Author Archive

Gökkuşakları ve Cinsellik

Sevgili Prenses,

Pek öyle gündeme dair yazılar, yorumlar yapmıyorum biliyosun fakat şimdi bahsedeceğim konuda kendimi tutamadım açıkçası.

Aklıma iğneleme, hakaret -işin aslı küfür dolu milyon tane cümle gelmesine rağmen kendimi tutmaya çalışarak sevgili aileden sorumlu bakan Selma Aliye Kavaf’ın son günlerde yaptığı homofobik açıklamayı seninle paylaşmak isterim.

Kendileri gazeteciliğin, basının yüzkarası Hürriyet Gazetesi’ne verdiği demeçte: “Ben eşcinselliğin biyolojik bir bozukluk, bir hastalık olduğuna inanıyorum. Tedavi edilmesi gereken bir şey bence. Dolayısıyla eşcinsel evliliklere de olumlu bakmıyorum. Bakanlığımızda onlarla ilgili bir çalışma yok. Zaten bize iletilmiş bir talep de yok. Türkiye’de eşcinseller yok demiyoruz, bu vaka var” buyurmuşlar..

Bu muhteşem açıklamayla kendisinin nasıl ayrımcı bir bakış açışına sahip olduğunu gözümüze sokmaktan çekinmeyen bakan, belki de millet olarak hala ne kadar atgözlüklü olduğumuzun da canlı ispatı. Cinsel eğilimleri/seçimleri sebebiyle hedef gösterdiği insanların hayatlarına ne hakla müdahale etmeye kalktığını sormak ise muhtemelen bizim eşşekliğimiz..

Kendisine öncelikle eşcinselliğin ne olduğunu açıklamak gerekir belki de.. Burada wikipedia’dan yardım alıyoruz hemen:

“Eşcinsellik, kişinin cinsel, duygusal ilgi ve isteğinin (cinsel yöneliminin) kendisiyle aynı cinsten kişilere dönük olmasıdır. Sadece kendi cinsine yönelenlere homoseksüel, hem karşı cinsine, hem kendi cinsine yönelenlere de biseksüel denir.” Buraya kadar anlaşılması kolay değil mi sevgili prenses? Devam edelim..

“Amerikan Psikiyatri Kurumu, 1973 yılında eşcinselliği, “Akıl Hastalıkları Teşhis ve İstatistikleri Klavuzu”ndan çıkarmıştır. 1 Ocak 1993 tarihinde dünya sağlık örgütü (WHO) eşcinselliği “Uluslararası Hastalıklar Sınıflandırması”ndan çıkarmıştır. ICD-10 maddesi “cinsel yönelim, tek başına, bir rahatsızlık/hastalık olarak kabul edilemez” şeklindedir.” Sanırım bakanın takıldığı yer burası. Eşcinsellik genetik bir bozukluk mudur, çocukluktan kalan bir travma mıdır ya da bir tercih midir? Read the rest of this entry »

Once – Müzikli Dostluk Filmi

yazının başlığını böyle mp3 ismi koyar gibi araya çizgi çekerek koydum prenses çünkü şimdi sana uzun bir şarkı filmi anlatıcam.

hani bazı filmler vardır, o kadar güzellerdir ki “yine izlerim” diyip bilgisayardan silinmezler. ya da ben öyle yaparım. yedeklesem de bırakırım oldukları yerde onları. canım sıkıldıkça, kendimi bi arkadaşımla sohbet eder gibi hissetmek istediğimde basarım playe, kahvemle birlikte filmi izlerim, dinlerim, bazen bakmam bile filme sadece orda oynadığını bilmek iyi gelir.. once da o filmlerden biri oldu benim için.

birçok kişinin başına gelmiştir. bir yerlerde birisiyle tanışırsın, o sihir vardır, o’dur. doğru kişidir ama yanlış zamandır bazen. aklında günlerce, haftalarca belki aylarca takılı kalarak, içinde sıkışmış bir şekilde unutursun sonra zamanla.. hayata devam edersin. hayatın sana getirdiklerini, peşinden gitmediklerini belki bir gece evde içerken düşünürsün ama o da sabaha gitmiş olur. üstüne düşündüğün için kendini “hayatını sorgulayan” biri olarak görüp içten içe gurur duyar, yeni karar dönemeçlerinde içindeki o sen’e selam vermek üzere yürümeye devam edersin.

bir yandan babasının dükkanında elektrik süpürgesi tamir ederken diğer taraftan da sokakta müzik yapan bir adamla bir şekilde çek cumhuriyeti’nden dublin’e gelmiş bir kızın arkadaşlık hikayesini izliyoruz once’da. bol müzikle hem de. yanında da güzel irlanda aksanı cabası.
müzikler o kadar güzel ki film yerine soundtracki koyup gözleri kapatıp kendi filmini bile çekebilirsin. başroldeki iki oyuncu da kendileri söyleyip çalmışlar. tanıdığımız birileri olmaması, kızın gözlerinden akan doğallık sanki yanlarındaymışız hissi veriyor. son zamanlarda izlediğim en güzel, en samimi film o yüzden. hatta o kadar samimi ki 30 sene sonra bir devam filmi çekilse de karakterlerin yaşlanmış hallerini görsek dedirtiyor.

filmin afişinde yazan “How often do you find the right person? ” sorusu filmin çıkış noktası aslında. “ne sıklıkla doğru insanı bulabilirsin ki?” sorusuyla başlayıp cevabımızı da güzel bi şekilde alıyoruz. “once”.. Read the rest of this entry »

Balmorhea

bazı insanlar gerçekten “iyi ki varlar” bu dünyada. balmorhea’nın insanları da bu sınıftakilerden. son zamanlarda yazdığım gruplardan anladığım ben pek öyle cımbırcımbırlı müzikleri sevmiyorum(birkaç grup dışında), sakin, cümlesi olan müzikler daha çok kulağımda kalıyor sanki.

balmorhea dünyanın en iyi gruplarından biri değil, olmaları da gerekmiyor elbet… ben kendilerini internetten dinlediğim karışık bir playlistin içinde birden çalmaya başladıklarında remembrance isimli şarkılarıyla tanıdım. parça çalmaya başladığı an bilgisayarın başına koşup neymiş bu diyip o gün başka birşey dinleyemedim. bir nevi ilk görüşte aşk.. explosions in the sky’ın distorsionsız hali gibiler. gitar çello piano melodika ve bas gitarın yanına biraz çay koy al sana balmorhea. çaydan başka bişey olmaz ama, kahvelik değiller -kahverengi değiller bi kere- düpedüz çaylar bu adamlar.

birçok parçaları için bundan bir filme soundtrack olurmuş diyorum içimden. bazı parçalar vardır görsellerini kendileri seçer, bazı parçalara da görselleri yedirmeye çalışırsın. balmorhea’nın bir çok parçası sanki kendisine filmini seçebilmek ister gibi dizilmiş.. amerika teksas’lı oldukları okuduğumda ilk başta şaşırdım, sonra sevindim. evet dedim, müzik yer, zaman, memleket tanımaz. etkilendikleri müzisyenler arasında ludvig van beethoven, arvo part ve john cage gibi isimleri görünce de içimi bir sevinç kapladı. şimdilik üç tane albümleri var, ilki kendi isimleriyle 2007′de çıkmış. ikincisi river arms ve sonuncusu da 2009′da çıkan all is wild, all is silent..

aşağıdaki parça benim onları keşfettiğim remembrance isimli parçanın bir sanat galerisinde çekilmiş videosu. kulaklarından öperim prenses.

Balmorhea “Untitled 2″ from Retread Sessions on Vimeo.

Lomography

sevgili prenses,

dedim ki cebine bir lomo koysak, sarayının her yerini çekip bize göndersen, nasıl olur?

ben oldum olası tam olmayan, hatalı, çirkin, birilerine rahatsızlık verebilecek işleri sevdim. orasında burasında kusur olan, yarım kalan, genel estetik kurallarına uymayan işleri.. lomo bunu isteyerek yapmak için harika bir fırsat. eline aldığında bırakmak istemeyeceğin seni sokağa çıkmak için zorlayacak eskilerden kalma bir fotoğraf makinası. bir çeşit alt-kültür aslında. fotoğraf makinelerinin converse’i bile diyebiliriz belki. hafif, ucuz(?!), basit ve kullanışlı.

lomo ilk olarak rusya’da ajanların kullanması için üretilmiş. küçük olması, hafif olması ve pratikliği nedeniyle sokakta, yolda olan insana hitap etmeye başlamış bir süre sonra. 80lerde prag’a tatile giden üç gençten bir tanesi ikinci el bir dükkanda lomo compact automat (lc-a) bulmuş. seyahatinin tüm anlarını bu makina ile kaydetmiş ve negatifi bastırdığında ortaya çıkanlardan çok etkilenmiş. renkler, açılar derken makina kulaktan kulağa bir şekilde yayılmaya başlamış. gencin çektiği fotoğrafların diğerlerinden farklı olmasının sebebi lc-a’nın üstündeki 32mm.lik merceğin yapısı.. mercek üretim şekli sayesinde görüntüde bozulmalara, renklerde sapmalara ve aslında bir çok kişiye “hata” gibi gelebilecek kareler çıkmasına sebep oluyor. Read the rest of this entry »

Valravn

sevgili prenses ne zamandır sana mektup yazamadım. düşündüm ki tüm bu karmaşanın, koşuşturmacanın içinde kulaklarına hoş bir müzik göndermek güzel olabilir.

sana valravn’dan bahsetmek istiyorum. son zamanlarda playlistimden ayıramadığım danimarkalı bir grup. bilmediğim bir dilde, anlamadığım şarkı isimlerine ve sözlerine sahipler ama müzikte illa da ne dediğini anlamak gerekmez elbet hatta bu kimi zaman müziğin içine daha çok girmene bile yardımcı olabilir.

çoğu kuzey ülkesinin müzisyenlerinin tersine (ki ben çok severim kendilerini) valravn hiç de iç karartıcı bir müzik yapmıyor. 2007 çıkışlı ilk albümleri bir çok grup gibi kendi isimlerini taşıyor. bunun dışında iki albümleri daha var. dediklerine göre amaçları ses ve danslarla doğanın bir parçası olabilmek. valravn kuzey mitolojisine göre büyüyle kuzguna dönüştürülmüş bir adam. 1800lerde bir kral ya da kabile şefi savaşalanında öldürüldüğünde ve cesedi bulunamadığında kuzgunlar gelip vücudu yerlermiş. vücudu yiyen kuzgun bir “valravn”a dönüşürmüş. kralın kalbini yiyen kuzgun insan bilgilerine ve gücüne sahip olup ölümlüleri yoldan çıkartmayı becerebilen “korkunç bir hayvan”a dönüşürmüş.

her ne kadar isimlerinin böyle ürkütücü bir anlamı olsa da valravn hiç de öyle bir müzik yapmıyor. etnik enstrümanlarla ve atmosfer yaratsın diye kullandıkları biraz elektronikle birlikte gayet mutlu bir müzikleri var. vokalist bayanın sesi bjork’e korkunç derecede benzemekte ki bu durum müziklerine ayrı bir güzellik katmakta. kemanın önde olması sebebiyle biraz irlanda semalarında dolaşır gibi olabilirsin kimi zaman.

dünyanın bir çok yerinde konserler veriyorlar (fransa, hollanda, belçika, almanya vb..) eğer bir gün senin şehrine de gelirlerse gözün kapalı, kalbin açık gitmeni öneririm..

aşağıdaki video valravn isimli albümlerinden, elden çekilmiş bi video kaydı fakat fikir verebilir.

çağlar

Zen ve John Cage’in müziği

biraz da sesin kendisine girelim istedim. wikipedia’ya göre ses; atmosferde kulağımız tarafından algılanabilen periyodik basınç değişimleridir. seslerin, notaların birleşmesinden müziği oluşturuyoruz, belli bir düzen, belli bir matematik.. her ne kadar sınırsız ve bir yandan da esnek olduğumuzu düşünsek de aslında kurallı ve mantık çerçevesi içinde bir süreç..

kulağımıza hoş gelen şeyleri sevip diğerlerine “gürültü” diyebilecek kadar küstahmışız gibi geliyor bana. bir keresinde buna karşı çıkmak için kendime radyodaki cızırtı sesini dinletmiştim, sanki başkasından bahseder gibi yazıyorum bunu çünkü dinlemek istememiştim aslında. sıkıcı ve rahatsız ediciydi. sadece vücudumun ve beynimin bu sese ne tepki vericeğini merak etmiştim. sonuçta herşey bir frekans, herşey içimizden geçip giden dalgalar. her yerimde milyonlarca sivilce çıkıcağını sanana ya da oramdan buramdan böcekler fışkırıcağını hissedene kadar dinledim cızırtı sesini. sonuç: aslında ona da bir yerden sonra alıştı kulağım, kimi zaman duymadım, kimi zaman da kendi içindeki tekdüzeliği sanki ritmmiş gibi geldi. bir yerden sonra o kadar da kötü değildi yani.

demem o ki, sokaktan geçen çöp arabasının sesini tam o anda öten kuşla birleştirirseniz beyninizde ne gürültüsü kalır ne de rahatsızlığı. elbette tüm sesler dinlenesidir anlamında demiyorum bunu fakat uğraşırsak her yerde herşeyde müzik vardır diye söylüyorum. işte tam burada da bu yazının konusu olan john milton cage jr devreye giriyor. john cage müziğin, seslerin oldukları gibi kalmalarını, örgütlenmemelerini, düzenlenmemeleri gerektiğini söyleyen 1912-1992 yılları arasında yaşamış bir müzisyen filozof bestekar. bir notadan sonra gelen diğer notanın illa da onunla uyum içersinde olması gerekmediğini düşünmüş. müziğini yaratırkenki sürecinin yanı sıra bunu yapmasının sebeplerini açıkladığı felsefesiyle de çok konuşulmuş ve halen de konuşulan bir kişi.

john cage özgürleştirici bir karşı estetik yaratma girişimine piyanoyu bozarak başlamış. piyano aslında bir tabu, romantik dönemin en güçlü silahlarından biri, barok çağ kapandıktan sonra nerdeyse tüm aristokratların evine girmiş, insanların salonlarında kendisine yer bulmuş bir enstrüman. john cage bir dans performansı için aldığı müzik siparişinde piyanoyu tuşlarının ve tellerinin arasına cam kırıkları, fıstık kabukları ve çeşitli nesneler atarak hem bir nevi vurmalı çalgıya çevirmiş hem de synthesizer’ın ilk adımlarını atmış.

cage çevresindeki tüm seslerin bir müzikal değeri olduğunu düşünüyordu. bu konuda kendisine yol gösteren kişilerden birisi de sinemacı otto fischingen olmuş. “yeryüzündeki herşeyin bir ruhu bulunduğunu, bu ruhun varlığını titreşimlerle duyurduğunu, gözle görülmediğini ama ses olarak işitildiğini” söylediğinde cage büyük bir heyecan duymuş ve ondan sonra etrafındaki herşeyi farklı bir kulakla dinlemeye, çevresindeki gürültü denilen seslerin de müzikal öğeler taşığıdığını farketmeye başlamış. bu aşamada müzisyenin doğal haldeki akustik seslere müdahalede bulunmaması için herşeyden önce egosundan kurtulması, zihnini berraklaştırması gerektiğini savunmuş. bu aşamada zen budizmi ile tanışmış ve egonun tahakkümünden kurtulmayı, ruhsal olgunlaşma, denetim kurmamayı etik ve politik bir tavır olarak benimseme, tınıları özgürleştirme gibi konularda zen budizminin çok büyük yardımını görmüş.

cage ilk eseri “değişimler müziği”ni i ching, yıldız falı, oyun kartları açarak, zar atarak ve daha bir dolu şans işlemlerinden yararlanarak oluşturmuş. bana kalırsa rastlantısallığı daha fazla göğe çıkartamazdı john cage. sıkı kurallara bağlı olmayan bir hayatı, dayatmaların, toplumsal dışlanmanın bulunmadığı, kesinliklere karşı koyan, başkalarınca belirlenmiş kurallara bağlı olmamanın bir ifadesi “değişimler müziği”.

cage’in eserlerinden belki de en çok bilineni 4′33. bir konserinde salonda kendisini bekleyen yüzlerce kişinin karşısına geçip piyanonun kapağını açıp 4 dakika 33 saniye boyunca hiçbirşey çalmadı. müziğin her yerde olduğu önermesinin belki de en belirgini bu eser. 4 dakika 33 saniye boyunca izleyicilerin sıkıntıdan kıpırdaması, kalp atışlarının sesi, kimilerinin oflayıp puflamaları, bazılarının tepkilerini dile getirmeleri müziktir john cage’e göre. bestecinin tahakkümü altına girmemiş, kendi deyimiyle “konser salonlarının eli değnekli(sopalı) despotunun, orkestra şefinin” otoritesine karşı çıkış; özgür efendisiz seslerin müziği.

john cage şimdi yaşamıyor evet ama alman einsturzende neubauten, amm ve bu gibi kimi gruplar bir nevi bu avangart halin izinden gitmekteler. ütopik bir müzik olabilir, rahatsız edici de gelebilir ama etrafımızdaki seslerle daha barışık, yarattığımız “gürültünün” aslında bir nevi doğaçlamalar silsilesi olduğunu düşünmemize yardımcı olabilir.

çağlar

(yazıda halil turhanlı’nın anarşik armoni isimli kitabından da yararlanılmıştır)
aşağıdaki videoda insanların tepkilerini dikkat etmenizi önericem. gülmeleri, dalga geçmeleri dikkata değer.


Beirut: Balkanları Kapınıza Getirdiler


hazır taze taze yeni albümleri çıkmışken beirut’la tanışalım dedim bu sefer.

beirut (bence) ilginçtir ki, amerikalı bir grup. aslında öyle çok da eski değiller. 2006 senesinde kurulmuşlar. grubun vokalisti ve kurucusu 23 yaşındaki zack bir seyehatinde paris’te öğrencilerin arasında balkan müziklerinin çok dinlenildiğini keşfeder ve beirut’un müzikal şekli de o sıralarda kafasında belirir.

ilk albüm gulag orkestar’ı odasında kaydedip, son haline getirmek için stüdyoya giderken diğer grup elemanlarını da toplar odalardan. biri jeremy barnes diğeri de heather trost’tur.

ikinci albüm the flying club cup 2007de kaydedilir ve şimdi 2009da da son albüm gelir, march of zapotec/holland. albümün march of zapotec kısmı bildiğimiz beirut, realpeople holland kısmı ise zack kardeşimizin diğer grubu olan realpeople’ın bir kaç şarkısı. kısmen biraz elektronik katılmış balkan müzikleri gibi. hafiften teknolojikleştirilmiş beirut diyebiliriz. misal radiohead’in kid a’i pablo honey albümünün kıçına eklemiş olduğunu düşünebilirsiniz.

dönelim beirut’a. :) beirut’un müziği goran bregovic ile yann tiersen karışımı gibi bir müzik. bu 23 yaşındaki arkadaşımızın dünyayı gezerek beslendiğini düşünürsek şimdiden böyle albümleri de bize sunduysa, daha neler neler gelir bilemiyorum.
hani böyle bazı günler sebepsiz yere canınız sıkkın kalkarsınız, artık satürn poponuza mı kaçmıştır, gece üstünüzde minik cinler futbol maçı mı yapmıştır bilmezsiniz ama canınız sıkkındır işte. akşam bikaç arkadaşınızı ararsınız 1-2 bira içmek için, ya telefonları kapalıdır yada duymazlar. kös kös evde kalırsınız. işte tam o köşede beirut bekler neyse ki. zack kişisinin sesi, mandolinin yumuşaklığı derken yatakta tavana huzurlu huzurlu bakarken bulursunuz kendinizi. aşağıda iki videoları var ilki the gulag orkestar albümünden postcards from italy, ikincisi de the flying club cup’tan nantes.. şerefe sayın dinleyiciler!

çağlar

Beirut – “Postcards from Italy”, directed by Alma Harel

Kara Güneş: Yoldan Müzik Getirdim Hanım

istiklal caddesinde çok güzel bir “durak” ismi kara güneş.

ankara’dan uzanıp, seneler içinde durak durak dolaşarak istanbul’a gelmişler. yanlarından geçerken durmamanız imkansız. santurun muhteşem sesi, gitar, darbuka, ney derken bir de güzel bir vokal erişiyor kulaklarınıza. ister gidin yanlarına sohbet edin, isterseniz çalmaları bitene kadar müzikleriyle mutlu olun.

benim takip ettiğim ve anladığım kadarıyla hep evrildi kara güneş. ankara’da başlayan yolculukları sonradan antalya, istanbul ve izmir’e yayılınca orda tanıştıkları müzisyenler, hayatlarla birlikte müzikleri de şekillendi, değişti devamlı. istanbul’a gelmeleriyle birlikte santur, kemençe eklendi seslerine, “barış için 100 kısa film, red 1111 vicdani red belgeseli, 25+ , videa” gibi video kolektifleri ile ortak çalışmaları oldu.

“modern çağ ozanları” gibi klişe bir tabir kullanmak istemiyorum ama nedense hep bana böyle bir his verdiler. yerleri hep sokaklar, caddeler olduğu için her an her yerde karşılaşma ihtimali var onlarla. şimdilik bir anadolu turnesindeler fakat sağlık sorunları nedeniyle kimi konserleri iptal oldu.
hani bazı adamlar vardır, ellerine teneke, ayakkabı, direk veya çay versen onlarla müzik yaparlar. kara güneş’de öyle işte. reggea, dub, türküler.. bir yerde denk gelinirse yanlarına çöküp bir bira/çay/su içmek şahane olur derim nacizane.

çağlar

(internet sitelerinden var olan 4 albümleri indirilebiliyor, yeniden ve evreni dinle en yeni olanları)

.

Kiva ile tanışalım


bir süredir hayranlıkla takip ettiğim bir siteden bahsetmek istiyorum. hikayesini ise kendileri şöyle özetlemiş:

“San Francisco’da kurulmuş olan Kiva, yeni nesil teknolojileri kullanarak küçük sermayeye sahip olan kişilerle, gelişmekte olan ülkelerde yaşayan ve enteresan fikirlere sahip olan girişimcileri buluşturuyor. Bu sayede mikrofinansmanın en büyük örneği yaşanırken aynı zamanda binlerce hayat değişmiş oluyor.

Kiva’nın amacı oldukça açık. Mikrofinans kurumlarına giden girişimciler, işlerini anlatıyor, finansal ihtiyaçlarını belirliyor, fotoğraflarını çektirip bunları Kiva’nın web sitesine koyuyorlar. Tüm dünyadan yatırımcılar ise Kiva.org sitesini ziyaret ederek hangi girişimciye destek olacaklarına karar veriyor ve gerekli krediyi sağlıyorlar.

2005 yılında kar amacı gütmeyen bir organizasyon olarak başlayan Kiva, bu güne kadar 26.000 kredi işlemi gerçekleştirmiş ve toplam 2 milyon doların farklı projeler için kredilendirilmesini sağlamış. Kiva artık başkalarını da mikrofinansman işine yönlendirmeye çalışıyor.

Kiva’nın sitesine girenler şu anda Kenya’dan Grace Wanjiku Ngotho’nun bir miktar tahıl almak için 300 dolara ihtiyaç duyduğunu ve şimdilik bu paranın 275 dolarının 10 farklı yatırımcı tarafından karşılandığını görebiliyorlar. Bulgaristan’dan Hasan Ali, sahip olduğu çiftliğe fidan dikmek için 1200 dolara ihtiyacı olduğunu söylüyor ve krediyi 18 ay içerisinde ödeyebilecek.

Girişimciler hakkında detaylı bilgileri ve fotoğrafları sitede bulmak mümkün. Bu güne kadar yapılan yatırımların hepsinde başarı sağlanmış ve geri ödeme oranı halen yüzde yüz. Ancak yatırımcıların birçoğu paralarını geri çekmek yerine başka bir iş alanına yatırıyorlar.

Kiva paraların toplanması için eBay firmasının bir yan kuruluşu olan PayPal’u kullanıyor. PayPal bu hizmeti karşılığında Kiva’dan herhangi bir ücret almıyor ve bu yardım organizasyonunu destekliyor. Kiva çalışanları ve gönüllüleri hiçbir zorluktan yılmıyorlar. Ellerinden geldiğince açık kaynak kodlu yazılımlar kullanmaya gayret ediyorlar. Böylece yatırım maliyetlerini mümkün olduğunca aşağı çekip, harcamaları farklı operasyonlar üzerine yoğunlaştırabiliyorlar.”

kiva’da insanların profillerinde dolaşıp nereye bağış yaptıklarını görebiliyorsunuz. profillerde “neden kivaya bağış yapıyorsunuz” gibi bir soru var. kimisi “mali gücüm elverdiği için” demiş, kimisi “vicdanımı rahatlatmak için” demiş.. yaptığınız bağışın gidişatı hakkında her an haberdar ediliyorsunuz, tüm para size geri geldiğinde de kredi kartınıza yatırılmasını ya da yeni birisine verilmesini seçebiliyorsunuz. etrafta yardıma ihtiyacı olan binlerce kişi varken neden güney afrika’daki ya da bulgaristan’daki bir çiftçiye yardım edeyim diyebilirsiniz.. kiva sadece alternatiflerden bir tanesi. vicdanımızı rahatlatmak için mi yaparız, başka yardım kuruluşlarına güvenemediğimiz için mi yaparız bilmiyorum. yine de amacını ve çalışma şeklini düşünürsek her tarafından başarılı bir girişim olduğuna inanıyorum.

çağlar

A Fistful Of Dollars: The Story of a Kiva.org Loan from Kieran Ball on Vimeo.

Related Posts with Thumbnails
Kral Büyük Frederick Euler'den 16 yaşındaki yeğeni Anhalt-Dessau prensesine mektupla hocalık etmesini istedi ve Euler felsefe, bilim, matematik gibi değişik konular üzerine iki yıl boyunca haftada iki mektup yazıp prensese gönderdi. Prensesden hiç bir zaman bir cevap gelmedi, ama bu dahi matemetikçi sıkılmadan bilgilerini bu onaltı yaşındaki prensesin anlayabileceği bir yalınlıkta ona sunmaya devam etti. 1768'de Euler arkadaşlarının tavsiyesi üzerine bu mektupları üç cilt halinde " Lettres à une princesse d'Allemagne" ismiyle yayınladı, bir alman prensesine mektuplar. Bu blog Euler'in Anhalt-Dessau prensesiyle yaptığı karşılıksız mektuplaşmaya öykünmeyle başlayan bir serüvende yazılan mektuplarda karşımiza çıkan güzellikler üzerine düşülen dipnotlardır...
Kategoriler
Arşiv