  • del.icio.us
  • Facebook
  • Twitter
  • Google Bookmarks
  • email
  • FriendFeed
  • Google Buzz
  • Tumblr
Kral Büyük Frederick Euler'den 16 yaşındaki yeğeni Anhalt-Dessau prensesine mektupla hocalık etmesini istedi ve Euler felsefe, bilim, matematik gibi değişik konular üzerine iki yıl boyunca haftada iki mektup yazıp prensese gönderdi. Prensesden hiç bir zaman bir cevap gelmedi, ama bu dahi matemetikçi sıkılmadan bilgilerini bu onaltı yaşındaki prensesin anlayabileceği bir yalınlıkta ona sunmaya devam etti. 1768'de Euler arkadaşlarının tavsiyesi üzerine bu mektupları üç cilt halinde " Lettres à une princesse d'Allemagne" ismiyle yayınladı, bir alman prensesine mektuplar. Bu blog Euler'in Anhalt-Dessau prensesiyle yaptığı karşılıksız mektuplaşmaya öykünmeyle başlayan bir serüvende yazılan mektuplarda karşımiza çıkan güzellikler üzerine düşülen dipnotlardır...
Kategoriler
Arşiv