Author Archive
Apple’ım Benim, Sidikli Kontesim..
prenseste pek teknoloji yazıları yazmıyoruz. fakat ben artık dayanamayarak uzun zamandır canımı sıkan bir mevzuyu dile getirmek istiyorum.
konumuz apple sevgili prenses. eve ne zaman birisi gelse “grafiker misin?” sorusunu duymama sebep olan pek havalı(!) bilgisayarımı üreten firma.. bir çok insanın gözünde stabil işletim sistemiyle, farklı tasarımıyla ve pahalılığıyla pclere kıyasla başka yerde duran bilgisayar.
apple benim için çocukluğumdan beri bir hayaldi. halam amerika’da yaşardı, yüzünü ilk kez 14 yaşımdayken görmüştüm ve bize evini, oraları görelim diye getirdiği fotoğraflarda masasında bir bilgisayar vardı. bizim evde babamın aldığı “bakın bi bilgisayar çıkmış, artık kafa ayarı yapmanız gerekmeyecek oyun oynamak için” diye getirdiği bilgisayardan çok farklıydı.. sonra zaman geçti, apple iyice ulaşılmaz ve mükemmel görünmeye başladı gözüme. havalı herkesde apple vardı, banane ben de isterim!! bi kere alan 10 sene kullanıyodu bu bilgisayarı. çooook pahalıydı, asla babama “alsana bana?” demeyi aklıma getiremiyceğim kadar pahalıydı ama güzeldi işte..
neyse gel zaman git zaman sonra planlanan bir ingiltere gezisi gerçekleşemeyince neredeyse her hafta format attığım sevgili pcmi evden uzaklaştırmaya karar verip, yola ayırdığım parayla çocukluğumun hayali olan apple imac bilgisayarımı ev sınırları içersine sokabilme şerefine nail oldum. bu arada senelerdir iş yerinde mac kullanıyor olmam da bu kararımın gazını “amaaan evde pc işte mac, kafam karışıyo vallahi” gibi komik bir şekilde desteklememe yetti. Read the rest of this entry »
Haydarpaşa Garı’ndan Hediyemiz Var
pek canım prenses, aşağıdaki iş istanbul’dan bir grup insanın kocaman emek sarfederek haydarpaşa garı’nda sergiledikleri muhteşemliğin videosu.
sergilendiği ilk gün olmam gereken vakitteki vapuru kaçırarak – aslında kendime iyilik yaparak- gösterinin bir kısmını sevgili şehir hatları vapurumuzun kaptanı sayesinde denizden izleme şerefine nail oldum. 4 gün boyunca haydarpaşa garı’nın kadıköy’e bakan cephesinde nazım hikmet’ten, sufilere, ebru sanatından parti yapan insanlara kadar bize 3 boyutlu bir zevk yaşattılar. 4 gün boyunca 21:15 – 21:30 arasında gösterildi ve yoldan geçenler, vapurdakiler derken herkese çok güzel bir sürpriz oldu. güzel insanların inanarak böyle kaliteli işler çıkartmalarına prenseslerce çok seviniyoruz. ellere, akıllara sağlık diyerek seni bu güzel emeği izlemeye davet ediyoruz.
‘YEKPARE’ (monolithic) from nerdworking on Vimeo.
Fotoğrafta Işıkla Boyama
canım prenses, bu sefer sana evdeki imkanlarınla yapabileceğin, can sıkıntısına birebir bir oyunla gelmek isterim. sen de benim gibi çeşitli sebeplerden pek evden çıkmıyorsun biliyorum. müzik dinlemek, film izlemek derken insan bir şekilde evde kendini eğlendirmek için yeni yöntemler keşfediyor ister istemez. bu oyunumuz için gerekli malzemeler şunlar:
- bir fotoğraf makinası. tercihen dijital. dijital olmasa da pozlama süresiyle oynayabileceğin ve self-timer’ı olan bir makina olması yeterli.
- karanlık bir ortam (gece sokak olabilir, ışıkları kapalı odan olabilir)
- çakmak, maytap, cep telefonu, fener yani bir şekilde ışık saçan bir alet.
- tripod, tripod yoksa makinayı koyabileceğin düz bir zemin.
şimdi hikayemiz şöyle prenses. bir grup insanoğlu 1980′li yıllarda, son birkaç yıldır bolca moda olan hatta reklamlarda kullanılan eğlenceli bir oyun geliştirdiler fotoğraf makinalarıyla. aslında bir nevi sinemanın içinden çıkamadığı teknoloji, konu kısırlığı sorununa 3d ile gelmesi gibi bu insanlar da light paint diye bir yöntem buldular. bir nevi kendi teknikleri içinde sıkışıp kalmış fotoğraf sanatına ilk başlarda ilaç gibi geldi bu yeni oyun. oyun diyerek hafife aldığımı düşünme, ben işin oyun kısmına bakıyorum yoksa aslında çokça zaman alan ve aldığı zamanın karşılığını haddiyle veren bir sanat akımı da diyebiliriz bu yönteme.
fotoğrafa ışıkla resim yapmak (cümlesini yazmak bile sihirli geliyor). ışıkla yazı da yazabilirsin, hayaletler de çizebilirsin, rastgele şekiller de çıkarabilirsin. Read the rest of this entry »
Gökkuşakları ve Cinsellik
Sevgili Prenses,
Pek öyle gündeme dair yazılar, yorumlar yapmıyorum biliyosun fakat şimdi bahsedeceğim konuda kendimi tutamadım açıkçası.
Aklıma iğneleme, hakaret -işin aslı küfür dolu milyon tane cümle gelmesine rağmen kendimi tutmaya çalışarak sevgili aileden sorumlu bakan Selma Aliye Kavaf’ın son günlerde yaptığı homofobik açıklamayı seninle paylaşmak isterim.
Kendileri gazeteciliğin, basının yüzkarası Hürriyet Gazetesi’ne verdiği demeçte: “Ben eşcinselliğin biyolojik bir bozukluk, bir hastalık olduğuna inanıyorum. Tedavi edilmesi gereken bir şey bence. Dolayısıyla eşcinsel evliliklere de olumlu bakmıyorum. Bakanlığımızda onlarla ilgili bir çalışma yok. Zaten bize iletilmiş bir talep de yok. Türkiye’de eşcinseller yok demiyoruz, bu vaka var” buyurmuşlar..
Bu muhteşem açıklamayla kendisinin nasıl ayrımcı bir bakış açışına sahip olduğunu gözümüze sokmaktan çekinmeyen bakan, belki de millet olarak hala ne kadar atgözlüklü olduğumuzun da canlı ispatı. Cinsel eğilimleri/seçimleri sebebiyle hedef gösterdiği insanların hayatlarına ne hakla müdahale etmeye kalktığını sormak ise muhtemelen bizim eşşekliğimiz..
Kendisine öncelikle eşcinselliğin ne olduğunu açıklamak gerekir belki de.. Burada wikipedia’dan yardım alıyoruz hemen:
“Eşcinsellik, kişinin cinsel, duygusal ilgi ve isteğinin (cinsel yöneliminin) kendisiyle aynı cinsten kişilere dönük olmasıdır. Sadece kendi cinsine yönelenlere homoseksüel, hem karşı cinsine, hem kendi cinsine yönelenlere de biseksüel denir.” Buraya kadar anlaşılması kolay değil mi sevgili prenses? Devam edelim..
“Amerikan Psikiyatri Kurumu, 1973 yılında eşcinselliği, “Akıl Hastalıkları Teşhis ve İstatistikleri Klavuzu”ndan çıkarmıştır. 1 Ocak 1993 tarihinde dünya sağlık örgütü (WHO) eşcinselliği “Uluslararası Hastalıklar Sınıflandırması”ndan çıkarmıştır. ICD-10 maddesi “cinsel yönelim, tek başına, bir rahatsızlık/hastalık olarak kabul edilemez” şeklindedir.” Sanırım bakanın takıldığı yer burası. Eşcinsellik genetik bir bozukluk mudur, çocukluktan kalan bir travma mıdır ya da bir tercih midir? Read the rest of this entry »
Once – Müzikli Dostluk Filmi
yazının başlığını böyle mp3 ismi koyar gibi araya çizgi çekerek koydum prenses çünkü şimdi sana uzun bir şarkı filmi anlatıcam.
hani bazı filmler vardır, o kadar güzellerdir ki “yine izlerim” diyip bilgisayardan silinmezler. ya da ben öyle yaparım. yedeklesem de bırakırım oldukları yerde onları. canım sıkıldıkça, kendimi bi arkadaşımla sohbet eder gibi hissetmek istediğimde basarım playe, kahvemle birlikte filmi izlerim, dinlerim, bazen bakmam bile filme sadece orda oynadığını bilmek iyi gelir.. once da o filmlerden biri oldu benim için.
birçok kişinin başına gelmiştir. bir yerlerde birisiyle tanışırsın, o sihir vardır, o’dur. doğru kişidir ama yanlış zamandır bazen. aklında günlerce, haftalarca belki aylarca takılı kalarak, içinde sıkışmış bir şekilde unutursun sonra zamanla.. hayata devam edersin. hayatın sana getirdiklerini, peşinden gitmediklerini belki bir gece evde içerken düşünürsün ama o da sabaha gitmiş olur. üstüne düşündüğün için kendini “hayatını sorgulayan” biri olarak görüp içten içe gurur duyar, yeni karar dönemeçlerinde içindeki o sen’e selam vermek üzere yürümeye devam edersin.
bir yandan babasının dükkanında elektrik süpürgesi tamir ederken diğer taraftan da sokakta müzik yapan bir adamla bir şekilde çek cumhuriyeti’nden dublin’e gelmiş bir kızın arkadaşlık hikayesini izliyoruz once’da. bol müzikle hem de. yanında da güzel irlanda aksanı cabası.
müzikler o kadar güzel ki film yerine soundtracki koyup gözleri kapatıp kendi filmini bile çekebilirsin. başroldeki iki oyuncu da kendileri söyleyip çalmışlar. tanıdığımız birileri olmaması, kızın gözlerinden akan doğallık sanki yanlarındaymışız hissi veriyor. son zamanlarda izlediğim en güzel, en samimi film o yüzden. hatta o kadar samimi ki 30 sene sonra bir devam filmi çekilse de karakterlerin yaşlanmış hallerini görsek dedirtiyor.
filmin afişinde yazan “How often do you find the right person? ” sorusu filmin çıkış noktası aslında. “ne sıklıkla doğru insanı bulabilirsin ki?” sorusuyla başlayıp cevabımızı da güzel bi şekilde alıyoruz. “once”.. Read the rest of this entry »
Balmorhea
bazı insanlar gerçekten “iyi ki varlar” bu dünyada. balmorhea’nın insanları da bu sınıftakilerden. son zamanlarda yazdığım gruplardan anladığım ben pek öyle cımbırcımbırlı müzikleri sevmiyorum (birkaç grup dışında), sakin, cümlesi olan müzikler daha çok kulağımda kalıyor sanki.
balmorhea dünyanın en iyi gruplarından biri değil, olmaları da gerekmiyor elbet… ben kendilerini internetten dinlediğim karışık bir playlistin içinde birden çalmaya başladıklarında remembrance isimli şarkılarıyla tanıdım. parça çalmaya başladığı an bilgisayarın başına koşup neymiş bu diyip o gün başka birşey dinleyemedim. bir nevi ilk görüşte aşk.. explosions in the sky’ın distorsionsız hali gibiler. gitar çello piano melodika ve bas gitarın yanına biraz çay koy al sana balmorhea. çaydan başka bişey olmaz ama, kahvelik değiller -kahverengi değiller bi kere- düpedüz çaylar bu adamlar.
birçok parçaları için bundan bir filme soundtrack olurmuş diyorum içimden. bazı parçalar vardır görsellerini kendileri seçer, bazı parçalara da görselleri yedirmeye çalışırsın. balmorhea’nın bir çok parçası sanki kendisine filmini seçebilmek ister gibi dizilmiş.. amerika teksas’lı oldukları okuduğumda ilk başta şaşırdım, sonra sevindim. evet dedim, müzik yer, zaman, memleket tanımaz. etkilendikleri müzisyenler arasında ludvig van beethoven, arvo part ve john cage gibi isimleri görünce de içimi bir sevinç kapladı. şimdilik üç tane albümleri var, ilki kendi isimleriyle 2007′de çıkmış. ikincisi river arms ve sonuncusu da 2009′da çıkan all is wild, all is silent..
aşağıdaki parça benim onları keşfettiğim remembrance isimli parçanın bir sanat galerisinde çekilmiş videosu. kulaklarından öperim prenses.
Balmorhea “Untitled 2″ from Retread Sessions on Vimeo.
Lomography
dedim ki cebine bir lomo koysak, sarayının her yerini çekip bize göndersen, nasıl olur?
ben oldum olası tam olmayan, hatalı, çirkin, birilerine rahatsızlık verebilecek işleri sevdim. orasında burasında kusur olan, yarım kalan, genel estetik kurallarına uymayan işleri.. lomo bunu isteyerek yapmak için harika bir fırsat. eline aldığında bırakmak istemeyeceğin seni sokağa çıkmak için zorlayacak eskilerden kalma bir fotoğraf makinası. bir çeşit alt-kültür aslında. fotoğraf makinelerinin converse’i bile diyebiliriz belki. hafif, ucuz(?!), basit ve kullanışlı.
lomo ilk olarak rusya’da ajanların kullanması için üretilmiş. küçük olması, hafif olması ve pratikliği nedeniyle sokakta, yolda olan insana hitap etmeye başlamış bir süre sonra. 80lerde prag’a tatile giden üç gençten bir tanesi ikinci el bir dükkanda lomo compact automat (lc-a) bulmuş. seyahatinin tüm anlarını bu makina ile kaydetmiş ve negatifi bastırdığında ortaya çıkanlardan çok etkilenmiş. renkler, açılar derken makina kulaktan kulağa bir şekilde yayılmaya başlamış. gencin çektiği fotoğrafların diğerlerinden farklı olmasının sebebi lc-a’nın üstündeki 32mm.lik merceğin yapısı.. mercek üretim şekli sayesinde görüntüde bozulmalara, renklerde sapmalara ve aslında bir çok kişiye “hata” gibi gelebilecek kareler çıkmasına sebep oluyor. Read the rest of this entry »
Valravn
sevgili prenses ne zamandır sana mektup yazamadım. düşündüm ki tüm bu karmaşanın, koşuşturmacanın içinde kulaklarına hoş bir müzik göndermek güzel olabilir.
sana valravn’dan bahsetmek istiyorum. son zamanlarda playlistimden ayıramadığım danimarkalı bir grup. bilmediğim bir dilde, anlamadığım şarkı isimlerine ve sözlerine sahipler ama müzikte illa da ne dediğini anlamak gerekmez elbet hatta bu kimi zaman müziğin içine daha çok girmene bile yardımcı olabilir.
çoğu kuzey ülkesinin müzisyenlerinin tersine (ki ben çok severim kendilerini) valravn hiç de iç karartıcı bir müzik yapmıyor. 2007 çıkışlı ilk albümleri bir çok grup gibi kendi isimlerini taşıyor. bunun dışında iki albümleri daha var. dediklerine göre amaçları ses ve danslarla doğanın bir parçası olabilmek. valravn kuzey mitolojisine göre büyüyle kuzguna dönüştürülmüş bir adam. 1800lerde bir kral ya da kabile şefi savaşalanında öldürüldüğünde ve cesedi bulunamadığında kuzgunlar gelip vücudu yerlermiş. vücudu yiyen kuzgun bir “valravn”a dönüşürmüş. kralın kalbini yiyen kuzgun insan bilgilerine ve gücüne sahip olup ölümlüleri yoldan çıkartmayı becerebilen “korkunç bir hayvan”a dönüşürmüş.
her ne kadar isimlerinin böyle ürkütücü bir anlamı olsa da valravn hiç de öyle bir müzik yapmıyor. etnik enstrümanlarla ve atmosfer yaratsın diye kullandıkları biraz elektronikle birlikte gayet mutlu bir müzikleri var. vokalist bayanın sesi bjork’e korkunç derecede benzemekte ki bu durum müziklerine ayrı bir güzellik katmakta. kemanın önde olması sebebiyle biraz irlanda semalarında dolaşır gibi olabilirsin kimi zaman.
dünyanın bir çok yerinde konserler veriyorlar (fransa, hollanda, belçika, almanya vb..) eğer bir gün senin şehrine de gelirlerse gözün kapalı, kalbin açık gitmeni öneririm..
aşağıdaki video valravn isimli albümlerinden, elden çekilmiş bi video kaydı fakat fikir verebilir.
çağlar
Zen ve John Cage’in müziği
biraz da sesin kendisine girelim istedim. wikipedia’ya göre ses; atmosferde kulağımız tarafından algılanabilen periyodik basınç değişimleridir. seslerin, notaların birleşmesinden müziği oluşturuyoruz, belli bir düzen, belli bir matematik.. her ne kadar sınırsız ve bir yandan da esnek olduğumuzu düşünsek de aslında kurallı ve mantık çerçevesi içinde bir süreç..
kulağımıza hoş gelen şeyleri sevip diğerlerine “gürültü” diyebilecek kadar küstahmışız gibi geliyor bana. bir keresinde buna karşı çıkmak için kendime radyodaki cızırtı sesini dinletmiştim, sanki başkasından bahseder gibi yazıyorum bunu çünkü dinlemek istememiştim aslında. sıkıcı ve rahatsız ediciydi. sadece vücudumun ve beynimin bu sese ne tepki vericeğini merak etmiştim. sonuçta herşey bir frekans, herşey içimizden geçip giden dalgalar. her yerimde milyonlarca sivilce çıkıcağını sanana ya da oramdan buramdan böcekler fışkırıcağını hissedene kadar dinledim cızırtı sesini. sonuç: aslında ona da bir yerden sonra alıştı kulağım, kimi zaman duymadım, kimi zaman da kendi içindeki tekdüzeliği sanki ritmmiş gibi geldi. bir yerden sonra o kadar da kötü değildi yani.
demem o ki, sokaktan geçen çöp arabasının sesini tam o anda öten kuşla birleştirirseniz beyninizde ne gürültüsü kalır ne de rahatsızlığı. elbette tüm sesler dinlenesidir anlamında demiyorum bunu fakat uğraşırsak her yerde herşeyde müzik vardır diye söylüyorum. işte tam burada da bu yazının konusu olan john milton cage jr devreye giriyor. john cage müziğin, seslerin oldukları gibi kalmalarını, örgütlenmemelerini, düzenlenmemeleri gerektiğini söyleyen 1912-1992 yılları arasında yaşamış bir müzisyen filozof bestekar. bir notadan sonra gelen diğer notanın illa da onunla uyum içersinde olması gerekmediğini düşünmüş. müziğini yaratırkenki sürecinin yanı sıra bunu yapmasının sebeplerini açıkladığı felsefesiyle de çok konuşulmuş ve halen de konuşulan bir kişi.
john cage özgürleştirici bir karşı estetik yaratma girişimine piyanoyu bozarak başlamış. piyano aslında bir tabu, romantik dönemin en güçlü silahlarından biri, barok çağ kapandıktan sonra nerdeyse tüm aristokratların evine girmiş, insanların salonlarında kendisine yer bulmuş bir enstrüman. john cage bir dans performansı için aldığı müzik siparişinde piyanoyu tuşlarının ve tellerinin arasına cam kırıkları, fıstık kabukları ve çeşitli nesneler atarak hem bir nevi vurmalı çalgıya çevirmiş hem de synthesizer’ın ilk adımlarını atmış.
cage çevresindeki tüm seslerin bir müzikal değeri olduğunu düşünüyordu. bu konuda kendisine yol gösteren kişilerden birisi de sinemacı otto fischingen olmuş. “yeryüzündeki herşeyin bir ruhu bulunduğunu, bu ruhun varlığını titreşimlerle duyurduğunu, gözle görülmediğini ama ses olarak işitildiğini” söylediğinde cage büyük bir heyecan duymuş ve ondan sonra etrafındaki herşeyi farklı bir kulakla dinlemeye, çevresindeki gürültü denilen seslerin de müzikal öğeler taşığıdığını farketmeye başlamış. bu aşamada müzisyenin doğal haldeki akustik seslere müdahalede bulunmaması için herşeyden önce egosundan kurtulması, zihnini berraklaştırması gerektiğini savunmuş. bu aşamada zen budizmi ile tanışmış ve egonun tahakkümünden kurtulmayı, ruhsal olgunlaşma, denetim kurmamayı etik ve politik bir tavır olarak benimseme, tınıları özgürleştirme gibi konularda zen budizminin çok büyük yardımını görmüş.
cage ilk eseri “değişimler müziği”ni i ching, yıldız falı, oyun kartları açarak, zar atarak ve daha bir dolu şans işlemlerinden yararlanarak oluşturmuş. bana kalırsa rastlantısallığı daha fazla göğe çıkartamazdı john cage. sıkı kurallara bağlı olmayan bir hayatı, dayatmaların, toplumsal dışlanmanın bulunmadığı, kesinliklere karşı koyan, başkalarınca belirlenmiş kurallara bağlı olmamanın bir ifadesi “değişimler müziği”.
cage’in eserlerinden belki de en çok bilineni 4’33. bir konserinde salonda kendisini bekleyen yüzlerce kişinin karşısına geçip piyanonun kapağını açıp 4 dakika 33 saniye boyunca hiçbirşey çalmadı. müziğin her yerde olduğu önermesinin belki de en belirgini bu eser. 4 dakika 33 saniye boyunca izleyicilerin sıkıntıdan kıpırdaması, kalp atışlarının sesi, kimilerinin oflayıp puflamaları, bazılarının tepkilerini dile getirmeleri müziktir john cage’e göre. bestecinin tahakkümü altına girmemiş, kendi deyimiyle “konser salonlarının eli değnekli(sopalı) despotunun, orkestra şefinin” otoritesine karşı çıkış; özgür efendisiz seslerin müziği.
john cage şimdi yaşamıyor evet ama alman einsturzende neubauten, amm ve bu gibi kimi gruplar bir nevi bu avangart halin izinden gitmekteler. ütopik bir müzik olabilir, rahatsız edici de gelebilir ama etrafımızdaki seslerle daha barışık, yarattığımız “gürültünün” aslında bir nevi doğaçlamalar silsilesi olduğunu düşünmemize yardımcı olabilir.
çağlar
(yazıda halil turhanlı’nın anarşik armoni isimli kitabından da yararlanılmıştır)
aşağıdaki videoda insanların tepkilerini dikkat etmenizi önericem. gülmeleri, dalga geçmeleri dikkata değer.















